ali.jpg

"Kim tağutu inkâr eder ve Allah'a iman ederse kopmaz bir kulpa sarılmıştır"

İlahî kulpun günümüz temsilcisi Risalet/İmamet olgusunun uzamı olan Velayet-i Fakih makamıdır. Bu makama kalp ve eylem ile tutunan bireyler günümüzde yeryüzünün akbabası olan Büyük Şeytan Amerika'yı inkâr etmek ve karşı çıkmak zorundadır. Bu bağdan gönülsel ve eylemsel olarak her bir uzaklaşma bizi ya Amerika'nın kucağına atacaktır yahut da amaçsız bir şekilde yaşamamıza neden olacaktır.

22 Nisan 2018 Pazar
Bakara 256
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen

 

"Kim tağutu inkâr eder ve Allah'a iman ederse kopmaz bir kulpa sarılmıştır"

Peygamberlerin ve özel anlamda davetçilerin görevi dinin iblağı ve tebliğidir. Modern dönemlerin her Müslümanı dar anlamda davetçi görme anlayışına sıcak bakmadığımızı belirtmeliyiz. Genel anlamda evet her bir Müslüman davetçi olabilir. Yani sorumluluk bilinciyle hareket ederek eylem, bilgi, kalp uyumu içinde bir davetçi olabilir. Bir diğer ifadeyle sorumluluklarını yerine getirecek olursa zaten kendiliğinden davetçi olacaktır.

Her neyse biz mübelliğ ve davetçinin en azından bir takım şartları taşıması gerektiği görüşündeyiz. Peki, bu şartlar nelerdir? Günümüz Müslümanlarının önemli ve temel meselelerinden olmasına rağmen konuyu uzatmak istemiyoruz. Aslında günümüzde söylenecek pek bir söz de yok. Müslümanların temel insanî erdemlere sahip olması şu an için yeterli olmasa da maalesef ilk hedef bu olmalıdır. Müslümanların temel insanî erdemlerden dahi uzak olduğu bu zaman diliminde en azından öncelikli hedefimiz bu olmalıdır. Yani doğru sözlü ve doğru fiillere sahip, yalandan uzak, cömert, vefakâr, şefkat ve merhamete sahip, kamu malına, başkasının hukukuna saygı duyan, özgür bir şekilde insanların düşüncelerini serdedebileceği bir düşünce ortamı için çalışan Müslüman bizim şu an için birincil hedefimiz olmalıdır. Aksi takdirde insanların dine karşı soğukluklarının bir nedeni de bizim gayr-ı ahlakî tutumlarımız olacak ve olmaya da devam edecektir.

Elbette ki şunu göz ardı etmiyoruz; hidayet ve doğru insanın temel ihtiyacı olduğundan dolayı her insan bu temel ihtiyacını karşılamak noktasında kendisi öncelikli olarak sorumludur ve toplumun genel tavır ve tutumlarına bakmaksızın bunu araştırmalıdır.

Her neyse asıl konuya geçiş yapacak olursak mübelliğin taşıması gereken özellikler nelerdir? Bir makalenin hacmini aşmaması için uzun tutacak değiliz. Bu açıdan birçok şart sunulabileceği gibi biz sadece kendimizce önemli gördüğümüz üç şarta değinmek istiyoruz.

a- Doğruluk ilkesi. Mübelliğ aklî ve naklî doğrulara dayanmalı. Tebliğini doğru ilkeler üzerine hikmetlice oturtmalı. Öyle ki o toplumda üst düzey bilgiye sahip olan bireyler olacak davetçiyi dinledikleri esnada konuşulanların doğruluğuna ve temellerinin sağlamlığına ilişkin bir itirazda bulunamamalıdırlar. Davetçi dinin hakikatlerine, aklın tümel ve tikel olgularına aykırı şeyler söylememelidir.

b- Konuşma ve sunulan bilgiler avam tarafından anlaşılabilecek düzeyde olmalıdır. Yani hekimce düşünüp avamca dile getirmek. Bu açıdan halkın anlamadığı terimleri, bilgi ve kavrayış düzeylerinin üstündeki verileri sunmaktan kaçınmalıdır.

c- Konuşma ve sunumlarıyla halkı ve insanları yakinden şekke, ihlastan riyaya ve tevazudan tekebbüre düşürmemelidir. Yani sunumu halkın manevî makamlarını yüceltecek bir yapıda olmalıdır.

