q3.jpg

Tekvini şefaat mi, teşrii şefaat mi?

"...ayetin bu bölümünde söz konusu edilen şefaat ahiret ile bağlantılı olan terimsel anlamdaki şefaat değil, tekvin âlemindeki şefaattir, yani sebep-sonuç sistemi içinde varlıkların tesiri anlamındaki şefaattir."

26 Ekim 2016 Çarşamba
Ayet'el-Kürsi - 12
 
 
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

 

Tekvini şefaat mi, teşrii şefaat mi?

“Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir”

Bu çalışmamızda ayetin bu bölümünü incelemeye çalışacağız.

Ancak sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Bu ve bundan sonraki makale ile şu sonuçları ortaya koymaya çalışacağız.

a- Bu ayette söz konusu edilen şefaatten maksat kıyamet günündeki günahları affetme veya makamı yükseltme anlamındaki şefaat değil, var oluş aleminde en genel anlamıyla varlığın etkisi anlamındaki şefaattir.

b- Müşriklerin şefaat anlayışının da ‘ahiretteki şefaat' anlayışı ile bir bağlantısı yoktur. Müşrikler bu dünya hayatında –ahirette değil- bir takım varlıkların Allah nezdinde bir makama sahip olduklarına inanmaktadırlar. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'de eleştirilen şefaat budur.

c- Müşriklerde ahiret inancı yoktur. Bu konuda yığınlarca ayet vardır. Dolayısıyla ahirete inanmamak ile müşriklerin kıyamet gününde kendilerine şefaat edecekleri putların olduğuna inanmalarını kabul etmek büyük ve net bir çelişkidir. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'de müşriklerin dillerinden ‘bunlar kıyamet gününde bizim şefaatçilerimizdir' türünde bir ibare yoktur.

d- Müşrik veya kafirlerin bir kabulleri de şudur: Eğer iddia ettikleri gibi ahiret varsa biz onlardan daha iyi bir konumda olacağız. Yani ahireti oldukça uzak ve gerçekleşmesi şüpheli bir olgu olarak görmektedirler.

 

 

Bağlam

Ancak öncelikle bir hususa dikkat çekmek gerekiyor. Bir ayetin ve ayet bölümünün araştırılmasında bağlamın ve ayeti oluşturan sözcüklerin anlamlarının tespitinin önemli olduğu açıktır. Bağlamdan birkaç şey kastedilmektedir:

a- Kur'an bütünlüğü

b- Ayetler bütünlüğü

c- Ayetin kendi bütünlüğü

İlahî mesaj için ise bu önem daha da ziyadeleşmektedir. Bağlam bütünlüğünü anlamada sıkıntı varsa biz murad-ı ilahîyi yanlış anlıyoruz demektir. Dolayısıyla ayet biraz daha etraflıca incelenmeli ve başka olasılıklar göz önüne alınmalıdır. Bazen oluşan genel bir atmosfer ve anlayış insanı alıp sürükleyebilir. Bu anlayış doğru mu, yanlış mı diye sorgulanmalıdır. Elbette ki birçok insan tarafından oluşturulan genel bir kanaat bireysel bir kanaate göre daha önceliklidir, ancak bu bütünüyle doğrudur anlamına da gelmez.

Bu çerçevede Kur'an sözcükleri ve dinî bir metinde kullanılan bir ifade şerî anlamında kullanılabileceği gibi sözcük anlamında da kullanılabilir. Dahası bir sözcüğün birkaç terimsel anlamı da olabilir. Dolayısıyla bunun tespiti önem kazanmaktadır.

 

Bir örnek ve 'zenb' kalemesi 

Örneğin ‘zenb/günah' ve ‘şefaat/vasıta' kelimeleri gibi. ‘Zenb' sözcüğünün biri terim diğeri de dilsel olmak üzere iki anlamı vardır. Ayette hangisinin kullanıldığı tespit edilmelidir ki verilmek istenen mesajdan yararlanılabilsin. ‘Zenb' kelimesinin sözcük anlamı bir otoriteye karşı çıkmakken, şefaat kelimesinin ki ise vasıta ve aracıdır. Fetih Suresinin ilk ayetlerinde geçen ‘zenbi' hemen günah anlamında alıp bakın Kur'an açıkça Peygamber'in günah işlediğini söylüyor diyenler, ayetin önüne ve ardına bakmadan mesajı anladıklarını zannediyorlar. Hâlbuki çok basit bir soruyla bu sözcüğün sözlük mü, yoksa şerî anlamında mı olduğu tespit edilebilir.

‘Günah nasıl olur da apaçık bir fethe sebep teşkil edebilir?' Haşa Allah-u Teala torpil mi geçiyor, insanlar arasında ayrım mı gözetiyor? En fazla günah Rab Teâlâ tarafından bağışlanabilir o günaha ödül verilmez.

Buradan anlıyoruz ki ayette ki ‘zenb' sözcüğünden Murat sözcüğün dilsel anlamı, yani herhangi bir otoriteye karşı çıkmak. Bu otoritenin Mekke'nin kodamanları olduğunu göz önüne alacak olursak, gerçekleşen savaşlar, yaralamalar ve birçok Mekkelinin Bedir, Uhud vb savaşlarda öldürülmesi kalplerinde Resul'e (s.a.a.) karşı olumsuz bir atmosfer oluşturmuştu. Oysaki inanç eyleminin gerçekleşebilmesi ve davetin makes bulabilmesi için Rahmet Peygamberinin örnek ahlakının ve merhametinin görülmesine şiddetle ihtiyaç vardı. Bir diğer ifadeyle bu atmosferin dağılmasına gereksinim vardı. İşte Mekke'nin fethiyle “li yeğfira ma tekaddem”  geçmişin silinmesi eylemi gerçekleşiyor ve fıtratın önündeki engeller yavaş yavaş kalkıyor, Resul'un merhamet ve azamet boyutu sergileniyordu.

İşte bu ayette geçen şefaat de böyle bir şey olsa gerek. Ayetin genel cümleleri arasında ‘ahiretteki şefaatin olup olmamasının ne işi var'? Hayy, kayyum, bütün işlerin yürütülmesi, uykunun alınmaması, her şeyin Ona ait olması, Onun her şeyi bilmesi, bilgisinin sınırsız kuşatıcılığı, kürsîsinin yerler ve gök her şeyi kuşatması. Cümlelerin bütünü ontolojik bir durumdan, Rab Teâlâ'nın genel özelliklerinden haber veriyor. Böylesi bir atmosfere sadece ahirete özgü olan bir şefaat inancını yerleştirmek ayetin bağlamına pek de uygun düşmüyor.

Bu açıklamadan sonra ayetin bu bölümünün tefsirine geçiyoruz.

İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?

Ayetin başındaki ‘men' edatı maksadı inkâr ve nefy olan bir sorudur. Bir diğer ifadeyle istifham-ı inkarîdir.[1] Ayetin bu bölümünün anlamı şöyledir: ‘Onun izni olmadan kim şefaat edebilir ki, hiç kimse şefaat edemez'. Peki, burada kastedilen şefaat nedir?

Göklerde ve yerde bulunan bütün mevcudatın bütün boyutlarıyla Allah-u Teâlâ'ya ait olmasıyla şefaat arasında nasıl bir bağlantı olabilir ki? Bu bağlantının elde edilebilmesi için ayette geçen ‘şefaat' sözcüğünün anlamını incelememiz gerekiyor. Bir diğer kavram da ‘iznihi' kelimesidir. ‘İznihi/O'nun izni' ifadesinden maksat nedir?

 

'Şefaat' ve 'izin'

Ayetteki şefaati müfessirlerin geneli teşriî anlamıyla anlamışlardır. Yani Allah-u Teâlâ'nın Kıyamet gününde bazı aracılar vasıtasıyla kulun günahını affetmesi veya cennetteki makamını yüceltmesidir. Yani sözcük sadece ahiret ve ahiretteki günahların affı veya makamların yükseltilmesiyle alakalıdır. Genel kanaat bu olduğundan dolayı birer birer hangi müfessirin bu görüşte olduğunu söylemeye gerek yoktur, sanırım.

Yine de birkaç isim vermekte yarar vardır. Kimlerin bu görüşte olduğuna geçmeden önce Türkiye'de tartışılan bir konu olan ‘ahirette şefaat var mıdır yok mudur', ‘bütün şefaat Allah'a aittir' türündeki bir tartışmaya bu makale itibariyle o kadar da girmek istemiyoruz. Amacımız bu ayet özelindeki şefaatin anlamını tespit etmektedir.

Bayraktar Bayraklı,[2] Celal Yıldırım,[3] Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafî Dönmez ve Sadrettin Gümüş'ten oluşan bir heyete hazırlattığı tefsir,[4] Ebu Bekir el-Cezairî[5] aslında bu liste böyle uzayıp gider.

Yine de tefsir sahasının birkaç bilginin bazı alıntılarda bulunalım.

Örneğin Mutezilî Müfessir Zemahşerî bu bölümün tefsiriyle ilgili olarak şöyle der: Melekût ve kibriyasını açıklamaktadır. Kıyamet gününde kendisine konuşma izni verdiği kimseler hariç hiçbir kimse konuşmaya kalkışamaz. Ayetin bu bölümünün anlamı Allah-u Teâlâ'nın Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar.” (78/en-Nebe/38) buyruğunun ifade ettiği anlam gibidir.[6]

Allame Kurtubî şöyle der: Bu âyet-i kerîmede yüce Allah'ın dilediği kimselere şefaat izni vereceği be­lirtilmektedir. Bunlar ise peygamberler, alimler, mücahidler, melekler ve bunların dışında Allah'ın kendilerine ikramda bulunduğu ve şereflendirdiği kimselerdir. Ayrıca bunlar ancak Allah'ın razı olacağı kimselere şefaat ede­bileceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar ancak O'nun razı olacağı kimselere şefaat edebilirler." (21/el-Enbiya/28)[7]

İbn Atiyye el-Endülüsî ise şöyle der: Zahir olan şu ki: İlim adamları ve salih kimseler cehenneme varmayan fakat iki mevki arasında (cennet ile cehennem arasında) bu­lunan kimseler veya cehenneme varıp da salih amellerde bulunan kimseler hakkında şefaat edebileceklerdir[8]

Mevdudî ise şöyle der: Bu, peygamberlerin, meleklerin vs. Allah'tan şefaat dileyeceklerini ve O'nu bağışlamaya zorlayacaklarını sanan kimselerin yanlış fikirlerini reddederler. Bu tür kimseler, yaratıklarının hiçbirinin, değil O'nu bağışlamaya zorlamak, O'nun önünde duramayacağı ve şefaat edemeyeceği konusunda uyarılmaktadırlar. Evrenin Hakimi'nin izni olmaksızın hiçbir peygamber, hiçbir melek ve hiçbir aziz (velî) O'nun önünde bir tek söz bile söyleyemeyecektir.[9]

Profesör Bayraktar Bayraklı bu ayetin tefsirinde şöyle der: Yer ve göktekilerin tamamı Allah'a ait olduğuna göre, şefaat et­me yetkisinin kime ait olduğu sorulabilir. Böyle bir sual sorulmasını önlemek için, ayette, Allah'ın izni olmaksızın nezdinde kimin şefaat edebileceği sorul­maktadır.

Soru şeklinde ifade edilmesi, kimsenin şefaat etme yetkisine sahip olma­dığını ifade etmek içindir. Bir defa, şefaat Allah'ın huzurunda olacaktır. Onun huzurunun dışında, bir şefaat etme yeri olamaz. Diğer taraftan O'nun izni olmadan kimse şefaat edemeyecektir. Demek ki, şefaat, hem O'nun katındadır, hem de O'nun izniyledir. Yüce Allah bu yetkisini kullan için kullanacağından, onlarla olan ilişkisini gündeme getirmektedir.[10]

 

Sorular

Acaba Kur'an-ı Kerim şefaat kavramını sadece ahirette günahların bağışlanması anlamında kullanmaktadır. İçinde yaşadığımız evrende de şefaatin/vasıtaların rolünün bulunduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de ifadeler var mıdır? Daha net bir ifadeyle söyleyecek olursak önceki makalede de değindiğimiz gibi evrende bir ‘sebeb-sonuç' silsilesi yani ‘şefaat/aracı' sistemi hâkimdir. Dolayısıyla burada kanaatimizce verilmek istenen mesaj bu genel anlam ile bağlantılıdır. Yani su susuzluğu giderme, ateş yakıcılık özelliğini ancak Allah-u Teâlâ'nın izniyle giderebilir. Tabi bu şefaat özelliği sadece bu dünya hayatıyla sınırlı değildir. Varlığın ta başından sonuna kadar bir şefaat silsilesi vardır. Bu silsile bağımsız olarak etki etme kudretine sahip değildir. O izn-i ilahî ile etkisini gösterebilir. Ayetin bu cümlesi kanaatimizce bu genel anlamıyla anlamlandırılacak olursa siyak-sibak/bağlam bütünlüğü sağlanabilir. Seyyid Kemal Haydarî de ayette tekvinî şefaatin söz konusu edildiğine kânîdir.[11] Seyyid sadece bu ayetin değil Kur'an-ı Kerim'de şefaat kelimesinin geçtiği birçok ayetin bu anlamda olduğu görüşündedir.[12]

Bir diğer ifadeyle Kur'an-ı Kerim şefaat inancına sahip olan Mekke müşriklerini eleştirmektedir. Acaba Mekke müşriklerinin eleştirilen şefaat inancı ahiret âlemiyle mi alakalıdır? Yoksa dünya ve bu evrendeki bir şefaat inancına sahip olduklarından dolayı mı eleştirilmektedir? Bir üçüncü soru, Kur'an-ı Kerim Mekke müşriklerinin şefaat inancını eleştirirken temel ve esasa yönelik bir eleştiride mi bulunmaktadır yoksa şefaati yanlış adreste aramalarını mı eleştirmektedir? Son soruyu şöyle de ifade edebiliriz: Acaba İslam İnancında hiç şefaat olgusunun yeri ve konumu mu yoktur, yoksa bu olgunun bir gerçekliği vardır da Müşrikler bunu yanlış yerde araştırdıklarından dolayı mı eleştirilmektedirler?

Bu sorular çerçevesinde ayetin bu bölümünü incelemeye çalışalım.

 

Kur'an'da müşriklerin inançları

Kur'an-ı Kerim Mekke müşriklerinin birtakım inançlarına işaret etmektedir. Bu işaretler sayesinde onların nasıl bir düşünce yapısına sahip olduklarını az çok anlayabiliyoruz.

a- İlk önce Kur'an-ı Kerim Onların Allah-u Teala'nın varlığını noktasında bir sıkıntılarının olmadığını bize söylüyor. Yani Onlar Allah'ın varlığına inanmaktadırlar ki bu husus günümüz Türkiyesinde çokça dile getirilmektedir. Bu hususta herhangi bir tartışma da yoktur.

b- O'nun evrendeki bütün mevcudatı yarattığı noktasında da bir sıkıntıları yoktur. Bu inanca da sahiptirler.

“Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka ‘Allah...' derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allah'a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler. (31/Lokman/25)

“Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette ‘Allah' derler. O halde nasıl (Allah'a kulluktan) çeviriliyorlar? (43/ez-Zuhruf/87)

Peki, Mekkeli putperestler hangi gerekçeden veya gerekçelerden dolayı müşrik olarak nitelendirilmektedir. Ya da müşrik olmalarını sağlayan etmenler nelerdir?

El-Cevap; Onlar rububiyet ve ulûhiyetten dolayı şirke düşmüşlerdir. Rab Teâlâ'nın yaratıcılığı değil de rablığı ve ilahlığı veya buna karşılık gelen ubudiyet/kulluk noktasında yanlış inanç ve kabullere sahip olduklarından dolayı müşrik olmaktadırlar. Daha açık ifadeyle müşriklerin rab Teâlâ tasavvuru şöyledir: Onlar Rab Teâlâ'nın ‘rab' ve ‘müdebbir' olduğuna, Ona kulluk etmenin vacip olduğuna inanmamaktadırlar. Onlar çeşitli rabler edinmekte ve bu rablere ibadet ederken de Rab Teâlâ'nın nezdinde bir yakınlık elde edeceklerine inanmaktadırlar.

“O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. (39/ez-Zümer/3)

Mekke müşrikleri Rab Teâlâ'nın zatı ve halıkiyyeti (yaratıcı olması) noktasında muvahhid; rububiyet, ulûhiyet ve ubudiyet noktasında müşriktirler.

Sadece Mekke müşrikleri de değil galiba tarih boyunca müşrikler kabul etmekte veya en azından anlamakta güçlük çektikleri noktadır Rab Teâlâ'nın rububiyeti yani evrenin Rab Teâlâ tarafından işleyişi. Kadim bir problem gibi görünmektedir bu sıkıntı.

Kur'an-ı Kerim Hz. Musa ile Firavun arasındaki bir diyalogu aktarırken tartışmanın bu düzlem üzerinden gerçekleştiğini görmekteyiz.

“Haydi Firavun'a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz… Firavun şöyle dedi: Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir? (26/eş-Şuara/16-23)

Başka ayetlerde ise şu ifadeler geçmektedir: Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksınız? (7/el-Araf/127)

“Firavun dedi ki; Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi. (79/en-Naziat/24)

Diyalog rububiyet düzleminde gerçekleşiyor. Musa (a.s.) elçiliğini Allah-u Teâlâ'nın evrendeki işleyişine dikkat çeker bir tarzda rububiyete bağlarken karşı taraftan cevap da rububiyet düzleminde geliyor. İster Firavun'un sorduğu soruyu inkârından kaynaklandığını söyleyelim ister anlayamadığını söyleyelim sonuç fark etmiyor. Gerçi Naziat Suresindeki Firavun'un ‘ben en yüce rabbim' şeklindeki ifadesini göz önüne alarak Firavun'un sorusundaki kastın anlamak olmadığını söyleyebiliriz. Zira ilahlar ve ben sizin en yüce ilahınızım sözleri O'nun kendi toplumu içinde bir işleyiş ve bir düzen oluşturduğunu gösteriyor. Zihni kurcalayan nokta da burasıdır, sıkıntılar da buradan kaynaklanmaktadır. Rububiyet evrende elçiliği gerektiriyor demek ki? Müşriklerin evrendeki işleyişe bir itirazları var? Musa'nın, İsa'nın, Nuh'un ve Muhammed'in elçiliklerine yapılan itiraz gibi. Buradan can alıcı bir soruyu sormak istiyoruz: Ya bu işleyiş 632 yılının sonrası için de geçerliyse, halimiz nice olur? Bu işleyiş Şia'nın iddia ettiği gibi Ali ve evladlarıyla devam ediyorsa? Kafa yorulası bir soru değil midir, acaba? Ehl-i Beyt Mektebi rahmet, şefkat ve anlayış çerçevesinde muhataplarına imamet inancının rububiyet zincirinin bir halkası olduğunu asırlardır anlatmaya çalışıyor.

Bir de bu işleyiş dünyanın sadece İslam Coğrafyasının olduğu topraklar için değil bütünü için geçerlidir. ‘Yeni Dünya Düzeni' dedikleri dünya emperyalizminin kurmak istediği sistemin İlahî sistemle çatıştığını ve büyük bir savaşın ve mücadelenin olacağını söyleyebiliriz. Ama ilahî işleyişin başındaki Zat da Musa ve Muhammed Mustafa (s.a.a.) gibi ilahî emanetçi olacaktır.

c- Mekke Müşriklerinde ahiret inancı bulunmamaktadır. Kâfir olanlar (kendi aralarında) şöyle dediler: Çürüyüp paramparça olduğunuz vakit yeniden dirileceğinizi söyleyerek haber veren kişiyi gösterelim mi? "Acaba o, yalan yere Allah'a iftira mı etmiştir? Yoksa onda delilik mi var?" (dediler). Hayır! Ahirete inanmayanlar azaptadırlar ve derin bir sapıklık içindedirler. (34/ez-Zümer/7-8)

“Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar da, kâfirler şöyle dediler: "Bu şaşılacak bir şeydir. Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)? Bu, akla uzak bir dönüştür. (50/Kaf/2-3)

“Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder.” (45/el-Casiye, 24)

“Bu size va'd edilen, çok çok uzak bir şey (23/el-Müminun/36)

“Size çürüyüp parça parça olduğunuzda yeniden yaratılacağınızı haber veren kimseyi gösterelim mi? Acaba Allah'a yalan yere iftirâ mı ediyor yoksa bu adamda delilik mi var? (34/Sebe/7-8)

Bu ayetler açık bir şekilde Mekke müşriklerinde bir ahiret inancının olmadığını ortaya koymaktadır. Bu ayetlerin yanı sıra tarihî veriler de onların ahirete inanmadıklarını ortaya koymaktadır. Bir Cahiliyye Bedir'de öldürülen mürşikler için şöyle bir beyit inşad ediyor:

“Ey peygamber, bize tekrar dirileceğimizi söylüyorsun

Öyleyse sadaların ve hamelerin hayatını nasıl izah edersin.”[13] Allame Alusî bu sözleri şöyle yorumluyor: Şâir bu sözleriyle sanki şöyle diyor: İnsan böyle bir kuş olduktan sonra, artık bir daha nasıl dirilip insan olsun?[14]

Allame Kurtubî yukarıda geçen Sebe Suresinin 7 ve 8. Ayetlerinin tefsirinde şöyle der: Sizlere, siz kabirlerde çürüyüp gittikten sonra muhakkak diriltileceksiniz, diye size söyleyecek birisini gösterelim mi? Bu ise onların aşın inkârları dolayısıyla söyledikleri bir sözdür.[15] Mustafa Merağî ise bu ayetin tefsiri hakkında şöyle diyor: Böyle bir şey nasıl olabilir! diye şaşkınlıklarını gizleyemiyor, birbirlerine anlatıyorlardı. Onlara göre böyle şeyler konuşan bir kimse, ya Allah'a iftirada bulunmuş bir kimsedir, ya da bunamış, mecnûn bir kimsenin karışık, saçma sapan konuşması gibi konuşan deli birisidir.[16]

Bu ayet ve bu yorumlara göre Mekke müşriklerinde ahiret inancı hiç yer etmemiş görünüyor. Öyle ki sırf ahiret inancından dolayı Hz. Resulullah'ı (s.a.a.) alaya alıyorlar. Konuyu uzatmak istemiyoruz. Gerçi varsayım üzerine kurulu bazı ifadeler de yok değildir. Her ne kadar Kur'an-ı Kerim'de kafirlere ait bazı olasılıklı cümleler varsa da bu onların ahirete inancından değil olasılıklı baktıklarından kaynaklanmaktadır.

Örneğin şu ayette olduğu gibi: Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum." (18/el-Kehf/36)

Yahut Müddessir Suresinin Biz, cehennem bekçilerini, yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler İçin ancak bir fitne kıldık. Kendileri­ne kitab verilenler sağlam inansınlar, iman edenlerin de ima­nı artsın, kitab verilenlerle  mü'minler şüpheye düşmesin; kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de; ‘Allah bununla misal olarak neyi murad etmiş?' desinler diye. İşte Allah, kimi dilerse böylece saptırır, kimi de dilerse hidayete kavuşturur. Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez ve o (Sekar) in­sanlar İçin ancak bir öğüttür. (76/el-Müddessir/36) ayeti hakkında Ebu Cehil'in şu sözleri Mekke Müşriklerinin mantığını ortaya koyar niteliktedir. Ebu Cehil Kureyşlilere; Ananız sizi kaybedesice! Ben İbn Ebi Kebşe'nin sizlere cehennemin bekçilerinin on­dokuz kişi olduğunu haber verdiğini duyuyorum. Sizler ise sayıca çok ve kah­raman kimselersiniz. Sizin her on kişiniz onlardan birisinin hakkından gele­mez mi? dedi.[17]

Özetle müşrikler inanç düzleminde Allah'ın varlığına ve her şeyi yarattığına inanmaktadırlar. Ancak ulûhiyet, rububiyet, ibadet ve mead ile ilgili sıkıntılara sahiptirler.

 

Şefaat inancının kaynakları

Mekke Müşrikleri dünya hayatında bir takım şefaatçiler edinmişlerdir, esasında onların ahirette şefaatçilerin bulunduğuna dair net bir ayet yoktur. Dahası şefaati olumsuzlayan ayetlerin konuları tekvin âlemindeki şefaattir. Bir diğer ifadeyle putperestler ve müşrikler şefiî olarak kabul ettikleri varlıkların varlık âleminde bir etki ve tesirinin olduğunu zannetmektedirler. Dolayısıyla Kur'an şefaati temelden eleştirmemekte, sadece yanlış adreste şefaati aradıkları sebebiyle müşrikleri eleştirmektedir. ‘Müşrikler evrendeki sebeb-sonuç silsilesini ve evrenin işleyişini yanlış okuduklarından dolayı eleştirilmektedir'

Ayetü'l-Kürsî'nin bu bölümüne ışık tutacak ve tefsir eder bir tarzda Kur'an-ı Kerim'de Yunus Suresinde bir ayet var. Bu iki ayeti yan yana okuduğumuzda Ayetü'l-Kürsî'deki bu bölümde geçen şefaatin uhrevî şefaat olmadığını anlayabiliyoruz:

“Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir. (10/Yunus/18)

“(Müşriklere) de ki: Allah'tan başka tanrı saydığınız şeyleri çağırın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince: Rabbiniz ne buyurdu? derler. Onlar da: Hak olanı buyurdu, derler. O, yücedir, büyüktür (34/Sebe/22-3)

Eğer Uhrevî ve İlahî bir topluluk olmayan toplumlar dünyevî makamları oldukça önemseyeceklerdir. Tabiatıyla müşrik ve kâfir toplumların zihin dünyasında mal, meta, makam, mansıp vb şeyler oldukça önem kazanmaktadır. Bunun içinde maddî öğeler için her türlü çareye başvuracaklardır ve başvurmuşlardır da. Ancak anlam veremedikleri varlığın metafizik boyutuna ilişkin ise yorumlarda bulunacaklardır. İşte şefaat inancının kaynağı kanaatimizce burasıdır. Müşrikler menfaatleri elde etmek ve mefsedetleri bertaraf etmek isteyeceklerdir. Bunun için çaba göstereceklerdir. Burası oldukça doğal, ancak Kur'an-ı Kerim'de geçen ‘kendilerine yarar sağlamayan ve zararı da gideremeyen putlar' ifadesinin karşılığının olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu söz –hâşâ- öylesine gelişi güzel söylenmiş bir söz değildir.

Müşriklerde şefaat inancının boyutlarına ve niteliğine işaret eden bir başka ayet daha vardır.

“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir. (6/el-Enam/94)

Ayetten çıkartılacak sonuçlardan birisi şudur: Dünyada şefaatçi olarak kabul ettiğiniz ve kendilerine tapındığınız şefaatçiler hani neredeler? Ayette geçen “yaratılışınızda ortaklarımız sandığımız şefaatçileriniz” ifadesi kanaatimizce oldukça önemlidir ve onların şefaat inancını ele vermektedir. Yani müşrikler bunların yaratılış ve evrende meydana gelen olaylarda Allah-u Teâlâ'nın ortağı olduklarını sanmaktadırlar. Bu sanılarında da yanılgı içindedirler.

Bu ayetleri birlikte okuduğumuz zaman şu sonuca ulaşıyoruz: Müşriklerin inandıkları şefaat dünyevî şefaattir. Yani varlık âleminde birtakım şeylere bazı özellikler atfediyorlar. Bunların dünya hayatında bir rollerinin olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bu zanları da yanlıştır. Bunların evrenin işleyişinde ne bir yararları vardır ne de zararları. Onları Rab Teâlâ'ya da yaklaştırmamaktadır.

Son söz olarak, ayetin bu bölümünde söz konusu edilen şefaat ahiret ile bağlantılı olan terimsel anlamdaki şefaat değil, tekvin âlemindeki şefaattir, yani sebep-sonuç sistemi içinde varlıkların tesiri anlamındaki şefaattir.

Selam ve dua ile

 

 

 

 

 


[1] Mefatihü'l-Ğayb, c.7, s.10

[2] Yeni Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, c.3, s.278-282

[3] Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri, c.2, s.711-2, Anadolu Yayınları, 1986-İstanbul

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri: c.1, s./279, 2014

[5] El-Cezairî, Ebubekir, En Kolay Tefsir, c.1, s.319-320, Mektup Yayınları

[6] El-Keşşaf An Hakaiki't-Tenzil, s.145

[7] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.4, s.271

[8] El-Muharrerü'l-Veciz, c.1, s.340-1

[9] Tefhimü'l-Kur'an, c.1, s.199

[10] Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an, 3/278-282.

[11] El-Haydarî, Seyyid Kemal, eş-Şefaatü, s.19, 1434-Beyrut

[12] Bkz; Yunus/3, es-Secde/4,

[13] Alusî, Mahmûd Şükri, Bulûğu'l-Ereb fî Ma'rifeti'l-Arab, c.2, s.198, Mısır, tsz.

[14] Age, c.2, s.199

[15] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.17, s.257

[16] Merağî, Ahmed Mustafa, Tefsirü'l-Merağî, c.22, s.61, Beyrut- 1974

[17] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.21, s.386

 

Öne Çıkan Haberler