ordusu-erbil-e-yururken-irak-basbakani-ibadi-10158749_2462_o.jpg

IŞİD sonrası ABD stratejisi: İran’a karşı Irak-Suudi ittifakı

Emperyalizm ve işbirlikçileri bölgeyi çok daha büyük felaketlere sürükleyecek, bölgede “IŞİD tehdidi” günlerini bile mumla aratacak ulusal ve mezhepsel bir kan banyosuna yol açacak çatışmaların zeminini adım adım oluşturuyorlar.

24 Ekim 2017 Salı
Batı basını Musul ve Rakka'nın ardından, “IŞİD tehdidi”nin Irak ve Suriye'de artık sona erdiğini, IŞİD'in varlığını sürdürdüğünü ancak “ciddi tehdit” oluşturma potansiyelini yitirdiğini, bundan sonra yoluna ortalama bir “terör örgütü” olarak devam edeceğini belki de isim değiştirip bazı revizyonlara gideceğini yazıyor ve yoğun olarak “IŞİD sonrası Ortadoğu”yu tartışıyor. Batı basınında üzerinde genel olarak anlaşılan unsur, “IŞİD sonrası Ortadoğu”nun yeni kanlı çatışmalara gebe olduğu. Hatta kimileri bölgedeki mevcut çatışma dinamiklerinin derinliğini anlatmak için Avrupa tarihinde yaşanan ve “Otuz Yıl Savaşları” olarak anılan mezhep savaşları sürecine gönderme yapıyor. Aslında “Otuz Yıl savaşları”na yapılan gönderme yeni değil, bu benzetme 2012-2013'te çok rağbet görüyordu, ama “IŞİD tehdidi” bunu unutturmuştu. Şimdi “IŞİD tehdidi” biterken yeniden gündeme getiriliyor, Ortadoğu'da krizler dizisi hız kesmeden yoluna devam ediyor.
 
Körfez krizi biraz yatışıp taraflar yeni hamleler için havayı koklarken, bu kez dalga Irak'ta yükseldi. Kürdistan yönetiminin, halkın ülkenin geleceğine ilişkin eğilimini görmek için bağımsızlık referandumuna başvurmasının ardından hızla tırmanan kriz, Irak Merkezi Hükümeti'ne bağlı Irak Ordusu ve bir yasayla Irak Ordusu'nun parçası haline getirilmiş Haşd-el Şaabi adlı milis güçlerinin Kerkük'ü almak için harekete geçmesiyle yeni bir boyut kazandı. ABD'nin bölgedeki en sıkı müttefiklerinden biri olan Mesut Barzani'ye bu süreçte mesafeli davranarak objektif olarak Irak Merkezi Hükümeti'ne destek vermiş olması herkesi şaşırttı. Konu hakkında çok şey yazılıyor, söyleniyor; dün Riyad'da yapılan bir toplantının tarafları ve toplantıya katılan ABD Dışişleri Bakanı Tillerson'ın bazı açıklamaları bu konuya da ışık tutan kimi öğeler içeriyordu.
 
 
İran'a karşı Irak ve Suudi Arabistan mı?
 
Kerkük'e saldırı emrini veren Irak'ın “Şii” Başbakanı İbadi ve Trump'ın ve İsrail'in yeni “Sünni Cephesi”nin lideri Suudi Kralı Selman'la Riyad'da Suudi Arabistan-Irak Koordinasyon Konseyi toplantısında bir araya gelen ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, toplantı sonrası Doha'ya geçerken basına açıklamalarda bulundu. “Şii” İbadi ile görüşmeden çıkan Tillerson, İran'ın habis davranışlarını bağımsız ve refah sahibi bir Irak'ın önleyebileceğini, İran tarafından desteklenen Irak'taki Şii milislerin evlerine dönmeleri, yabancı savaşçıların ülkeyi terk edip Irak'ın yeniden inşasına izin vermeleri gerektiğini belirtti. (U.S. Presses Saudi Arabia and Iraq to Come Together in Bid to Contain Iran, Haaretz, Oct 22)
 
İran ekonomisinde önemli bir paya sahip olduklarını vurguladığı Devrim Muhafızları'na uygulanmaya başlanan ekonomik yaptırımları gündeme getiren Tillerson, bölge dışındaki ülkeleri de bu konuda Amerika'yla birlikte hareket etmeye çağırdı. Devrim Muhafızları'yla bağlantılı kurumlarla iş yapan ülke ve şirketlerin “ağır risk altında olduğunu”, Avrupa ülke ve şirketlerinin kendileriyle birlikte hareket etmesinden umutlu olduklarını ifade etti.
 
