imam_ali_p_b_u_h_by_alfajr.jpg

Emirelmü'minin Ali (a.s.)

Eğer Ali b. Ebî Tâlib gibiler -ki tarih boyunca fazla yokturlar- olmasaydı bugün insanî değerler var olmayacaktı. İnsanlığı cezbeden konuların çekiciliği kalmayacaktı. Beşeriyetin yaşamı, medeniyeti, kültürü, arzuları, değerleri ve yüce hedefleri olmayacaktı ve insanlık vahşi hayvanlığa dönüşecekti.

22 Mart 2017 Çarşamba

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın varlığı çeşitli yönlerden ve farklı şartlarda, gerek şahsî amellerinde, gerek kulluk ve ibadetinde, münacatlarında, zühdünde, Allah'ı zikrederkenki ruh halinde ve gerekse nefs ve şeytanla, maddî ve nefsanî şeylerle olan mücadelesinde tüm insanlık için sonsuz ve unutulmaz bir derstir. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın dilinden dökülen bu cümleler, yaratılış ve insan yaşamının atmosferinde yankılanmaktadır:

Ey dünya… uzaklaş benden.”[1]

Ey dünyanın cilveleri, ey çok çekici olan güzellikler, ey en güçlü insanları bile tuzağına düşüren hevesler, gidin Ali'den başkasını kandırın. Ali bu söylenenlerden daha büyük, daha yüce ve daha güçlüdür. Bu yüzden tek tek bütün uyanık insanlar, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın hayatının ve onun, Allah ve maneviyatla olan irtibatının her anında unutulmaz dersler bulacaklardır.

Yine diğer boyutunda, hak ve adalet çadırını kurmak ve yükseltmek için yapmış olduğu cihad vardır. Yani Nebi-i Ekrem'in (s.a.a.) risalet yükünü omuzlarına aldığı gün, ilk saatlerden itibaren, mücahid, savaşçı, mü'min ve fedakâr –ki henüz ilk gençlik yıllarındaydı– birini yanında buldu, o Ali idi. Peygamber (s.a.a.) bereketli ömrünün son saatlerine kadar, İslam nizamını yüceltmek sonra da onu koruma yolunda yaptığı mücadelede bir an bile Emîrelmü'minîn (a.s.)'ı yanından ayırmadı. Ne kadar mücadele etti, ne kadar tehlikeleri göğüsledi ve hak ve adaletin tesisi yolunda savaşarak kendini nasıl da mahvetti. Meydanda hiç kimse kalmadığı zaman, o kaldı. Hiç kimse meydana adım atmadığında, o attı. Zorluklar ağır bir dağ gibi Allah yolunda cihad edenlerin omuzlarına çöktüğünde, onun sağlam duruşuydu diğerlerini yüreklendiren. Onun için yaşamın manası; Allah'ın verdiği imkânlardan, bedenî ve ruhî gücünden, iradesinden ve ihtiyarında olan her şeyden ilâyi kelimetullah yolunda yararlanmaktan ve hakkı diri tutmaktan ibaretti. Ali'nin iradesi, beden gücü ve cihadıyla hak canlı kaldı.

Baktığınızda, bu gün dünyadaki akıllı insanlar için değer arz eden kavramların hak, adalet ve insanlık olduğunu görürsünüz. Bu kavramlar kalıcı olduysa ve günden güne güçlenip derinleştiyse bu mücadelelerden ve fedakârlıklardan kaynaklanmıştır. Eğer Ali b. Ebî Tâlib gibiler -ki tarih boyunca fazla yokturlar- olmasaydı bugün insanî değerler var olmayacaktı. İnsanlığı cezbeden konuların çekiciliği kalmayacaktı. Beşeriyetin yaşamı, medeniyeti, kültürü, arzuları, değerleri ve yüce hedefleri olmayacaktı ve insanlık vahşi hayvanlığa dönüşecekti. Beşeriyet yüce değerlerin korunmasını, Emîrelmü'minîn (a.s.)'a ve onun gibi yüce insanlara borçludur. Yapılan o cihadlar bu etkiyi oluşturdu.

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşamının bir diğer boyutu, yönetim alanındadır. Büyük düşünen yüce insan, sonunda güce ve hükümete ulaştı, o kısa dönemde öyle işler yaptı ki, eğer yıllar yılı tarihçiler, yazarlar ve sanatçılar yazıp çizselerdi yeterince söz söylememiş ve tasvir edememiş olacaklardı. Devlet başkanı olduğu dönemde Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşam tarzı çok farklıydı. Ali, hükümetin manasını esastan değiştirdi.

O, ilahî hükümetin tecessümü, Kur'an ayetlerinin Müslümanlar arasındaki tecessümü, o, "Kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametli"[2] âyetinin ve mutlak adaletin tecessümüydü. O, fakirleri kendine yaklaştırıyor[3] ve zayıflara özel bir ilgi gösteriyordu. O parayla, zorla ve diğer vesilelerle gündeme getirilen seçkincilik ve haksız yere kendilerini seçkin olarak görenler, Ali'nin nazarında yerle bir olmuşlardı. Onun gözünde ve gönlünde değeri olan şey, iman, takva, ihlas, cihad ve insanlıktı. Bu değerli temellerle, Emîrelmü'minîn (a.s.) beş yıldan daha az bir süre hükümette bulundu. Yüzyıllardır Emîrelmü'minîn (a.s.) hakkında yazanlar, eksik yazmışlardır ve doğru bir şekilde tasvir edememişlerdir. Bunların en iyileri kendi acizliklerini ve kusurlarını itiraf edenlerdir.[4]

Onun en büyük özelliği takvasıdır. Onun Nehcü'l-Belâğa'sı takva kitabıdır. Onun yaşamı takvanın yol ve yöntemidir.[5]

"İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır (kendini feda eder). Allah, kullarına karşı şefkatli olandır."[6]

Bu âyet-i şerife Emîrelmü'minîn (a.s.) hakkında nazil olmuştur, bu ayetin tevili Ali b. Ebî Tâlib'dir. Âyet diyor ki, insanlar arasında bazıları kendi canını, varlığını, yani her insanın sahip olduğu en değerli ve telafisi mümkün olmayan tek sermayeyi -ki eğer bunu verirse artık bunun yerine hiç bir şey konamaz- Allah'ın hoşnutluğunu elde etmek için bir seferde verirler. "İnsanlardan öylesi vardır ki, nefsini satın alır..." Canını, nefsini satıyor, veriyor, kendi varlığını, "Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla" başka hiç bir hedef gözetmeden, hiç bir dünyevî amaç gütmeden, arada hiç bir bencillik olmadan, sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak için. Ancak Allah da böylesi bir fedakârlığın ve terkin karşısında, kuşkusuz tepkisiz kalmaz, "Allah, kullarına karşı şefkatli olandır." Bu ölçünün karşılığı, tecessüm etmiş hali Emîrelmü'minîn Ali b. Ebî Tâlib'dir. Ben bu boyutunu beyan ediyorum.

Sizler Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşamına bakın, çocukluktan, dokuz yahut on üç yaşından itibaren Resûlullah'ın nübüvvetine iman etti ve bilinçli bir şekilde hakikati tanıdı ve ona sarıldı. O andan ta ramazan ayının on dokuzunda, mihrapta ibadetle meşgul iken canını Allah yolunda verdiği ana kadar hoşnut ve mutluydu, iştiyaklı ve arzulu bir şekilde Allah'a iltica etti. Bu elli yıl boyunca yaklaşık elli iki, elli üç yıl boyunca on yaşından itibaren altmış üç yaşına kadar istikrarlı bir çizgide olduğunu, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşamının ve çizgisinin fedakârlık ve candan geçme olduğunu görüyorsunuz. Bu elli yıl içinde, başından sonuna kadar geçen bütün olaylarda sizler fedakârlığın işaretlerini görüyorsunuz, hakikaten bu bizim için bir derstir. Ve biz -ben ve sizler- Ali'nin sözlerini söylemekte ve Ali'nin yolundan gitmekte ve cihanda Ali'ye duyduğumuz muhabbetle tanınmaktayız. Emîrelmü'minîn (a.s.)'dan ders almalıyız, sadece Ali'nin muhabbeti yeterli değildir, sadece Ali'nin faziletlerini tanımak yeterli değildir. Gönüllerinde Ali b. Ebî Tâlib (a.s.)'ın faziletini itiraf eden kimseler vardı. Onlarla aramızda belki de bin dört yüz yıl fark vardır. Onların bazıları kalben Ali'yi masum ve pak bir insan olarak seviyorlardı; ama davranışları farklıydı. Bu özellikleri olmadığından, bu fedakârlıkları olmadığından, benliklerinden kurtulamadıklarından, kendilerinden başkası için bir şey yapmayı bilmediklerinden, henüz benliklerinin esareti altındaydılar. Ali'nin farkı, benliğinin esaretinde olmamasıydı. Ben, onun için asla söz konusu olmadı, onun için söz konusu olan şey vazifeydi, hedefti, Allah yolunda cihaddı ve Allah'tı.

Evvela, Emîrelmü'minîn (a.s.) çocukluk çağında Peygamber (s.a.a.)'e iman ederek, Mekkelilerin alay ve eziyetlerine maruz kaldı. Bir şehir düşünün ki, halkı tabii olarak haşin, medeniyetten ve ölçülü olmaktan uzak, kaba davranışlı, sürtüşmeyi seven, en küçük şeyde bile kavga eden bir halk, bâtıl inançlarında mutaassıp bir halk. Böylesi bir toplumun içinde, büyük bir insan tarafından ortaya konan mesaj o toplumun inançlarının, âdetlerinin, geleneklerinin ve bütün her şeyinin sorgulanmasına neden olmuştur. Dolayısıyla ona karşı çıkmaları doğaldı ve çeşitli kesimler muhalefet ettiler, halk kesimi de Peygamber (s.a.a.)'e karşıydı. Böylesi bir insanı, böylesi bir mesajı bütün varlığıyla savunmak ve ona bağlanmak, fedakârlık ve kendinden geçmiş olmayı gerektirmektedir. Bu, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın kendinden geçmişliğinin ilk adımıydı.

On üç yıl boyunca Ali b. Ebî Tâlib en zorlu olaylarda Peygamber (s.a.a.)'in yanında direndi. Peygamber (s.a.a.)'in hicretinin zorunluluktan, çaresizlikten kaynaklandığı, Kureyş'in ve Mekke halkının baskıları sonucunda yapıldığı doğrudur, ancak yarınları aydınlıktı. Herkes biliyordu ki, bu hicret başarıların bir ön adımıydı, gelecekteki zaferlerin mukaddimesiydi. Zorluklar dönemindeki bir hareketin her şeye rağmen rahatlık ve onurlu bir geleceği olacaktı, bu durumda genellikle herkes bir an önce bu harekete katılmaya ve toplumsal paydadan bir şeyler kapmaya, kendilerine konum hazırlamaya çalışırdı. Bu anlarda Emîrelmü'minîn (a.s.) Peygamber (s.a.a.)'in o evden ve o şehirden çıkabilmesi için karanlık bir gecede O'nun yerine, yatağına yatmıştır. O gece o yatakta yatan kişinin öldürülmesi neredeyse kesindi, bu meseleyi şimdi biz biliyoruz, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın o olayda şehit edilmediğinden haberimiz var, o zaman ve mekânda herkes biliyor muydu? Hayır, mesele, o karanlık gecede, belirli bir noktada bir kişinin öldürülecek olmasıydı, bu kesin bir karardı. Peygamber (s.a.a.)'in buradan çıkabilmesi için, bir kimsenin O'nun yerine yatması gerekiyordu ki, böylece casuslar baktığında orada birinin olduğunu göreceklerdi. Böyle bir şeye kim hazırdı? Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın bu fedakârlığı tek başına olağanüstü ve önemli bir olaydır; ama bu fedakârlığın zamanı da onun önemini arttırmaktadır. Hangi zamandaydı? Bu, zorluk döneminin biteceği, gidip hükümet kuracakları, rahata kavuşacakları zamandı. Yesrib halkı iman etmiş, Peygamber (s.a.a.)'i bekliyordu. Herkes bunu biliyor. O anda bu fedakârlığı Emîrelmü'minîn (a.s.) gösteriyor. Böylesi bir girişimi ve hareketi gerçekleştirecek olan insanda hiç bir şahsî beklentisinin olmaması gerekmektedir.

Sonra Medine'ye vardılar, Peygamber (s.a.a.)'in yeni kurulan, genç devletinde gece gündüz demeksizin savaşlar ve mücadeleler başladı. Her zaman savaş vardı. Bu, öyle bir devletin özelliğiydi. Bedir Savaşı'ndan önce başlayıp Peygamber (s.a.a.)'in ömrünün sonuna kadar süren bu on yıl içinde sürekli bir çatışma hali hâkimdi. Bu on yıl boyunca Peygamber (s.a.a.) kâfirlerle ve onlarla bağlantılı olan kimseler ve kabilelerle onlarca çatışmaya ve savaşa girdi. Bütün bu dönemlerde, Emîrelmü'minîn (a.s.) adeta bir öncü, bir fedai gibi Peygamber (s.a.a.)'i canıgönülden savundu. Öyle ki, Emîrelmü'minîn (a.s.) bütün bu aşamalarda ve tehlikeli alanlarda hazır olduğunu kendisi beyan ediyor ve tarih de buna işaret etmektedir:

Cesur yiğitlerin dayanamayıp geriledikleri tehlikeli anlarda bile, Allah'ın bana ihsan ettiği cesaretle canımı yoluna koydum.”[7]

En zorlu durumlarda bile Emîrelmü'minîn (a.s.) asla tehlikeyi düşünmedi. Bazıları, biz şimdi canımızı koruyalım ve sonra İslam için faydalı oluruz diye düşündüler, Emîrelmü'minîn (a.s.) asla kendini böylesi mazeretlerle kandırmadı, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yüce nefsi kanmazdı. O, bütün tehlikeli anlarda ön saflarda hazırdı.

 

Sükût ve İşbirliği Dönemi

Peygamber (s.a.a.)'in dönemi sona erip O vefat ettikten sonra, bana göre; Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşamının en zorlu dönemi olan Peygamber (s.a.a.)'den sonraki bu otuz yıl başladı. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın en zorlu dönemleri o günlerdi. Aziz ve yüce Peygamber (s.a.a.) varken gidip O'nun gölgesinde mücadele ediyorlar, savaşıyorlardı, güzel günlerdi, iyi günlerdi. Acı günler Peygamber (s.a.a.)'den sonraki günlerdi. O günlerde bazen fitne bulutları ufku öylesine karartıyordu ki, doğru bir şekilde yürümek isteyenler için adım atmak dahi mümkün olmuyordu. Böylesi şartlarda Emîrelmü'minîn (a.s.) fedakârlığın en büyük imtihanlarını verdi.

İlk olarak, Peygamber (s.a.a.) vefat ettiğinde Emîrelmü'minîn (a.s.) vazifesini yerine getirdi. Yoksa bir yerlerde toplanıldığından yahut İslam dünyasının kudret ve hükümet kaderinin o toplantıda tayin edildiğinden habersiz değildi. Emîrelmü'minîn (a.s.) için mesele bu değildi, onun için asla benlik gündemde değildi. Hilafet meselesi belli olduktan, insanlar Ebû Bekir'e biat ettikten ve her şey tamamlandıktan sonra, Emîrelmü'minîn (a.s.) kenara çekildi. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın hükümete karşı olduğuna dair kendisinden hiç bir cümle, kelime ve beyan ortaya konmamıştır. Ancak ilk günlerde bunu yapmış, onun akidesine göre hak olan ve yapılması gereken şeyi elde edebilmeyi başarmak için çaba göstermiştir. Sonra gördü ki, insanlar biat ettiler, mesele kapandı ve Ebû Bekir Müslümanların halifesi oldu. Bu aşamadan sonra, Emîrelmü'minîn (a.s.) muhalif bir insan olsa da hiç bir şekilde, onun bu devlet için bir zarar ve tehlike teşkil etmediği İslam tarihinde kayıtlıdır. Emîrelmü'minîn (a.s.) bu dönemde -ki çok da uzun bir dönem değildi belki bir kaç ay- şöyle buyurdu:

"Siz de biliyorsunuz ki, ben hilafete diğerlerinden daha layığım. Allah'a andolsun ki, ben Müslümanların işleri düzenli yürüdüğü müddetçe ve özellikle benden başkasına zulmedilmedikçe, (hilafeti diğerlerine) teslim edeceğim."[8]

Kısa bir süre sonra belki bir kaç aydan fazla geçmemişti ki, bazı güruhların irtidatı başladı, bunlar bir çeşit tahrik de olabilirdi. Bazı Arap kabileleri Peygamber (s.a.a.)'in olmadığını, İslam'ın rehberinin başta olmadığını düşünerek, bir bahane bir kusur bahane edip, karşı koymak, savaşmak istiyorlardı, belki de münafıklar onları tahrik ediyordu. Sonuçta Ridde -yani bir grup Müslüman'ın dinden dönmesi- olayları ortaya çıktı ve Ridde savaşları başladı. Vaziyet böyle bir hal alınca Emîrelmü'minîn (a.s.) artık kenarda oturmanın zamanı olmadığın, devleti savunmak için meydana inmek gerektiğini gördü. Burada şöyle buyurdu:

Ben hilafet meselesinden ve Ebû Bekir'in halife olmasından sonra elimi çekip, kenara oturdum. Bu, kenara çekilmeydi, sonra bir kısım insanların İslam'dan döndüğünü, İslam'ı ortadan kaldırmak istediklerini gördüm, işte o zaman meydana dahil oldum.”[9]

O saatten sonra Emîrelmü'minîn (a.s.) faal bir şekilde meydana inmiştir, bütün önemli toplumsal olaylarda Emîrelmü'minîn (a.s.) varlığını göstermiştir. 

Emîrelmü'minîn (a.s.), yirmi beş yıl süren üç halife dönemindeki rolünü vezirlik olarak adlandırmaktadır. Daha sonra Osman'ın katledilmesinin akabinde Emîrelmü'minîn (a.s.)'ı halife olarak seçmek için geldiklerinde şöyle buyurmuştur:

Benim size emir olmamdansa tıpkı geçmişte olduğu gibi vezir olarak kalmam daha iyidir, bırakın vezir olarak kalayım.”[10]

Yani yirmi beş yıllık makam ve konumunu vezirlik olarak tanımlamaktadır. O, işlerde her zaman hizmeti hedeflemiş ve konum olarak işlerin başındaki halifelere yardımı seçmiştir. Bu da olağanüstü büyüklükte bir fedakârlıktı ki, insan gerçekten düşündüğünde Emîrelmü'minîn (a.s.)'daki bu fedakârlık ve kendinden geçmişlik karşısında adeta şaşırıyor.

Bütün bu yirmi beş yıl boyunca, ayaklanma, ihtilal, karşı koyma, ordu toplama, gücü ve hükümeti ele geçirme düşüncesine kapılmadı. Bu tür şeyler insanların aklına gelir. Allah Resûlü dünyadan göçtüğünde, hazret yaklaşık otuz yahut otuz iki yaşındaydı. Sonrasında ise gençlik dönemini, fizikî olarak en güçlü dönemini geçirmiştir. İnsanlar arasında sevilmesi, zekâsı, derin ilmi gibi, bir insan için mümkün olan bütün cazibeler Emîrelmü'minîn (a.s.)'da en üst düzeyde mevcuttu. O eğer bir şey yapmak isteseydi, kesinlikle bunu yapabilirdi. Bütün bu yirmi beş yıl boyunca başında halifelerin bulunduğu bu genel hedefleri ve külli olarak İslam nizamını korumak için hizmet etmenin dışında Emîrelmü'minîn (a.s.) hiç bir girişimde bulunmadı ve ondan hiç bir şey işitilmedi. Bu konuda pek çok olağanüstü olaylar gerçekleşmiştir ki, ben bu tarihî konulara girmek istemiyorum.

İkinci halifenin ölümünden sonra oluşturulan altı kişilik şuraya Emîrelmü'minîn (a.s.)'ı davet ettiler. İmam kızmadı ve katıldı. “Bunlar benim dengim değildir” demedi. “Talha ve Zübeyr nere, Abdurrahman b. Avf nere, Osman nere, ben nere?” demedi. Ömer'in vasiyeti üzere halifeyi seçecek olan altı kişilik şurayı oluşturdular. Bu altı kişi arasında halifeliğe en çok layık olan oydu ve Abdurrahman bin Avf şuranın başkanıydı. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın iki oyu vardı, kendisinin ve Zübeyr'in, Osman'ın da iki oyu vardı kendisinin ve Talha'nın, Abdurrahman b. Avf'ın da iki oyu vardı, kendisinin ve Sa'd b. Ebî Vakkas'ın. Abdurrahman b. Avf şuranın başkanı olarak belirleyici konumdaydı. Eğer Emîrelmü'minîn (a.s.)'a biat etseydi, o halife olacaktı, Osman'a biat etseydi o halife olacaktı. İlk önce Emîrelmü'minîn (a.s.)'a dönerek, ona Allah'ın Kitabı'na, Peygamber (s.a.a.)'in sünnetine ve Şeyheyn'in -yani önceki iki halifenin- uygulamalarına göre hareket etmesi tavsiyesinde bulundu. Hazret buyurdu: “Hayır ben Allah'ın Kitabı'nı ve Peygamber (s.a.a.)'in sünnetini kabul ediyorum, ancak Şeyheyn'in uygulamalarını devam ettirmem, ben kendi ictihatlarıma göre amel ederim, onların ictihatlarını dikkate almam.” Doğru ve hak olarak bildiği şeyden küçük bir tavizle, hükümeti elde edebilir, güce ulaşabilirdi. Emîrelmü'minîn (a.s.) bir an bile böyle düşünmedi, hükümeti ve gücü ele almaktan mahrum oldu. Burada da fedakârlık yaptı ve bencilliğini asla gündeme taşımayarak ayaklarının altında çiğnedi. Emîrelmü'minîn (a.s.)'da böylesi duygular en başından beri görülmemişti. 

Osman'ın hilafetinin üzerinden on iki yıl geçtikten sonra, onun yaptıklarına itirazlar artmaya başladı, birileri ona çok fazla karşı çıkıyor ve eleştiriyordu. Mısır'dan, Irak'tan, Basra'dan ve diğer yerlerden gelmişlerdi. Neticede büyük bir topluluk oluşturmuşlar ve Osman'ın evini kuşatma altına alarak, hayatını sonlandırmakla tehdit etmişlerdi. Peki burada Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın makamında olan birisi nasıl davranırdı? Hilafet makamının kendisinin hakkı olduğuna inanan ve yirmi beş yıl boyunca bu hakkından mahrum edilen ve kendiliğinden kenara çekilen, şimdiki hükümetin icraatlarına da karşı olan birisi, onun evinin kuşatma altında olduğunu görüyordu. Sıradan birisi, hatta seçkin ve yüce birisi burada ne yapardı? Diğerlerinin yaptığı işi yaparlardı. Talha'nın, Zübeyr'in ve Ayşe'nin yaptıklarını yapardı, Osman'ın olayında bir şekilde parmakları olan diğer insanların yaptıklarını yapardı. Osman'ın katledilmesi İslam tarihinin önemli olaylarından biridir. Nehcü'l-Belâğa'ya ve İslam tarihini konu alan eserlere baktığınızda Osman'ın katline kimin sebep olduğunu, kimlerin onu öldürdüğünü ve bu olaya sebep olduğunu çok açık bir şekilde görürsünüz. Bunlar, Osman'ı sevdiklerini iddia eden ve bu sevgiyi, sonradan yapacakları işin merkezine koyan kimselerdi. Orada arkadan hançerlediler ve el altından tahrik ettiler. Amr b. As'a Osman'ı kimin öldürdüğünü sorduklarında şöyle cevap verdi: “Falanca -bir sahabenin ismini zikretti- kılıcını yaptı, bir diğeri keskinleştirdi, bir başkası kılıca zehir sürdü ve bir diğeri de ona vurdu.” Gerçek tam da budur.

Emîrelmü'minîn (a.s.) bu olayda bütün samimiyetiyle, yapması gerektiğine inandığı ilahî ve İslamî vazifesini yerine getirdi. İki değerli mücevherini, Peygamber (s.a.a.)'in iki hatırasını, Hasaneyn'i, Osman'ı savunmak için onun evine gönderdi. Muhalifler, Osman'ın evini kuşatmışlardı ve içeriye su götürülmesine izin vermiyorlardı. Emîrelmü'minîn (a.s.) Osman'a su ve yiyecek gönderdi. Osman'a karşı öfkeli olanlarla defalarca müzakere ederek, onların öfkesini dindirmeye çalıştı. Onlar Osman'ı öldürdüğünde ise Emîrelmü'minîn (a.s.) öfkelenmişti.

Burada da yine, bütün insanlarda var olan bir benlik ve bencillik duygusu Emîrelmü'minîn (a.s.)'da kesinlikle müşahede edilmedi. Osman öldürüldükten sonra, Emîrelmü'minîn (a.s.) istenen bir kişi olarak fırsatları değerlendirip meydana gelerek, insanlar artık kurtuldunuz, rahata erdiniz, diyebilirdi. İnsanlar da onu seviyorlardı; ama öyle olmadı. Osman'ın öldürülme olayından sonra bile Emîrelmü'minîn (a.s.) yönetimi ele geçirmeye çalışmadı. Bu nasıl yüce bir ruhtur. “Ey insanlar! Beni bırakın, gidin başka birine.[11] Eğer başka birini hilafete seçerseniz, ben onun veziri olarak yanında yer alacağım. Bunlar Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın o günlerde söylediği sözlerdir. İnsanlar kabul etmediler, Emîrelmü'minîn (a.s.)'dan başkasını hilafete seçemezlerdi.

 

Hilafet Dönemi

Bütün İslamî kesimler Emîrelmü'minîn (a.s.)'a biat ettiler. O güne kadar, Emîrelmü'minîn (a.s.)'a yapılan biat kadar hiç bir biat bu kadar umuma yayılmamıştı ve sadece Şam biat etmemişti. Bütün İslamî gruplar, önde gelenler ve sahabeler biat etmişlerdi. Sadece on kişiden az bir grup vardı biat etmeyen, Emîrelmü'minîn (a.s.) onları mescitte toplayıp tek tek neden biat etmediklerini sordu. Her biri bir özür beyan etti, bir şeyler söyledi. Bazıları biat etti, bazıları -parmakla sayılacak kadar az bir grup- yine de biat etmedi, hazret de onları kendi hallerine bıraktı. Ancak geri kalan Talha ve Zübeyr gibi tanınmış simalar Emîrelmü'minîn (a.s.)'a biat ettiler ve onlar biat etmeden önce Emîrelmü'minîn (a.s.) şöyle buyurdu:

"Bilin ki, eğer kabul edersem, size bildiğim gibi davranırım. Söyleyenin söylemesinden, ayıplayanın kınamasından çekinmem."[12]

Emîrelmü'minîn (a.s.) bu söylemiyle insanlara hücceti de tamamladıktan sonra hilafeti kabul etmiştir. Emîrelmü'minîn (a.s.) burada da maslahatı ve olayın farklı yönlerini göz önünde bulundurarak insanların gönlünü kazanabilirdi; ama burada dahi tam bir kararlılıkla İslamî usûl ve değerlerde direndi. Bu tavizsizliğinden dolayı, bütün o düşmanlar Ali'nin karşısında saf tutmuşlardır. Emîrelmü'minîn (a.s.) bir tarafta güç ve paranın tam bir yansıması olan orduyu, bir tarafta tanınmış ve muteber kişilerin yer aldığı orduyu, diğer tarafta da kutsal değerlere sahip çıkan zâhirde âbid görünen orduyu karşısında buldu. Tüm bu kimseler İslam'ın hakikatine ve ruhuna, İslamî öğretilere yabancılaşmış, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın makam ve şanına hakaret eden, ahlaksızlık yapan, düşmanlık güden insanlardı. 

Emîrelmü'minîn (a.s.) üç ayrı karargâhta bu üç ayrı grupla, “Nâkisîn”, “Kâsıtîn” ve “Mârikîn” ile savaştı. Bu olayların her biri, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın Allah'a tevekkül ruhuna, fedakârlığına, bencillikten uzak oluşuna işaret etmektedir. Sonuç itibariyle bu yolda şahâdete ulaştı ki, hazret hakkında şöyle denmiştir: “Ali'yi adaleti öldürdü.” Eğer Emîrelmü'minîn (a.s.) adalete uymak istemeseydi, ortama göre davranıp kendi makamını ve şahsiyetini İslam dünyasının maslahatına tercih etseydi, en başarılı ve güçlü halife olacaktı ve karşısında hiç bir düşman bulunmayacaktı. Ama Emîrelmü'minîn (a.s.) hak ve bâtılın ölçüsüdür. Bu yüzdendir ki, her kim Hazret-i Ali'nin peşinden gider, onu kabul eder ve onun gibi amel etmeyi isterse haktır ve her kim de onu kabul etmezse bâtıldır. Bundan dolayı, Emîrelmü'minîn (a.s.) vazifesini yerine getirirken zerre kadar bencillik, şahsî duygu ve menfaatlerini işe karıştırmamış, seçtiği yolda hareket etmiştir. Emîrelmü'minîn (a.s.) böylesi bir şahsiyettir. Bu yüzden Ali, gerçekten hakkın ölçüsüdür. Bu, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşamıdır.

"İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır (kendini feda eder)."[13]

Sadece şahâdet anı, can verdiği an değil, Emîrelmü'minîn (a.s.) daima canını Allah yolunda adamıştı, bütün ömrü boyunca her an canını Allah yoluna adamıştı.[14]

Emîrelmü'minîn (a.s.) bu müddet zarfında, İslam'ın inziva döneminde, küçük bir toplum olduğu dönemde meydana getirilen İslamî esasların ve değerlerin, maddî refah, genişleme, güç, ilerleme ve yayılma döneminde de yaşanabileceğini göstermiştir. Eğer bu noktaya dikkat edersek, çok önemli olduğunu görürüz. İslamî esaslar, İslamî adalet, insanî yücelik, cihad ruhu, İslamî yapılanma, ahlakî temel ve değerler Peygamber (s.a.a.) döneminde ilahî vahiyle beraber nazil oldu ve mümkün olduğu ölçüde Peygamber (s.a.a.) tarafından İslam toplumunda uygulandı. Ama Peygamber (s.a.a.) zamanındaki İslam toplumu neydi? On yıl boyunca sadece Medine'deydi, bir kaç bin kişilik küçük bir şehirdi. Mekke'nin ve Taif'in fethinden sonra, ellerinde sınırlı bir bölge, sınırlı bir servet, yaygın bir fakirlik ve çok kısıtlı imkânlar vardı. İslamî değerlerin temeli böyle bir muhitte atıldı.

Peygamber (s.a.a.)'in dünyadan göçtüğü günün üzerinden yirmi beş yıl geçmişti. Bu yirmi beş yıl zarfında İslam ülkesinin genişliği iki değil, üç değil, on değil, yüzlerce kat artmıştı. Yani Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın hilafete geldiği gün, orta Asya'dan, Kuzey Afrika'ya -Yani Mısır- kadar olan yerler İslam devletinin kontrolündeydi. İslam'ın ilk döneminde var olan iki büyük devletten -Roma ve İran-  biri tamamen yok olmuştu ki, bu İran devletiydi ve o günün İran'ının bütün toprakları İslam devletinin kontrolüne geçmişti. Roma topraklarının da büyük bir bölümü de -ki Şam, Filistin, Musul ve diğer bölgeler-  İslam'ın hâkimiyetine girmişti. Böylesi büyük bir coğrafya İslam'ın ihtiyarındaydı, dolayısıyla büyük servetler kazanılmıştı, artık fakirlik, kıtlık ve açlık yoktu. Altın yaygınlaşmıştı, para çoğalmıştı, pek çok servet oraya akmıştı. Dolayısıyla İslam ülkesi zengin olmuştu. Birçokları gereğinden fazla refaha kavuşmuştu. Eğer bu dönemde Ali ve hükümeti olmasaydı, tarihin, İslamî esasların ve nebevî değerlerin sadece Medinetu'n-Nebi döneminde, İslam toplumunun bu küçük ve fakir olduğu dönemde uygulanmaya müsait olduğuna hükmetmesi mümkündü. Yine birileri çıkıp, İslam toplumu büyüyüp, farklı medeniyetlerle karışınca, İran ve Roma'dan çeşitli kültür ve medeniyetler insanların hayatına girdi ve farklı halkların hepsi İslam toplumu şemsiyesi altında toplandılar, artık o esaslar yeterli değildi ve ülkeyi idare edemezdi, diyebilirdi. Emîrelmü'minîn (a.s.) bu beş yıllık dönemde amelleri, yaşamı ve hükümet yöntemiyle şunu gösterdi: Hayır! Peygamber (s.a.a.) döneminde parıldayan o esasların -tevhid, adalet, vicdan, eşitlik, insanların birlikteliği- güçlü ve yeterli bir halifenin yönetiminde uygulanması mümkündür. Bu, tarihte kaydedilen bir şeydir. Her ne kadar Emîrelmü'minîn (a.s.)'dan sonra bu yöntemler devam etmediyse de o bize İslam devleti yöneticisinin ve sorumluların kararlı olmaları halinde, derin inanç sahibi olmaları halinde, o esasların İslam hükümetinin genişlemesi, farklı şartların ortaya çıkması ve yeni yaşam şekilleri karşısında hayata geçirilmesinin ve insanları da bundan faydalandırmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Açıktır ki, on, on beş bin nüfuslu bir şehirde toplumsal adaletin oluşturulmasıyla, on milyonlarca, yüz milyonlarca nüfusa sahip Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın devletindeki toplumsal adaleti sağlamak aynı olmayacaktır. İşte Emîrelmü'minîn (a.s.) bu işleri başarmıştır.

Ben Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yapmış olduğu bazı şeyleri -ki o yüce şahsiyetin sözlerinde yer almaktadır-  size arz edeceğim. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın hayatında bu türden binlerce örnek vardır. İnsanlar gelip biat etmek için ısrar ettiler; ama hazret kabul etmiyordu. İnsanların ısrarı arttı. Büyük, küçük herkes, liderler ve sahabenin önde gelenleri; “Hayır! Sadece Ali b. Ebî Tâlib başa gelmelidir, onun dışında kimse bu işi başaramaz.” diyerek, tekrardan ısrarla hazretin huzuruna geldi. Hazret “O halde mescide gidelim” diye buyurdu. Hazret minbere çıkıp bir hutbe okudu ve yaptığı konuşmada kendi isteklerini sıraladı. Emîrelmü'minîn (a.s.) şöyle buyurdu:

"Bugüne kadar her kim beytülmalden haksız yere bir kazanç elde etmişse ve ben bunları tespit edersem bu malları beytülmale geri döndüreceğim."

Bütün bu yıllar boyunca beytülmalden haksız bir şekilde elde edilen kazançların tümünü. “Ben bütün bu haksız kazançları geri döndüreceğim” buyurdu.

Hatta o paradan evlendikleri hanımlarının mihirlerini ödemiş dahi olsalar, o parayla cariye almış dahi olsalar beytülmale geri döndüreceğim.[15]

İnsanlar ve ileri gelenler bilsinler ki, benim yöntemim budur.

Bir kaç gün sonra muhalefetler başladı. Elbette mustazaf halk ve toplumun mazlum tabakası böylesi bir yolun izlenmesini istiyordu; lakin nüfuzlu ve kendini bu sözlerin muhatabı olarak gören insanların rahatsız oldukları aşikârdır. Oturup toplantılar düzenlediler, “Ali'nin yaptığı bu şey de nedir?” diye söylenmeye başladılar. Velid b. Ukbe -Osman zamanında Kûfe valisi olan şahıs- onlar adına sözcü olup Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın huzuruna çıkarak şöyle dedi: “Ey Ali! Bizim sana biatimiz bazı şartlara bağlıdır. Bizim şartlarımız; kazandığımız paralara dokunmaman, Osman döneminde elde edilenlerle işinin olmamasıdır.” Velid b. Ukbe'den sonra, Talha ve Zübeyr geldi. Elbette Velid b. Ukbe'nin durumu Talha ve Zübeyr'den farklıdır. Velid b. Ukbe yeni Müslüman olmuş kimselerdendir, ailesi İslam ve devrim karşıtıydı, İslam'a karşı savaşmışlardı. İslam galip geldikten sonra Peygamber (s.a.a.)'in son dönemlerinde, o da tıpkı Benî Ümeyye'nin diğer fertleri gibi Müslüman olmuştu. Ama Talha ve Zübeyr İslam'a ilk girenlerden ve Peygamber (s.a.a.)'in yakın ashabındandı. Talha ve Zübeyr de -İslam'ın önde gelen şahsiyetleri ve Peygamber (s.a.a.)'in sahabelerindendi-  Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın huzuruna geldi ve kendi isteklerini bildirerek şunları söyledi: "Bizi de bize denk olmayanlar gibi malları beytülmale vermek konusunda eşit tuttun, bu ne demektir? Neden bize imtiyaz tanımıyorsun? Bütün bunlar bizim kılıçlarımız sayesinde kazanıldı, İslam'ın ilerlemesini sağlayanlar bizleriz, zahmet çekenler ve çaba sarf edenler bizleriz, şimdi sen bizi yeni Müslüman olmuş, fethedilmiş ülkelerin insanlarıyla bir mi tutacaksın?”[16]

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın Velid b. Ukbe'ye verdiği cevabı ben görmedim -tarih o cevabı kaydetmemiştir-  ama diğerlerine verdiği cevap tarih sayfalarında yerini almıştır. Hazret minbere çıktı ve sert bir şekilde cevap verdi. Beytülmalin eşit bir şekilde bölüşülmesi konusunda şöyle buyurdu:

"Uygulanan bu yöntemin kurucusu ben değilim, ben ve siz, Peygamber (s.a.a.)'in bu tür uygulamalarda bulunduğuna şâhid olduk."[17]

Bu yapılanın aynısını Peygamber (s.a.a.)'in de yaptığını görmekteyiz, Peygamber (s.a.a.)'in değerlerini, itikadî temellerini ve uygulamalarını bu dönemde de uygulamak istiyorum. Ali bunları uyguladı ve uygulamalıydı da bedelini de ödedi.

Bu işin bedeli, yapılan üç savaştı. Emîrelmü'minîn (a.s.) karşı koydu. Açıktır ki, Emîrelmü'minîn (a.s.) hilafet hakkını kendisinde görüyordu. Fakat Peygamber (s.a.a.)'in vefatından sonra böyle olmadı, kendi hakkı olarak gördüğü şey karşısında, yirmi beş yıl boyunca hiç bir harekette bulunmadı; eğer birileri de bu konuda bir şeyler söyleyecek olsa, onları sakinleştiriyordu.

"Sen yersiz sorular soran perişan ve muzdarip bir adamsın, o yağmacıların yağma hikâyesini bir kenara bırak."[18]

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın bu türden sözleri vardır. Emîrelmü'minîn o mesele karşısında yirmi beş yıl boyunca her hangi bir tepki göstermedi; ancak zâhiren bu meseleden daha az göze batan meseleler karşısında -sosyal adalet meselesi, nebevî esasların diriltilmesi meselesi, Peygamber (s.a.a.)'in bıraktığı İslam binasının sağlamlaştırılması meselesi gibi- üç savaşa tahammül etti. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yapmış olduğu büyük iş budur. Emîrelmü'minînin bu alanda bir başka hamlesi de vardır. Bizim Alevî öğretilerle biraz daha aşina olmamız iyi olacaktır. Hazret şöyle buyuruyor:

"Bir kimsenin hakkını gözetmeniz, sizi ona hakkı uygulamaktan alıkoymasın.”"[19]  

Yani eğer bir kimse mü'min ise Allah yolunda cihad ediyor ise büyük zahmetlerle karşı karşıya ise cephede bulunup büyük işlere imza atmışsa onun haklarına riayet etmek sizlere farzdır. Eğer bu şahıs bir yerde hataya düşer, hakkı zayi ederse sorumlular ve yöneticiler olan sizlerin hataya düştüğü için riayet edilmesi vacip olan o hakkı engellememeniz gerekmektedir. Dolayısıyla meseleleri birbirinden ayırmalısınız. Eğer bir kimse iyi bir insansa, değerli bir kimseyse, iyi bir geçmişe sahip olup İslam ve ülke için zahmet çekmişse onun hakkı makbul ve mahfuzdur, biz o insana karşı saygılıyızdır. Ama eğer bir hata yapmışsa, o hakka riayet etmek, o insanın yapmış olduğu hatayı görmezden gelmemize sebep olmamalıdır. Bu, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın mantığıdır. Emîrelmü'minînin faziletlerini övücü şiirler yazan, Sıffin Savaşı'nda en güzel şiirlerle orduya moral veren, insanları Muaviye'ye karşı harekete geçiren, velayeti kabul noktasında ihlaslı ve meşhur olan Necaşî adında bir şair, ramazan ayında içki içmişti. Emîrelmü'minîn (a.s.) bundan haberdar olunca, “Şarabın haddi bellidir onu haddin uygulanması için buraya getirin” diye emir buyurdu. Emîrelmü'minîn insanların gözleri önünde ona şarap içtiği için seksen sopa vurarak haddi uyguladı. Onun aile ve kabilesi Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın huzuruna gelerek şöyle dediler: “Ey Emîrelmü'minîn sen bizi utandırdın. Bu senin cemaatindendi, senin dostların arasındaydı -bugünkü tabirle-  senin taraftarındı.” Hazret buyurdu: “Ben bir şey yapmadım, İslam'a karşı yanlış yaptı ve onun için ilahî hadlerin uygulanması farz oldu, ben de o farzı yerine getirdim.” Elbette  Necaşî, Ali'den sopa yedikten sonra, “Madem öyle ben de bundan sonra gider Muaviye için şiir okurum” dedi. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yanından ayrılarak Muaviye'nin ordugâhına katıldı. Emîrelmü'minîn “Necaşî bizim yüzümüzden gitti, yazık oldu, onu elde tutmalıydık” falan da demedi. Hayır, gittiyse gitti; elbette eğer kalmış olsaydı daha iyi olurdu. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın mantık ve yöntemi bunlardı. Necaşî'nin dostlarına şöyle buyurdu: "O Müslüman değil miydi? Allah'ın haram kıldığı şeye riayet etmedi, biz de ona günahlarına kefaret olması için haddi uyguladık."[20] Böylece günahları döküldü.

Benî Esed kabilesinden birisi -ki Emîrelmü'minîn (a.s.) ile dünür ve akrabaydılar-  haddi gerektiren bir iş yapmıştı. O şahsın kabilesinden Emîrelmü'minîne tâbi olan bir kaç kişi hazretin huzuruna gidip meseleyi halledelim dediler. İlk önce İmam Hasan-ı Mücteba (a.s.)'ın yanına giderek, onu babası için aracı kılmak istediler. İmam Hasan şöyle buyurdu: “Benim gelmeme gerek yok; siz kendiniz gidin, babam Emîrelmü'minîn sizi tanıyor.” Bunun üzerine kendileri Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın huzuruna çıkıp, “Bizim kabileden böyle bir şahıs vardır, bize yardımcı ol” dediler. Hazret onlara cevaben şöyle buyurdu: “Elimde olan her hangi bir şeyde ne derseniz kabul ederim.” Onlar sevinerek İmamın huzurundan ayrıldılar. Yolda İmam Hasan (a.s.)'a rastladılar. İmam Hasan (a.s.)'ın “Ne yaptınız?” sorusuna “Emîrelmü'minîn (a.s.) ‘Elimde olan her şeyi sizin için yaparım' dedi.” diyerek cevap verdiler. İmam Hasan (a.s.) gülümseyerek şunları söyledi: “Şu halde onun had cezasının uygulanması için gereken her şeyi yapmalısınız.” Sonra da Emîrelmü'minîn (a.s.) ona had uyguladı. Gelip şöyle dediler: “Ey Emîrelmü'minîn neden bu adama had uyguladın?” Emîrelmü'minîn cevap verdi: “Had benim elimde değildir, had Allah'ın hükmüdür. Ben elimde olan şeyleri sizin için yaparım dedim, haddin uygulanması benim elimde değildir.”[21] Üstelik Benî Esed kabilesi Emîrelmü'minînin samimi taraftarı ve dostlarıydılar. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşamı böyleydi.

Onun yemeği, elbisesi, geçim durumu ve evlatları hakkında çok şeyler nakledilmiştir. Ravi diyor ki: “Gittiğimde İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s.)'ın oturup yemek yediklerini gördüm. Onların yemekleri ekmek, sirke ve biraz yeşillikten ibaretti. Dedim ki: ‘Efendimin oğulları, sizler emirlersiniz, hükmeden ailesiniz, Emîrelmü'minînin evlatlarısınız, çarşı pazarda da bunca yiyecekler vardır. Rahbe'de -Kûfe'nin yakınlarında bir yer-  bütün her şey satılmakta ve insanlar bunlardan faydalanmaktadırlar, siz efendimizin oğullarının yiyeceği bunlar mı?' Bana dönerek şöyle buyurdular: ‘Sen Emîrelmü'minîn (a.s.)'ı tanımamışsın.'”[22] Git onun yaşantısını gör. O hazret kendi ailesine karşı da o şekildeydi.

Zeyneb-i Kübra'nın olayını duymuşsunuzdur, Ebû Râfi'den emanet alma hikâyesi. Akil'in hikâyesini biliyorsunuzdur, hazretin huzuruna gelip bir şeyler talep ettiğini, bir miktar fazladan buğday istediğini, bunun üzerine hazretin kızgın demiri alıp ona yaklaştırmasını biliyorsunuzdur. Elbette o ateşle onu dağlamadı, sadece tehdit ederek, isteğini kabul etmedi. Abdullah b. Câfer -kardeşinin oğlu ve damadı, Hazret-i Zeyneb'in kocası-  hazretin huzuruna çıkarak şöyle demişti: “Ey Emîrelmü'minîn şu an biraz dardayım, evimdeki eşyalardan bir kısmını satmak zorundayım, bana biraz yardım edin.” Hazret kabul etmeyerek şöyle buyurdu: “Bu dediğin amcanın gidip insanların mallarından çalarak sana vermesinden başka bir şey değildir.”

Emîrelmü'minîn (a.s.), Peygamber (s.a.a.) dönemine nispetle daha ilerlemiş, genişlemiş, medenileşmiş ve zenginleşmiş bir toplumda hükümet etmenin ölçüsünü ortaya koymuştur. Her şey ilerlemişti. Emîrelmü'minîn (a.s.) kendi hareketleriyle bu zamanda, böyle durumlarda da aynı esaslara göre yaşamanın mümkün olduğunu ispatlamak istemiştir. Bu, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yapmış olduğu büyük bir iştir. Maneviyatın, adaletin, cihadın, insanların gelişiminin, liyakatli ve mü'min bir yöneticiliğin aslını göstermektir -ki Emîrelmü'minînin hayatı bu türden olaylar ve hükümlerle doludur, sizler bunları yıllar içinde Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın destanları, rivayetleri ve sözleri olarak duydunuz ve duyacaksınız- tüm bunlar toplamda Emîrelmü'minînin bütün dünyaya İslamî esasların her şartta uygulanabilirliğini ortaya koymasıdır.  İşin aslı da budur. İslamî esaslar Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın elbisesinin şekli değildir ki, yanlış giyinmişse yahut üzerine bir gömlek geçirmişse bu gün bizim de aynı şekilde giyinmemiz gereksin. İslamî esaslar adalet, tevhid, insanlara karşı insaflı davranmak, insan haklarına karşı saygılı olmak, zayıfları gözetmek, İslam ve din karşıtı cephelerin karşısında durmak, hakta ve İslam'da direnmek ve hak ve hakikati savunmaktır. Bunlar bütün zamanlarda uygulanabilir şeylerdir. 

Elbette bugün biz zamanımızda bu sözleri söylüyoruz, gerçekte üst perdeden sözler ediyoruz. Kim Emîrelmü'minîn (a.s.)'a benzeyebilir hatta bunu düşünebilir? Hayır, hiç kimse Emîrelmü'minîne benzeyemez. Onun torunu olan, masumiyet makamına sahip bulunan İmam Seccad (a.s.)'a ne kadar çok ibadet ettiği söylendiğinde, “Benim ibadetim nerede, Ali'nin ibadeti nerede?” diye cevap vermiştir. Yani İmam Seccad (a.s.) diyor ki, ben Ali ile kıyaslanamam bile. İmam Seccad (a.s.) ile günümüz âbid ve zâhidleri arasında bile milyonlarca fersah fasıla vardır. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın modeli, zirveyi ve hareketin yönünü göstermiş ve ölçüyü belirlemiştir, artık her yere ulaşmamız mümkündür. İslam nizamı adil, halklara karşı insaflı ve yardımcı, insanların haklarına karşı saygılı ve zayıflara karşı yapılan zulüm karşısında güçlüdür. Tarih boyunca beşeriyetin önemli sorunları bunlardır. Beşeriyet her zaman bu problemlere düçar olmuştur ve hâlâ da bunlarla yüz yüzedir. Halklar bu zorbalıklar yüzünden ezilmektedirler ve yaşamları zorlaşmaktadır. İslam'ın, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın ve Alevî hükümetin mantığı bu şeylere karşı koymaktır, ister bir toplumun içinde zorbalar zayıfları ezmek istediğinde, ister küresel ve uluslararası çapta olsun.[23]

 

Kaynak: Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, 250 YILLIK İNSAN / Hz. Peygamber (s.a.a.)'den İmam-ı Zaman (a.f.)'a kadar Ehl-i Beyt'in İki Yüz Elli Yıllık Mücadele Tarihi, çev. Muaz Pazarbaşı, s. 26-29, Feta Yayıncılık, 2015.

Not: Daha önce yayınladığımız yazının devamını okumak için tıklayınız... Emîrelmü'minînin Hayatında İktidar, Mazlumiyet ve Zafer

[1] Nehcuü'l-Belâğa, 77. Hikmet.

[2] Fetih Sûresi, 29.

[3] İbn Ebi'l-Hadid, Şerhu Nehcü'l-Belâğa, c. 18, bâb 75, s. 226.

[4] 30.01.1991 tarihli konuşmalarından.

[5] 08.01.1999 tarihli konuşmalarından.

[6] Bakara Sûresi, 207.

[7] Nehcü'l-Belâğa, 197. Hutbe.

[8] Nehcü'l-Belâğa, 74. Hutbe.

[9] Nehcü'l-Belâğa, 62. Mektup.

[10] Nehcü'l-Belâğa, 92. Hutbe.

[11] Nehcü'l-Belâğa, 92. Hutbe.

[12] Nehcü'l-Belâğa, 92. Hutbe.

[13] Bakara Sûresi, 207.

[14] 28.05.1989 tarihli konuşmalarından.

[15] Nehcü'l-Belâğa, 15. Hutbe.

[16] Bihârü'l-Envâr, c. 32, s. 21.

[17] Bihârü'l-Envâr, c. 32, s. 22.

[18] Nehcü'l-Belâğa, 162. Hutbe.

[19]  Tasnîf-i Gureru'l-Hikem ve Dürerü'l-Kelim, s. 69.

[20]  El-Hayat, Ahmed Aram Tercümesi, c. 2, s. 714.

[21]  Deâimu'l-İslam, c. 2, s. 443.

[22]  El-Menâkıb, c. 2, s. 108.

[23] 05.11.2004 tarihli konuşmalarından.

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler