phillips_001.jpg

İsra 44: Varlık şuur sahibidir

"...Ayet ‘bilme’ eylemini varlığın bütününe nispet etmektedir. Bilme eylemi varlığın bütününde olduğuna göre bir bilinç söz konusu. ...Özetle mevcudat şuurludur, bilinçlidir, konuşuyor, farkındadır."

3 Ağustos 2016 Çarşamba
Ayet'el-Kürsi - 6
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

İsra 44: Varlık şuur sahibidir

İNTİZAR - Geçen makalede mümkin varlıkların hayattan yararlanmalarının farklı olduğuna değinmiştik. Bu makalede ise mümkin varlıkların hayat sahibi olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılıp ayrılmayacağını ele alacağız. Daha doğrusu böyle bir ayrımın geçerli ve tutarlı olup olmadığını inceleyeceğiz. Hayat kavramıyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken iki konu bulunmaktadır.

a- Bizim cansız varlık olarak gördüğümüz taş, toprak, masa, sıra, tahta, ağaç, bitki gibi maddeler şuursuz ve bilinçsiz varlıklar mıdır, yoksa onlarda bir bilinç var mıdır? Kur'an-ı Kerim'in bu noktada verileri var mıdır?

b- Kur'an-ı Kerim'in ölümü alışılmışın dışında bir anlamda kullanıldığı bir vakıadır. Resul'ün davetini ihya/diriltme olarak ifade eden ayetler vardır. Buna bir sonraki makalede değinmeye çalışacağız.

İlk konunun netameli bir konu olduğunun farkındayız. Ancak biz Kitab-ı Kerim'den neyi anlıyorsak onu kendimize ölçüt edinmeye çalışıyoruz. Hayat Kitabımızın ve Resul'den aktarılan hadislerin ışığıyla zihnimizi ve yaşamımızı aydınlatmaya çalışıyoruz. Elbette varacağımız hususlarda bir eksiklik, nakısalık, hata ve yanılgı olacaktır. Bu yanlışlardan ötürü Rabbimizden af ve bağışlanma, yanlış bilgi sunduğumuzdan dolayı okuyucularımızdan özür diliyoruz.

Genel kanaat olarak cansız varlıklar diye tabir ettiğimiz varlıklarda bir canın olmadığını düşünürüz.  Hayvan, bitki ve cansız varlıklarda bir şuur ve bilincin olmadığını tasavvur ederiz. İnsanlar, cinler ve meleklerin bilince sahip olduğuna inanırız. Sorguladığımız husus, kafamızdaki bu düşüncenin Kur'an'a ve sahih sünnete uygun olup olmadığıdır.

Öncelikle Kur'an-ı Kerim'de bu konuda emare sayılabilecek yığınlarca ayet vardır.[1] Bu açıdan şanslı sayılırız. Kur'an-ı Kerim'de bazı konuların bir veya iki yerde geçtiği, dolayısıyla tefsirinin iyi bir beyin jimnastiği gerektirdiği, nebevî sünnetin aydınlatmasına ihtiyaç duyduğu doğrudur. Ayrıca bu tür ayetlerin anlaşılması da oldukça güçtür. Bir sonuca varabilmek için sünnet, bilimsel gelişmeler ve akıl devreye girmektedir. Örneğin sadedinde olduğumuz ‘Kürsî' kelimesi Kur'an-ı Kerim'de iki yerde geçmektedir.[2] Manevî makam olarak da sadece bu ayette geçmektedir. Bu ayeti sadece Kur'an çerçevesinde ele alıp değerlendirmek ve sonuçlar elde etmeye çalışmak oldukça zordur.

Ama varlığın bütününün hayata sahip oluşu Kur'an'da çokça değinilen bir konudur. Bu tür ayetler o kadar da problemli olmasa gerek.

Konuyla ilgili ayetlerin bir bölümünü dipnotta belirttik. Biz bu ayetlerden sadece İsra Suresinin 44. Ayetini ele alıp inceleyeceğiz.

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır. (17/el-İsra/44)

Bu tür ayetlerde müfessirler iki gruba ayrılmışlardır. Bir bölümü ayette bir mecazın olduğunu söylerken bir diğer grup ise tesbihin hakikî olduğu görüşündedir. Şunu başta belirtelim ki Şiî, Sünnî ve Mutezilî olsun Müfessirlerin bir bölümü bu ayetteki tesbihatın mecaz olduğunu, tesbih sözcüğününün bu ayette Rab Teâlâ'nın vahdaniyetine delalet anlamında kullanıldığını belirtmişler ve bu görüşü benimsemişlerdir.[3] Beri taraftan birçok bilgin ayetteki dilsel karinelere ve aktarılan hadislere bakarak tesbihin hakikî olduğu görüşünü benimsemiştir. Biz her iki tarafın görüşünü sunacak ve sonuçta kanaatimizi ortaya koyacağız.

 

Ayeti mecaza yorumlayanlar

Ayette mecazın geçerli olduğunu söyleyenler şöyle demektedirler: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Buradaki tesbih şu anlama gelmektedir: Hadis olan bütün mümkin varlıklar eşsiz yaratılmış olmaları itibariyle Vacibü'l-Vucud'un eksik sıfatlardan münezzeh olduklarına delalet ederler.[4] Bayraktar Bayraklı Hoca biri mecaz, diğeri hakikat olan iki yorum ortaya koymaktadır. İlerde ele alacağımız “siz anlayamazsınız” ifadesini müşriklere yönelik olarak anlayarak mecaz anlamı tercih ediyor gibi görünmektedir. Ona göre tesbih iki şekilde olabilir. İlki; Kâinatın varlığı, Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine ve ege­menliğine delil olmaktadır. Onun delil olması, teşbihin kendisini teşkil etmektedir. İkincisi; Kâinatın her zerresinde can vardır. Canı olan her şey Allah'a bir şekilde ibadet ediyor. Ama biz o can sahibi zerrelerin dilini bilmediğimiz için ibadetlerini, yani teşbihlerini anlamıyoruz. [5]

Hakkı Yılmaz ise şöyle der, bu da; yapısıyla ve nizamıyla evrendeki her şeyin, Allah'ın varlığının birliğini ve her türlü noksanlıktan uzak olduğunu gösterdiği anlamına gelir. Ona göre tesbihi ‘sübhanallah' şeklinde anlamak uydurmadır, bu hususta mevcudatın Rab Teala'yı tesbih ettiğini söyleyen bütün rivayetler de mevzu olmaktan öteye başka bir anlam taşımaz. Anlayamazsınız dediği kimseler ise müşriklerdir.[6]

Türkiyeli Müslümanların yıllarca tefsirinden yararlandıkları ve hala da yararlanmaya devam ettikleri Mevdudî de ayette mecazın olduğu kanaatindedir. O bu ayetin tefsiri hakkında şöyle der: “Her şey sadece yaratıcıyı hamd ile tesbih etmekle kalmaz, aynı zamanda O'nun her yönden eşsiz ve hamde layık tek varlık olduğuna da delil teşkil eder. Her şey yaratıcısının ve düzenleyicisinin her tür niteliği mükemmele ulaştığı bir tek varlık olduğunun bir delilidir. Bu nedenle sadece O hamde ve övgüye layıktır”[7]

Bir dilbilimci olan Zeccac da ayette mecazın olduğu görüşündedir. Ona göre de tesbih Halıkının varlığına ve birliğine delil taşımasıdır. Bu yaratılış Halık'ın bütün eksikliklerden münezzeh olduğunu göstermektedir. Siz anlayamazsınızdan kastedilenler ise Mekkeli kafirlerdir.[8]

Bir diğer Müfessir Mustafa Merağî de tesbihi Halık'ın varlığına delalet anlamında ele almakta, ayetteki hitapların müşriklere yönelik olduğunu söylemektedir.[9]

Muhammed İzzet Derveze de tesbihi sözsel yorum ve mevcudatın hakikî tesbihi olarak anlayanları zorlama yorum yapmakla suçlar.[10]

Bu müfessirler ayetin sonundaki ‘el-Halim' ve ‘el-Ğafur' sıfatlarını ise müşriklere dünyada azap verilmemesiyle genelde yorumlamaktadırlar.[11] Yahut da oraya da mecaz katarak, müşriklerin iman edip şirklerinden caymaları halinde Rab Teâlâ'nın onların kusurlarını bağışlayacağını söylerler.[12]

Şiî Müfessirlerden Şeyh Tusî ve Tabersî ise el-Bakara 74. Ayetin tefsirini incelerken taşların Allah korkusunu mecaz olarak yorumlamışlardır.[13] Tabersî, cansız varlıklarda marifetullahın bulunuşunun olanaksız olduğunu söyler.[14]

Özetle bu tefsirin görüşlerini şu üç noktada toplayabiliriz;

a-      Tesbih mecaz anlamda kullanılmıştır.

b-      Anlayamazsınız derken maksat müşrikler ve kafirlerdir.

c-      ‘Halim' ve ‘el-Ğafur' dünyada müşriklere yönelik ifadelerdir. Rab Teâlâ'nın Onları cezalandırması gerekirken cezalandırmaması için kullanılmıştır.

 

Ayetin anlamına ilişkin

Ayetin ilk bölümü O'nu tesbih edenleri bize sunmaktadır.

a-      Gökler

b-      Yer

c-      Göklerde ve yerde bulunanlar.

İkinci bölümünde ise bütün varlıkların hamd ile tesbih ettiğini söylemektedir. Üçüncü bölümde ise bu tesbihi bizim anlayamayacağımızı ifade etmektedir. Son bölümde ise Esmaü'l-Hüsna'dan ‘el-Halim' ve ‘el-Ğafur' sıfatlarıyla Rab Teâlâ'nın hilmine ve bağışlamasına dikkat çekmektedir.

Konumuz şimdilik tesbihin anlamı değil. Tesbihi ister sübhanallah olarak adlandıralım, ister Rab Teâlâ'nın nakısalıklardan uzak olduğunu anlamak ve idrak etmek olarak anlamlandıralım, fark eden bir şey yok. Sorun şu: Tesbih eylemini Rab Teâlâ ilk bölümde üç varlığa nispet etmektedir. Ya bu üç varlık Rab Teâlâ'nın kemaline delalet etmektedirler yahut da Rab Teâlâ'nın eksikliklerden münezzeh olduğu dil veya bilinçleriyle ortaya koymaktadırlar. Cümlenin sonunda geçen “ve men fihinne/bunlarda bulunanlar” ifadesinin en önemli öğesi bilinç ve akıl sahibi insanlardır. İnsanın tesbihi ise bilgi ve bilinçten kaynaklı bir tesbihtir. Yani kulun Rab Teâlâ'nın bütün kusurlardan münezzeh olduğunu idrak etmesidir. Tesbihi yapan burada kuldur ve hakikî faildir. Diğerlerinin lisan-ı haliyle Rab Teâlâ'yı tesbih ettiklerini söylemek ise mecazdır. Dolayısıyla ortada hakikî bir tesbih değil, onlara bakanların Rab Teâlâ'nın bütün kusurlardan münezzeh olmasını anlaması olayı söz konusudur. Aynı eylemde üç faili gök, yer ve gök ve yerde bulunanları birleştirme olanağı varken ayırmak bir karineye ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla onları da hakikî fail olarak almak, mecaz olarak almaya göre bir adım öndedir. Dahası mecaz anlamı vermek onların tesbih ettiğine değil, bizim tesbihimize konu oldukları anlamına gelir. Yani nesne olmaktan öteye geçmezler.

Ayetin ikinci bölümü O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Aslında bu ifadeler son derece açıktır. Varlık âleminin bütününü tesbih noktasında Rab Teâlâ eşitlemektedir. Hamd/övme eyleminin bir bilinç bir ihtiyar gerektiği açıktır. Rab Teâlâ onların hamd ile tesbih ettiğini söylüyorsa aynı cümle içinde iki tane olguyu (hamd ve tesbihi) mecaza almak oldukça zorlamadır. 

Bu ayet varlığın bütününde bir hayatın –hayat sahibi olmalarındaki şiddet farklılık gösterse de- söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hayatı anlayalım veya anlamayalım, ‘hayy' olarak isimlendirelim veya isimlendirmeyelim fark eden bir şey yok.

Ayetler, cümleler, metinler, hadislerin bütününde şu bir kuraldır: Cümlelerin zahiri ibareleri aksine bir kanıt söz konusu olmadığı müddetçe kanıttır.[15] Aksi takdirde metinleri anlamanın önü alınamaz ve güncel hayatta sıkıntılarla karşılaşırız. Biz bir metni veya bir konuşmayı anlarken ortada sözcüğün veya metnin mecaz anlamda kullanıldığına dair bir karine varsa ondan yararlanırız, aksi takdirde sözcüğü hakikî anlamda alırız.

Bu kısa açıklama ışığında ayete dönecek olursak iki cümle bize şunu gösteriyor;

İlk cümle, tesbih edenlerden bahs etti. İkinci cümle bütün varlıkların tesbih ettiklerini söylemekle yetinmedi, ‘hamd'ı da işin içine kattı. Tesbihe mecaz anlamı vermek zaten bir zorlama idi, hamd ile tesbih etme ifadesine mecaz anlam vermek işi daha çok zora sokmaktadır.

Tenzih ve övgüyü içinde barındıran bir tesbih nasıl mecaz olacak anlayabilmiş değiliz. Kur'an-ı Kerim hamd sözcüğünü hep bilinç için kullanır. Bizler kıldığımız bütün namazlarda Fatiha'yı okurken “el-hamdü lillahi rabbi'l-alemin” diyerek hamd ederiz. Şimdi bunu mecaza alabilecek kim vardır? 

 

Tesbih kelimesinin sözlük anlamı 

Sözcük hem Kuranî hem de nebevîdir. Yani Kitab-ı Kerim'de ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) hadislerinde çokça geçmektedir. Sözcük Kur'an-ı Kerim'de 92 yerde geçmektedir.

Kur'an sözcüklerini konu edinen eserinde Rağıb şöyle der: S-b-h- Suda veya havada hızlı gitmektir. Bu kökten, [yüzdükçe yüzdü], denir….Tesbih Yüce Allah'ı tenzih etmektir. Asıl anlamı, Yüce Allah'a ibadet etmek konusunda hızlı hareket etmektir.[16]

Hadis sahasında ise kelimeleri inceleyen İbnü'l-Esir ise şu anlamı vermektedir: Tesbih; tenzih, takdis ve eksikliklerden yüce kılmak anlamındadır.[17]

Allame Tabatabaî ise tesbihin şu anlama geldiğini söyler: Tesbih, sözlü tenzih anlamına gelir. Sözün gerçek anlamı ise bir tür işaret ve delalet yolu ile iç alemdekini ortaya çıkarmaktır.[18]

Tesbih etmek eylemini gerçekleştiren varlıkların kendisidir. Eğer bunlara ayet, emare anlamını verecek olursak bu durumda kendileri edilgen duruma düşmüş olacak, o eylemi gerçekleştiren değil, eylemden etkilenen olmuş olacaklardır.

Önceki makalede hayatın tanımını yaparken ilim ve kudretin hayatın gereklerinden olduğunu söylemiştik. Bu ayet tesbih eylemini varlıklara nispet etmektedir. Dolayısıyla tesbih eylemi iradeye dayalı bir eylemdir diyebiliriz.

Eğer biz mevcudattan Allah-u Teâlâ'nın nakısalıklardan yüce olduğunu ve Onun hamd edilmesi gerektiği sonucunu çıkartacak olursak bu durumda tesbih eden ve öven onlar değil biz olmuş oluruz. Onların tesbih etme ve övme gibi bir eylemleri bulunmadığından dolayı ayetin zahiriyle çatışmış oluruz.

Böyle bir anlamı vermek ayete mecaz anlamı yüklemek demektir ve karineye ihtiyaç vardır. Bu karine de ya aklî olmalıdır veya Resul'den burada mecaz kastedildiğine dair naklî bir karine olmalıdır. Ayetin mecaza yorumlanması ne kadar olası ise hakikî anlama yorumlanması da o kadar olasıdır, hatta daha kuvvetlidir. Ayetin zahirî hakikî anlamı gerektirdiğine göre mecazî anlamda kullanıldığına dair sağlam bir karine olmalıdır ki bu da ayette görünmüyor. Naklî rivayetler ise ayetin hakikî anlamda kullanıldığını desteklemektedir.

Mecaza dair bir delil olmadığı gibi aksine delil vardır. Dahası deliller hakikî anlamda kullanıldığını göstermektedir.

Yine Allame varlığın bilinç ve şuurdan yoksun olduğu şeklinde bir itirazı dile getirerek şöyle der: “Denebilir ki, sadece münezzeh olmanın fark edilmesine tesbih denilemez. Bu fark edilmenin kasıt eşliğinde olması gerekir. Kasıt ise canlılığa bağlıdır. Oysa bu varlıkların çoğu canlılıktan yoksundur. Yeryüzü, gök ve cansız varlık türleri gibi. Bu durumda bu varlıkların tesbihi mecazi anlama yormaktan başka çare yoktur. Buna göre bu varlıkların tesbihleri, varoluşları ile Rabblerinin münezzehliğine delalet etmeleri demektir.”

Buna şu cevabı veririm: Ayet işaret ediyor ki, yaratılışa paralel olarak varlıklara ilim de sirayet etmiştir. Yani her varlığın var oluştan aldığı pay kadar ilimden de payı vardır. Bu demek değil ki, bütün varlıklar ilim bakımından eşittir veya sahip oldukları ilmin cinsi ve türü birdir ya da her bir varlık insanın sahip olduğu ilme sahiptir veya insan varlıklardaki ilmi anlayabilir. [19]

Her varlıkta bir bilgi olduğu görüşünü savunuyor ki aslında uygun olan da budur. Çünkü Rab Teâlâ özelliklerini ve niteliklerini bütün mevcudata vermeyi diler. Ama mevcudat bu özellik ve niteliklerden kapasitesince yararlanır. İlahî bir mahrumiyet söz konusu değildir. Sadece kapasiteye göre yararlanma söz konusudur. Bu feyizlerden birisi bilinç ve iradedir.

Kur'an cansız olarak tasavvur ettiğimiz ve bilinçsiz olarak kabul ettiğimiz yer, gök ve derilere bir irade ve bir bilinç isnad eder.

“Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler (41/Fussilet/11)

“Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. (41/Fussilet/21)

İlk ayet gök ve yerin irade göstererek cevap verdiklerini ikinci ayet ise her şeyin konuşma yetisine sahip olduğunu belirtmektedir. Ayetler oldukça açıktır.

Mecaza dair bir delil olmadığı gibi aksine delil vardır. Dahası deliller hakikî anlamda kullanıldığını göstermektedir. Ayetin bağlamına bakıldığında hakikî anlamda kullanıldığına dair emareyi ele geçirebiliyoruz.

 

Siyak-Sibak

Kur'an ayetlerinin anlaşılması noktasında Kur'an bütünlüğü ve ayetin içinde bulunduğu pasajın önem arz ettiği, bunların göz ardı edilemeyeceği bir vakıadır.

Yukarıda ayeti mecaz anlamda alanların ortak noktalarından birisinin “siz anlayamazsınız” ibaresinden kasdın müşrikler olduğunu ortaya koymuştuk. Muhatap ya sadece müşrikler veya müminlerden birisi olduğu açıktır. Bu çerçevede ayetin içinde bulunduğu ayetler grubuna bir bakalım. Bu ayetten önce ve sonra acaba müşriklere siz kelimesiyle hitap edilen bir ayet var mı? Ayetin içinde bulunduğu pasaj İsra Suresinin 41-9 ayetleridir. Bu ayetlerde müşriklere siz adılıyla hitap edildiği tek bir kelime gösterilemez. Müşriklerden hep onlar adılıyla bahsedilmiştir. Dolayısıyla “siz anlayamazsınız” diye kendilerine hitap edilenler kesinlikle müşrik veya kâfirler olamaz. Dolayısıyla şöyle bir itiraz yapılamaz. Belki Allah-u Teâlâ bundan önce müşriklerden onlar diye bahsetmiştir de bundan sonra artık iltifat sanatını kullanarak onlara siz diye hitap etmeye başlamıştır. Bu hitaptan önce de sonra da Allah-u Teâlâ müşriklere onlar diye hitap etmektedir. Dolayısıyla muhatabı müşrikler olarak anlamak bütünüyle bir yanılgıdır.

Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.

Resul ve iman edenler için sen/siz zamiri kullanılmıştır. Fakat bu cümlede zamir muhatap/sizlerdir.

Ayetin içinde bulunduğu bağlama ve kullanılan kelimelere ve zamirlere bir bakalım.

“Kul/ de ki” Resul kastediliyor ve zamir sen. El-İsra/42

“Yekulune/onlar” diyorlar. Müşrikler kastediliyor, zamir onlar el-İsra/42

“Ve iza kare'te/sen okuduğunda”, Resul kastediliyor, zamir sen. El-İsra/45

“Beyneke/seninle,” Resul kastediliyor, zamir sen el-İsra/45

“La yüminune/ iman etmeyenler,” müşrikler kastediliyor, zamir onlar. El-İsra/45

“Ela kulubihim/kalplerinin üzerine,” müşrikler kastediliyor, zamir onlar. El-İsra/46

“En yefkehuhu/anlamaları,” müşrikler kastediliyor, zamir onlar. El-İsra/47

“İn tettebiune/ tani oluyorsunuz,” maksad müminler, zamir siz..

Şimdi bunca zamirden sonra ayette geçen “la tefkehune/siz anlayamazsınız” zamirinin müminlere yönelik olduğunu söylemek mümkün mü?

Ayetin içsel bağlamına bakıldığında da hakikî anlamın mecaz anlamından kuvvetli olduğu görülüyor.

Zira ayet Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız bağlam karinesinden bu hitaba muhatap olanların müminler olduğunu ortaya koyduk.

 

Kur'an bütünlüğü

Ayette bir mecazın olduğunu söyleyenler şunu kabul etmek zorundadırlar ve kabul de etmektedirler. Varlığın diğer türlerinin tesbihleri Rab Teâlâ'yı göstermeleridir. Biz onların yaratılışlarından Rab Teâlâ'nın bütün kusurlardan münezzeh olduğunu anlarız. Onların tesbihleri diye bir şey yoktur. Rab Teâlâ'ya yalvarıp yakarmaları diye bir olgu da olamaz. Kur'an-ı Kerim'de buna delalet eden bir ayet bulunmamaktadır. Kur'an aksine bütün hayvan, bitki ve cansız diye nitelendirdiğimiz varlıkların salât ve tesbihlerini bilinçli bir şekilde yerine getirdiğini dile getirmektedir.

“Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyle bilir. (24/en-Nur/41)

Ayet ‘bilme' eylemini varlığın bütününe nispet etmektedir. Bilme eylemi varlığın bütününde olduğuna göre bir bilinç söz konusu. Varlık tesbihini ne şekilde yerine getiriyor nasıl yerine getiriyor, yani ayette siz diye kastedilen biz müminler anlayamıyoruz. Peki, Allah-u Teâlâ bunu bizlerden engellediği için mi anlayamıyoruz?

Cevab; Allah-u Teâlâ iyiliği güzelliği engellemez. Zaten Nur Suresinde geçen “görmez misin?” ayeti müfessirlere göre Hz. Muhammed'edir.[20] Yani O varlıktaki tesbih, salât, bilinç ve iradeyi görmektedir.

Hatta ayet bilgi kaynaklı olmadığından dolayı tekvinî tesbihi dışta bıraktığını dahi söyleyebiliriz.[21]

 

Ayetin son bölümünün ayetin içeriğiyle bağlantısı  

Ayetin sonu ‘el-Halim' ve ‘el-Ğafur' isimleriyle bitiyor. Acaba ‘el-Halim' ve ‘el-Ğafur' isimleri müşriklere yönelik mi kullanılır yoksa müminlere yönelik mi? Müşriklerin bağışlanacağını ve kusurlarının hoş görülmesi gerektiğini kim söyleyebilir? Müşriklere ve kâfirlere yönelik ayetler rahmet, sevgi, bağışlama gibi güzelliklerle sonlanır mı? Kınanmanın hele kınanan kimseler müşrik ve kâfir ise nasıl hilim ve mağfiret sıfatlarıyla biter? Bunun bir örneği Kur'an-ı Kerim'de görülmemektedir.

Ayet müminlere yöneliktir. Müminlerin genelinin evrenin tesbihini anlamamasından dolayı zihinde sanki biz anlamama üzerine kurgulanmışız, Rab Teâlâ bunu bizden esirgemiş gibi bir algı var. Bu algıdan dolayı ayetin sonunun da ayetteki hitabın da müşriklere olduğu zannedilmektedir. Ancak biz aynı kanaatte değiliz. Zira hilim ve mağfiret sıfatı müminlere yöneliktir. Ayet müminleri, cansız –cansız varlıkların tesbihatını anlayabilecek bir seviyeye çıkmaya davet etmektedir. Bunun için aslında kurgulanmışız. Yukarıda Hz. Resul'un (s.a.a.) mevcudatın tesbih ve yakarışlarını gördüğünü/bilincinde olduğunu görmüştük. Rab Teâlâ kulları arasında ayrım gözetmez. Herkese bu yol açıktır. Ancak maddenin ağırlığı altında ezilen, ruh bunu göremeyince nefsi temize çıkarmaya hatta yok saymaya kadar iş varıyor. Ardından da bu Kur'anî düşünce oluyor.

Her neyse bu makama ulaşmayan kul kınanmayı hak etmektedir. Zira bu makama ulaşabilmek için yeteneklerle donatılan insan bu kabiliyetlerini kullanamadığından dolayı eleştirilmelidir.

Rab Teâlâ İbrahim el-Halil'in göklerin ve yerin melekûtunu gördüğünden dolayı yakine sahip olduğunu söylüyor.[22] Aynı Rab Teâlâ bizleri de göklerin ve yerin melekûtuna nazar etmeye davet ediyor.[23]  Ancak bu görememeden dolayı Allah-u Teâlâ hilim ve mağfiret sıfatlarını devreye sokarak müminleri bağışlayacağını söylüyor.

Eğer tesbihden kasıt mecazî tesbih olsaydı, müminler varlığın tesbihatını anlamışlardır. Bu durumda ayetin sonu ile bu bölüm arasında bir uyumsuzluk söz konusu olurdu. Müminlerin bu tesbihi anladıklarından dolayı kınanmamaları gerekirdi.

 

Kalbin işlevi olarak 'anlama' 

Bu ayetteki ilginç noktalardan birisi ‘fıkh etme' sözcüğünün kullanılmasıdır. Fıkıh etmenin normal bir anlama olmadığı açıktır. Sözcük 'bilinenden bilinmeyene, görünenden görünmeye­ne, 'şahid ilmi'yle 'gaib ilm'e ulaşma' demektir. ‘Ilm'den daha özel bir konumu vardır. Ayrıca, 'iyi ve derin, in­ce anlayış' anlamında da kullanılır.[24] Sözcük Kur'an-ı Kerim'de 20 defa geçmektedir. Genelde müşrik ve kâfirler için kullanılan bu kavram ilahî mesajı, lahutî boyutu anlamamak anlamında kullanılmıştır. Sözcük aklın işlevi olan sözü ve metni anlamama anlamına gelmemektedir. Akıl, olaylar arasındaki sebep-sonuç bağlantılarını, mantıkî bağlantıları anlamaktadır. Bunun için ‘fehm' veya ‘va'y' kelimeleri kullanılır. Kitab-ı Kerim kalbe fıkh etme işlevini yüklemektedir. Öyle anlaşılıyor ki kalbin arılığı ve günahlara bulanmışlığı sonucunda aynı olay karşısında takınacağı sonuç, aynı olaydan elde edeceği ürün ve olayları/metni okuması farklı olacaktır. Aynı seviyedeki akıl ile doğu batı arasında bireyler aynı sonuçları aynı seviyede olurlarsa elde ederken Rab Teâlâ'ya karşı taatin sonucu olarak kalp aynı olaydan farklı sonuçlar elde edebilmektedir.

Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. (7/el-Araf/179)

"Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur" (22/el-Hacc/46)

Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur. (83/el-Mutaffifin/14)

Ayette ‘reyn' sözcüğü kullanılmıştır. ‘Reyn' pas, örtü anlamına gelmektedir.[25] Demek ki kalbin gösterdiği bir şeyler var ki ayna için kullanılan pas sözcüğü kalp için de kullanılıyor. Kalbin işlevi olan fıkıh etmenin kapsamına giren mevcudatın tesbihi kalbin işledikleri yüzünden bu ilahî nimetten mahrum kalmaktadır.

Bu ayetler ışığında konumuz olan İsra 44. Ayete baktığımızda şu sonuca ulaşıyoruz. Fıkh etmesi, görmesi, bellemesi gereken manevî kalp, manevî göz ve kulaklar işlevini yerine getirmelidir. Bununla mümin bireyler kâfir ve müşrik bireylerden ayrılırlar. Olaylara ve olgulara bambaşka bir açıdan bakarlar. Kâfirlerin anlamadıkları, göremedikleri ve işitemedikleri şeyleri kavrarlar. Ama bu kişinin eylemleriyle bağlantılıdır. Eylemlerin salih oluşu, kalbin ifsad makamından uzak ıslah ve arınmış bir yapıda olması insanın kapasitesi daha geniş bir birey haline gelmesine neden olur.

 

Kur'an'dan konu ile ilgili ayteler

Makalenin girişinde Kur'an'da konuyla ilgili ayetlerin olduğunu belirtmiştik. Biz şimdi bu ayetlerden açık, seçik olanları buraya alacağız.

“taşlardan … öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor (2/el-Bakara/74)

Biz onu(n hükmünü) hemen Süleyman'a bildirmiştik; (zaten) herbirine hüküm ve ilim vermiştik. Davud'la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Bütün bunları) yapan bizdik (21/el-Enbiya/79)

Biz, dağları onun emrine vermiştik. Akşam-sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi. (38/Sad/18)

İlk ayette taşlara ayet-i kerime haşyeti, ikinci ayette dağlar ve kuşlara tesbihi nispet etmektedir. Belki bu âlemde bunu anlayamıyoruz. Ama şu bir gerçek Kıyamet gününde mevcudatın şehadette bulunduğunu, dile geldiklerini göreceğiz.

“Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. (41/Fussilet/21)

Bu ayet bütün her şeyin konuşma yetisine sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Dahası vücudun organlarının dahi nefsimizden bağımsız olduğunu hissettirmektedir. Ayet ‘niçin şahidlik ettiniz?' demiyor, “aleyhimize niçin şahidlik ettiniz?” diyor. Yani onlar ayrı bir varlığa biz ayrı bir varlığa sahibiz. Bu onların bağımsız bir cana sahip olduklarının kanıtıdır. 

Evet, varlığın bütünü bir bilince sahiptir, ama bu bilinçleri bizim bilincimizle aynı orandadır demek istemiyoruz. Bütün varlıkların vücuddan bir payı vardır.

Kıyamet gününde şahidlik yapabilme, dünyada bir bilinç ve idraklerinin olduğunun kanıtıdır.[26] Zira şahidlik yapabilme tahammülü'ş-şehadete yani olaya tanıklık etmeye bağlıdır. Tanıklık ve şehadet ise bilinci gerektirir. Kur'an öğretme veya idrak verme yeri değil, izhar etme yeridir.[27] Gizli açık her şeyin ortaya konulduğu yerdir.

Özetle

a- Varlıkların bütününde bir bilinç vardır.

b- Bu bilinci anlayabilmeyi Allah-u Teala insanlara açmıştır. Ancak bu kalple bağlantılı bir olay olduğundan ciddi bir amel arınmasından geçmek gerekmektedir.

c- Ayetteki “siz anlayamazsınız”dan maksad müminlerdir.

d- Allah-u Teala bu tesbihi anlayamasak da diğer noktalardaki iman ve salih amelimizdeki tutumuza göre ‘el-Halim' ve ‘el-Ğafur' isimleri tecelli ederek affetmektedir.

 

Rivayetlerde tesbih 

Sözcüklerin bazen dilsel ve şerî hakikî anlamları olabilmektedir. ‘Salât' ve ‘savm' kelimeleri sözlük anlamlara da şerî anlamlara da sahiptirler. Dinin sözcüklere şerî anlam yüklemesi kadar doğal bir şey olamaz. Bunlardan bir tanesi de tesbih sözcüğüdür. Tesbih sözcüğü eksik sıfatlardan tenzih etme anlamına gelse de rahatlıkla Resul (s.a.a.) bu sözcüğe şerî bir anlam da yüklemiş olabilir. Bu durumda kişinin Rab Teâlâ'nın eksikliklerden münezzeh olduğunu diliyle getirmesi için Sübhanallah demesi normaldir. Zira dil aynı zamanda düşünceleri sözcüklere dökme aracıdır. Günlük hayatta düşüncelerimizi muhataba anlatmak için dile nasıl ki müracaat ediyorsak ve bunda bir sakınca görmüyorsak tenzih kasdıyla Sübhanallah demekte de bir sakınca bulunmamaktadır. Dilden bu kabiliyeti almak bir haksızlıktır.

Gerçi Allame Tabatabaî tesbihi sözsel olarak nitelendirse de kanaatimizce düşünceye bakan bir yönünün olması da olasıdır. Biz bu yönle Rab Teâlâ'nın eksikliklerden münezzeh olduğunu aklımızla kavrarız. Ama aklın bu kavraması bunu dile getirmeye engel değildir. Hatta dile getirmek sadece akılda tutmaktan daha üstündür. Zira Kur'an'ın ‘Sübhanehu', ‘Sebbehe', ‘yüsebbihu' gibi sözcükleri kullanması bunu dile getirmenin dilde eksik etmemenin bir erdem olduğuna delalet etmektedir. Özetle bunlar birbirine taban tabana zıt olgular değildir ki din; ‘ya akılla kavrayacaksın' ya da ‘dilinle söyleyeceksin' desin.

Dinin mübelliği, mübeyyini, Kitab'ın açıklayıcısının bu konuda da açıklamaları vardır. Esasında “Sen açıklayasın” diye buyuran Kitab-ı Kerim'in ölçüsünü temel düstur olarak kabul edecek olursak konuyla ilgili bir açıklamanın olmaması bir eksiklik demektir. Sadece Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensur adlı rivaî tefsirinde tesbih konusuyla ilgili olarak 59 tane rivayet aktarır.[28] 59 rivayetin bütününü uydurma görmek bir cesaret işidir. Kaldı ki bu rivayetler Kur'an'la da çatışmıyor. Kur'an mevcudatın tesbih etmediğini söylemiyor ki bütün bu rivayetleri atalım. Aksine Kur'an varlığın tesbih ettiğini söylüyorsa bu rivayetlerin ortak noktası Kur'an ile uyuşuyor demektir. Özetle mevcudat şuurludur, bilinçlidir, konuşuyor, farkındadır. Artık bu kadarının inkârı kabil olmasa gerek.

Biz bu rivayetlerden teberrüken birkaç tane aktarıyoruz.

Abdullah b. Mesud şöyle rivayet etmektedir: Biz yenirken yemeğin tesbîh ettiğini duyardık.[29]

Ebu Said el-Hudrî şöyle rivayet etmektedir: Zîrâ müezzin, sesinin yetiştiği yere kadar insan, cinn, hattâ hiçbirşey yoktur ki, ezanı duymuş olsun da kıya­met gününde müezzin lehine şahadette bulunmasın.[30]

Cabir b. Semüre şöyle der: Ben Mekke'de bir taş bilirim. Peygamber olarak gönderilmezden ön­ce bana selâm veriyordu. Ben onu şimdi (de) pek âlâ biliyorum.[31]

Zaten kütüğün inlemesi hadisi ise oldukça meşhurdur.[32]

Ümmü'l-Müminin Aişe, Hz. Resulullah'tan (s.a.a.) şöyle aktarır: Horozun ötüşü tesbihidir; kanat çırpması ise secdesi ve rükudur.[33]

Ebu Said el-Hudrî şöyle rivayet etmektedir: Hayvanların yüzlerine vurmayınız. Zira bütün şeyler Onu hamdıyla tesbih etmektedir.[34]

İmam Sadık (a.s.) şöyle buyurdular: Duvarların yıkılışı bilen onların tesbih edişidir.[35]

İmam Bakır, İsra Suresinin 44. Ayeti hakkında soru soran Zürare'ye şöyle cevap vermiştir: Biz duvarların yıkılışının bile onların tesbihi olduğuna inanıyoruz.[36]

İmam Bakır (a.s.) şöyle buyurmaktadır: Evlerin tahtalarının gıcırtı sesleri tesbihtir. Allah-u Teala her haliyle bütün şeylerden münezzehtir derler.[37]

İmam Sadık (a.s.) şöyle buyurdular: Davud, Zebur'u okuduğu zaman, onunla birlikte okumayan hiçbir dağ, taş ve kuş olmazdı.[38]

Said b. el-Müseyyeb şöyle rivayet etmektedir: İmam Seccad (a.s.) yolculuk esnasında bir yerde konakladı ve iki rekât namaz kıldı. Secdesinde Allah'ı tesbih etti. Oradaki ağaç ve taşlar onunla birlikte tesbih ediyordu.[39]

Karada ve denizde avlanan hiçbir kuş veya vahşî bir hayvan olmamış olsun onun ava yakalanmasının gerekçesi tesbihini zayi etmek olmamış olsun.[40]

Aynı durum insan için de söz konusudur. Tesbih ve Allah'tan gafil olmama şeytanın insan üzerinde sulta kurmasına engeldir. Gafletten uzak bir yaşam, lahut âlemine bir kanat çırpmadır. Şeytanın vesvese ve ayartmacaları bu Rahman'ın kuluna karşı işleyemez.

“Sana tabi olanlardan başkası hariç senin kullarım üzerinde hiçbir sultan yoktur” buyuran Rab Teâlâ şeytanın ayartmasına gelmeyen kulların yani masum şahısların olduğunu belirtmektedir. Rab Teâlâ adildir, kulunu günaha zorlamaz. Kul, gaflette olmadığı müddetçe ilahî inayetini üzerine yağdırır. Bu ilahî inayetin sonucu olarak mümin birey varlığın diğer fertlerinin de şuurlu olduğunu hisseder.

İslam hekimlerinin evrene bir bilinç atfetmeleri ve evreni bu çerçevede okumaları onların haklılığını ve evreni nasıl güzel bir şekilde algıladıklarının kanıtıdır.

Bir sonraki makalede hayatın kısımlarını ele alacağız.

Selam ve dua ile 

 

 

 

 

 

 

 

  



[1] Bu ayetlerin bütününe mecaz yorumu verilebilir. Ama Kur'an-ı Kerim'de bu kadar mecaz olduğunu kabul etmek bir taraftan da sıkıntı doğurur. Muhatabının bir bölümünün avam kitlesi olduğunu da göz önüne alacak olursak vurgulamak istediğimiz mesajın daha net anlaşılabileceği kanaatindeyim. Bu makalede ise bir veya iki tanesini ele alacak, mecazın mı hakikî anlamın mı daha tutarlı olduğunu inceleyeceğiz.

Örneğin; er-Rahman 6; en-Nahl/48; el-Hacc/18; el-Hadid, el-Haşr, el-Cumua, et-Teğabun ve es-Saff/1; el-İsra/44; eş-Şura/5; el-Araf/206; er-Ra'd/13; Fussilet/38; en-Nur/41; ez-Zümer/75; el-Mümin/7; Sebe/10; Sad/18-9; el-Enbiya/79; vd.

[2] Bakara/255; Sad/34

[3] Zamahşerî, Ebü'l-Kasım Carullah Mahmud b. Ömer, El-Keşşaf An Hakaiki't-Tenzil, s.598, Beyrut-1430; Beyzavî, Abdullah b. Ömer b. Muhammed, Envarü't-Tenzil ve Esrarü't-Tevil, c.3, s.256-7, Beyrut-Tarihsiz.

[4] Beyzavî, c.3, s.256

[5] Bayraklı, Profesör Dr. Bayraktar, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, c.11, s.275-9, Bayraklı Yayınları

[6] Yılmaz, Hakkı, Tebyinü'l-Kur'an, İsra 44. Tefsiri, bkz https://tr.scribd.com/doc/49307729/050-%C4%B0SRA-SURES%C4%B0-DOC

[7] Mevdudî, Ebü'l-Ala, c.3, s.113, İstanbul-2015

[8] Zeccac, Ebu İshak İbrahim b. Serrî, Meani'l-Kur'an, c.3, s.242, Beyrut-1408

[9] El-Merağî, Ahmed Mustafa, c.15, s.51, 1365-Basım yeri yok.

[10] Derveze, İzzet, et-Tefsirü'l-Hadis, c.2, s.348-9, Ekin Yayınları

[11] Beyzavî, c.3, s.257

[12] Bayraklı, c.11, s.279

[13] Et-Tusî,  Ebu Cafer Muhammed b. el-Hasan, et-Tibyan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.1, s.311, Beyrut-Tarihsiz; Tabersî, Ebu Ali Fazl b. el-Hasan, Mecmeü'l-Beyan, c.1, s.192, 1426- Beyrut.

[14] Age, agy

[15] Muzaffer, Şeyh Muhammed Rıza, Usulu'l-Fıkıh, s.382, Qum-2007

[16] El-İsfahanî, Rağıb, el-Müfredat fi Ğaribi'l-Kur'an, s.221, Beyrut-Tarihsiz

[17] İbnü'l-Esir, en-Nihaye fi Ğaribi'l-Hadis. s.413

[18] El-Mizan, c.13, s.106

[19] Age, c.13, s.107-8

[20] Et-Tusî,  Ebu Cafer Muhammed b. el-Hasan, et-Tibyan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.7, s.445, Beyrut-Tarihsiz; el-Kaşanî, Mevla Muhsin Feyz, Tefsirü's-Safî, c.3, s.439, h.ş 1379-Tahran; s.189

[21] El-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.18-9, s.188

[22] El-Enam/75

[23] El-Araf/185

[24] Mecmeü'l-Bahreyn, c.6, s.536

[25] Meani'l-Kur'an, c.5, s.299

[26] Et-Tesnim  fi Tefsiri'l-Kur'an, c.5, s.255

[27] Age, agy.

[28] Ed-Dürrü'l-Mensur, c.9, s.350-66

[29] Sahihü'l-Buharî, hadis no:3579

[30] Sahihü'l-Buharî, hadis no: 609; Sünen-ü İbn Mace, hadis no:723;

[31] Hadis no:2277

[32] Sahihü'l-Buharî, Hadis no:3583

[33] Ed-Dürrü'l-Mensur, c.9, s.352

[34] Age, agy

[35] El-Berkî, Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed, el-Mehasin, Qum-1413

[36] El-Meclisî, Muhammed Bakır, Biharü'l-Envari'l-Camiati li Düreri Ehbari'l-Eimmeti'l-Ethar, c.60, s.177, Beyrut-1403

[37] Age, c.60, s.179

[38] El-Huveyzî, Şeyh Abdüali b. Cuma el-Arusî, Nuru's-Sekaleyn, c.3, s.444, Qum-tarihsiz

[39] Age, c.3, s.445

[40] El-Bahranî, Seyyid Haşim, el-Burhan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.5, s.568, Beyrut-1427

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öne Çıkan Haberler