Tillerson, Koordinasyon Konseyi toplantısında, ilişkileri uzun süre kopuk olan iki ülkenin işbirliğini geliştirmesinden duydukları memnuniyeti belirtmiş ve bu işbirliğinin herkesin ortak güvenliği ve refahı açısından yaşamsal önemde olduğunu vurgulamış. İki ülke arasında uzun yıllardır kapalı olan önemli bir sınır kapısının geçtiğimiz ağustosta açılmasını, Riyad'dan Bağdat'a doğrudan uçak seferlerinin 26 yıl aradan sonra tekrar başlamasını gelişen işbirliğinin önemli işaretleri olarak göstermiş. Tillerson'ın bu toplantıya katılmasının nedeninin etki alanı Basra Körfezi'nden Akdeniz'e uzanan İran'ı sınırlamaya yönelik yeni ABD stratejisi doğrultusunda oluşturulmak istenen ittifakta Suudi Arabistan ve Irak'ın iki temel unsur olarak konumlandırılması olduğu ifade ediliyor.
 
 
IŞİD sonrası Irak'a uzanan Suudi eli
 
Koordinasyon toplantısından sonra konuşan Suudi Kralı Salman, “Bölgemizde terörizm, aşırılıkçılık ve ülkelerimizi istikrarsızlaştırmaya çalışan sorunlarla yüz yüzeyiz. Bunlara karşı hepimiz çok dikkatli olmalıyız. Kardeş ülke Irak'ın birliğini ve istikrarını savunduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz, sorunlar anayasal temelde, diyalog yoluyla çözülmeli” demiş. İbadi ise, “iki kardeş ülke arasında gelişen ilişkilerden çok memnunuz. Geçmişi geride bırakıp ileriye bakmak istiyoruz. Bölge yeni bölünmeleri kaldıramaz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahaleler durdurulmalı” demiş.
 
Associated Press haberinde, Suudi Arabistan'ın IŞİD sonrası Irak'ın yeniden yapılanmasında özellikle Musul'da önemli yatırımlar yapmayı planladığını, bu yönde çabalar içinde olduğunu vurguluyor. İki ülke arasında son dönem hızla gelişen ilişkiler de bu yönde bir hareketliliğin varlığına işaret ediyor. 1990'dan beri kapalı olan Suudi Arabistan'ın Irak elçiliği 2015'te yeniden açıldı. 1990'dan bu yana bir Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Bağdat'ı geçen şubat ayında ilk kez ziyaret etti ve uzun yıllar sonra bir Suudi Arabistan Petrol Bakanı ilk kez iki gün önce Bağdat'a gitti, çeşitli alanlarda yapılacak işbirliği hakkında yapılan görüşmelerin çok verimli geçtiği duyuruldu. Şaka gibi ama gerçek, “IŞİD sonrası Irak'ta” yaraların sarılmasında Suudi Arabistan önemli bir rol oynayacak.
 
 
Suudi nüfuz alanı
 
Suudi egemenlerinin ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme hedefi doğrultusunda yürüttüğü yıkıcı savaşlarda çok önemli bir rol oynadığı, IŞİD de içinde olmak üzere Suriye ve Irak'taki Cihatçıların en büyük destekçisi ve finansörü olduğu artık herkes tarafından iyi biliniyor. Bu sürecin önemli isimlerinden eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 17 Ağustos 2014 tarihli bir elektronik postasında kendi ülkesinin istihbarat kaynaklarına dayanarak, “IŞİD'e ve bölgedeki diğer radikal gruplara yasadışı mali ve lojistik destek sağlayan Katar ve Suudi Arabistan hükümetlerine basınç uygulamak için diplomatik ve daha geleneksel istihbarat varlıklarını kullanmamız gerekir” diyordu. ABD'nin yöneticileri, Suriye ve Irak'ın Ortadoğu'daki en önemli müttefiklerinin sağladığı petro-dolarlarla yıkıma uğratıldığını başından beri biliyor, kendi jeopolitik hedefleri doğrultusunda kullandıkları bu faaliyetleri geriden yönetiyorlardı.
 
