ayetel_kursi_by_esraart-d2xsynx.jpg

Ayetel-Kürsi - 2

"Rab Teâlâ’nın zâtına ilişkin bilgi kaynağımız yoktur. Ne irfanî ne tefsirî ne hadissel ne de felsefî olarak, bu konuya ilişkin bütün kanallar kapalıdır. Çünkü zâtın tanımı ihataya bağlıdır. O her şeyi kuşatır, ancak hiçbir şey/kimse Rab Teâlâ’yı kuşatamaz." ..Dolayısıyla sınırlı bir varlığın sınırsız bir varlığı kuşatması, O’nu bilmesi mümkün değildir."

15 Temmuz 2016 Cuma
Ayet'el-Kürsi - 2
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

Ayet'el-Kürsî'ye Genel Bir Bakış

İNTİZAR - Geçen derste isim bahsine bir giriş yapıp, Rab Teâlâ'nın isimlerinin hakikî isimler olduğunu, birer lafız olmadığını belirtmiştik. Hatta âriflerin el-Kâdir, el-Azîz, eş-Şâfî gibi isimlere “ismü'l-isim” dediklerini dile getirmiştik.

Söz konusu ayet çeşitli konuları ele almaktadır. Bu ayette geçen konuları özetleyecek olursak:

a-      Bu ayet Allah'ın en güzel isimlerini içinde barındırma noktasında da eşsiz ayetlerdendir. Ayetteki elli sözcükten 14 tanesi Allah-u Teâlâ'nın isim, sıfat ve eylemleridir. Bu 14 isimden 10 tanesi subutî, dört tanesi ise selbîdir.

Subutî isimler: Allah, Hüve, el-Hayy, el-Kayyûm, Lehu, Men Zellezî, Ya'lemu, Vesia, el-Aliyyü'l-Azim.

Selbî olanlar: “Lâ ilâhe illâ hu”, “Lâ te'huzühu sinet”, “Velâ nevm”, “Velâ yuhîtûne”.[1]  

Ayet'el-Kürsî bir isimle daha doğrusu âriflerin deyişiyle bir “ismü'l-isimle” başlıyor ki, bu lafız, Allah'tır. Lafza-i Celâl Kur'an-ı Kerim'de 2697 defa geçmektedir. Bu lafız, Mukaddes Zât'ın en yüce ismi, dolayısıyla “ism-i azam” diyebileceğimiz, kapsamı en geniş olan isimdir.

b-      Ayet, Allah lafza-i celalinden sonra kelime-i tevhid ile devam etmektedir. Lâ ilâhe illâ hüve/O'ndan başka ilah yoktur”. Dinin özü bu ifade olduğuna göre, dinin kutsal metni olan Kitab-ı Kerim'in üzerinde en fazla duracağı olgu da bu cümle olmalıdır. Hakikaten Kitab-ı Kerim hiçbir konunun üzerinde tevhid kadar durmuş değildir.

Ehl-i Beyt mektebi, usul-u dinin ilk maddesini Rab Teâlâ'nın varlığı olarak kabul etmez. Dinin ilk ve en önemli meselesi olarak tevhidi kabul eder. Kur'an, Rab Teâlâ'nın varlığından daha çok, tevhid konusuna odaklanır. Hatta Rab Teâlâ'nın varlığına birkaç delille değinir.  Varlığını kabul etmeye ilişkin istifham-ı inkarî ile meseleye değinir. Bunun bir kesinlik olduğuna değinir:

Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah hakkında kuşku mu vardır?” (14/İbrahim/10)

c-      Ayetin ilk bölümünün değindiği üçüncü mesele, Rab Teâlâ'nın “el-Hayy” ve “el-Kayyûm” isimleridir.

Buna göre; ilk cümlede şu üç konu geçmektedir.

1-      Allah

2-      Lâ ilâhe illâ hüve

3-      el-Hayyu'l-Kayyûm

Rab Teâlâ özel isminin Allah olduğunu ve kendisinin yegâne ilah olduğunu açıkladıktan sonra iki isim daha getirdi: El-Hayy ve el-Kayyûm. İlki, Kur'an-ı Kerim'de 5, ikincisi ise üç defa geçmektedir. Bu iki sözcük bu ayette de geçmektedir. Rab Teâlâ'nın acaba başka isimleri değil de bu isimleri getirmesinin gerekçesi ne olabilir? Rab Teâlâ, kelamını gelişi güzel kullanmış olamaz. Kur'an-ı Kerim'deki her bir kelimenin kullanımında ve cümle dizaynında bir amaç vardır. Bu amacın elde edilmesi için derin derin analizler yapmak gerekmektedir. ‘Bu iki ismin seçilmesindeki amaç ne olabilir?' sorusuna cevaben; Allah-u Teâlâ'nın isimlerinin içinde en önemli ve mihver isimler olduğu söylenerek cevap verilmektedir. Biz de böyle düşünüyoruz. Mektebin, Rab Teâlâ'nın isimlerine bakışı noktasında Ehl-i Beyt İmamlarının sunduğu bakış açısı zatî ve fiilî taksimi yapılır. Rab Teâlâ'nın zâtından ayrılamayan sıfatlara zatî; evrene bakan ve tecelli eden isimlere ise fiilî isimler denilir. Bu isimler içinde bazı isimler genişlik noktasında diğerlerinden farklılık arz etmektedir. Zât isimlerinin en önemlisi ‘Hayy', fiilî isimlerin en önemlisi ise ‘el-Kayyum'dur. Hatta ‘Hayy', kudret gibi hakikî isimlerin annesidir.[2] Kayyumiyet ise fiilî sıfatların, evrenin varlığının kendisine bağlı olduğu en önemli isimdir. Rezzâk, Hâlik, Muhyî, Mümît, Rahîm, Gafûr gibi bütün isimlerin anasıdır. Bunu dersin ilerleyen bölümlerinde etraflıca ele almaya çalışacağız.

d- Lâ te'huzühu sinetün ve lâ nevm/O'nu ne bir uyuklama alır; ne de uyku.” Ayetin bu bölümü ‘el-Kayyumiyet' sıfatının direkt sonucudur.

e-Lehu mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-arz/Göklerde yerde ne varsa O'na aittir.” Ayet bundan sonra mülkiyet sıfatına geçiyor ve varlığın bütününün O'na ait olduğunu belirtiyor. Bu derslerde ele alacağımız bir diğer konu, mülkiyet ve mülkiyetin kısımları. Kısaca şunu belirtelim ki, gökte ve yerde bütün mevcudat O'na ait ise O'nun izni olmadan hiçbir varlığın bir tesiri olabilir mi? O, mutlak mâlik ve hakikî mâlik olduğuna göre, varlık âleminde O'nun dışında bağımsız bir müessir ve bağımsız ikinci bir mâlik tasavvur etmek mümkün değildir?

f- Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznihi/ O'nun izni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? Bu bölüm üzerinde de etraflıca duracağız. Zira birçok kişi buradaki şefaat olayını ahiretteki şefaat olarak tasavvur etmektedir. Bir diğer ifadeyle buradaki şefaatin teşrî bir şefaat olduğunu sanmaktadır. Biz ise böyle düşünmüyor ve burada söz konusu edilen şefaatin var oluşsal olduğuna kanaat getiriyoruz. Bunu da ilgili bölüme geldiğimizde etraflıca ele alacağız. Yani evrende meydana gelen olayların gerçekleşmesinde vasıtaların yerini ve bu vasıtaların bağımsız olmadıklarını izah edeceğiz. Dolayısıyla şefaati kıyamet gününe özgü kılmanın meseleye uygun düşmediğini ortaya koyacağız. Üzerinde duracağımız bir diğer konu ise ayette geçen izin kelimesidir.

g-      Ya'lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey'in min ilmihi illâ bimâ şâe/O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (Hiçbir şey O'na gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler.” Ayet-i kerime öyle bir dizayn ve sistematik içinde devam ediyor ki, tevhid, hayy, kayyumiyet sıfatından sonra ilim sıfatına geçiyor. Kudret, hikmet, vehbiyet, semiyet gibi sıfatlar yerine neden ilim sıfatının geldiğini de ilerde ele almaya çalışacağız. Zira tevhidî bakış açısında ilim oldukça önemli bir yer tutmaktadır.

h-      Vesia kürsiyyuhu's-semâvâti ve'l-arz/Kürsi'si gökleri ve yeri kapsamaktadır.” İki ilahî makam olan Kürsî ve Arş kavramlarını da etraflıca ele alacağız. Ayetin kendisi  ‘Kürsî' kelimesiyle isimlendirilmektedir. Bu isimlendirme sonraki dönemlere ait değildir. Bilfiil Nebi'nin dilinden dökülen bir adlandırmadır. Resulullah'ın (s.a.a.) eylemleri gelişi güzel bir eylem değildir. O bir şeyi yaparsa hikmetle yapar.  Ayrıca Kürsî ve Arş kanalıyla tecsim ve teşbih görüşlerine de değinecek, Kürsî ve Arş'ın birer maddî olgular olup olmadığına da açıklık getirmeye çalışacağız.

i-        ve hüve'l-aliyyü'l-azîm/O yücedir, büyüktür.” Ayetin neden bu iki isimle bittiğine de değinmeye çalışacağız.

 

Allah Lafza-i Celâli ve Hüve

Ayetin ilk ele aldığı konunun Allah olduğunu belirtmiştik. Zât-ı Mukaddes'in en yüce ismidir. Varlık âleminde her şeyin tanımını yapabiliriz. Su, dağ, taş, insan, hayvan, at, dünya, kalp vd. Bu madde ve sözcüklerin bütününün tanımını yapmak mümkündür. Ancak O'nun (c.c.) zâtına ilişkin felsefî, irfanî, kelamî, tefsirî vd bir tanımın yapılması mümkün müdür? Varlığı yaratan, Rabb Teâlâ'nın zâtının tanımını yapabilir miyiz? Bu soruya verilecek cevap olumsuzdur.

Biraz daha açacak olursak, bir varlığın zâtı, nitelikleri ve eylemleri vardır. İnsanın benliği, özellikleri ve eylemleri vardır. Kişinin siyah, beyaz, esmer, kumral, kısa, zayıf, aksak, şaşı, sıcak, soğuk, yeşil gözlü olması vd bunların bütünü insanın özellikleridir. Yeme, içme, uyuma, koşma, konuşma, düşünme, yardımlaşma, merhamet etme, uyuma vd bunlar da insanın eylemleridir.

Rab Teâlâ'nın zâtına ilişkin bilgi kaynağımız yoktur. Ne irfanî ne tefsirî ne hadissel ne de felsefî olarak, bu konuya ilişkin bütün kanallar kapalıdır. Çünkü zâtın tanımı ihataya bağlıdır. O her şeyi kuşatır, ancak hiçbir şey/kimse Rab Teâlâ'yı kuşatamaz.

Kur'an'dan bu sonucu çıkarmak mümkün olabildiği gibi, hadislerden de net bir şekilde bu sonuca ulaşabiliriz.

Gözler O'nu idrak edemez.” (6/el-Enam/103)

O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. İnsanlar O'nu kuşatamazlar.” (20/Taha/110)[3]

O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/eş-Şura/11)

Nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir.” (57/el-Hadid/4)

Bu ayetler ‘Zât'a ilişkin ihatanın mümkün olmadığını, hiçbir şeyin O'na benzemediğini, O'nun varlıkla birlikte olduğunu açıkça belirtmektedir.

Nebevî ve velayetsel rivayetler de bu noktada oldukça açıktır. Dolayısıyla aktaracağımız rivayetlerin Kur'an'a uygun olduğunu söyleyebiliriz.

Kuleynî el-Usul mine'l-Kâfî'de “babü'n-nehy ani'l-kelami fi'l-keyfiyyeti/Allah'ın keyfiyetini konuşmanın yasaklığı” adında bir bab açar. Bu babda on tane hadis nakleder. Biz bunlardan teyemmümen iki veya üç tane aktaracağız.

İmam Bakır (a.s.) şöyle buyurdular:

Her şey hakkında konuşun; ama Allah'ın zâtı hakkında konuşmayın.”[4]

İmam Sâdık (a.s.) şöyle buyurdular:

‘Allah nasıldır?' diyen helak olur.”[5]

İmam Bakır (as) şöyle buyurdular:

Allah'ın zâtı hakkında düşüncelere dalmaktan sakının! Fakat O'nun büyüklüğünü anlamaya çalışmak istediğiniz zaman, yaratıkların büyüklüğüne bakınız.”[6]

İmam Sadık (a.s.) şöyle buyurdular:

Allah'ın zâtı hakkında konuşmaktan sakının. Fakat O'nun azameti hakkında zihin yorun. Zira Allah hakkında konuşmak şaşkınlığı arttırmaktan başka bir işe yaramaz.”[7]

Dolayısıyla sınırlı bir varlığın sınırsız bir varlığı kuşatması, O'nu bilmesi mümkün değildir. Esasında sınırsız varlık hakkında her neyi tasavvur ediyorsak O'nun, bu tasavvurumuzun dışında olduğu kesindir. Muvahhidlerin Emiri Ali (a.s.) bunu şöyle tavsif etmektedir:

O terbiye edici olmaksızın ve yaratıcı olmaksızın Rab ve Hâlık'tır. O'nu her ne şekilde tavsif ediyorsan O, bunun aksinedir.”[8]

Zât-ı Mukaddes'ten bahsederken kısaca “hüve” ismine de değinmeden geçemeyiz.

Kul huvallahu ehad/De ki, O Allah birdir.”

Hüve, dil bilginleri açısından zamirü'ş-şen olarak alınır. Bu yaklaşım dil bilgisi açısından doğru olsa da ârifler bu ayette geçen ve Zât-ı Mukaddes'ten bahseden bu ayeti şöyle anlamlandırırlar:

Onlar ‘hüve'ye zât makamı derler ve bunu, makam-ı ehadiyet olarak adlandırırlar. Bu makam, ne resmin, ne nâtın, ne ismin, ne de vasfın olduğu bir makamdır. Onlar Allah ismini ve diğer isimleri ise makam-ı vahidiyet olarak görürler. Artık Zât'ın isme, sıfata dönüştüğü yerdir. Marifetullah'ın O'nu tanımanın başladığı yerdir. Ehadiyet makamında yukarıda da geçtiği gibi ne renk, ne özellik, ne nât, ne sıfat, ne içim vardır. Burasının kavranması olanaksızdır. Ama vahidiyete dönüştüğü yer de artık isim vardır, sıfat vardır, eylem vardır.

Büyük ârif İmam Humeynî (k.s) bu konuda şöyle der: “Bil ki Hak Teâlâ'nın mukaddes zâtı bizatihi zâhir ve bâtın tecellilerden münezzehtir. İşaret, resim, sıfat ve isimden müberradır.”[9]

İhlas Sûresi'nde ehâdiyetin vâhidiyete öncelendiğini dahi söyleyebiliriz. İlk makama ilişkin bilgi kanallarımız mevcud değilken, ikinci makama yönelik bilgi ve marifet kanallarımız mevcuttur.

Bu izahlarla şu noktanın açıklığa kavuştuğu kanaatindeyiz. Tevhid deyince araştırılan husus, Zât-ı Mukaddes'in zâtlığı değildir. Çünkü bu noktaya ilişkin bilgi kanalları kapalıdır. Allah ve Resûl de bu noktanın araştırılmamasını istemektedir. Tevhid deyince Zât-ı Mukaddes'in isim, sıfat ve fiillerinde tevhidden bahsediyor ve bunu kastediyoruz. İlim itibariyle zât, kudret itibariyle zât, irade itibariyle zât, işitme itibariyle zâat, görme itibariyle zât, hekimlik itibariyle zât vd. İşte Zât-ı Mukaddes'i bu sıfatlar aracılığıyla ve vesilesiyle tanımaya ve sevmeye çalışıyoruz, tanıma ise beraberinde hayranlığı, sevgiyi, muhabbeti, ululamayı getiriyor. Ayet'el-Kürsî bu yönüyle de oldukça önemli, bu ayetteki her bir bölüm, Rab Teâlâ'yı tanıtıyor. İnsanın O'na ilişkin marifetini arttırıyor.

İmam Ali (a.s.) şöyle buyurmaktadır:

Akılları sıfatlarının sınırlarından haberdar kılmamıştır. (Zira şifadan da zâti gibi sınırsızdır.) Ama O'nu kendilerine farz olduğu kadarıyla tanımaktan hiç kimseyi alıkoymamıştır. Bütün varlık âlemi, hatta (diliyle) inkâr edenlerin bile kalben O'nu ikrar ettiğine tanıklık etmektedir. Allah, kendini yaratıklarına teşbih edenlerin veya inkârcıların söylediklerinden münezzehtir, çok daha yücedir, büyüktür.”[10]

İmam'ın cümlelerinde latif nükteler vardır. Biz sadece bir tanesine işaret etmekle yetineceğiz. “Ama O'nu kendilerine farz olduğu kadarıyla tanımaktan hiç kimseyi alıkoymamıştır.” ifadesi, tanımanın insanın kapasitesine göre olduğuna dikkat çekmektedir.

O, gökten su indirdi de vâdiler kendi hacimlerince sel olup aktı.” (13/er-Ra'd/17) ayetinin bu açıdan bir tefsiri gibidir, İmam'ın sözleri. Varlığa sürekli feyzini akıtan Yaratıcı'nın bu sonsuz nimetlerinden her bir varlık kendi kapasitesince istifade eder. Lâ mütenahî olan varlığın mütenahî olan insan tarafından bilgisi de kendi yapısına göre olur.

O'nu tanımanın kanalı sıfattır. Sıfatın da bir önceki derste taayyünü hass olduğuna değinmiştik. İlim sıfatı kudretten, kudret sıfatı işitmeden, işitme sıfatı görmeden, görme sıfatı aftan, af sıfatı hilmden vd farklıdır. Bu sıfatları kendisinde barındıran zâtı bu özellikleriyle tanırız. İşte Rab Teâlâ bu özelliklere sahip olunca Rabb'in böyle bir Rabb olduğunu anlarız.

Esmâü'l-Hüsna, Allah'ın bir yönünü bize anlatır. Ancak bu isimler önceki derste de kısmen değindiğimiz gibi, birer lafız değil, birer hakikattir. Esasında o lafızlar âriflerin deyimiyle ismin ismidir.

Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Beyt'in duasında geçen ‘Allâhumme innî es'elüke bi ismike'l-a'zami'l-azami'l-a'zam' ismi lafzî değil, dışsal isimlerdir. Evrende en güzel ve en ulu tecellînin etkisiyle Rab Teâlâ'dan istekte bulunuyoruz. Esasında istekte bulunan kul da lafzın kendisini değil, dışsal olguyu arzulayarak bu istekte bulunuyor.

 

Aliyy ve Azîm

Her sahanın kendisine göre kuralları vardır. Bu açıdan tefsir ilminin daha doğrusu Kur'an'ı anlama ilminin de kendisine göre bir anlamının olması gerekmektedir. Bu kurallardan birisi, ayetin ne şekilde bittiğidir. Bu ayet, isimler içinde ululuğu ve azameti ifade eden iki tane  isimle bitmektedir. El-Aliyy ve el-Azîm. Bu bize şunu anlatıyor; bu ayetin ya Allah'ın uluvvluğu/yüceliği ve azameti ile bir bağlantısı var veya ayetin bütün ibareleri bu iki ismin bir türevidir. Bu ayetten, Allah'ın uluvvluğunu ve azametliğini anlayamadıysanız, kalbinizin derinliklerinde hissedemediyseniz, bu aşkınlık karşısında Rab Teâlâ'nın yüceliği karşısında sevgiyle secdeye varamıyorsanız sıkıntı var demektir. Tekrar tekrar okuyun ve kalbinizin derinliklerini yoklayınız. Zira ayetten gerekli mesajı almamışsınız demektir.

Konuyu özetleyecek olursak; bu ayet ilahî isimler üzerine kuruludur. Rab Teâlâ'yı tanımanın yolu bu isimlerden geçmektedir. Zaten irfan ilminin, nazarî irfanın konusunu Yahya Yesribî şöyle tanımlar: “İsimler, sıfatlar ve mazharlar yönüyle Hak Teala'yı tanımaktır.”[11] Bu tanımanın vasıtaları nelerdir, kalp midir, akıl mıdır bu tür tartışmalara girmek istemiyoruz. Ama şu bir hakikat ki, konu Rab Teâlâ'dır ve bu ayet de aliyylik ve azimlik yönünden Rab Teâlâ'yı konu edinmektedir.

Bir sonraki derste isimlerin evrende kuşağının genişliğine değineceğiz. Allah isminin en kapsamlı, en geniş ve hatta bütün isimleri içinde mündemiç olduğu konusunu ele alacağız.

 

 



[1] Muhammed es-Sadıkî, el-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an, c. 2, s. 195, Qum, 1408.

[2] Seyyid Abdülala es-Sebzevarî, Mevahibü'r-Rahman fi Tefsiri'l-Kur'an, c. 4, s. 258, Qum, 1431.

[3] Kimileri ayetin son bölümünü ‘Onların ilmi ise bunu kapsayamaz' şeklinde çevirse de biz bu çeviriyi benimsedik.

[4] El-Usul mine'l-Kafi, c. 1, s. 92.

[5] A.g.e., c. 1, s. 93.

[6] A.g.e., c. 1, s. 93.

[7] Ebû Cafer Muhammmed b. Ali b. el-Hüseyin Babeveyh el-Qummî  es-Saduk (h. 381), et-Tevhid, s. 457, Qum-Tarihsiz

[8] Muhammed Hüseyin Tabatabaî, Ali ve'l-Felsefetü'l-İlahiyye, s. 55, Beyrut, Müesseetü's-Sekaleyn.

[9] Ruhullah el-Musevî Humeynî, Namazın Adabı, Tevhid Sûresi'nin tefsirine dair bkz. http://kitab.nur-az.com/tr/lib/view/694/21, çeviri: Kadrî Çelik-Mustafa Yalçın.

[10] Nehcü'l-Belağa, 49. Hutbe, s. 87, derleyen: Subhî Salih.

[11] Yahya Yesribî, el-İrfanü'z-Nazarî, s. 27-8, Qum, 1995.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler