3630825_1_org.jpg

Tekvini şefaat ve Kur'ani örnekler

“O’nun izni olmaksızın kim şefaat edebilir” ayeti şu anlama geliyor; Ben şu varlık ve tekvin âleminde size yarar ve zarar verecek şeylere etki ve tesir etme kudretini verdim. Onlara sarılarak maddî manevî mutluluğunuza ulaşabilirsiniz. Şunu da unutmayın Hz İbrahim misali tesirlerde de Rab Teâlâ’yı zihninizde tutunuz. Ne onlara bağımsız bir kuvvet verin, ne de onların tesirsiz olduğunu kabul ediniz

13 Kasım 2016 Pazar
Ayet'el-Kürsi - 13
 
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

 

Tekvini şefaat ve kur'ani örnekler

Kitab-ı Kerim şefaati iki anlamda kullanır. Hatta üçüncü bir anlamda kullandığını da söyleyebilmek mümkün olsa da iki anlamda kullandığını söylemek daha şık görünmektedir.

İlk anlam; şefaatin ahirette Allah-u Teâlâ'nın belirli şartlar altında bazı günahları affetmesi anlamında kullanılmasıdır. Bu anlamda Kur'an-ı Kerim'de çeşitli ayetler vardır.

Örneğin Bakara Suresinin 48, 123 ve 254. ayetlerinde sözcük bu terim anlamında kullanılmıştır. Yani Ayetü'l-Kürsî'nin bir ayet öncesinde geçen şefaat sözcüğü ahirette günahların affedilmesi/affedilmemesi anlamında kullanılmıştır.

“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir (2/el-Bakara/254)

Bu ayetlerde şefaatin bu anlamda kullanıldığı noktasında hiçbir kuşku yoktur. Ancak şefaatin bir başka anlamda kullanıldığı da Kur'an-ı Kerim'de vakidir ki, önceki makalede şefaatin ikinci bir anlamda kullanıldığını belirtmiştik. Bu anlam varlığın bütün boyutlarında en özelde de bu dünya yaşamında eşyanın ve varlığın etkisini göstermesidir. Yani sebep-sonuç sisteminin bir parçası ve bir vasıta anlamına gelen şefaat. Yakıcılık için ateş, susuzluğu gidermek su veya çeşitli meşrubatlar, doymak için yemek vd şeylerin bütünü birer şefaattir. Bu âlemden önce ve sonra da bu şefaat var mı yok mu bu tartışmaya girmek istemiyoruz, ama biz varlığın bütün boyutlarında şefaatin olduğu görüşünü benimsiyoruz. Rab Teâlâ –kimileri hemen şirk olarak yaftalasa da- eylemlerini vasıtalar zinciri içinde gerçekleştirir, hikmeti bunu gerektirmektedir. Bunun mantığını da 11. Makalemizde açıklamıştık. Sonsuz kudret karşısında feyz almaya çalışan sınırlı varlığın feyzden direkt olarak yararlanamaması, bu hâşâ Allah-u Teala'nnın acziyetinden değil, kulun ve varlığın sınırlı oluşundan kaynaklanmaktadır.

Önceki makalede Kur'an-ı Kerim tarafından eleştirilen putperestlerin ahiret gününe ve kıyamete inanmadıklarını dolayısıyla bu ayetlerde geçen şefaatin ahiretteki şefaat olarak kabul edebilmenin ve buna özgü kılmanın mantıksızlığına değinmiştik. Dolayısıyla maksadın başka olduğunu ve bunun da tekvin âlemindeki şefaat olduğunu belirtmiştik. 

Kur'an-ı Kerim'de şefaatin bu anlamda kullanıldığı başka ayetler de vardır ki biz bu makalemizde kısmen bu konuyu açmaya çalışacağız. Önceki makalede Ayetü'l-Kürsî'deki şefaat sözcüğünün bağlamdan dolayı tekvinî şefaat olabileceğinin üzerinde durmuştuk.

Yunus Suresinin 3. Ayeti bu tür şefaatten bahsetmektedir.

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah'dır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçı olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâla düşünmüyor musunuz (10/Yunus/3)

Bu ayetin tekvinî şefaatten bahsettiği oldukça açıktır. Bu ayet özelinde tefsirlerine baktığımızda örnek olarak vereceğimizi bu isimlerin yanı sıra müfessirlerin büyük bir bölümü hep kıyamet günündeki teşriî şefaat olarak anlamışlardır. Ali Arslan,[1] Diyanet İşleri Başkanlığı'na ait Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri[2] Allame Kurtubî[3] Bayraktar Bayraklı,[4] Muhammed Ali es-Sabunî,[5] Mehmet Said Şimşek,[6] Ebu Hayyan,[7] Cenabizî,[8] Beyzavî,[9] Salebî,[10] Abdullah Şübber[11] vd. Bu liste böyle uzayıp gider. Biz sadece birkaç tanesini buraya aldık. Listede verdiğimiz isimlerden Cenabizî ve Seyyid Abdullah Şübber Şiî müfessirlerdir. Yani Ehl-i Sünnet ve Şia'nın bir bölümünde de tekvinî şefaat kavramı pek akla gelmemiş gibi görünüyor. Ayette geçen şefaati uhrevî şefaat anlamında ele alacak olursak ayetin başı ile sonu arasındaki herhangi bir bağ kalmamış oluyor. Bağlantı direkt olarak kopuyor. Buradaki şefaat sebep-sonuç âlemi içindeki şefaattir.

Şefaatin tekvinî şefaat anlamında kullanıldığı bir başka örnek sunmak istiyoruz.

“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız? (32/es-Secde/4)

Bu ayet Yunus Suresi'nin 3. ayetiyle aynı içeriğe sahiptir.

Şia'nın kadri yüce müfessiri Allame Tabatabaî tekvini şefaate değinir, şefaatin bir anlamının sebep-sonuç ilişkisi olduğunu söyler ve şöyle der: “Ayrıca bununla, şefaatin nedensellik kuralının bir örneği olduğu da ortaya çıkıyor. Çünkü şefaat, yakın sebebin, ilk ve uzak sebep[12] ile müsebbebi arasında aracı edinilmesinden ibarettir. Şefaat kavramının anlamı üzerinde yaptığımız analizlerden elde ettiğimiz sonuç budur.”[13]

Allame'nin bu pasajını uzun uzun açıklamayacağız. Pasajın anlaşılması noktasında akla gelecek bir soruya kısa bir cevap verelim. ‘Yakın ve uzak sebep'ten kasıt, sebep-sonuç dairesi ile bu nizamı yaratan Allah-u Teâlâ'dır. Klasik ve basit bir iki örnek verelim. Susuzluğun giderilmesi ve yemeğin pişirilmesi sonuçtur. Bunların yakın sebebi suyu tüketmek ve ateştir. Ancak ne su ne de ateş susuzluğun giderilmesi ve yemeğin pişirilmesi için ilk ve yegâne sebeptir. Evet, bu sonuçların elde edilmesi noktasında bir sebeptirler, ne var ki onlara bu etkiyi gösterme özelliği veren Rab Teâlâ'dır. İşte ayetlerde geçen “bi-iznihi” veya “bi iznillah” sözcüğünün ifade ettiği anlam budur. Bir diğer ifadeyle uzak sebebin (Rab Teâlâ'nın) yakın sebebe etkisini gösterebilme özelliğini vermesidir. Bir üçüncü ifadeyle susuzluğu gideren hakikî sebep Rab Teâlâ'dır. Diğeri de susuzluğun yakın sebep olan su aracılığıyla giderilmesidir. Buradan her zaman vurguladığımız kurala dönecek olursak Kur'an-ı Kerim'de aynı eylemin Rab Teâlâ'ya nispet edilmesiyle varlıklardan herhangi birisine nispet edilmesi arasında bir tezat yoktur. Ölüleri diriltme, yaratma ve şefaat etme buna dâhildir. Ölüleri dirilten hem Allah-u Teâlâ'dır, hem yeri gelince yakın sebep olarak Hz. İsa ve Hz. İbrahim'dir. İsa ve İbrahim'e bu kabiliyeti veren Onu o olay da yakın sebep yapan Rab Teâlâ'dır.

Terimsel anlamdaki ‘ahiret şefaati'nin de bu anlamda kullanılmış olması öyle uzak görülmemelidir. ‘Şefaat bütünüyle Allah'a aittir' denilerek çürütülemez. Çünkü bütünüyle Allah'a aittir ifadesini başka bir varlığın şefaat izninin verilmemesi anlamında kullanacaksak Allah-u Teâlâ izzet kavramı için de aynı ifade kalıbını kullanıyor. Kimse diyemez ki Allah-u Teâlâ hiçbir kimse izzetli olma iznini vermemiştir. Zira Kur'an Resul ve müminlerin de aziz olduğunu söylüyor.

Evrende varlık sahasına gelmeye çalışan bir ‘şey' ilk ve aslî sebep ile ortanca sebebe muhtaçtır. Bu ortanca sebep ilk sebepten feyzi alır, sonrakine verir. Bu varlıklar içinde feyzi ilk kaynağından alan bir varlık olmalıdır. Zira sebep-sonuç dairesi içinde ne kadar geriye gidilirse gidilsin, Rab Teâlâ tarafından yaratılan ilk olarak yaratılan, ilk olarak Rab Teâlâ'dan feyiz alan bir varlık olmalıdır. Bu varlık, Rab Teâlâ tarafından özel bir konuma sahip olmalıdır, çünkü varlığı bu varlık için yaratmış olmalıdır. Bu varlığı felsefeciler Akl-ı Evvel deseler de bu varlığın özel bir konumu olmalıdır. Biz bu varlığa Hz. Muhammed Mustafa'nın nuru diyoruz.[14] Varlığın Böylece Sebep-sonuç silsilesi evrende her daim işler ve işleyişini devam ettirir. Bu muhtaç varlık ne olursa olsun hepsi için bu durum söz konusudur. Allah'ın sevgili kulu ile kâfir kul arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Kur'an-ı Kerim, açlığını gidermeye çalışan Meryem için hurma ağacını silkelemesini ve o hurmadan yemesini emretmektedir.[15] Meryem yeme eylemi ile açlığını gidermektedir.

 

Tevhid Peygamberinden örnek bir tavır 

Sınırsız ve sonsuz kudret sahibinin tevhidi/birlenmesi o kadar da kolay olmasa gerek. Bir iki hususa yoğunlaşıp tevhidi bunlardan ibaret saymak Rab Teâlâ'nın basitleştirilmesinden ve sınırlandırılmasından öte bir anlam ifade etmez. Biz Tevhidin birçok boyutunun olduğuna kaniyiz. İnsan düşünce yelpazesinde peygamberler gibi aklın zirvesinde bulunan insanlar ile basit bir meseleyi anlamakta güçlük çeken insanların tevhid noktasında sorumluluk alanları aynı olsa da hesaba çekilmeleri farklı olmalıdır. Saf ve zirve aklın temsilcileri nebi ve resuller ile sade, basit insanların tevhidden anlayacakları şey aynı değildir. Dolayısıyla başka bir ifadeyle tevhid hususunda sorumluluğu gerektiren bir alt limit olmalıdır.   

Muvahhid, Rab Teâlâ'yı birleyen kişidir. Namütenahi bir Zatın ve Varlığın, bütün boyutlarıyla birlenmesi ve bunun yaşadığı müddet boyunca an be an gerçekleştirilmesi ancak eşsiz ve nadide kimselerin işidir. Tevhid-i Zatî, Tevhid-i sıfat, tevhid-i efal, tevhid-i ubudiyet, tevhid-i taknin, tevhid-i itaatı gerçekleştirmek, evet bu tevhid kademelerini değil gerçekleştirebilmek anlayabilmek dahi iyi bir beyin jimnastiğini gerektirir.  vd.[16]

Peki, böyle bir alt limit ve üst limite Kitab-ı Kerim'de işaret var mıdır? Biz olduğu kanaatindeyiz. Kur'an-ı Kerim'de Yusuf Suresinin “ve ma yüminu ekseruhum billahi ve hüm müşrikun/Onların çoğu, ortak koşmadan Allah'a inanmazlar (12/Yusuf/106) ayetinin bu anlama işaret ettiğini benimsiyoruz. Bu ayette kastedilenler kanaatimizce pagan kültürün bir ürünü olan ve o tür toplumlarda yaşayan müşrikler değildir.

Gerçi müfessirlerin büyük çoğunluğu bu ayet ile “ellezine eşreku/şirk koşanları” aynı anlamda ele almakta ve maksadın Mekke müşrikleri gibi açık ve net şirk koşanlar olduğu görüşündedirler.

Birkaç örnek sunacak olursak şöyle deriz; İnsanların çoğunluğu Allah-u Teala'nın varlığını ve yaratıcılığını ikrar etme noktasında şirk koşarak iman ederler.[17] Suyutî, naklî tefsirinde kadim döneminden müfessirlerinden şunları aktarır: “ve ma yüminu billahi/onlar Allah'a iman etmezler” Allah'ın kendilerini yarattıklarını, rızıklarını verdiğini ve öldüreceklerini bilirler. Ancak bununla birlikte putları da onlara şirk koşarlar'[18] Kurtubî de benzer bir görüşü benimseyerek şöyle der: Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın kendilerinin ve bütün herşeyin yaratıcısı olduğunu ka­bul eden ve bununla birlikte putlara ibadet eden bir topluluk hakkında in­miştir.[19] Gerçi bazı tefsirlerde ‘kîle/denildiğine göre' formatında sunularak bir başka görüşe işaret edilir ve bizim varmak istediğimiz noktaya kısaca değinilir. Ama ‘kîle' ifadesi görüşün zayıflığını ve benimsenmediğini ifade etmek için kullanılır.

‘Bir diğer açıklamaya göre âyet-i kerîmenin anlamı şöyledir: Onlar yüce Al­lah'a bu helak edici musibetten kendilerini kurtarması için dua ederler. Onları kurtardığı vakit onlardan herhangi birisi: Filan kişi olmasaydı, biz kur­tulamazdık. Köpek olmasaydı, hırsız evimize girerdi ve buna benzer sözler söyleyerek Allah'ın nimetini filan kişiye nisbet ederler. Allah'ın koruyup hi­maye etmesini de köpeğe nisbet ederler.'

Derim ki; Müslümanların avamından pek çoğu bu duruma da, bundan ön­ce söz edilen duruma da düşmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete İllâ billahi'l-aliyyi'1-azîm.'[20] Konuyu uzatmak istemiyoruz, bizim için ayetin ifade ettiği asıl anlam ve vermek istediği mesajdır önemli olan.

Kaba tabirle bu ayetten maksat Kur'an'ın diğer ayetlerinde de geçen müşriklerin ta kendileri midir yoksa yeni bir gruptan mı bahsediyor? Eğer maksat müşrikler ise Allah-u Teala direkt olarak ‘yeryüzündeki bir çoğu müşriktir veya şirk koşmaktadır' der veya benzer bir ifade kullanırdı.

Zira Kur'an-ı Kerim Mekke Müşriklerinden bahsederken ‘imana şirkin bulaştırılması' diye bir ifade kullanmaktan daha çok direkt bariz sıfatı zikreder. Yani ‘eşreku/şirk koşanlar' ‘tüşrikun' ‘yüşrikun' gibi ifadeler kullanır.

Bu konu hakkındaki farklı ve mantıkî yaklaşım kanaatimizce Muhammed Sadıkî'den gelmektedir. Öncelikle şunu belirtelim ki Mecelle'ye de geçmiş bulunan ‘imalü'l-kelami evla min ihmali'l-kelam' diye bir kural vardır. Yani kelamın manasının imal ettirilmesi, anlam verilmesi, anlamının ihmal edilmesinden daha önceliklidir. Bu sözün söylenmesindeki gerekçe bellidir, akıl sözün boş yere söylenmesini doğru bulmaz. Din de gereksiz söz söylenmesine karşıdır, akıllı bir kişi konuşmasında gereksiz söz kullanamaz, kullanmamalıdır. Dolayısıyla akıllı bir kişinin sözünde geçen bütün kelimelere bakılması gerekir. Akıllı bir kişi için böyle bir durum söz konusu ise Allah-u Teâlâ için öncelikli olarak söz konusudur.

Eğer ayeti direkt olarak şirk koşanlar ile eş anlamlı olarak ele alacak olursak ayette geçen iman edenler ifadesi güme gidecektir. Muhammed Sadıkî'nin yorumunda geçen ‘ve ma yüminu' ifadesi bir anlam kazanmaktadır. O kısaca şöyle der: “Ona göre şirkin bulaşamadığı mutlak iman ile imanı içinde barındırmayan mutlak şirk iki uç noktayı oluşturmaktadır. Bu ikisinin dereceleri vardır. Bu ayette geçen iman ne mutlak imandır ne de şirk mutlak şirktir. Birlenmesi gereken noktaların her birisinde yekdiğerinin karşı tarafta tekabul eden bir konumu vardır. Dolayısıyla şirk (mutlak şirk değil tabi) mutlak imana ulaşamayan insanların akıllarında, düşün dünyalarında, sevgilerinde, sözlerinde ve bazı eylemlerinde görülebilir.” [21]

Bu bağlamda sebep-sonuç âleminde tevhidi gerçekleştiren eylem olarak Rab Teâlâ karşımıza Hz. İbrahim'i çıkarmaktadır. Hz. İbrahim (a.s.) sebep-sonuç düzeninin evrende etkinliğini inkâr etmeksizin ama bunlara bu etkiyi ve tesiri de verenin Allah-u Teâlâ olduğuna vurgu yaparak şu ifadeleri kullanır. Dostum ancak Âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. (26/eş-Şuara/77-80) Hem de bu sözler öyle bir ortamda gerçekleşiyor ki müşriklerin putlara güç ve kudret nispet etmeleri üzerine sözü söylüyor. Hz. İbrahim ise onların bir yararının ve zararının olmadığını vurguluyor. Sonrasında da yedirme, içirme, şifa gibi eylemlerin de bulunduğu bu cümleleri belirtiyor. Yani İbrahim'in müşriklere yönelik eleştirisi temele yönelik bir eleştiri değil, adresin yanlışlığına yönelik bir eleştiridir. Kişinin sebep-sonuç dairesinde sürekli Allah-u Teâlâ'yı görmesi, akılda tutması, tevhid-i mutlakın bir boyutudur. İbrahim (a.s.) ise makamı gereği bu tevhidinden ödün vermiyor. Bu tevhide uygun sözler söylüyor. Ama herkesin bu seviyeye çıkmasını beklemek güç olduğundan eşyaya izni ilahînin dışında bağımsız bir etki atfetmek şirktir. Bundan dolayıdır ki Ehl-i Beyt İmamlarından aktarılan hadislerin bir bölümü ayeti açıklarken bir bölümü ise ayetin kimlere uyarlanacağını belirtir. Bu açıklamalardan anlaşılan ortak nokta şudur ki ayette kastedilenler Mekke müşrikleri gibi katışıksız müşrik olanlar değildir.

İmam Rıza (as) şöyle buyurur: Burada kastedilen şirk, küfür derecesine varmayan şirktir.[22]

İmam Sadık (as) ise bu ayet hakkında şöyle buyurmaktadır: Kişinin ‘falanca zat olmasaydı kuşkusuz helak olmuştum, filanca olmasaydı şu şu şeylerle karşılaşırdım, falanca olmasaydı ehlü iyalim zayi olurdu' türündeki sözler bu ayetin kapsamındadır. Görmüyor musun böyle diyen birisi ‘mülkünde Allah-u Teala'ya ortaklar koştuğunu, bunların kendisine rızıklar verdiğini ve kendisini savunduklarını sanmaktadır.[23]

İmam Bakır (as) ise şöyle buyurmaktadır: Burada kastedilen itaat etme olgusuyla ilintili şirktir, ibadet etme olgusuyla ilintili şirk değildir. Çünkü bu bağlamda şeytana itaat ederek Allah'a ortak koşmuş oluyorlar.[24]

İlahî feyz istasyonundan ve kaynağından yararlanabilmek için aracılar silsilesini göz ardı etmemek gerekiyor. Zira feyz sebep-sonuç dairesi içinde gerçekleşiyor. Bu feyzin maddî olması ile manevî olması arasında bir fark bulunmamaktadır. Sınırsız ve sonsuz kudreti temel alıp ‘Allah'ın her şeye gücü yeter, O işitendir, bilendir' demek işin kolayına kaçmak ve yanlış anlamak demektir. Madde âleminde susuzluğun giderilmesi için Allah'ın yarattığı suya müracaat edilip su vesilesinden yararlanılıyorsa, manevî hastalıkların giderilmesi, aff, bağışlanma için de Allah'ın yarattığı Makam-ı Mahmud'un sahibi Muhammed Mustafa'dan (s.a.a.) yararlanılır.

Özetle tekvinî şefaat Kuranî kavramlardandır. Bu şefaatin iki boyutu vardır. Biri vasıtalar aracılığıyla genelde mahlûkata özelde de ise ya yararın ulaştırılması ya zararın bertaraf edilmesidir. Müşrikler de bunları elde etmek istiyorlardı, bu amaçla ilahlarına yaklaşıyorlardı. Din ve akıl onların yararı elde etme ve zararı giderme çabalarını mı eleştirmektedir, yoksa bu çabalarını doğal karşılayıp bunu yanlış yerde ve yanlış adreste aramalarını mı eleştirmektedir. Biz ikincisinin olduğu kanaatindeyiz. Eylem benzerliğinden hareketle kalkıp milyonlarca Müslümanı müşrik ve kâfir yaftasıyla yaftalayıp sonra bunu Kuranî tavır olarak muhatabına dayatmak sıkıntılı bir davranış gibi görünüyor.

 

Tekrar başa dönelim

İki makaledir ele almaya çalıştığımız konuyu toparlamaya çalışalım. “O'nun izni olmaksızın kim şefaat edebilir” ayeti şu anlama geliyor; ‘Ben şu varlık ve tekvin âleminde size yarar ve zarar verecek şeylere etki ve tesir etme kudretini verdim. Onlara sarılarak maddî manevî mutluluğunuza ulaşabilirsiniz. Şunu da unutmayın Hz. İbrahim misali tesirlerde de Rab Teâlâ'yı zihninizde tutunuz. Ne onlara bağımsız bir kuvvet verin, ne de onların tesirsiz olduğunu kabul ediniz.'

Bu ayette söz konusu edilen şefaat en genel anlamıyla şefaattir. Hem tekvinî şefaati hem de teşriî şefaati içermektedir. Dünyadan önceki zaman boyutunda da içinde yaşadığımız şu zaman diliminde de ahiret âleminde de şefaat vardır. Ancak şu var ki kanaatimizce bu ayetteki şefaat daha çok insanın aklına tekvinî şefaati getiriyor.

Allame Tabatabaî ayetin bu bölümüne şu notu düşer: “Bu açık­la­ma­la­rı­mı­za gö­re şöy­le bir sonuç çı­kı­yor kar­şı­mı­za; şe­fa­at, se­bep­ler ve ara­cı­lar âlemin­de­ki mut­lak ara­cı­lık de­mek­tir. Bu, is­ter o­luş ev­re­sin­de se­bep­le­rin ara­cı­lı­ğı an­la­mın­da­ki tekvinî şe­fa­at ol­sun, is­ter teşriî şe­fa­at, ya­ni, ki­tap ve sün­ne­tin, kı­ya­met gü­nü ger­çek­le­şe­ce­ği­ni ha­ber ver­dik­le­ri yar­gı aşa­ma­sın­da­ki şe­fa­at ol­sun.”[25]

 

'Bi iznihi' 

‘İ-Z-N' maddesi de Kur'anî bir kavramdır. Hem fiil formatında hem de isim formatında Kur'an-ı Kerim'de geçer. Bu kök Kur'an-ı Kerim'de 39 yerde Allah'ın izni ifadesi geçmektedir. Ancak bir ayrım ve açıklama yapmak zorunlu bir hal alıyor. Şöyle ki; bir eylemin ortaya çıkmasında ve varlık sahasına gelmesinde Allah-u Teâlâ'nın izni şarttır ki biz buna tekvinî izin deriz. Şu var ki varlık sahasına gelen her eylem de teşriî açıdan Allah-u Teâlâ bundan razıdır gibi bir sonuç çıkarılamaz. Zina etmek, zulüm etme, başkasının hakkını çalıp çırpma vd. Bunlar teşrî olarak Allah-u Teâlâ'ya nispet edilemezler. Çünkü Allah-u Teâlâ o noktaya yönelik nehyini ortaya koymuştur. ‘Zina etmeyin' ‘adam öldürmeyin' ‘hırsızlık yapmayın' demiştir. Dolayısıyla O kullarından ne bu eylemlerinden razıdır ne de buna bir izin vermiştir.

Ayet-i kerimede geçen izin ile şunu anlıyoruz. Hiçbir şey O'nun kayyumiyetinin, milkiyetinin ve hükümranlığının dışına çıkamaz. Evet, bir takım eylemler gerçekleştirse de yine Rab Teâlâ'ya aittir. Zira varlığı O'nun varlığına bağlıdır, varlığını Ondan alır ve O'nun dilemesiyle varlığını sürdürür.  

Bir sonraki makalede Ayetin Önlerindekini de bilir, artlarındakini de Bölümünü incelemeye çalışacağız.

Selam ve dua ile



[1] Büyük Kur'an Tefsiri, c.7, s.334

[2] Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, c.3, s.103-4

[3] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.10, s.452

[4] Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, c.8, s.433-442

[5] Es-Sabunî, Muhammed Ali, Safvetü't-Tefasir, c.3, s.16-7, Ensar Neşriyat

[6] Şimşek, Mehmet Said, Hayat Kaynağı Kur'an Tefsiri, c.2, s.323, 2012- İstanbul

[7] Bahrü'l-Muhit, c.5, s.165

[8] Beyanü's-Saadet, c.2, s.291-2

[9] Envarü't-Tenzil, c.3, s.104

[10] Sealibî, Abduurrahman b. Muhammed b. Mahluf b. Sealibî el-Malikî, Cevahirü'l-Hisan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.3, s.235, 1418- Beyrut, Darü İhyai't-Türasi'l-Arabiy

[11] Şübber, Seyyid Abdullah, el-Cevherü's-Semin fi Tefsiri'l-Kitabi'l-Mübin, c.3, s.135, Kuveyt- 1407, Mektebetü'l-Elfeyn

[12] Allame'nin uzak sebep ifadesini pek şık bulmuyoruz. Zira Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle O her şeye şah damarından daha yakındır. Bunun yerine aslî sebeb ve bağımlı sebeb ifadesini kullansaydı daha yerinde olurdu.

[13] El-Mizan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.1, s.160

[14] Günümüzde oldukça tartışılan iddialı sözlerle hurafe olarak nitelendirilen bu kabulün Kur'anî temellerinin bulunduğunu, Kur'an sözcüklerini hakem ve ölçüt kabul ederek bir çalışma ortaya koymaya çalışacağız. İki görüş olsun, ilki böyle bir şey yoktur, diğer görüş de böyle bir şey vardır, diyecek olursa Kur'an sözcüklerine müracaat edilir. Kur'an sözcükleri ve ayetleri bir görüşü desteklerse artık diğerinin bu görüş Kur'an'a aykırıdır demesi inattan başka bir anlam taşımaz. Günümüz Türkiye Coğrafyasında Kur'an'ı anlama yetkisini kimse tekeline alamaz. Dolayısıyla görüşler ortaya konulur, kimin görüşü daha mantıkî ve geçerli ise o görüş kabul edilir.

[15] 19/Meryem/25-26

[16] Bu satırları kaleme aldığım bugün İmam Hatip Lisesindeki 12. Sınıf öğrencileriyle (bunlar Müslüman ve Rab Teâlâ'nın varlığına inanan insanlar) tam da bu olaya uygun bir diyalog geçti.

Öğrencilere şöyle dedim: Rab Teâlâ kendi kendisini Kur'an-ı Kerim'de vahid/bir olarak nitelendiriyor. Buradaki bir, iki, üç, dördün biri. Yani sayısal bir. Ben de Cevher Caduk olarak birim ve ikinci bir Cevher Caduk yok. Bu durumda ben ile Allah-u Teâlâ ‘bir' sayısında ortak oluyoruz, yani bir diğer ifadeyle şirk gerçekleşiyor. Hâlbuki bu dinin temel ve karakteristik özelliği tevhiddir. Bu şirkten kurtulup nasıl tevhide çıkacağız, diye soru yönelttim. Verilen cevaplar vardı, ama bütünü O eşsiz bir ilahtır diyerek sıfatta birlemeye yönelik cevaplardı. Ben ise kendilerine sayısal birlemeyi nasıl gerçekleştireceğiz deyince çocuklar bu sorunun cevabını veremediler ve sorunun cevabını ısrarla istediler.

Cevaben, O'nun (cc) birliğinin sınırsız ve namütenahi bir olduğunu benim birliğimin ise sınırlı bir olduğunu anlattım. Dolayısıyla birliğimizin de aynı birlik olmadığını anlattım.    

[17] Ruhu'l-Meanî, c.13, s.66; Envarü't-Tenzil, c.3, s.178.

[18] Ed-Dürrü'l-Mensur, c.8, s.349

[19] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.11, s.467

[20] Age, c.11, s.468; en-Nüket ve'l-Uyun, c.3, s.87

[21] El-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an c.13, s.219-220 Ancak başta da belirttiğimiz gibi bu şirk insanı iman dairesinin dışına çıkarmayan şirktir.

[22] El-Ayyaşî, Ebü'n-nasr Muhammed b. Mesud b. Ayyaş, Tefsirü'l-Ayyaşî, c.2, s.373, Qum-1420

[23] Age, s.274

[24] El-Kummî, Ebü'l-Hasan Ali b. İbrahim, Tefsirü'l-Kummî, c.2, s.508, 1435-um

[25] El-Mizan, c.2, s.337

 

Öne Çıkan Haberler