IŞİD'in Irak'taki en önemli kaynaklarından birinin, 2007'de ABD'nin yönlendirmesiyle “Şii hilali”ni geriletme hedefiyle Suudi Arabistan'ın Sünni aşiretler üzerinden Irak'a giriş yapıp petro-dolarlarıyla oluşturduğu “nüfuz alanı” olduğu da iyi biliniyor. Bu “nüfuz alanı”nın en önemli meyvesi IŞİD olmuştu. ABD yönetimi 2014 yazında, buradaki “Suudi Arabistan nüfuzunun” IŞİD'le savaşta ciddi olanaklar sunabileceğini ifade ediyordu. Bu kez çok daha kapsamlı, daha tepeden, “daha muhteşem” bir girişin hazırlandığı anlaşılıyor, hedef yine aynı: “İran'ı sınırlama”…
 
 
Herkesin bildiği sır
 
ABD, Tillerson'ın ağzından tüm dünyaya yalan söylemeye devam ediyor. Irak'taki Haşd-el Şaabi'ye bağlı gruplara mensup savaşçıların ezici çoğunluğu yabancı savaşçılardan değil Iraklılardan oluşuyor. Bunların bir kısmı 2014 yazında Irak'ta hızla ilerleyen IŞİD, kutsal mekanları tehdit etmeye başladığında, Irak dini lideri Sistani'nin çağrısıyla oluşturuldular. Bir kısmının geçmişi daha eskiye dayanıyor, bunlar güvenlik yapısı ve kurumları ABD tarafından bütünüyle tasfiye edilen ülkede yaşanan büyük kaosun ürettiği iç çatışma sürecinde öz savunma ihtiyacından doğdular. İran, bu grupları askeri danışmanlar, silah ve donanımla destekledi ve destekliyor, bunu da ABD'nin yaptığı gibi gizli saklı, başka örtüler altına gizleyerek yapmıyor. Dün New York Times'a konuşan ABD Genelkurmay Başkanlığı Direktörü General Kenneth F. Mckenzie, IŞİD'e son 4 yılda 120 ülkeden 40 bin savaşçının katıldığını ve büyük çoğunluğunun çatışmalarda öldürüldüğünü söylüyor. (ISIS Fighters Are Not Flooding Back Home to Wreak Havoc as Feared, Oct 22)
 
Bu sayının daha fazla olduğu tahmin ediliyor, bazı kaynaklar 80 bin civarı olduğunu iddia ediyor ve 120 ülkeden toplanan bu unsurların ezici çoğunluğunun yine Suudi Arabistan'ın 2. Paylaşım Savaşı'ndan beri ABD denetiminde dünya çapında yürüttüğü ideolojik ve örgütsel faaliyetlerin son dönem ürünleri olduğu da çok iyi biliniyor. Cihatçıların Suriye ve Irak'a ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye, Körfez Devletleri işbirliği ile taşındıkları, askeri, politik ve finansal olarak desteklendikleri de artık herkesin bildiği bir “sır”.
 
Tüm bunların unutulması isteniyor ve “İran'ı sınırlama” adı altında Irak'ın Sünni nüfus ağırlıklı bölümlerinde yeni Vahhabistan adacıkları yaratmak için bir kez daha işbaşı yapılıyor…
 
 
IŞİD sonrası Suriye
 
Rakka operasyonu tamamlandı ve IŞİD Rakka'dan çıkarıldı. Artık “IŞİD sonrası Suriye” gündemi var. New York Times'ın Ortadoğu bürosu şefi Anna Barnard'ın yerel kaynaklardan edindiği bilgiler ve bazı IŞİD militanlarından kendisine gelen mesajlara dayanarak yazdığına göre, Rakka'dan çıkarılan IŞİD militanları Suriye yönetiminin kontrol ettiği üç bölgeye dağılmış, belirli noktalarda gerilla savaşına başlamak için gizleniyorlarmış.
 
Barnard, IŞİD tehlikesinin azalması sonucu Beşar Esad'ın Suriyeli isyancılar üzerindeki baskıyı arttırmak için daha uygun koşullar bulduğunu ve İdlib'e düzenlenen ağır hava operasyonlarında Suriyeli isyancıların yanı sıra sivillerin de yaşamını kaybettiğini yazıyor. Anlaşılıyor ki, IŞİD'in Musul ve Rakka'dan çıkarılmasının, “IŞİD tehdidi”nin büyük ölçüde sona ermesinin ardından Batı'nın “ezilen Suriyeli isyancılara” bir süredir sönmüş görünen aşkı yeniden canlanıyor. (As ISIS' Role in Syria Wanes, Other Conflicts Take the Stage, Oct 19)
 
Barnard'a göre, IŞİD Suriye'de yenildi ama bu başka çatışmaları tetikleyebilir. Barnard, Rakka'nın kurtarılmasının dünyaya duyurulduğu basın toplantısından önce SDG (QSD) savaşçılarının alanda büyük bir Abdullah Öcalan pankartı açmasının Rakka'nın Arap halkını dehşete düşürdüğünü, çünkü onların büyük çoğunluğunun Öcalan'ı terörist bir lider olarak gördüklerini ifade ediyor ve Rakkalıların bir kısmının SDG için “yeni işgalciler” dediğini aktarıyor.
 
 
“Rakkalılar iki işgalci arasına sıkıştı”
 
Washington Post'tan Karen DeYoung ve Liz Sly'ın haber-analizi de aynı konuya ilişkin. Yazarlar haberlerinde, “Rakka neredeyse tümüyle bir Arap şehri. Üzerinde Abdullah Öcalan'ın resminin olduğu bir bayrağı içeren fotoğrafın sosyal medyada dolaşmaya başlaması Araplar tarafından geniş çaplı kınandı. Birçok Suriyeli Arap, Kürtler tarafından yönetilme olasılığı nedeniyle derin bir rahatsızlık duyuyor” diyorlar. (After Raqqa, the U.S. sees Russia, Assad looming over remaining Syrian battlefield, Oct 19) Yazarlar, görüştükleri Türkiye'de yaşayan Rakkalı bir muhalifin son gelişmeler için, “Rakkalılar iki işgalci arasında sıkıştı” sözünü aktarıyorlar. Vurguladıkları bir başka nokta, Rakkalıların dine bağlılıkları; IŞİD'in orada uzun süreli varlık oluşturmasında bunun etkisi olduğunu iddia ediyorlar.
 
Rakka'da etnik ve dinsel gerilimlerin güçlü olduğuna vurgu yapan yazarlar, Esad'ın tüm ülkeyi yeniden ele geçirme isteği nedeniyle ABD'nin müttefiki Kürtlerin son derece hassas olduğunu ifade ediyorlar ve yazarlara göre, Rakka'nın geleceği büyük ölçüde kentin yeniden yapılanmasının hızına ve başarısına bağlı. Haberi yaparken Pentagon yetkilileriyle de görüşen yazarlar, ABD'nin “IŞİD karşıtı Koalisyon Özel Temsilcisi” Brett Mc Gurk'un, Suudi Arabistan Körfez İşleri Bakanı Tamir El Sebhan'la birlikte geçen hafta yaptığı Rakka ziyaretine dikkat çekiyorlar ve Trump yönetiminin Rakka'nın yeniden yapılanmasında Suudi Arabistan'ın sağlayacağı mali fonlardan umutlu olduğunu dile getiriyorlar. Suudi bakan, McGurk ile birlikte aşiret reisleri, Rakka Yerel Meclisi ve Yeniden Yapılanma Komitesi ile görüşmüştü.
 
Anlaşıldığı kadarıyla Suudiler Musul'la eşzamanlı olarak Rakka'nın “yaralarını sarmak” için de harekete geçtiler. ABD'nin, Rakka'nın “yeniden inşası” “insani” gerekçesini kullanarak Suudilerin petro-dolarlarıyla Suriye içinde yeni Vahhabistan adacıkları inşa etme hedefinden vazgeçmediği, bunu Rakka'da gerçekleştirmek istediği anlaşılıyor. Pentagon yetkilileriyle görüşen yazarlar yetkililerin “IŞİD sonrası”na dair kapsamlı planları olmadığını kabul ettiklerini aktarıyorlar ve Amerika'nın Kürt müttefiklerini korumak için Suriye'de kalması, gelecekteki olası Kürt-Arap ya da Kürt-Türk savaşına bulaşması riskini barındırıyor saptamasını yapıyorlar.
 
 
Ortadoğu'nun “30 yıl savaşları” mı?
 
ABD'nin Suriye'den Irak'a Vahhabistan adacıkları oluşturma projesinin kapsamının istediği düzeye ulaşmadığını kimi pürüzler çıktığını gösteren bazı bilgileri yazarlar yine Pentagon kaynaklarına dayanarak veriyorlar. Yazarlara göre, Pentagon'daki savaş planlamacılarının Rakka'dan sonraki asıl hedefi Demokratik Suriye Güçleri'nin Meyadin ve Bukemal'den ilerlemesini sağlayarak sınırın karşı tarafında Kaim'i IŞİD'den almaya çalışan Irak güçleriyle Irak Suriye sınırında birleşmelerini sağlamakmış. Bu hamlelerle gerçekleştirilmek istenen büyük hedef İran'ın, Tahran'dan başlayıp Irak üzerinden Şam'a uzanan kara koridorunu Irak Suriye sınırında bloke etmekmiş. Suriye Ordusu ve müttefiklerinin son haftalardaki hızlı ilerlemesi özellikle Meyadin'i hızla ele geçirmesi bu hedefin gerçekleşmesini engellemiş. Meyadin ve Bukemal, Pentagon'un savaş planlamacıları açısından önem verilen ve SDG tarafından ele geçirilmesi beklenen noktalarmış, ama bunun için artık geç olduğunu düşünüyorlarmış.
 
Konuyu ele alan Guardian editoryası da, “IŞİD'in alanının Irak ve Suriye'de iyice küçülmesi etnik ve mezhepsel farklılıkları çok daha tehlikeli bir noktaya getirdi, bunu 30 yıl savaşlarıyla karşılaştırmak abartılı olmayacaktır” diyor. (The Guardian view on the fall of Raqqa: as Isis loses, Iran wins, Oct 22)
 
Editorya'ya göre, ABD'nin yanlış hesapları ve hataları nedeniyle kazanan İran'dır; Irak, Lübnan ve Suriye'de artık İran nüfuzu var. Editorya, “Trump'ın İran karşıtı son yaklaşımı belki İran'ı geri itmek için bir hamle olarak görülebilir ama bu çok daha büyük sorunlar yaratma potansiyeline sahip” diyor.
 
 
İbadi'nin işi çok zor
 
Editorya doğru saptıyor, Trump'ın yeni yaklaşımı çok daha büyük sorunlara yol açacak. Sorunlar Irak'ta daha da karmaşık bir hal alacak. ABD, Irak'taki İran etkisini kırmak için İbadi'ye “Kerkük fatihliği”ni armağan etti ve görülüyor ki bu armağanının karşılığını da hemen istemeye başladı, peki İbadi kendisinden istenenleri nasıl verecek? İran'ın Irak üzerindeki etkisi, zaten doğrudan ABD'nin son 27 yılda uyguladığı saldırgan ve yıkıcı politikaların ürünüdür. İran, ABD gibi 27 yıldır Irak'ı bombalamıyor, Irak şehirlerini ve Irak halkını “taş çağına geri döndürmüyor”. Irak'ın petrol gelirlerini askeri-sınai kompleksinin şirketlerinin sağmal ineğine dönüştürmüyor. İran, güçlü ve derin tarihsel, kültürel, dinsel bağlarının, ticari ilişkilerinin üzerinden her kapitalist devletin yapmaya çalıştığı gibi kendi “nüfuz alanı”nı inşa etmeye çalışıyor. İşte bundan ötürü, İbadi'nin işi çok zor, üzerindeki ABD baskısı artıp harekete geçmek zorunda kaldığında asıl çatışma Irak'ta başlayacak. ABD ve İsrail'in bölgedeki politik ve askeri öncelikleri doğrultusunda oluşan “yeni cephe” için atacağı adımlar ülke içinde büyük çatışmaları tetikleyecek.
 
 
Lübnan'a yönelik tehdit
 
Lübnan'da büyük bir “İran tehdidi” varmış… “Hakikat-sonrası” zamanlarda yaşandığı için, herkesin “işgalcileri kurtarıcı”, “yıkıcıları yapıcı” olarak kabul etmesi bekleniyor. Lübnan için gerçek büyük tehdit her bulduğu fırsatta ülkeyi bombalayan, işgal eden Siyonist İsrail'dir. İsrailli generaller, Güney Lübnan'ı “taş çağına geri gönderme” planlarının hazır olduğunu basın toplantılarında tüm dünya huzurunda gazetecilere açıklıyorlar. Tehdit gerçek, çünkü yaptıklarınız yapacaklarınızın teminatıdır. İsrail bunu yaptı ve her fırsatta en yetkili ağızlardan yine yapacağım, yeni geliştirdiğim bombalar daha da güçlü ve ne yazık ki çok sayıda sivil ölecek diyor…
 
İran ne yaptı ve yapıyor? Siyonist ordunun işgaline karşı ülkesinde direnişi örgütleyen Hizbullah'a destek oldu ve oluyor. İşte bu yüzden emperyalizm tarafından, İran'ın bölgeyi istikrarsızlaştırdığı, Suudi Arabistan'ın ise bölgede bir istikrar gücü olduğu yalanları pompalanıyor. Bu propagandayla, asıl meselenin üstü örtülüyor, ABD'nin Ortadoğu hegemonyası için İran'ı geriletmek zorunda olduğu gerçeği, yürütülen faaliyetlerin esas olarak bu hedefe yönelik olduğu, “Şii” “Sünni” savaşı, 30 yıl savaşları teorileriyle görünmez kılınmaya çalışılıyor.
 
Lübnan yakın tarihte daha küçük bir tehditle de karşılaştı. Lübnan'da “Hizbullah”ı sınırlama” politikası doğrultusunda, Lübnan şehirlerinin özellikle Şii mahallerinde bomba yüklü araçlar patlatıldı, yine Körfez ülkelerinin fonladığı Cihatçı çeteler “yaratıcı kaos”u Lübnan'a da taşımaya çalıştılar. İsrail'e karşı savaşan Hizbullah komutanları Lübnan'da bu çetelerin düzenlediği suikastlarla öldürüldü. İran destekli Hizbullah öncülüğündeki mücadeleyle Lübnan bu tehditten kurtarıldı. Şiisiyle, Sünnisiyle, Hıristiyanıyla Lübnanlılar bu gerçek tehlikeye karşı İran destekli Hizbullah'la aynı cephede birlikte mücadele ettiler.
 
 
“IŞİD tehdidi” günlerini mumla aratacak bir çatışmaya doğru
 
Ağustos 2014'te IŞİD Irak'ta “fırtına gibi eserken” Erbil'de İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'le buluşan Mesut Barzani, “Biz tüm dostlarımızdan silah talep ettik. Askeri destek talebimiz karşısında bize ilk yardım eden İran İslam Cumhuriyeti oldu. Bize silah verdi ve askeri işbirliğinde bulundu. Bir kez daha İran'ın her zorlu şart altında en küçük bir beklenti içerisinde olmadan bizi desteklediği ve yardım ettiği ispat edilmiş oldu. Bu iyiliği hiçbir zaman unutmayacağız” diyordu.
 
IŞİD'in Irak'ta geriletilmesi sürecinde önemli roller oynayan askeri güçlerden birisi Haşd-el Şaabi'ydi. IŞİD'le mücadele sürecinde, Musul operasyonunda ortak faaliyet yürütülüp birlikte savaşılan Haşd-el Şaabi'nin şimdi “Şii IŞİD”i olduğu keşfediliyor… Bu keşif boşuna yapılmıyor, “İran karşıtı yeni Amerikan stratejisindeki” rolün “Şii” Başbakan İbadi tarafından kendisinden çalınmış olduğunun dehşetle fark edilmesi bu keşfe yol açıyor.
 
Emperyalizm ve işbirlikçileri bölgeyi çok daha büyük felaketlere sürükleyecek, bölgede “IŞİD tehdidi” günlerini bile mumla aratacak ulusal ve mezhepsel bir kan banyosuna yol açacak çatışmaların zeminini adım adım oluşturuyorlar. “İran'ı sınırlama” adı altında yürütülen bu politikanın bir önceki versiyonu tüm sonuçlarıyla ortada dururken, aynı dinamikler daha da güçlenmiş olarak varlığını sürdürürken yeni versiyonu farklı sonuçlar neden yol açsın?
 
 
Cenk Ağcabay
sendika.org
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler