hayy.jpg

El-Hayy

"El-Hayy; hayatı, ezelî ve ebedî olarak sarmalayan, bütün hayatların kaynağı olan, ezelî ve ebedî olarak ölmeyen, diri olan demektir, Rab Teâlâ’nın Esma-i Hüsnası’ndandır. El-Hayy kelimesi hayat sözcüğünden türetilmiştir.."

28 Temmuz 2016 Perşembe
Ayet'el-Kürsi - 5
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

El-Hayy

İNTİZAR - Bu makalemizde Esmaü'l-Hüsna'dan 'el-Hayy' ismini inceleyeceğiz.

El-Hayy; hayatı, ezelî ve ebedî olarak sarmalayan, bütün hayatların kaynağı olan, ezelî ve ebedî olarak ölmeyen, diri olan demektir, Rab Teâlâ'nın Esma-i Hüsnası'ndandır. El-Hayy kelimesi hayat sözcüğünden türetilmiştir. Hayat kelimesi ne anlama gelmektedir?

Mantık ilminde geçtiği üzere bir takım kelimelerin mahiyetinin, künhünün ve hakikatinin ortaya konulması ve tanımının yapılması mümkündür. İster bu tarif hakikî tarif olsun ister nakıs tarif olsun fark etmemektedir.[1] İnsan düşünen canlıdır hakikî/tam tarife, insan iradeyle hareket eden bir varlıktır ifadesi ise nakıs/eksik tarife örnektir.[2] Buna göre hakikî tarif ancak mahiyetini bilebildiklerimizle ve mahiyeti olanlarla yapılabilir. Mahiyetini bilemediklerimizin hakikî tarifini yapabilmemiz imkânsızdır. Allah-u Teâlâ'nın mahiyeti olmadığından dolayı hakikî tanımını yapamıyoruz.[3] Bir takım kavramlarda ise tanımı yerine özellikleri ve eserleri sıralanır, tanımı yapılamaz. Buna örnek olarak ateşi gösterebiliriz. Ateşin tanımı yapılamaz, sadece sonuç ve özelliklerinden bahsedilebilir. Yakıcıdır, aydınlatıcıdır, ısı vericidir vd. Bu sayılanlar ateşin tanımı değil belki özellikleri ve gerekleridir.

Peki, hayat, hakikati ve künhü itibariyle tarifi yapılabilen kelimelerden midir yoksa tarifi yapılamayan sonuçları ve eserleri ortaya konulan mefhumlardan mıdır? Bir diğer ifadeyle hayatın hakikî tanımının yapılması mümkün müdür? Bu soruya şu cevabı veririz: Hayatın tanımını yapabilmemiz, mahiyetini ortaya koyabilmemiz olanaksızdır. Gerçi birazdan değineceğimiz gibi dilciler tanımlamaya gitmişse de bu tanım hakikî bir tanım değildir. Kimi filozoflar, arifler, kelamcılar tanımlamaya çalışmışlarsa da bu hakikatte bir tanım değil, belki sonuçlarını ortaya koymaya dayalı bir betimlemedir. Yoksa hayatın künhünü ortaya koyamamışlardır. Aslında hayat zuhur açısından en açık fakat anlaşılması en güç kavramlardandır.[4] Dolayısıyla hayatı tanımlamanın geriye tek bir yolu kalıyor. Hayatın sonuçlarını ortaya koymak. Hayat sahibi olanlarda ve olmayanlarda görülen özellikler ve sonuçları ortaya koymak. Hatta bu noktada yapacağımız tanım da yine eksik bir tanımdır. Zira en fazla mümkin varlıkları ele alarak özellikler ve sonuçlar silsilesi ortaya konulabilir ki bu da bütün mümkin varlıklar için geçerli midir değil midir, ayrı bir tartışma konusu. Bir de Vacibü'l-Vucud olan Rab Teâlâ için de hayatı tanımlamamız gerekiyor.

Bu durumda da minimum iki türlü hayat tanımının yapılması gerekiyor.

a-      Vacib varlığı temel alarak ortaya konulacak özellikler

b-      Bizim gibi mümkin varlıkları temel alarak ortaya konulacak özellikler.

 

Hayatın tanımı

İbn Manzur hayatı ölümün zıddı olarak tanımlar.[5]

Bir diğer dil bilginci olan İbn Faris ise şöyle tanımlar: el-Hayy kelimesinin iki aslî anlamı vardır:             Biri ölümün zıddı, diğeri ise istihya.[6]

Rağıb el-İsfahanî ise hayatı eserlerini göz önüne alarak tanımlar:

a-      Bitki ve hayvanlarda bulunan gelişen güç

b-      Duyan/hisseden güç anlamında kullanılır.

c-      İşleyen akıllı güç

d-     Üzüntünün geçtiğini ifade eder.[7]

Kur'an sözlükleri yazarlarından olan Fahrüddin et—Tureyhî ise hayatı hareket, zıddı olan mevti/ölümü ise sükûnet olarak tanımlar.[8]

Görüldüğü gibi dil bilimciler ya sözcüğü zıddıyla veya eserleriyle tanımlamaktadırlar. Bu da hayatın mahiyet ve künhünün ne olduğu noktasında bize hiçbir şey vermemektedir.

Bir bölümü ise hayatı gerektiricileriyle tanımlamaya çalışmışlardır. Bunlardan birisi olan Molla Sadra hayatı şöyle tanımlar: Hissî, iradî hareketi, ilim ve kudreti gerektiren şeydir.[9] İlim ve kudret hayatın doğal sonucudur. Tanımı yaparken, bütün hayat sahiplerinde bulunan ortak şeyleri belirlemek gerekmektedir. Molla Sadra'nın tanımına göre bütün mevcudatta dört şey ortaktır. Bunlar his, iradî hareket, ilim ve kudret. Hayat noktasında varlıklar şiddet, zayıflık ve diğer yönlerden farklılık gösterirler.[10]

Allame Tabatabaî ise hayatın, kudret ve ilim sonucunu ortaya çıkardığını şu sözlerle ifade eder: “Bun­dan do­la­yı, in­sa­noğ­lu, duy­gu­la­rın öte­sin­de, bil­gi ni­te­lik­li al­gı­la­yış ve kav­ra­yış­la­rın, ira­de­ye ve bil­gi­ye da­ya­lı fi­il­le­rin kay­na­ğı olan bir baş­ka ol­gu­nun far­kı­na var­dı. Bu ol­gu, "ha­yat" ola­rak isim­len­di­ri­lir. Ha­ya­tın or­ta­dan kalk­ma­sı ise "ölüm" adı­nı alan bir du­rum­dur. Şu hâlde, ha­yat ken­di­sin­den bil­gi ve kud­ret sı­zan bir var­lık tü­rü­dür”.[11]

Özetle hayat künhü ve mahiyeti itibariyle meçhul, ancak sonucu ilim ve kudret olan şeydir. Ayette Allah isminden sonra neden başka isimlerin değil de el-Hayy ve el-Kayyum sıfatlarının geldiğini ilerde açıklayacağız. Allah-u Teâlâ ayetin bu bölümünde en önemli isimlerini saydı. Biri zatî isimlerin temeli olan el-Hayy, diğeri ise fiilî isimlerin temeli olan el-Kayyum.

Zatî ve fiilî sıfatların tanımında ortaya konulan kriterler bilginler arasında farklılık göstermektedir. Felsefeciler zatî sıfatı şöyle tanımlarlar: Zatî sıfat, İlahî zatın bu sıfatlarla nitelenmesinde dışsal varlıklara ihtiyaç duymadığı sıfatlardır. Buna göre Rab Teâlâ bir sıfatla nitelenirken dışsal şeylere ihtiyaç duyuyorsa bu sıfatlar da fiilî sıfatlardır. Örneğin ‘hayat' sıfatı zatî, ‘rezzak' sıfatı varlıklara yönelik olduğundan fiilîdir.[12]

Kelamcılar ise zatî sıfatı, Rab Teâlâ'nın zıddıyla nitelenemediği sıfat olarak tanımlarlar. Fiilî sıfat ise Rab Teâlâ'nın zıddıyla tanımlanabildiği sıfatlardır. İlim sıfatı zatîdir. Çünkü ilmin zıddı olan cehalet sıfatıyla Rab Teâlâ nitelenemez. Ama ‘ihya/diriltme' sıfatı fiilîdir. Zira bu sıfatın zıddı olan ‘imate/öldürme' sıfatıyla Rab Teâlâ nitelenebilmektedir.[13]

Cafer Sübhanî ise şöyle tanımlar: “Zatının aynısı olan sıfatlara zatî sıfatlar, Zatına ek olarak bulunan başkasına oranla Rab Teâlâ'nın nitelendiği sıfatlar ise fiilî sıfatlardır”.[14] Molla Sadra'ya göre ise zatî sıfatlar Rab Teâlâ'nın zatının aynısıdır.[15]

Zatî sıfatlar şunlardır: ‘Hayat, ilim, kudret, es-sem', el-basar, el-kelam, irade'. Gerçi bu sayıda ihtilaf varsa da bu ihtilaflara değinmek istemiyoruz. Bu sıfatlar içinde ‘sem'/işitme' ve ‘basarın/görme'nin ‘ilim' sıfatına dayandığını söyleyebiliriz. ‘İrade' ve ‘kelam' ise kudrete dayanmaktadır. Bu durumda zatî sıfatlar üçe düşmüş oluyor. ‘Hayat', ‘ilim' ve ‘kudret'.

Yukarıda gördüğümüz gibi ‘ilim' ve ‘kudret' sıfatları da ‘hayat' sıfatının bir sonucudur. Bu durumda ‘hayat' zatî sıfatların temeli, merkez üssü olmuş oluyor. Sanki Allah-u Teâlâ el-Hayy ismini zikretmekle bütün zatî isimlerini zikretmiş oluyor.

 

Vacibü'l-Vucud ve Mümkinü'l-Vucud açısından hayat  

Hayat sahibi olanlar iki kısma ayrılmaktadır.

-          Hayatı başkasının hayatına bağımlı olmayanlar, bağımsız bir şekilde hayatını ikame ettirebilenler.

-          Hayatı başkasının hayatına bağlı olanlar, hayatta kalabilmesi için başkasının kendisine hayat vermesine muhtaç olanlar.

İlerde de ‘el-Kayyum' ismini ele alacağımız gibi hayatın böyle bir taksimini bu ayetten çıkartabiliyoruz. Çünkü ‘el-Kayyum' kelimesi bizatihi kaim olmasının yanı sıra bütün mevcudatın işlerini, ayakta durmasını sağlayan anlamına gelmektedir.[16] Zira diğer mevcudatın hayatı Rab Teâlâ'ya bağlıdır.

Bu ayet şöyle buyurmaktadır: “Allahu la ilahe illa hüve el-hayyu el-kayyum. Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Yegane hayat sahibi odur, yegane kaim odur.” Önceki makalelerde de belirttiğimiz gibi isim cümlesinde haberin başına elif-lam takısının gelmesi özgülük/hasr ifade eder. Ayete göre hayat sahibi olan birisi varsa ve el-Kayyum olan birisi varsa O da Allah'tır. Hayatın hakikati sadece Allah-u Teâlâ'ya aittir. Biz mevcudatın hayatı O'nun hayatıyla karşılaştırıldığında bir şey ifade etmemektedir. Yukarıda hayatın şiddet ve zayıflık ifade ettiğine değinmiştik. Esasında mümkin varlıkların kendileri hem de birbirlerine oranla dahi hayat şiddet ve zayıflık yönünden farklılık göstermektedir.

Mümkin varlıkların hayat karşısındaki konumlarını kısaca şöyle tasnif edebiliriz.

a-      Varlığın kendisinin iki farklı ortamdaki hayattan nasibi aynı değildir. Bizim dünya hayatımız ile ahiret hayatındaki hayattan nasibimiz aynı değildir.

Bu dünya hayatı ahiret hayatıyla karşılaştırıldığında bir ölüm gibidir. “Ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi! (29/el-Ankebut/64)

b-      Dahası dünya hayatının kendisinde dahi hayattan nasibimiz aynı seviyelerde olamamaktadır. Uyanıklık ile uyku arasındaki ilişki. Uykuda sadece bitkisel hayattan yararlanabilmekteyiz. Uyanıkken bitkisel hayatın yanında hayvanî ve insanî hayatlardan yararlanmakta ve eylemlerimizin bir bölümünü bilinç dairesinde yapabilmekteyiz.

c-      Mümkin varlıklar arasında da hayat farkı vardır. Hayatımız ile cansız varlıkların veya bitkilerin hayatları karşılaştırıldığında onlar bize oranla bir ölü mesabesindedirler.

d-     Mümkin varlıklar ile Rab Teâlâ'nın sınırsız, ‘la mütenahî' hayatına kıyas ettiğimiz zaman biz ölü, O diri mesabesindedir.

“Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (39/ez-Zümer/30) ayetinde geçen meyyit kelimesi ölü anlamına gelmektedir. Buna göre ayetin anlamı ‘sen de ölüsün onlar da ölüler' şeklinde de anlaşılabilir. Müştak/türetilmiş kelimelerin gelecek zaman ifade etmeleri mecazendir. Mecaz anlamda alınabilmesi için sözcüğün mecaz anlamda kullanıldığına dair bir emarenin olması gerekir. Ayetin bağlamını bir emare olarak alarak sözcüğe mecaz anlam verilmiştir. Ayet, iki anlamı da içinde barındırıyor olabilir. Türkçe Kur'an Mealleri içinde ayette geçen meyyit sözcüğünü ölü anlamında alan bir tek Ümit Şimşektir. O ayete şöyle anlam verir: “Sen de ölüsün, onlar da ölüdürler”.[17] Bu ölü olma hali Rab Teâlâ'nın ‘hayy oluşuna/diriliğine' nispetledir. Yani biz mümkin varlıkların hayatı, Vacibü'l-Vucud'un hayatına nispet edildiğinde bir ölü mesabesindedir. Ancak öleceksin şeklinde çevirenler genel anlayışı hem de ayetin bağlamını göz önüne almışlardır. Her neyse, sonuçta bizim hayattan aldığımız nasip ile Rab Teâlâ'nın hayatı birbiriyle kıyas kabul etmez.

Müminlerin Emir'i bir münacatında şöyle der:

“Mevlaye ya mevlay ente'l-heyyu ve enel'l-meyyit. Ve hel yerhemu'l-meyyite ille'l-hayy. Mevlam ey mevlam. Sen dirisin ben ise ölü. Ölüye diriden başka kim merhamet eder ki?”[18]

 

Tecelli ya da ayna metaforu 

Rab Teâlâ'nın hayat sıfatı en geniş tecellilerdendir. Tecellî, ‘tevhid-i efalî' ile ilgili kavramlardandır ve Kur'ânî'dir. Konunun anlaşılabilmesi için marifet ehli İmam Rıza'dan (a.s) istifade ederek ayna metaforuna çokça vurgu yaparlar. Biz de bu metaforu açıklamak istiyoruz.

Bir ayna düşünelim ve bir cismin bu aynaya yansıdığını düşünelim. Aynaya yansıması sonucunda iki varlık meydana gelecektir. Aslında bir varlık olsa da görüntü itibariyle şu anda iki varlık söz konusudur. Konu bağlamında verilen ikinci bir örnek ise gölge örneğidir. Gölge, gölge sahibini ortaya koymaktadır. Ne aynadaki görüntünün ne de gölgenin aslında bağımsız bir varlığı söz konusudur. Mümkin varlıklar, Allah-u Teâlâ'nın varlığının gölgesidir. O'nun cemal ve celalinin evrendeki görüntüleridir.

Memun'un çeşitli din mensuplarını bir araya getirip İmam Rıza (a.s) ile münazara yaptırdığı bir oturumu olmuştur. Meclisteki bütün din mensupları sorularını sorar. Bunlardan birisi olan İmran es-Sabî ile İmam Rıza (a.s.) arasında uzun bir diyalog geçer. Okuyuculardan isteğimiz bu diyalog ve münazarayı ön yargısız okumalarıdır. Biz bu diyalogdan konumuz ile ilgili olan bölümünü buraya serdedeceğiz.

İmran es-Sabî: Söyler misiniz, O mu yaratıkları içerisindedir yoksa yakatıkları mı Onun içindedir?

İmam (a.s): O, bu gibi şeylerden münezzehtir; ne O yaratıkları içerisindedir, nede yaratıkları Onun içindedir. O bu gibi sözlerden çok yücedir. Şimdi Allah'ın gücü ve kuvveti ile onu sana tanıtacağım. Bana söyler misin, aynaya baktığında sen mi aynadasın yoksa ayna mı sendedir? Eğer hiç biri birbiri içerisinde değilse o zaman hangi şeyle aynayı kendine delil getiriyorsun ( kendini aynada görüyorsun)?

İmran: Benimle ayna arasında olan ışık ve nurla.

İmam (a.s): Acaba o aydınlığı gözünde gördüğünden fazlasıyla mı aynada görüyorsun?

İmran: Evet.

İmam (a.s): Öyleyse onu bize de göster.

İmran: ......

İmam (a.s): Ben bu nûru göremiyorum. Bu sende ve aynada olmadığı halde seni ve aynayı göstermekte yardımcı oluyor. Bu konunun daha fazla örnekleri de vardır ki, cahilin ona yolu yoktur. En yüce örnekler Allah'a aittir.[19]

Ayna metaforuna göre biz varlıklar Rab Teâlâ'nın sıfatların tecellileri ve fenomenleriyiz. Kur'anî ifadeyle söyleyecek olursak O'nun birer ayetleriyiz. Ama O, her bir varlıkta aynı oranda tecelli etmez. Bu tecellinin şiddet-zayıf, kemal-nakısa gibi mertebeleri vardır. Tecellinin en geniş ve en kuvvetli sıfatı olan hayat noktasında da varlıklar aynı değildir.

Özü itibariyle biz Rab Teâlâ ile mukayese edildiğimizde ölü mesabesindeyiz, ama varlığın diğer türlerine kıyas edildiğimizde ise onlar bize göre çok cılız bir hayata sahiptirler.

Peki, Vacibü'l-Vucud'un hayatı hakkında neler söyleyebiliriz? Kitab-ı Kerim, O'nun hayatının neticeleri olarak nelere değiniyor?

Kur'an-ı Kerim'de bu sözcük 14 defa geçmektedir. Ancak bu sözcüklerin bütünü Allah-u Teâlâ hakkında kullanılmamaktadır. Bakara/255, Al-i İmran/2, Taha/111, el-Furkan/58 ve el-Mümin/65 ayetlerinde Allah-u Teâlâ için kullanılmaktadır.

“Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur.” (2/el-Bakara/255 ve 3/Al-i İmran/2)

“Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür.” (20/Taha/111)

“Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan.” (25/el-Furkan/58)

“O daima diridir; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur.” (40/el-Mümin/65)

Allah-u Teâlâ'nın hayatının en önemli özellikleri şunlardır:

a-      Uyuklamama

b-      Uyumama

c-      Ölmeme.

Kolaydan zora doğru bir liste.

Ayette geçen ‘sine' kelimesi Kurtubî'ye göre uyuklama anlamına gelmektedir.[20] Sözcüğe şiddetli uyku veya uykunun ilk dakikaları ya da uyuklama anlamı da verilmiştir.[21]

el-Mufaddal ise ‘sine' ile uyuklama (nuâs) arasında fark gözeterek der ki: ‘sine' uykunun baştaki etkisi, nuâs gözdeki etkisi, uyku (nevm) ise kalpteki etkisidir.[22]

Uyuklama, uyku, göz dinlendirme veya uykunun herhangi bir evresi olarak ifade edilen bu kelime Vacibü'l-Vucud dışındaki diğer varlıkların genelinde görülen bir olaydır. Vacibü'l-Vucud'un hayatı ile Mümkin varlıkların büyük bir bölümünün hayatı arasında böyle bir fark vardır.

Uyuklamayan, uyumayan ve ölmeyen bir el-Hayy. Bunlar aynı zamanda el-Kayyum Esma-i Hüsna'sının da sıfatıdır.

‘Sine' ile ‘nevm' arasındaki fark dilcilerin yaptıkları tanıma göre değişmektedir. Hangi tanımı temel alırsanız ona göre aradaki farkları da sayarsınız. Peki, uyku ile ölüm/mevt arasındaki fark nedir?

Bir hadiste şöyle geçmektedir: “Uyku ölümün kardeşidir. Şu var ki cennet ehli ölmez.”[23] Hadiste ‘eh' kelimesi geçmektedir. ‘Eh' kelimesi kardeş anlamına geldiği gibi kavramlar için kullanıldığında eş, benzer, misil anlamına gelmektedir.

Ölüm ile uyku arasında bazı ortak noktalar vardır. Kur'an'da bu ortaklığa dikkat çekmektedir.

Uykuda da ölümde de Rab Teâlâ'nın nefisleri aldığını Kur'an'dan görebilmekteyiz.

“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır (39/ez-Zümer/42)

“ve hüvellezî yeteveffaküm bi'l-leyl/Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), O'dur. gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O'dur. (6/el-Enam/60)

Bu ikinci ayette ilginç olan nokta şu ki Allah-u Teâlâ uykudan uyanma için ba's/diriliş kelimesini kullanıyor. Yani öldükten sonra dirilme için kullanılan kelimeyle aynı ba's/diriliş.

Aradaki fark şudur; uykuda nefs ile beden arasındaki bağ devam etmektedir. Ama ölüm halinde bu iki şey arasında bir bağ kalmıyor. Bir diğer ifadeyle uykuda hayvanî ve insanî hayat devre dışı kalıyor, geriye sadece bitkisel hayat kalıyor. Enam Suresindeki ayete dikkatlice baktığımızda karşımıza şu çıkıyor: “gündüzün de ne işlediğinizi” bölümünde geçen işlemek sözcüğü hayvanî ve insanî hayatın eylemlerine işaret etmektedir. Yani kişi uyandığında artık hayvanî ve insanî hayatı devreye giriyor. İstediği eylemleri ortaya koyabiliyor. Bu ayetler bir taraftan da bize insanın aslının beden olmadığını ortaya koyuyor, zira ‘sizi alıyor' ‘nefisler' gibi kelimeler insanın gerçeklik ve hakikatinin beden dışında başka bir şey olduğuna işaret ediyor. Uykuda insan sadece nefes alıp verir ki bu nefes alıp verme sadece insanlara özgü bir olay değildir. Hayvanlarda hatta bitkilerde de bulunmaktadır. Ölüm halinde ise bu nebatî hayatta yani nefes alıp verme de artık devre dışıdır.

El-Hayy ism-i şerifiyle bizlere hayat bağışlayan Allah-u Teâlâ'ya hamdü senalar olsun.

Selam ve dua ile

 

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] El-Muzaffer, Şeyh Muhammed Rıza, el-Mantık, s.97-8, 1427- basım yeri yok. Darü't-Tearüf.

[2] Age, s.99-100

[3] El-Haydarî, Seyyid Kemal, Şerhü Kitabi'l-Mantık, c.1, s.388, 1436-Kazımîyye/Bağdat.

[4] Mefahimü'l-Kur'an, c.6, s.202

[5] İbn Manzur, Ebü'l-Fazl Cemalüddin Muhammed b. Mükerrem, Lisanü'l-Arab, c.14, s.211, Beyrut-Tarihsiz; es-el-Cevherî, Ebu Nasr İsmail b. Hammad, Sıhah, s.299, Kahire-Tarihsiz.

[6] İbn Faris, Ahmed b. Faris b. Zekeriyya, Mucemü'l-Mekayisi'l-Luğa, c.2, s.122, Kahire-1366

[7] El-İsfahanî, Rağıb, el-Müfredat fi Ğaribi'l-Kur'an, Kahire-1324

[8] Et-Turayhî, Fahrüddin, Mecmeü'l-Bahreyn, c.1-2, s.77, Beyrut-1429

[9] El-Meşhedî, Muhammed Rıza el-Qummî, Tefsirü Kenzi'd-Dekaik ve Bahri'l-Ğeraib, c.2, s.427, 1430-Tahran

[10] Mevahibü'r-Rahman, c.4, s.288

[11] El-Mizan, c.2, s.333

[12] El-Haydarî, Seyyid Kemal, Durusun fi't-Tevhid, s.50, 1432-Qum

[13] El-Usul mine'l-Kafî, c.1, s.111

[14] El-İlahiyat, c.1, s.84

[15] Eş-Şirazî, Molla Sadra, el-Hikmetü'l-Mütealiye fi'l-Esfari'l-Akliyyeti'l-Erbaa, c.6, s.145, Beyrut-1410

[16] Es-Sebzevarî, Molla Hadî, Şerhü Esmai'l-Hüsna, s.363, 1996-İran

[18] Mefatihü'l-Cinan, s.521

[19] Saduk, Ebu Cafer Muhammmed b. Ali b. el-Hüseyin Babeveyh el-Qummî (h.381), Uyunu Ahbari'r-Rıza, c.1, s.153, Qum-1378

[20] Kurtubî, Ebu Abdullah Muhammed İbn Ahmed İbn Ebi Bekr (h.671),  El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, C.4, s.269, 1427-Beyrut.

[21] Muhtarü's-Sıhah, s.258

[22] El-Cami, c.4, s.270

[23] Kenzü'l-Ummal, c.14, s.475, hadis no:39321

 

Öne Çıkan Haberler