Bu son maddeyi Rasûl-u Azam'ın bir buyruğundan esinlenerek elde ettik. Rasulullah (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır: Sizleri, yakinden şekke, ihlâstan riyaya, tevazudan tekebbüre, nasihatten düşmanlığa, zühdden dünyaya eğilime davet eden hiçbir davetçinin yanında oturmayınız. Sizleri kibirden tevazuya, riyadan ihlâsa, şekkden yakîne, rağbetten zühde ve düşmanlıktan dostluğa davet eden davetçilere yaklaşınız.(1)

Rüşd ve Ğayy

Ayetin sonraki bölümünde "Kuşkusuz rüşd ğayydan ayrılmıştır" buyrulmaktadır. Bu iki kavram Kuranî kavramlardan olması itibariyle büyük bir öneme haizdirler. Ancak anlamın tam olarak belirlenmesi noktasında bir sıkıntının olduğu kanaatindeyiz. Rüşd ve ğayy sözcüklerine Kuran'daki ayetlerden yola çıkarak değişik ayetlerde farklı anlamlar verebilirsiniz, zira sözcük/kavramların mecaz ve kinaye kanalıyla geniş bir kullanım alanının olduğu bilinmektedir ve biz de dile buna sıklıkla başvururuz. Ama bu ayet özelinde rüşd ve ğayyın geniş kullanımlarını getirip bu ayetteki sözcüklere vermek bir yanılgıdır.

Konuyu biraz daha açacak olursak bir dil ve Kur'an bilimci olan günümüz eseri de Türkiye'sinde başucu bir eser olarak kullanılan bir 'Zat'ın verdiği anlamı sunacak sonra da kendi görüşümüzü sunacağız.

Rağıb el-İsfahani, el-Müfredat adlı eserde rüşd maddesinde şu bilgilere yer verir: er-Reşedü rüşd sözcükleri ğayy sözcüğünün zıddıdır. Hidayet anlamında kullanılmaktadır. Allah-u Teâlâ "kuşkusuz rüdş ğayydan ayrılmıştır'"(2/el-Bakara/256) buyurmaktadır.2

Biz ise rüşd ve ğayyın hidayet ve dalalet sözcüklerine göre daha genel bir kullanıma sahip olduğu hidayet ve dalaletin daha özel olduğu kanaatindeyiz. Rüşd ve ğayy hedefi tutturabilmek veya tutturamamak ile ilgili iki kavram iken hidayet ve dalalet ise ister hedef tutturulmuş olsun ister tutturulmamış olsun girilen yolu tutturup tutturmamaya yönelik iki kavramdır. Konuyu biraz daha açacak olursak amacımız şu imtihan dünyasında doğruyu ve hakikati elde edebilmek ve hakikat üzere yaşayabilmektir. Hak ve hakikate ulaşabilmişseniz bunu rüşd ve ğayy kavramı ile ifade edersiniz. Belirlediğiniz hedefin doğru ve yanlışlığını göz önüne almaksızın o hedefe ulaşmak için takip ettiğiniz yolun doğruluğu ve yanlışlığını ise hidayet ve dalalet kavramı ile ifade edersiniz. İşte rüşd ve ğayy hem hedefin doğruluğunu/yanlışlığını hem de takip edilecek yolun doğruluğunu/yanlışlığını ifade eden kavramlardır. Dolayısıyla rüşd ile hidayet; ğayy ile dalalet arasındaki ilişki umum-husus ilişkisidir. Her rüşd hidayettir; ancak her hidayet rüşd değildir. Bunu örnek ile açıklayacak olursak şeytana hizmet uğrunda Amerika ve İsrail'in tutumu hem ğayydır hem de hidayettir. Yani Amerika ve İsrail hedef olarak Allah'a isyanı tercih etmiş yapılardır. Ancak bu isyan ve hak ile mücadele yolunda nasıl bir sireti takip edecekleri noktasında tam da hidayete ulaşmış iki yapıdırlar. Aziz Lübnan Hizbullahı ise hem hedefi doğru belirlemiştir hem de nasıl mücadele edileceği noktasında doğruya ulaşmışlardır. Bu açıdan hem rüşdü hem de hem hidayeti tutturmuşlardır.

Tağut kavramı

Sözcüğün hangi kökten türediği iştikakının nasıl olduğu tartışmalarına girmek istemiyoruz. Bir dil bilimci olan Cevherî'nin ve Seâlibi'nin açıklamalarını kısaca sunduktan sonra kendi görüşümüze geçmek istiyoruz.

Cevherî şöyle der: Tâğût, kâhin, şeytan gibi dalalette/sapıklıkta başı çeken her kimsedir.3

Cevheri kâhin ve şeytan gibi sözcükleri örnek olarak veriyor. Asıl can alıcı nokta ‘dalalette re's/baş olma' ifadesidir. Tağutun bu ayette kullanımı oldukça önemlidir. Gerçi bir sonraki ayette de kullanılsa da bu ayetteki anlam daha çarpıcıdır. Doğruluk/hakikat ve sapkınlık ile rüşd ve gayy kavramlarını göz önüne alacak olursak sözcüğü olabildiğince genel manada anlamlandırmak gerekmektedir. Bu durumda tağutun anlamı şöyle olur: Hak ve hakikatten, asıl amaçtan uzaklaştıran ve saptıran bütün şeyler. Bu canlı da olabilir, cansız da olabilir, tek de olabilir, çoğul da olabilir, hiç fark etmiyor. Zaten müfessir Salebî de isim vermeden bizim sunduğumuz görüşe sahip yakın bir görüşü kimi bilginler diyerek ‘Allah-u Teâlâ dışında kendisine kulluk edilen her şey' ifade etmektedir.(4) Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de bu sözcüğün çoğul da geçmemektedir. Dahası İbn Manzur bir sonraki ayetteki kullanımdan yola çıkarak sözcüğün ism-ü cins (tür ismi) olduğunu söyler.(5) Şöyle ki Allah-u Teâlâ tağut kelimesini kullandıktan sonra aydınlıktan karanlığa çıkarma eyleminin öznesi olarak tekil fiil/eylem ve fail/özne de çoğul fiil ve özne kullanır. "yuhricunehum/onlar kafirleri çıkartırlar" halbuki fiilden önce tağut kelimesi çoğul değil de tekil isim olarak kullanılmış idi.

Ehl-i Beyt kaynaklı hadislerde de bu kelime geçmektedir.

İmam Bakır (a.s.) "Sapkınlık bayrağını kaldıran her bir birey tağuttur" buyurmaktadır.(6)

Allame Meclisi İmam Mehdi için aktarılan bir duada şöyle rivayet etmektedir: Allahümme eizhu min şerri külli bağin ve tağin/Allahım Onu her azgın ve tağuttan onu koru.(7)

Arınma ve süslenme

Kemale erme, hakikate ulaşma, teslimiyet ve hidayet ile ilgili Kur'an-ı Kerim ayetleri olumsuz ile başlanıp başlamaması yönünden iki kısma ayrılmaktadır. Bir bölümünde nefy/olumsuz ile giriş yapılıp ardından olumluya geçiş yapılır iken bir bölümünde ise direkt olumlu ile cümleye başlanır.

İslam'ın temeli olan kelime-i tevhidde de ilk önce ‘la ilahe' nefy/bertaraf etme olgusu kullanıldıktan sonra Allah'ın ilahlığı söz konusu edilmiştir.

Ancak Lokman Suresinin 22. Ayetinde olumsuz olgu kullanılmadan direkt olarak olumlu olgu ile başlanarak şöyle denilmiştir.

"ve men yuslim vechehu ilallahi ve hüve muhsinun fekadistemseke bi'l-urveti'l-vuska/Oysa her kim iyilik yaparak yüzünü tertemiz Allah'a tutarsa, o gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Öyle ya bütün işlerin sonu Allah'a dayanır" (31/Lokman/22)

Sadedinde olduğumuz ayette ise Allah'a iman olgusundan önce tağutun inkarı söz konusu edilmektedir. Peki, bu ayette neden tağutu inkar olgusu Allah'a iman olgusundan önce söz konusu edilmiş olabilir, sorusunun cevabı ile ilgili olarak şunları söyleyebiliriz.

a- Ayetin girişindeki ikrah/zorlama kalp ve fıtrat ile bağlantılı bir durumdur. Kalp ve fıtrata uygun davranabilmek için her zaman engeller söz konusudur. İşte söz konusu fıtrata uygun davranabilmek için ilk önce manilerin kaldırılması gerekmektedir ki burada yeryüzünde hakkın önünde yığınlarca engel bulunmaktadır, bu engeller bertaraf edilmelidir ki istenilen hedefe yani Allah'a iman olgusuna ulaşılabilsin.

b- Tağutu inkar ve Ona uyma olgusu kim ne derse desin selim fıtrat, tertemiz benlik ile tertemiz benlik ve fıtratın gereğini yerine getirme noktasında hakîkî bir engeldir. İmanın o uçsuz bucaksız huzur veren deryasına açılabilmek için tağutu inkâr ve ondan beri olma olgusunu tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) gerekmektedir. Bu olgu ne kadar ileri boyutta olursa imanın lezzet ve kemali de o derece perçinleşir ve derin boyutlar kazanır. Tağutu inkâr etmeksizin gerçekleşecek bir iman olgusundan hakîkî ve yakînî imanın haz ve lezzetini beklemek kendisini avutmaktan başka bir işlev görmez.

c- Kopmaz bir kulpa "urvetü'l-vuska"ya tutunmak için tağutu inkar bir zorunluluktur. Zira tağut ve tağutîlik sadece Allah'a iman için değil "urvetü'l-vuska"ya temessük/tutunma olgusu için de bir engeldir. Dil ucuyla söylenecek bir berî oluşluk ve uzaklaşma "urvetü'l-vuska"ya temessük için yeterli gelmemektedir; dolayısıyla kalbî bir berîlik ve uzaklaşma da bu açıdan şarttır.

Ariflerin siretine ve kelamlarına baktığımızda da benzer bir tablo ile karşılaşırız. Onlar da ‘tehallî/süslenme/bezenme' ameliyesi için ‘tahallî/arınma' olgusunu şart olarak görürler. Yani ahlak-ı hamide ile kuşanabilmek için yerilen ahlaktan uzaklaşılmak şarttır.

Nura ulaşmak için zulmetin bütün türlerinden arınmak gerekmektedir. Hele ki zulmetin en şiddetlisi olan ve bizim şu dünya hayatına çakılıp kalmamıza neden olan (issakeltum ile'l-erd/yere çakılıp kaldılar) nefsin zulmetinden uzaklaşmak, arınmak teknik ifade ile tahallî etmek gerekmektedir. Tahallî gerçekleşip de nefis defterinde gözle görülen necasetler ve kir tortuları kalmayınca imanın o harika çehresi semeresini vermeye başlar. Bu gerçekleşmediği müddetçe iyimser tabirle benliğimizde nur ile zulmet bir arada yaşayacaktır. Bu da bizim huzursuzluğumuzun ve şekavetimizin/bedbahtlığımızın kaynağı olacaktır. Hâlbuki ariflerin deyimi ile nur gayurdur, kıskançtır, ortak kabul etmez. Arif-i Billâh Muhyiddin Arabî şöyle der: İlahî makamların şerî açıdan söz konusu haklarının bütünüyle yerine getirilmesi gerekir. Bu makamlar mücahedeler ve şerî riyazetler vasıtasıyla gerçekleşir.(8) Yahut da Kuşeyrî'nin ifadesiyle kulun konakladığı makamlarının edeplerini tahakkuk ettirmesi, salikin bulunduğu makamın gereğini yerine getirmesiyle gerçekleşir.(9)

Buna göre arif ve salikin tağutu küfrü onun temelinden en ince detayına kadar ne kendisinin ne de izinin kalmasıdır. Arifin tehallisi ise Allah'a sığınması Ondan korunma talebi, başkasına dayanmamasıdır. Böylece tahallî ve tehallîsini tamamlayan arif ve salik "urvetü'l-vuskaya" sımsıkı sarılmıştır.

Bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek

Biz bu ve benzeri ayetlerden ve Kelime-i Tevhidden ilk önce olumsuz olgunun inkâr edilmesinin şart olduğunu söylemiyoruz. Yani ilk önce tağut inkâr edilmeli ardından Allah'a iman edilmeli yahut da ilk önce bütün ilahlar inkar edilmeli ardından Allah (azze ve celle)'nin ilah olduğu kabul edilmeli gibi bir hususu kabul ettiğimiz anlaşılmasın. Kimileri bu görüşü dile getirebilir. Zaten bizim kuşağın gençlik yılları hep bu anlatım tarzıyla yetişti. Ancak şu an bu düşüncenin bir yanılgı ve hata olduğu kanaatindeyim/z. Bu konu özelinde kişisel kanaatim şudur: Allah'a iman olgusu, tağutu inkâr ve başka sahte ilahlara karşı çıkma olgusunun aynısıdır. Allah'a iman eden birey hadd-i zatında tağutlara karşı çıkmış demektir. Ancak kelime-i tevhid ve bu tür ayetlerde olumsuzun zikir edilmesinin amacı şudur: Tağuta iman Allah'a iman için bir engeldir. Allah'a iman etmek için tağutun inkârı şarttır.

Özetle bu konu çerçevesinde imanın gerçekleşmesi için iki tane eylemi gerçekleştirmek gerekir ilk önce tağutu inkâr etmek ardından Allah'a iman etmek gerekir görüşü yanlıştır. İki boyutu olan tek bir eylem gerekir ki bu da Allah'a imandır.

Kur'an-ı Kerim Allah'a iman olgusunun sonucunu kopmak bilmez bir kulpa sarılmak olarak nitelendirmektedir. Kur'an-ı Kerim bu olgunun tam zıddını da bize sunmaktadır: Allah'a ortak koşmak, Allah'a ortak koşmanın sonucu gökten düşüp parçalanmak.

"Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir"(22/el-Hacc/31)

Semada olan birisinin tutunması gereken bir kulp olmalı ve bu kulp da sağlam olmalıdır. Yaratıcı, insan denen bu varlığı yücelik âleminde yaratmıştır. İlahî inayet ve lütuf onun bu âlemde kalmasını da arzulamaktadır. Dolayısıyla ona sağlam bir kulp göndermiştir. Bu kulpa tutunan birey o âlemden aşağılara düşmez. Tutunacak sağlam bir kulpu olmayan birey akıbeti bellidir. Yere düşmek ve paramparça olmak. Şirk bu düşüşü ve parçalanmayı sağlayan en kuvvetli sebeptir. Diğer günahlar da büyüklük ve küçüklüklerine göre düşüş için kendi çaplarında birer sebep olurlar.

Düşen nesnenin bir taliplisi olacaktır ki bunlar da yeryüzünün akbabaları yırtıcı hayvanlarıdır yahut da kendisini bir şeye kaptırmasa dahi başıboş ve amaçsız bir şekilde bu dünya hayatında yaşayacak ve saadetten uzaklaşacaktır. İlahî kulpun günümüz temsilcisi Risalet/İmamet olgusunun uzamı olan Velayet-i Fakih makamıdır. Bu makama kalp ve eylem ile tutunan bireyler günümüzde yeryüzünün akbabası olan Büyük Şeytan Amerika'yı inkâr etmek ve karşı çıkmak zorundadır. Bu bağdan gönülsel ve eylemsel olarak her bir uzaklaşma bizi ya Amerika'nın kucağına atacaktır yahut da iyimser olasılıkla amaçsız bir şekilde yaşamamıza neden olacaktır.

Selam, muhabbet ve dua ile

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler