43.jpg

'Hayatın' taksimi

"...hayatın tek bir türünün olup olmadığı konusu... Hayat bütün varlıklarda aynı seviyede mi seyretmektedir yoksa farklılık göstermekte midir?

10 Ağustos 2016 Çarşamba
Ayet'el-Kürsi - 7
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

'Hayatın' taksimi

İNTİZAR - Beşinci makalede varlıkların hayattan nasiplerinin farklı olduklarına kısaca değinmiştik. Bu makalede ise bunu etraflıca ele alacağız. Bir diğer ifadeyle hayatın tek bir türünün olup olmadığı konusunu irdeleyeceğiz.

Hayat bütün varlıklarda aynı seviyede mi seyretmektedir yoksa farklılık göstermekte midir? Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için insan örneğini verebiliriz. İnsanlar duygu, düşünce, eylemlerine göre farklılık gösterir. Firavun, Ebu Cehil, Abdullah b. Übeyy, Yezid de birer insandır. Hz. Hatem, Hz. Nuh ve Hz. Ali (a.s.) da birer insandır. İnsan olmaları bunların bütün yönlerden eşit ve aynı seviyede olmalarını gerektirmemektedir. Aynı durum hayat kavramı için de geçerlidir. Rab Teâlâ, melekler, cinler, insan, hayvan, bitki ve cansız varlıklar hayat sahibidirler. Önceki makalede bütün varlıkların hayat sahibi olduğunu ortaya koymuştuk. Hayatın ilim ve kudret gerektirdiğini Allame Tabatabaî'den yaptığımız alıntıyla belirtmiştik. Hayatın mefhum olarak bütün bu varlıklarda aynı olduğunu ancak ortaya koyduğu sonuçlar itibariyle farklılık gösterdiğine de kısaca beşinci makalede değinmiştik. El-Hayy olan Rab Teâlâ'da hayat uyuklama, uykunun olmaması ve ölümsüzlük şeklinde tezahür etmektedir. Ancak biz insanlarda bu sayılan üç olgu hayatın doğal bir sonucudur. Hepimiz uyuklar, uyur ve ecelimiz gelince bu dünyaya veda ederiz. Dolayısıyla bizim hayatımızla Rab Teâlâ'nın hayatı eşit ve aynı seviyede değildir.

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda kemallerin ikiye taksim edildiklerini görmekteyiz. Kemallerin bir bölümü zıddı olmayanlar kapsamındadır. Bir bölümünün ise zıddı vardır. İlim, hayat, kudret, işitme, basar, irade vd. Bunlar iki türlü taksimi yapılmaktadır.

a-      Mukabili bulunmayan zatî sıfatlar

b-      Mukabili bulunan fiilî sıfatlar

Zatî sıfatlar kategorisine girenleri de kendi içinde ikiye ayrılır. Hayat ikili taksimi şöyledir:

a-      Mukabilinde ölümün bulunmadığı hayat

b-      Mukabilinde ölümün bulunduğu hayat.

Örneğin ilim,

a-      Mukabilinde cehaletin bulunmadığı ilim

b-      Mukabilinde cehaletin bulunduğu ilim.

Sem/işitme

a-      Mukabilinde acziyetin bulunmadığı kudret

b-      Mukabilinde acziyetin bulunduğu kudret vd.

Vacibü'l-Vücud için kemallerin ilk kısmı geçerlidir. Zira la mütenahî bir varlık için ölüm, cehalet, aciz gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü bu ilim, kudret ve hayat sınırlı değildir ki karşısında cehalet veya acziyet ya da ölüm yer alabilsin.

Kur'an'ın bu taksimine rivayetler de işaret etmektedir.

El-Kahilî şöyle rivayet etmektedir: Ebü'l-Hasan el-Kazım'a ‘İlminin sonuna kadar Allah'a hamd olsun' duasının doğru olup olmadığını sordum.

İmam (a.s.) bana şu cevabı yazdı: Sakın Allah'ın ilminin sonu deme; çünkü O'nun ilminin sonu yoktur. Ama rızasının sonu de.[1]

Zira Rab Teâlâ'nın Zatının aynısı olan sıfatlarının sonu yoktur. Ama fiillerinin sonu vardır. Rıza ve gazab birer fiil olduklarından dolayı bir sınır söz konusudur.

Sırf Zat-ı Ulûhiyet'e sınırlılık getireceği vehmiyle ‘Allahü Ekber min Külli Şey' şeklinde bir zikir söylemenin mekruh olduğu belirtilmiştir. El-Hürr el-Amılî Vesailü'ş-Şia adlı eserinde ‘Allahü Ekber min külli şeyin' zikrinin mekruh olduğuna dair bir bab açar ve bu babda 3 tane hadis aktarır.[2]

Biz bu hadislerden teberrüken bir tane buraya alıntılayacağız.

Ali b. Muhammed, Sehl b. Ziyad'dan, o İbn Mahbub'dan, o kendisine anlatan birinden, o Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)'dan şöyle rivayet etmiştir:

Bir adam İmam'ın yanında: "Allah-u Ekber: Allah daha büyüktür." dedi. İmam: «Allah kimden, hangi şeyden daha büyüktür?» diye sordu. Adam: Allah her şeyden daha büyüktür.

Ebu Abdullah (aleyhisselâm) buyurdu ki: «Allah'a sınır biçmiş oldun.» Adam: "Peki, nasıl söylemeliyim?" diye sordu. Buyurdu ki: «Allah vasfedilmekten büyüktür de.»[3]

Hadis oldukça açık. İmam (a.s.) sınırlandırmaya neden olduğundan dolayı sahabesinin böyle bir zikirde bulunmasına karşı çıkmaktadır.

Hayat Rab Teâlâ'nın zatî sıfatlarından olduğundan dolayı mukabili yoktur. Ama ihya/diriltme fiilî sıfatlarındandır ve mukabili (imate/öldürme) vardır.

İşte zatî sıfatlar mümkin varlıklarda bu şekilde değildir. Mümkin varlıklar için zatî sıfatların mukabili vardır. Onların hayatı sınırlı olduğundan mukabili olan ölüm de söz konusudur.

Kur'an-ı Kerim bu ikinci hayata da işaret ederek şöyle der:

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır. (67/el-Mülk/2)

Kur'an-ı Kerim her iki hayat türüne de işaret etmektedir. Rab Teâlâ'nın El-Hayy olduğundan  bahsederken ölümü bulunmayan hayat derken, mümkin varlıkların hayatından bahsederken mukabili olan ölümden de bahseder.

 

Meleklerde kısaca 'hayat' 

Hayat hep aynı seyirde ve aynı düzlemde seyretmez. Rab Teâlâ ve mümkin varlıklar için yaptığımız karşılaştırmanın yanı sıra mümkin varlıkların da kendi içinde farklılık gösterir. Hatta varlığın bizzat kendisi için dahi hayat aynı seyirde ve düzlemde seyretmez. Dahası aynı varlığın bizzat kendisi aynı neşette aynı hayat seviyesine sahip değildir.

Bir paragrafa sığdırdığımız bu ifadeler biraz açıklanmaya muhtaçtır.

Mümkin varlıklar hayatın neticeleri noktasında farklılık gösterirler. Örneğin mümkin varlıklardan olan melekler bıkıp, usanmaz, yorulmaz ve uyumazlar. Kur'an-ı Kerim'den direkt olarak olmasa da meleklerin yiyip içmediklerini çıkartabileceğimiz ayetler vardır.[4] Ayrıca Bakara Suresinde geçen Âdem kıssasındaki ‘smrin' nedenini inceleme ve sorgulama şeklindeki konuşmalarından rahatlıkla irade sahibi olduklarını anlayabiliyoruz. Ancak bu iradeyi masiyet yönünde kullanmamaktadırlar. “Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. (66/et-Tahrim/6)

Hatta Zemahşerî'ye göre ayette geçen ‘karşı gelmeyen' ve ‘emredildiklerini yapan' şeklindeki iki cümle birbirini destekleyen aynı anlama gelen iki ifade değildir. Ona göre ikinci cümlede işi arzulayarak ve isteyerek yapma söz konusudur.[5] Yani bu da işi yerine ve buyruğu yerine getirmenin meleklerde hangi düzeyde olduğunu göstermektedir.

Müminlerin Emiri, meleklerin sıfatı hakkında şöyle buyurmaktadır: Göklerinde yerleştirdiklerin ve yerden yükselttiğin melekler, seni en iyi bilen yaratıklardır. Senden en çok korkan ve sana en yakın olanlardır. Sulbe yerleşmemiş, rahme sokulmamışlar, nutfeden yaratılmamışlardır. Zamanın hadiseleri onları dağıtmaz. Onlar senin katındaki yerlerindedir, yerleri senin yanındadır. İstekleri sende toplanır, ibadetlerinin hepsi sanadır. Emrinden gafletleri azdır. O halde kendilerine gizli olan hakikatinin künhüne de erseler, amellerini hiçe sayıp kendilerini kınarlar, kendilerinin sana gereği gibi ibadet ve itaat etmediklerini anlarlar.[6]

Yine O şöyle buyurmaktadır: Onlarda ne bir gevşeklik, ne bir gaflet ne bir isyan ne de bir günah vardır. Ne gözlerin uykusu, ne akılların yanılgısı ne de bedenlerin gevşekliği onlar için söz konusudur. Onların babalarının sırtlarında ve annelerinin rahimlerinde yer almamış, aşağılık bir sudan yaratılmamışlardır. Onları inşaen yarattın.[7]

Torunu İmam Sadık (a.s.) ise şöyle buyurmaktadır: Melekler ne yer ne içer ne de evlenirler.[8]

Hadiste ‘Onları inşaen yarattın' geçen ifadeleri kasıtlı olarak böyle çevirdik. Zira inşa ile halk/yaratma arasında bir fark söz konusudur. İnşa ile yaratılan varlık zamana ve mekâna bağlı değildir. Bizler ise halken yaratılmışız ve bizim hareketlerimizde zaman ve mekânın bir tesiri söz konusudur. Ancak bize inşanın bir ürünü olan ruh verilmiştir. Ruh, maddî yöne baskın gelirse bir diğer ifadeyle inşa halka/yaratmaya galebe çalarsa biz de zaman ve mekanın boyunduruğundan maddenin prangalarından kurtuluruz.

Her neyse meleklerdeki hayat seviyesini ortaya koyan Kur'an'daki bu ayetler ve Nebevî Hadislerde geçen bu ifadelerden meleklerin hayat seviyesi ise sıradan bir insanın hayat seviyesinin aynı olduğunu söylemek olanaksızdır.

 

İnsan ve diğer varlıklarda 'hayat'

Biz insanlar ile varlığın diğer türleri olan cansız varlıklar arasındaki hayatın semereleri de birbirinden farklıdır. Bizler ile diğer cansız varlıklar bilgi, bilinç, akıl ve benzeri şeylerde farklılık gösteririz. Hayatın bazı noktalarında ortaklık göstersek de bazı hususlarda farklılık gösteririz.

Kur'an bir bilinç, iman ve salih eylem davranışlarını göstermeyenleri hayvanlar gibi olduklarını hatta onlardan daha aşağı seviyede olduklarına vurgu yapar. “Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (7/el-Enam/179) Demek ki insanlar içinde gafil olanları yani farkında olunması gereken şeylerin farkında olmayanları ve bu bilinçle yaşamayanları varlığın diğer türlerinden daha aşağı görmeliyiz. Fakat aynı türün diğer varlığı olan bilginleri Rab Teâlâ kendisiyle birlikte zikretmekte ve Onların tanıklıklarını kendi tanıklığının listesine koymaktadır.

“Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu kendisinden başka ilâh olmadığına tanıklık ta bulunur. Melekler ve ilim sahipleri de…” (3/Al-i İmran/18)

“Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. (35/el-Fatır/28)

Al-i İmran Suresindeki bu ayette sadece bunların zikredilmesi Sebzevarî'nin de dediği gibi diğerlerinin tanıklıklarının eksik ve nakıs olduğuna delildir.[9]

Yeri gelmişken bu ayetin meallendirilmesindeki bir sıkıntıya da dikkat çekmek istiyoruz. Ayette geçen ‘şehide' fiilinin faili sadece Allah değildir. Yani tanıklıkta bulunan sadece Allah değildir. Melekler ve ilim sahipleri de bu tanıklıkta bulunmaktadır. Ayet buna delalet etmektedir. Ancak ilk cümle bittikten sonra melekler ve ilim sahipleri Rab Teâlâ'ya atfedilmektedir. Tanıklıkta ortak olup nitelikte farklılık ayrı bir olaydır, melekler ve ilim sahiplerini ikrar etmek olarak görmek ayrıdır. Bu ikincisine göre meallendirme yapmak yanlış değilse de doğru da değildir. ‘Tefsirü'l-Kur'ani'l-Kerim' ve ‘İrabuhu' adlı eserin müellifi de ‘şehadet' eyleminde Rab Teâlâ'nın meleklerin ve ilim sahiplerinin ortak olduğunu gösterecek tarzda ayete anlam verir.[10]

Mümkin varlıklardan olan bilginler ve ilimde Rasih olanların kısaca özellik ve diğerlerinden farklı olduğu yönlere değinmek istiyoruz.

 

Dünya ve Ahiret hayatı 

Kur'an-ı Kerim dünya hayatının ahiret hayatının yanında çok cılız ve değersiz olduğunu ifade eder. Allame Tabatabaî bu konuda şöyle der: Yü­ce Al­lah, in­san­la­rın dün­ya ha­ya­tı­na iliş­kin bu al­gı­la­yış­la­rı­nı onay­la­mak­la bir­lik­te, birçok ayet­te onu dü­şük, ba­sit ve önem­siz bir de­ğer olarak ni­te­ler: "Oy­sa ki dün­ya ha­ya­tı, ahi­ret­te bir me­ta­dan baş­ka­sı de­ğil­dir." (Ra'd, 26) "Dün­ya ha­ya­tı­nın ge­çi­ci­li­ği­ni is­te­ye­rek." (Nisâ, 94) "Dün­ya ha­ya­tı­nın sü­sü­nü is­te­ye­rek..." (Kehf, 28) "Dün­ya ha­ya­tı yal­nız­ca bir oyun ve oya­lan­ma­dan baş­ka­sı de­ğil­dir." (En'âm, 32) "Dün­ya ha­ya­tı, al­da­nış olan bir me­ta­dan baş­ka­sı de­ğil­dir." (Ha­did, 20) Gö­rül­dü­ğü gi­bi, yü­ce Al­lah dün­ya ha­ya­tı­nı bu şe­kil­de ni­te­len­di­ri­yor ve onu bir me­ta ko­nu­mu­na in­dir­gi­yor. Me­ta ise, başka bir şe­yi el­de et­me­ye yö­ne­lik bir araç­tır. Yi­ne, bir ayet­te "ge­çi­ci" ola­rak ni­te­li­yor. Bir gö­rü­nü­yor, son­ra da kay­bo­lup gi­di­yor. Son­ra "süs" ola­rak ta­nım­lı­yor. Süs ise, onu çe­ki­ci kılmak için bir şe­ye ek­le­nen gü­zel­lik­tir. Böy­le­ce kas­te­dil­me­yen ger­çek­le­şir, ger­çek­leş­me­yen kas­te­dil­miş olur. Bir ayet­te de "oya­lan­ma" ola­rak ni­te­le­miş­tir. Oya­lan­ma ise, in­sa­nı önemsedi­ği şey­ler­den alı­ko­yar, oya­lar. "Oyun" ola­rak da tas­vir edi­yor dün­ya ha­ya­tı­nı... Bilindi­ği gi­bi, oyun, ger­çek­li­ği bu­lun­ma­yan ha­ya­li bir ama­ca yö­ne­lik fi­i­lin adı­dır. Bir ayet­te de "al­da­nış metaı", ya­ni in­sa­nı al­da­tıp yol­dan çı­ka­ran me­ta ola­rak ni­te­len­di­ri­yor.[11]

Kur'an-ı Kerim dünya hayatı ile ahiret hayatını karşılaştırdığı bir başka yerde şöyle der: Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı! (29/el-Ankebut/64)

Aynı varlık açısından farklı ortamlarda ve neşetlerde hayatın seviyelerinin farklı olduğunu anlayabiliyoruz. Hatta Molla Sadra cevherlerinin dahi farklı olduğunu söylemektedir. O şöyle der: “Eğer bir kişi ahret yurdu bu dünya hayatıyla aynı düzlemde birbiriyle intizamlı iki yaşam mıdır ve ikisinin toplamı tek bir hayat mıdır yoksa bunlardan her biri diğerinden tümüyle bağımsız cevheri itibariyle farklı iki yaşam mıdır diye soracak olursa sende biliyorsun ki doğru olan ikincisidir.”[12]

Aynı türün hayat seviyelerinin farklılığını da Kur'an'dan elde edebiliyoruz. Kitab-ı Aziz, müminin hayat seviyesinin kâfirin hayat seviyesinden daha kuvvetli, daha donanımlı ve daha parlak olduğunu belirtiyor. Yani kâfirin hayatı ile müminin hayatı aynı seviyede değildir. Hayatın ilim ve kudret gerektirdiğini önceki makalede açıklamıştık. Hayatlar eşit seviyede olmayınca ortaya koydukları sonuçlar da farklı olacaktır.

Kur'an iman edip salih amel işleyenlerle böyle olmayanların hayatlarının eşit olmadığını açıkça belirtmektedir. “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında (mahyahum) kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! (45/el-Casiye/21)

Ayette “sevaen mehyahum ve memamtuhum” ifadesi geçiyor. Sonrasında eşit olacağına zannedenler hakkında Allah-u Teâlâ “ne kötü hüküm veriyorlar” diyerek kınamaktadırlar. Yani sadece ahiretleri değil dünyalarının da eşit olduğunu zan eden bu ilahî kınamaya maruz kalır.

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu!(6/el-Enam/122)

Ayette üzerinde durulması gereken birçok nokta varsa da sadece bir iki hususa kısaca değinmek istiyoruz. Ayette söz konusu edilen ölüm, normal hayat işlevinden yoksun olmamak anlamında değildir. Buradaki ölüm imandan yoksun olan ölümdür.[13] Zira ‘ihya' Kur'an-ı Kerim'de Resul'un daveti için kullanılmıştır.[14] Bundan dolayıdır ki bu ayette geçen ihyayı Resul'ün daveti[15] ve nuru da bu davete icabet sonucu gerçekleşen hakkı batıldan ayırt edebilme kabiliyeti olarak almak daha uygun olsa gerektir. Buna göre mevt/ölüm hayatın özü olan ruhu yani insanî ve imanî ruhun harekete geçmemesi ve engellenmesi olur.[16]  

Biz Rab Teala'nın el-Hakk ismi gereği varlık âlemindeki şeylerin itibarî olduğunu kabul etmiyoruz. Bize göre el-Hakk'ın tecellîsi de bütünüyle haktır. Bundan dolayı ayette söz konusu edilen nurun itibarî, bir gerçekliği olmayan soyut bir olgu olarak görmemekteyiz. Aksine ekmek, su gibi bir gerçekliği olan bir hakikate sahip olduğuna inanıyoruz. Mümin birey bu nur sayesinde hakkı batıldan ayırt edebilmektedir. Nurun gördüğü işlev budur.

Bu ifadeler, nura ittibaın sonucu olarak meydana gelen takva haleti için Rab Teâlâ'nın kullandığı ifadelerdir.

Allame Tabatabaî bu ayetin tefsirinde varlıkların hayat noktasında ortak olduklarını belirttikten sonra insanın hayat seviyesinin onlardan daha gelişmiş olduğuna vurgu yaparak şöyle der: “Genel olarak insanlar tıpkı diğer canlılar gibi yaşamanın gereklerine yönelik bir bilince sahiptirler, bu gerekleri yerine getirmeye ilişkin iradî bir hareket içindedirler. Ki bu, insanlarla diğer canı türlerinin ortak özelliğidir. Bununla beraber, insanın diğer canlı türlerinden daha gelişkin bir canlı türü olduğundan, onun diğer canlı türlerinden daha üstün bir hayat yaşadığından kuşku duymayız”…[17]

İlerleyen bölümlerde nura sahip olan kimselerin hayatı ile buna sahip olmayanların hayatlarının da eşit olmadığını belirtmek kasdıyla şöyle der: Yüce Allah bu hususla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Onu hoş bir hayatla yaşatırız." (Nahl, 97) Evet onların bir hayatları vardır; ama doğası gereği hoştur, bu özelliğiyle bilinen hayatın ötesinde bir düzeydedir.[18]

“Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. (65/et-Talak/2-3)

“Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. (65/et-Talak/2-3)

“Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.” (65/et-Talak/4)

“Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış verir.” (8/el-Enfal/29)

Sadece seçtiğimiz birkaç ayet ışığında dahi hayatın seviyesindeki farklılık kendisini göstermektedir. Çıkış yolu, beklenmedik yerden rızık, Allah-u Teâlâ'nın her noktada yeterliliği ve işlerinde kolaylık bunlardan bir kaçıdır.

Yani bu tür bir hayata sahip olan bir kişi aynı dünyada yaşayan başka bir kişinin hayatında görülmeyen birtakım özelliklere sahiptir. Esasında müminin ve kâfirin hayatını eşit olarak kabul etmek birçok ayeti zorlama tevillere yorumlamak demektir. Şu ayet ilginç ayetlerdendir.

“Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz. (16/en-Nahl/97)

“Felenühyiyennehu/onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız” ibaresi hakkında Kurtubî müfessirlerden beş tane değişik görüş aktarır. Ama bu beş görüşün ortak noktası mükâfatın o esnada dünyada verilmesidir.[19] Yani ihya yeni bir özelliğe sahip olan bir hayata doğmaktır. Zira cümleden ilk akla gelen mükâfatın hemen eylemin akabinde verilmesidir. Zaten Allame Tabatabaî şöyle der: Onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız.'Yaşatma' deyimi, bir şeyin içine hayat unsurunu atma, yaşama olgusunu akıtma anlamına gelir. Dolayısıyla bu cümle, lafzı itibariyle yüce Allah'ın salih amel işleyen mümine, genel anlamda diğer insanlarla paylaştığı hayattan farklı bir hayat lütfettiğini göstermektedir. Burada kastedilen, salih amel işleyen mümin insanın sahip olduğu hayat niteliğinin değiştirilmesi, kötü hayatın güzel hayatla değiştirilmesi, bununla beraber üzerinde bulunduğu hayatın özünün korunması değildir. Eğer kastedilen bu olsaydı: ‘Onun hayatını mutlaka güzelleştireceğiz.' denilirdi.[20]

Hayat kazanma anlamına gelen ihya öncesinde olmayan yeni bir bilinç ve kudret kazanma demektir. Ayete göre iman tekâmül ve yakîne doğru ilerledikçe ve salih ameller ihlâs ve bilinç ile nitelik kazandıkça kişideki bilinç ve kudrette ilerlemektedir. Çünkü yeni bir olguya iman ve yeni bir amel kişideki kuvveti arttırmaktadır.

“(Resûlüm!) De ki: "İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar basiret sahip bir yol üzerindeyiz. (12/Yusuf/108) Basiret sözcüğü basar sözcüğünün mukabili olarak kullanılan ve latif şeyleri görmeye ilişkin bir kelimedir. Yani mana ve lahut âleminde görme işlevi için kullanılır. Hatta büyük Arif Muhyiddin İbn el-Arabî bu ayetten masumiyeti çıkarmaktadır. O şöyle der: Ben ve bana tabi olanlar basiret üzere Allah-u Teâlâ'ya davet ederiz. (12/Yusuf/108) Allah-u Teala bu hususu Peygamberinin diliyle haber verdi. Öyleyese Mehdi peygambere tabidir. O (s.a.a.) hataya düşmediğine göre O'nun takipçisi olan İmam Mehdi de hataya düşmez. Çünkü tabileri, Peygamber'in (s.a.a.) izini takip eder. Bu husus İmam Mehdî'nin sıfatıyla ilgili haberde de varid olmuştur. Hz. Resulullah (s.a.a.) “O benim izimi takip eder. Hataya düşmez' buyuruyor. Bu Allaha çağırmadaki masumiyettir”.[21]

O'nun bu yorumu pek tabi birçok kişiye ağır gelebilir ama yorumu ayetten zorlamayla çıkartılabilecek bir yorum değildir. Hatta ayetin lafızları bu yoruma daha yatkındır diyebiliriz. Zira Peygamber mi basirete bağlıdır yoksa basiret mi Peygamber'e bağlıdır şeklindeki bir soruya cevaben birçoğumuzun aklına Peygamber basirete bağlıdır şeklinde bir düşünce gelir. Ancak ayetin ibaresi ‘ela basiretin' şeklindedir. ‘Ela' edatı Arapça dil kuralı gereği ‘isti'la/üstte' oluşu ifade eder. Yani basiret Peygamber'e bağlıdır. Bu ayete göre basireti elde etmenin yolu Peygamber'in tutumuna yoğunlaşmaktan geçer.

Her neyse O ve Ona bütün yönlerden tabi olanlar, diğer insanların göremeyeceği bir basirete sahiptirler. Yani Ona tabi olma oranına göre insanlar basiretten yararlanırlar. 

Kur'an-ı Kerim'de konuyla ilgili birçok ayet bulunmaktadır. Ancak bir makalenin sınırını da aşmak istemiyoruz. Bu kadarıyla yetinmekteyiz.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim. Aziz İslam Dinî hayat sahibi olarak gördüğü bütün varlıkların bir hukukunun olduğunu ve onlara saygı gösterilmesi gerektiğini vurgular. Hayvan, bitki hatta cansız varlıklara dahi bir hukuk belirleyen İslam'ın insan için dahi belirlediği ve çiğnenmesine müsaade etmediği haklar vardır. Bu hakkı yerli yerince uygulayacak ve çiğnenmesine müsaade etmeyecek ‘İlahî Emanetçiler'i Rab Teâlâ belirlemiştir. Bu ‘İlahî Emanetçiler'in makamını hak etmediği halde çiğneyenler O makamı işgal etmeye çalışanlar doğanın düzeninde fesada insanın yaşamında da huzursuzluğa ve mutsuzluğa neden olurlar.

Bir diğer nokta da Kur'an'ın insan tasavvuru ile Batı Emperyalizminin insan tasavvurunu da ciddî bir şekilde ele alacak çalışmalara da ihtiyacımız vardır. Genel olarak bir tasavvur suretiyle karşılaştırma yapan Cevad-ı Amulî İslam'ın insan tasavvuru ile Batının İslam tasavvurunu şöyle karşılaştırır: İslam'a göre insan kafesteki kuş, Batı düşünce tarzlarına göre ise insan yere doğru kök salan bir ağaç gibidir. Yani Batı düşünce ekolleri insanı dünyayı maddî açıdan mamur kılmaya çalışan ve dünyevî bir varlık olarak görmektedirler. İslam ise insanı bir an önce asıl yurduna doğru hareket eden bir varlık olarak görmektedir.[22] Dünya hayatını bir amaç olarak belirleyen ile ebedî hayatı kendisine amaç edinen bir düşünce mefkûresi elbette farklılık gösterir. Hatta İslam'ın insanı da farklıdır. Bir bölümü cenneti arzularken bir bölümü ise sadece likaullah için yaşamakta ve bu mertebeye ulaşmaktadırlar. Kur'an-ı Kerim ahirette derece, revh ve reyhan olan insanların varlıklarından bahs etmektedirler.

“Onlar Allah katında derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir. (3/Al-i İmran/163)

“Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise, O revhtir, reyhandır ve Naîm cenneti vardır. (56/el-Vakıa/88-9)

 

'El-Hayy' ile ilgili özet

Üç makaledir ele aldığımız ‘hayy' ve ‘hayat' konusunu kısaca şöyle özetleyebiliriz.

  • Vacibü'l-Vücud açısından 'hayat' farklıdır.
  • Mümkinü'l-Vucud açısından 'hayat' farklıdır.
  • Mümkinü'l-Vucuddaki türler de kendi aralarında farklıdırlar. Melekler, cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve cinler.
  • Aynı türde 'hayat' farklılık göstermektedir.
  • Aynı insan için aynı neşette dünyevî, uhrevî, berzahî 'hayatları' birbirinden farklıdır.
  • İnsanların dünyevî 'hayatları' da birbirinden farklılık göstermektedir.
  • Uyuyan kimsenin hayatı ile uyanık olanın hayatı birbirinden farklıdır.
  • Müminin hayatı ile kâfirin 'hayatı' da birbirinden farklıdır.
  • İman ve salih ameldeki farklılıklarına göre de insanların 'hayatları' farklılık gösterir.

İnşallah bir sonraki makalede ‘el-Kayyum' sıfatını ele alacağız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] El-Usul mine'l-Kafî, c.1, s.107, Babü Sıfati'z-Zat, Hadis no:3

[2] El-Amılî, Muhammed b. el-Hasan el-Hürr, Tafsilü Vesaili'ş-Şia, c.7, s.191-2, hadis no:9084-6

[3] El-Usul mine'l-Kafi, c.1, s.118

[4] 11/Hud/69-70; 51/ez-Zariyat/24-28

[5] El-Keşşaf, s.1121

[6] Nehcü'l-Belağa, 109. Hutbe, s.205

[7] El-Kummî, Ebü'l-Hasan Ali b. İbrahim, Tefsirü'l-Kummî, c.2, s.207, 1404-Qum

[8] Age, c.2, s.206

[9] Mevahibü'r-Rahman, c.5, s.164

[10] Ed-Dürre, Şeyh Muhammed Ali, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Kerim ve İrabuhu ve Beyanuhu c.2, s.39, Beyrut-1430

[11] El-Mizan, c.2, s.333-4

[12] Eş-Şirazî, Sadrüddin, el-Hikmetü'l-Mütealiye fi'l-Esfari'l-Akliyyeti'l-Erbaa, c.9, s.203, Beyrut- Darü İhyai't-Türasi'l-Arabiy

[13] el-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an, C.10, s.254,

[14] El-Enfal, 24

[15] Sultan Muhammed el-Cenabizî, Tefsirü Beyani's-Saadet fi Mekamati'l-İbadet, Beyanü's-Saadet, c.2, s.152, Beyrut- Tarihsiz.

[16] El-Furkan, c.10, s.255

[17] El-Mizan, c.10, s.349

[18] Age, agy

[19] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.12, s.423-4

[20] El-Mizan, c.12, s.341

[21] İbn Arabî, Ebubekir Muhyiddin Muhammed İbn Ali İbn Arabî el-Hatemî,  Futuhatü'l-Mekkiyye, c.6, s.57 Darü'l-Kütübi'l-ilmiyye, 1. Basım, h.1400

[22] Amulî, Abdullah Cevad, İbadetlerin Sırları, s.83-4, İstanbul- 2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler