medine-carsisi-60-x-90-2005.jpg

İslam Nizamının Planlanması

"Adalet (kıst) nedir? Adalet (kıst), yani toplumda sosyal adaletin istikrarıdır. Kim bu işi yapabilir? Adalet ve kıst üzere bir toplum kurabilir, bu siyasî bir iştir, ülkenin yöneticilerinin işidir. Bu, enbiyanın hedefidir. Sadece bizim Peygamberimizin değil, İsa, Musa, İbrahim ve bütün ilahî peygamberler siyaset için, İslam nizamının teşkili için geldiler."

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Son Peygamber (s.a.a.)'in Gönderilişi (Bi'set), Uyanışın Başlangıcı

Hazret, mütevatir ve meşhur hadisi uyarınca şöyle buyurmuştur:

"Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim."1

Son Peygamber (bi'set) bu hedefle âleme gönderildi ki, ahlakın güzellikleri, beşerin ruhi faziletleri yaygınlaşsın ve kemale ersin. Eğer bir kimse en üstün ahlaka sahip değilse, açıktır ki, Allah Teâlâ bu büyük ve tehlikeli görevi ona vermeyecektir. Bu yüzden bi'setin başlarında, Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.a.)'e şöyle buyuruyor:

"Muhakkak sen büyük bir ahlak üzerinesin."2

Peygamber oluşta, öyle bir kapasiteye sahip olunmalıdır ki, Allah Teâlâ bu kapasitenin vahyine uygun olduğuna karar vermelidir, bu, bi'set öncesiyle alakalıdır. Yine rivayet olunmuştur ki, Peygamber-i Ekrem (s.a.a.), gençliğinde ticaretle uğraşıyordu ve bu yoldan elde ettiği büyük gelirlerin hepsini Allah yolunda sadaka olarak vererek, fakirler arasında paylaştırdı. Bu dönem, Peygamber (s.a.a.)'in tekâmülünün son dönemleri ve vahyin nüzulünün hemen öncesi bir dönemdir -henüz peygamber olmadıkları bir dönem-. Peygamber Hira dağına çıkıyor ve ilahî ayetleri; gökyüzünü, yıldızları, yeryüzünü, farklı duygularla ve farklı yöntemlerle yaşayan yaratılmışları seyrediyordu. O, bütün bu ilahî ayetleri görüyor, hak karşısında tevazusu, ilahî emir ve yasaklar ve ilahî irade karşısında yüreğindeki huşu günden güne artıyordu. Güzel ahlakın tomurcukları onda günden güne filizleniyordu. Rivayetlerde şöyle deniliyor:

"İnsanların en akıllısı ve kerimiydi."

Peygamber (s.a.a.) bi'setten önce, ilahî ayetleri müşahede ederek günden güne daha da dolarak, kırk yaşına ulaştı.

"Onun kalbi, kırk yaşında kalplerin en nuranisi, en mütevazisi ve ilahî mesajı almak için en kabiliyetlisiydi."

"Maneviyat, ruhaniyet ve nuraniyeti kemalatın zirvesine ulaştığı vakit, Allah Teâlâ gökyüzünün ve gayb âleminin kapılarını ona açtı, manevî ve gayb âlemlerine gözlerini açtı."

"Melekleri görebiliyor, onlarla konuşabiliyor, onların sözlerini işitebiliyordu."3

Bu aşamadan sonra Cebrail ona nazil olarak şöyle dedi: "Oku."4 Bi'set böyle başladı.

Bu eşsiz ilahî varlık, ilahî vahyin nüzulünden önce kemalin bu merhalesine ulaşmış kâmil insan, bi'setin ilk anından itibaren, çok yönlü ve zorlu bir cihadı başlattı ve yirmi üç yıl boyunca zorluklar içinde bu cihadı sürdürdü. Onun cihadı kendi içinde, hakikati idrak edemeyen insanlarla, o mutlak zulümatla dolu ortama karşıydı ki, Emîrelmü'minîn (a.s.) Nehcü'l-Belâğa da şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar kendilerini tabanlarıyla ezen, tırnaklarıyla kırıp geçiren fitnelere düşmüştü. Fitneler tırnaklarının ucuna basmış, kalmıştı.”5

Fitneler insanları her yönden baskı altına almış, dünyaperestlik, şehvetler, zulüm ve birçok ahlakî rezillikler insanların derinliklerine işlemiş ve güçlülerin haksız elleri hiçbir engelle karşılaşmaksızın zayıflara kadar uzanıyordu. Bu ihlaller sadece Mekke'de ve Hicaz'da değil o zamanın en ileri medeniyetlerinde de, yani Şahlık İranı'nda ve büyük Roma İmparatorluğu'nda da mevcuttu. Tarihe bir bakın, tarihin karanlık safhası baştan başa beşerin hayatına hakim olmuştu. Bu büyük güç ile mücadele etmek ve bi'setin ilk saatlerinde hayal bile edilemeyecek, durmaksızın bir çaba ve ilahî vahyi yüklenmek zamanı, Peygamber (s.a.a.) için başlamıştı. İlahî vahiy de tıpkı, berrak bir suyun bereketli topraklara akması gibi, o büyük şahsiyetin mukaddes kalbine nazil oluyor ve O'na güç bahşediyordu. O, dünyayı büyük bir değişimin eşiğine getirmek için bütün gücüyle çalışıyordu ve başardı da.

Ümmet yapısının ilk hücreleri, Mekke'nin o zor günlerinde bizzat Peygamber (s.a.a.)'in güçlü elleriyle oluşturuldu. İslam ümmeti binasının üzerine kurulacağı sağlam sütunlar, ilk Müslümanlar, ilk iman edenler, bu bilgiye, bu cesarete, bu nuraniyete sahip olan, Peygamber (s.a.a.)'in mesajının manasını kavrayıp gönül veren insanlardı.

"Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar."6

Hazır gönüller, kapıları açık gönüller bu ilahî öğretilere ve emirlere doğru Peygamber (s.a.a.)'in güçlü elleriyle hidayet bulan bu zihinler aydınlandı, iradeler günbegün daha sağlam oldu. Az bir topluluk olan mü'minler için -ki günden güne sayıları artıyordu- Mekke döneminin zorlukları belirmeye başladı ki, bunlar benim ve sizin için tasavvur bile edilemez şeylerdir. Bütün değerlerin cahilî değerler olduğu, taassupların, yanlış gayretkeşliğin, derinden kin beslemelerin, karanlıkların, eşkıyalıkların, zulümlerin ve şehvetlerin beraber iç içe geçtiği, halkın yaşamını baskı altına alarak kuşattığı bir atmosferde, bu katı ve nüfuz edilemez taşların arasında, bu yemyeşil fidan filizlendi.

"Bilin ki, sahralardaki ağaç daha katı ve sert, bağ bahçe içindeki ağaçlar ise daha zayıf ve naziktirler. Çorak topraklarda biten ağaçların ateşi daha kuvvetli ve koru da daha geç söner.”7

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın kastettiği budur. Hiç bir sel sahrada yetişen, kök salan ve büyüyen bu yeşillikleri, bu fidanları ve bu ağaçları yerinden oynatamaz. On üç yıl geçti ve sonra bu sağlam sütunlar esas alınarak, İslamî toplumun, medenî ve nebevî toplumun binası bu sütunlar üzerine kuruldu.

 

İslam Nizamının Planlanması

Bu, ümmet oluşturmak işi sadece siyaset değildi, siyaset onun yalnızca bir bölümüydü. Bu işin önemli başka bir kısmı, tek tek fertlerin eğitilmesi, terbiye edilmesiydi.

"O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir."8

"Onları arındırıp-temizleyen." Tek tek gönüller Peygamber (s.a.a.)'in terbiyesi altına girmişlerdir. Peygamber (s.a.a.) tek tek bütün zihinlere ve akıllara, ilim ve bilimi aktarıyordu. "Onlara kitap ve hikmeti öğreten." Hikmet daha üst bir seviyedir. Sadece hükümleri, kanunları onlara öğretmiyor, onlara hikmeti de öğretiyordu, onların gözlerini hakikat âlemine açıyordu. On yıl boyunca Peygamber (s.a.a.) bu şekilde, bu yöntemle hareket ediyordu. Siyasî yönden, hükümetin idaresi, İslam toplumunun sınırlarının korunması, İslam'ın yayılması, Medine dışındaki toplulukların aşamalı olarak, tek tek İslam'ın nuranî yönüyle, İslamî öğretilerle tanışmaları, öte yandan da fertlerin tek tek eğitim ve terbiyesi. Bu iki yönü birbirinden ayıramayız.

Bir kısım kimseler İslam'ı sadece ferdî bir mesele olarak görmüşler ve siyaseti İslam'dan koparmışlardır. Oysa ki, İslam'ın yüce peygamberinin hicretin başlangıcında, kendini Mekke'nin zulmünden kurtarmak için yaptığı ilk iş siyasetti. İslam toplumunun binası, İslam hükümetinin, İslam nizamının oluşturulması, İslam ordusunun kurulması, dünyanın büyük siyasetçilerine mektuplar göndermek, o günün büyük beşerî siyaset arenasına vârid olma bunlar siyasettir, İslam'ı siyasetten ayırmak nasıl mümkün olabilir? Siyaseti, İslam'ın hidayet elinin dışında başka bir elle anlamlandırmak ve tefsir etmek nasıl mümkün olabilir?

"Ki onlar, (bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederek) Kur'an'ı da parça parça edenlerdir."9

Yani Kur'an'ı parçalara ayırıyorlar.

“Kitabın bazısına iman edip, bazısını reddediyorlar.”10

Kur'an'ın ibadetlerine iman ediyor; ama Kur'an'ın siyasetine iman etmiyorlar.

"Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti (kıst) yerine getirsinler."11

Adalet (kıst) nedir? Adalet (kıst), yani toplumda sosyal adaletin istikrarıdır. Kim bu işi yapabilir? Adalet ve kıst üzere bir toplum kurabilir, bu siyasî bir iştir, ülkenin yöneticilerinin işidir. Bu, enbiyanın hedefidir. Sadece bizim Peygamberimizin değil, İsa, Musa, İbrahim ve bütün ilahî peygamberler siyaset için, İslam nizamının teşkili için geldiler.12

Medine'deki on yıllık İslam hâkimiyeti dönemindeki Nebi-i Ekrem'in sîreti tarih boyunca beşerî hükümetlerin en parlaklarından –en parlağı desek yanlış olmaz– biri olmuştur. Bu, kısa ve çok işler başarılmış, olağan üstü tesirler bırakmış dönemi tanımak lazımdır. Medine dönemi, Peygamberimizin yirmi üç yıllık risaletinin ikinci dönemidir. Mekke'deki on üç yıl birinci dönemdi –ki, ikinci dönemin ön aşaması olarak kabul edilmektedir– ve yaklaşık on yıl da Peygamber'in Medine dönemidir ki, İslam hâkimiyetinin bütün zamanlar, insanlık tarihinin bütün dönemleri ve bütün mekânlar için bir model ve örnek olma dönemidir. Elbette bu model kâmil bir modeldir ve onun gibi bir modeli hiçbir dönemde görmemekteyiz. Lakin bu kâmil modele bakarak, ölçüleri tanıyabiliriz. Bu ölçüler her bir fert ve Müslümanlar için, nizamlar ve insanlar hakkında hükümde bulunabileceği alametlerdir.

Peygamber (s.a.a.)'in Medine'ye hicretinin hedefi, sadece Mekke kâfirlerine karşı savaşmak değildi. O günlerde baştan başa tüm dünyaya hakim olan zalim, tağutî, siyasî, ekonomik ve toplumsal olarak bozulmuş çevrelere karşı savaşmaktı. Bu mesele evrensel bir meseleydi. Peygamber-i Ekrem (s.a.a.) zamanı geldiğinde yeşereceği ümidiyle, müsait olan her zeminde düşünce ve inanç tohumları ekmeyi hedefliyordu. Özgürlük, uyanış ve insan mutluluğunun mesajlarının bütün gönüllere ulaşmasını hedefliyordu ve bu da örnek bir nizam kurmaktan başka bir şekilde gerçekleşmezdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a.) Medine'ye bu örnek nizamı oluşturmak üzere geldi. Diğerlerinin bunu ne kadar devam ettirebilecekleri ve sonrakilerin kendilerini ona ne kadar yakınlaştıracakları, onların kendi gayretlerine bağlıdır. Peygamber (s.a.a.) bu örneği kuracak ve bütün beşeriyete ve tarihe teklif edecekti.

Peygamber (s.a.a.)'in kurduğu nizam, çeşitli ölçülere sahiptir. Fakat bunların içinden yedi ölçü hepsinden daha önemli ve seçkindir:

Birinci ölçü, iman ve maneviyattır. Nebevî nizamda ileriye götüren motor gibidir. İmanî olgu, halkın gönlünün kaynağında ve fikrinde kaynayıp durur. Onların ellerini, kollarını, ayaklarını ve vücutlarını sahih yöne doğru hareket ettirir. O halde birinci ölçü, iman ruhunun üflenip güçlenmesi, maneviyat, fertlere inanç verme, doğru düşünme yetisi kazandırmaktır. Peygamber (s.a.a.) bu işe Mekke'de başlayarak, Medine'de bayrağını güçlü bir şekilde dalgalandırdı.

İkinci ölçü, eşitlik ve adalettir. Esas iş, adalet ve eşitlik ve her hak edene hak ettiğini -hiç bir ön yargı olmadan- vermektir.

Üçüncü ölçü, ilim ve marifettir. Nebevî nizamda her şeyin temeli, bilmek, tanımak, farkındalık ve uyanıklıktır. Bir kimseyi körü körüne bir yöne götürmezler, halk farkındalık, tanıma ve teşhis gücünü, aktif kuvvete -reaksiyon kuvvete değil- çevirir.

Dördüncü ölçü, samimiyet ve kardeşliktir. Nebevî nizamda hurafî, şahsî, menfaat ve çıkarcılık etkenlerinden çıkan çatışmalar nefretle karşılanmış ve bununla savaşılmıştır. İstenen ortam, samimiyet, kardeşlik ve gönüldaşlık ortamıdır.

Beşinci ölçü, ahlakî ve davranışsal güzelliktir. İnsanları fesada götüren şeylerden ve ahlakî rezilliklerden arındırmak, onları ahlakı ve arınmış insanlar olarak tertemiz yapmaktadır. "Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor."13 Tezkiye temel sütunlardan biridir. Yani Peygamber (s.a.a.), şahısları birebir eğiterek, onları insanlaştırma işini icra etmektedir.

Altıncı ölçü, iktidar ve izzettir. Nebevî toplum ve nizam, ona buna ihtiyaçları için el açmaz, kimseye bağlı olmayan, kimsenin peşine takılmayan, aziz, güçlü ve karar alıcı bir toplum ve nizamdır. Kendi yararına olan şeyi bilmekte, onu elde etmek için çalışmakta ve kendi işini halletmektedir.

Yedinci ölçü, çalışmak, hareket ve devamlı bir ilerlemedir. Nebevî nizamda durmak duraklamak yoktur, düzenli bir şekilde hareket, çalışma ve ilerleme vardır. Hiç bir zaman, “artık tamamdır, artık, oturup istirahat edelim” denilmez, böyle bir şey yoktur. Elbette bu iş, zevk alınacak, mutluluk duyulacak bir iştir. Yorucu, bıktırıcı, mutsuz edici bir iş değildir. İnsana canlılık, güç ve şevk veren bir iştir.

Peygamber (s.a.a.) Medine'ye, nizamı tesis etmek ve onu tarih için ebedi bir örnek kılmak için gelmiştir. Öyle bir örnek ki, her isteyen, tarihin her anında -kendi zamanından ta kıyamete kadar- eğer başarabilirse onun gibi bir nizam oluşturarak, yüreklerde şevk meydana getirsin ve insanlar böylesi bir topluma doğru ilerlesinler. Elbette böyle bir nizamı oluşturmak için insanî ve akidevî boyutlara ihtiyaç vardır.

Böyle bir düzenin kurulmasında itikadî ve insanî temellere gereksinim vardır. İlk önce sahih akide ve düşüncelerin var olması gerekmektedir ki, bu nizam, bu fikirler üzerine bina edilsin. Peygamber (s.a.a.), bu düşünce ve fikirlerini, kelime-i tevhid, insanın izzeti ve bütün İslamî öğretiler şeklinde, Mekke'de geçen on üç yıl içinde açıklamıştı, sonra da Medine'de, her an, her lahza ölüm anına kadar, her zaman bu düşünce ve yüce öğretileri -ki bu nizamın temelleriydiler- herkese anlattı ve öğretti.

Bu yapıyı sırtlayıp taşıyacak insanî temel ve sütunlara ihtiyaç vardır; çünkü İslamî nizam bir şahsa bağlı değildir. Peygamber (s.a.a.) bu sütunların birçoğunu Mekke'de oluşturup, hazır hale getirmişti. Bir grup, Peygamber (s.a.a.)'in büyük sahabelerindendi -bulundukları konumun tam tersine- onlar on üç yıllık Mekke döneminin zorluk ve mücadelesinin, çabalarının ürünü ve neticeleriydiler. Bir grup da Peygamber (s.a.a.)'in hicretinden önce Yesrib'de, Peygamber (s.a.a.)'in mesajlarıyla hazır olmuşlardı, Saad bin Muazlar, Ebû Eyyublar ve diğerleri gibi. Sonra da Peygamber (s.a.a.) geldi ve o andan itibaren insan terbiyesine başladı ve günbegün, liyakatli yöneticiler, büyük insanlar, cesur, fedakâr, imanlı, güçlü ve marifetli, deyim yerindeyse bu binanın sağlam ve yüksek sütunları Medine'ye gelmiş oldu.

Peygamber (s.a.a.)'in Medine'ye hicreti, -Peygamber'in gelmesinden önce bu şehre Yesrib deniliyordu, O Hazretin gelmesinden sonra Medinetu'n-Nebi adını aldı- tıpkı tatlı bahar meltemi gibi, şehrin fezasını kaplamıştı, herkeste bir rahatlama duygusu oluşmuştu. Aynı şekilde gönüller de bunun farkına varmış ve uyanmıştı. Peygamber (s.a.a.)'in Kuba'ya vardığını işitince -Kuba, Medine yakınlarındadır ve O Hazret on beş gün orada kalmıştır- O'nu görmek isteyen Medine halkının kalbindeki şevk günden güne artıyordu. Halktan bazıları Kuba'ya gidiyor ve Peygamber (s.a.a.)'i ziyaret ederek geri dönüyordu. Bir kısmı da Medine'de O'nun gelmesini bekliyordu. Peygamber (s.a.a.) Medine'ye geldikten sonra, bu şevk, bu tatlı ve hafif meltem, halkın kalbinde bir tufana dönüştü ve kalpleri değiştirdi. Ansızın, inançları, değerleri, kabile bağları ve taassupları, bu halkın çehresinde, davranış ve sözlerinde kayboldu. Yaratılış âleminin hakikatlerine, ahlakî öğretilere açılan bir kapıyla tanıştılar. Bu tufan, ilk önce yüreklerde bir devrim yaptı, sonra Medine çevresine yayılmaya başladı, daha sonra ise tabiî kalesi olan Mekke'yi büyüledi, en sonunda uzak yerlere o günün ilerlemiş iki büyük imparatorluk ülkesinin derinliklerine ayak basarak, her yere ulaştı. Yürekleri titretti ve insanların iç dünyalarında bir devrim meydana getirdi. Müslümanlar İslam'ın ilk yıllarında, İran ve Roma'yı iman gücüyle fethettiler. Saldırıya uğrayan milletler de bütün açıklığıyla bunları görüyor ve gönüllerinde iman meydana geliyordu. Kılıç, engelleri, para ve gücün yönetimini, yok etmek için vardı, yoksa halkın bir bölümü hemen her yerde bu tufana kapılmıştı ve o dönemin iki büyük imparatorluğu -yani Roma ve İran- iliklerine kadar İslam ülkesinin ve nizamının bir parçası olmuştu. Bütün bunlar kırk yıl sürmüştü, bunun on yılı Peygamber'in zamanındaydı, otuz yılı da Peygamber'den sonra.

Peygamber (s.a.a.), Medine'ye geldiğinde işe koyuldu. O'nun yaşamının en çok şaşırtan yönü, bu on yıl boyunca bir anı bile boşa harcamamış olmasıdır. Manevî nurları saçmaktan, hidayet etmekten, eğitim ve terbiyeden bir an bile geri durduğu görülmemiştir. O'nun uyanıklığı, uykusu, O'nun mescidi, O'nun evi, O'nun savaş meydanı, O'nun çarşı pazara gitmesi, ailevî yaşantısı ve O'nun varlığı -nerede olursa olsun- bir dersti. Ömrünün şaşılacak bir bereketi vardı. Bütün tarihi, fikirlerinin etkisi altına almış, iz bırakmış -ben birçok defalar söylemişimdir, son asırlarda insanlık için kutsallaşan eşitlik, kardeşlik, adalet ve halkçılık gibi birçok kavramın tümü O'nun öğretilerinin etkisiyledir. Diğer dinlerin öğretilerinde böylesi şeyler yoktu veyahut en azından dikkat çekecek boyuta ulaşmamıştı – üstelik sadece on yıl hükümet sürüp siyaset yapmıştı. Ne bereketli bir ömür! İlk geldiği andan itibaren kendi tarafını belli etti.

Peygamber (s.a.a.)'in bindiği deve Yesrib şehrine girdiğinde, halk onun etrafını çevirdi. O zamanlar Medine şehri mahalle mahalle ayrılmıştı, her mahallenin de kendi içinde evleri, sokakları, duvarları ve pazarları vardı, hepsi belli bir kabileye aitti, Evs ve Hazrec kabilelerine.

Peygamber (s.a.a.)'in devesi şehre girip kabilelerin mahallelerine ulaştığında, kabilenin büyükleri ileri çıktılar, devenin önünü tuttular ve Peygamber (s.a.a.)'e şöyle dediler: “Ya Resûlullah! Buraya gel. Evimiz, servetimiz, yaşantımız, rahatımız her şeyimiz senin emrindedir.” Peygamber (s.a.a.) buyurdu: “Devenin önünü açın. O memurdur.14 Emirler doğrultusunda hareket etmektedir. Bırakın gitsin.” Devenin önünü açtılar, böylece diğer mahalleye ulaştı. Tekrar oranın büyükleri ve eşrafı, ihtiyarları ve gençleri gelerek Peygamber (s.a.a.)'in devesinin önünü tuttular, O Hazrete “Ya Resûlullah! Buraya in, burası senin evindir, ne istersen senin emrine amadedir, hepimiz senin hizmetindeyiz.” Buyurdu ki: “Kenara çekilin, bırakın deve yoluna devam etsin. O memurdur.” Aynı şekilde deve mahalle mahalle ilerliyordu ve Benî Neccar mahallesine –ki, Peygamber (s.a.a.)'in annesi bu ailedendir– ulaştı. Benî Neccar kabilesinin erkekleri Peygamber (s.a.a.)'in dayısı sayılıyorlardı. Bu yüzden öne çıkarak dediler ki: “Ya Resûlullah! Bizler senin akrabalarınız, bütün varımız senin emrindedir, bizim bölgemize in.” Buyurdu: “Hayır! O memurdur, kenara çekilin.” Yolu açtılar, deve Medine'nin en fakir mahallesine geldi ve bir yerde oturdu. Herkes kimin evi olduğunu görmek için bakıyordu. Gördüler ki, Ebû Eyyub el-Ensarî'nin evidir, Medine'nin en fakirlerinden biri, belki de en fakir insanı. Fakir ve muhtaç olan ailesiyle birlikte gelip Peygamber (s.a.a.)'in yüklerini alarak içeriye taşıdılar. Peygamber (s.a.a.) de misafir olarak, ileri gelenleri, eşrafı, nüfuzluları, kabile sahiplerini ve bunlar gibileri reddederek onların evine girdi. Yani kendi toplumsal tarafını ve duruşunu ortaya koydu. Anlaşıldı ki, bu şahıs paraya, kabile şerefine, filan kabilenin reisliğine, kabileye, aileye önem vermiyordu ve vermeyecekti de. O, ilk andan itibaren, toplumsal davranış ve temayülünün hangi gruptan ve hangi cemiyetten tarafta olduğunu ve en çok kimleri gözeteceğini ortaya koydu. Herkes Peygamber (s.a.a.)'den ve O'nun öğretilerinden faydalanıyordu; ama en çok mahrum olan kimse daha fazla hakka sahip olmalı ve mahrumiyeti giderilmeliydi.

Ebû Eyyub el-Ensarî'nin evinin önünde oturmuştu. Peygamber (s.a.a.) sordu: “Bu yer kimin malıdır?” Dediler ki: “İki yetim çocuğa aittir.” Kendi cebinden parasını vererek o yeri satın aldı. Sonra o yer üzerinde mescid yapılmasını emretti; yani siyasî, ibadî, sosyal ve yönetimsel bir merkez. Yani halkın toplanma yeri, merkez olma unvanıyla bir yer lazımdı, bunun üzerine mescid yapımına başladılar. Mescidin yapılacağı yeri kimseden istemedi ve bağışlanmasını talep etmedi, orayı kendi parasıyla satın aldı. Babalarının ve koruyucu kimselerinin olmamasına rağmen, Peygamber (s.a.a.) tıpkı onların babası ve hamisi gibi, haklarına kâmil bir şekilde riayet etti. Mescidin yapılması söz konusu olduğunda Peygamber (s.a.a.)'in kendisi, eline kürek alarak mescidin temellerini kazan ilk kimselerden, belki de ilk kimse oldu. Göstermelik olarak değil, gerçekten işe başladı ve ter döktü. Öylesine çalışıyordu ki, kenarda oturan bazı kimseler, “Biz oturalım da Peygamber (s.a.a.) böylesine çalışsın öyle mi? O halde biz de gidelim ve çalışalım.” dediler. Böylece geldiler ve mescidi kısa bir sürede inşa ettiler. Peygamber –bu yüce ve kudretli rehber– kendisine hiçbir ayrıcalık tanımadığını göstermiş oldu. Eğer yapılması gereken bir iş varsa, O'nun da o işte payının olması gerekiyordu. Sonra, o nizamın siyaset ve tedbirlerini planladı. İnsan bakıp da ne kadar akıllıca, tedbirli bir şekilde adım adım ilerlediğini gördüğünde, bu azim, kararlılık ve kesinliğin arkasında ne kadar dakik bir düşünce, fikir ve hesabın olduğunu ve bunun da zahiren sadece ilahî bir vahyin olmasının dışında mümkün olmayacağını anlar. Bu gün de o on yılın şartlarını adım adım takip etmek isteyen bazı kimseler, bir şey anlayamıyorlar. Eğer insan her olayı ayrı ayrı hesap ederek ele alırsa bir şeyin farkına varamaz. İşlerin düzeninin nasıl olduğuna bakmalı, bütün bu işlerin nasıl olup da böylesine tedbirli, akıllı ve doğru hesap edildiğini görmelidir.

İlk iş, vahdetin oluşturulmasıdır. Bütün Medine halkı Müslüman olmamıştı, evet, çoğunluğu Müslüman olmuştu; ama az bir kısmı da hiçbir zaman Müslüman olmadı. Bunlara ek olarak üç önemli Yahudi kabilesi –Benî Kaynuka, Benî Nazir ve Benî Kureyza– de Medine'de yaşıyordu, yani hemen hemen Medine'ye bitişik olan özel kalelerinde yaşıyorlardı. Bunların Medine'ye gelişi, yüz iki yüz yıl öncesine dayanmaktadır ve niçin geldikleri ise başlı başına uzun ve ayrıntılı bir hikâyedir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a.) Medine'ye geldiği zamanda bu Yahudilerin iki, üç özellikleri vardı: Biri, Medine'nin asıl serveti olan, en iyi tarım alanları, en iyi kazanç getiren ticaret ve en iyi kazanç getiren sanayi –altın takı yapımı ve bunun gibi şeyler– onların elindeydi. Medine halkının çoğu ihtiyaç duyduğu şeylerde bunlara müracaat ederler, borç para alır faiz öderlerdi, yani mali açıdan herkesin ipi Yahudilerin elindeydi. İkinci olarak, Medine halkı karşısında kültürel üstünlükleri vardı. Ehl-i Kitap olduklarından dolayı farklı öğretilere ve dinî bilgilere sahiptiler ki, bunlar yarı bedevi olan Medinelilerin zihninden oldukça uzaktı. Bu aşinalıkları onlara fikrî üstünlük sağlamıştı. Gerçekte bugünün diliyle konuşmak gerekirse, Yahudiler Medine'de entelektüel tabaka olarak kabul ediliyordu. Bu yüzden oranın halkını ahmak yerine koyuyor, aşağılıyor ve alay ediyorlardı. Elbette bir tehlikeyle karşılaştıklarında ve gerektiğinde tevazu da gösteriyorlardı, ancak her halükârda onlar tabiî olarak üstündüler.

Üçüncü özellikleri de uzak noktalarla irtibatlarının olmaları ve sadece Medine'yle sınırlı kalmamalarıydı. Dolayısıyla Peygamber (s.a.a.)'in bütün bunları göz önüne alarak hesap yapması gerekiyordu. Peygamber-i Ekrem (s.a.a.) genel bir anlaşma oluşturdu. O Hazret Medine'ye geldiğinde, ortada hiçbir anlaşma, halktan hiçbir talebi ve halkla bu konuda hiçbir müzakeresi olmaksızın, toplumun rehberliğinin bu kimseye ait olduğu görüldü. Yani nebevî şahsiyet ve azamet, tabiî bir şekilde herkesi O'nun karşısında boyun eğdirmişti, O'nun rehber olduğu, herkesin O'nun sözleri çerçevesinde hareket etmesi ve iş yapması gerektiği anlaşıldı. Peygamber (s.a.a.) herkesin kabul ettiği toplumsal anlaşmayı kaleme aldı. Bu anlaşma toplumsal teamüller, ilişkiler, anlaşmazlıklar, diyet, Peygamber (s.a.a.)'in muhaliflerle, Yahudilerle ve diğer Müslüman olmayanlarla ilişkisi hakkındaydı. Bütün bunlar ayrıntılı bir şeklide yazılıp ve kaydedildi ki, eski tarih kitaplarının iki üç sayfasına konu olmuştur.

Sonraki çok önemli adım, kardeşliğin oluşturulmasıydı. Seçkincilik, uyduruk taassuplar, kabilecilik gururu, halkın çeşitli kesimlerinin birbirinden ayrı olması, o günün mutaassıp ve cahilî Arap toplulukları için en önemli belaydı. Peygamber (s.a.a.) kardeşliği oluşturarak, bunları ayaklarının altında ezdi. Falan kabilenin reisiyle, aşağı ve orta tabakadan olan filan adam arasında kardeşlik meydana getirdi. Dedi ki: “Siz iki kişi birbirinizin kardeşisiniz.” Onlar da büyük bir zevkle bu kardeşliği kabul ettiler. Eşraf ve ileri gelenleri, Müslüman ve azat olmuş kölelerle kardeş kıldı ve bu iş toplumsal vahdetin önündeki bütün engelleri ortadan kaldırdı. Mescide bir müezzin seçmek istediklerinde, birçok güzel sesli ve güzel görünüşlü kimse vardı, birçok tanınmış ve seçkin şahsiyetler vardı; ama bütün bunların arasından Bilal-i Habeşî'yi seçti. Ne güzellik, ne ses, ne aile, ne anne baba şerefi gündeme geldi. Sadece İslam ve iman, Allah yolunda mücahede ve bu yolda yapılan fedakârlıklar ölçüydü. Bakınız, değerleri nasıl amellerle belirledi. O'nun sözlerinin kalplerde etki bırakmasından çok, amel, yaşam ve yöntemi kalplere etki etmişti.

 

Kaynak: Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, 250 YILLIK İNSAN / Hz. Peygamber (s.a.a.)'den İmam-ı Zaman (a.f.)'a kadar Ehl-i Beyt'in İki Yüz Elli Yıllık Mücadele Tarihi, çev. Muaz Pazarbaşı, s. 26-29, Feta Yayıncılık, 2015.

 

-------------------------------------------------------------------------------------------

1 Molla Sadra, Şerh-i Usûl-u Kâfî, c. 1, s. 420.
2 Kalem Sûresi, 4.
3 Bihârü'l-Envâr, c. 17, s. 309.
4 Alak Sûresi, 1.
5 Nehcü'l-Belâğa, 2. Hutbe.
6 Enam Sûresi, 125.
7 Nehcü'l-Belâğa, 45. Hutbe.
8 Cuma Sûresi, 2
9 Hicr Sûresi, 91.
10 Tuhefu'l-Ukûl, 485.
11 Hadid Sûresi, 25.
12 22.08.2006 tarihli konuşmalarından.
13 Âli İmran Sûresi, 164.
14 Bihârü'l-Envâr, c. 19, s. 109.
 

 

 

 

Öne Çıkan Haberler