52877-ShowImage.jpg

Yaşanan son gelişmeler Suudi Arabistan için sonun başlangıcı mı?

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman koşar adımlarla bölgede bir savaşa doğru hızla ilerliyor. Bu savaş bölgede şu ankinden çok daha büyük bir felakete yol açacak ama belki de Arabistan'da Suud iktidarının da sonunun başlangıcı olacak.

9 Kasım 2017 Perşembe
İNTİZAR - Suudi Arabistan'da yaşanan iç karşıklıklar ve en son Lübnan Başbakanı Saad Hariri'nin oldukça gizemli bir şekilde gerçekleşen istifası ile birlikte bölgede çok ciddi sonuçları olabilecek gelişmelerin arafesinde olunduğuna dair analizler yayın organlarından dolup taşıyor. 
 
Genel hakim değerlendirmelerde; Suudi Arabistan'ın genç veliahtı Muhammed bin Selman'ın büyük bir öngörüsüzlükle aldığı kararların neticesinde öncelikle Lübnan'da Hizbullah, diğer Direniş Ekseni mensubu ülkeler ve en nihayetinde İran İslam Cumhuriyeti'ne kadar uzanacak bir çatışma ihtimali göze çarpıyor. Bu değerlendirmeler ayrıca Amerika ve İsrail'in de genç veliahtı desteklediği noktasından hareketle muhtemel çatışma sürecinde Amerika, özellikle İsrail'in de yerini alacağını içeriyor. 
 
Daha az da olsa bu değerlendirmelere itiraz niteliğinde yaklaşımlar da söz konusu. Mesela Lübnan Eski Cumhurbaşkanı Emil Lahud, Suudi Arabistan'ın İran'a saldıracak güçten zayıf olduğunu belirterek İsrail'in de Lübnan Hizbullahına saldıramayacağını söyledi. Lahud, bu yaklaşımını güçlendirmek için; "Eğer Hizbullah olmasaydı, Siyonist rejimi İsrail, çok öncelerden Lübnan'ı işgal etmişti" ifadelerini kullandı. 
 
Eğer Emil Lahud'un dediği gibi, Suudi Arabistan'ın vekiller vasıtası ile değil de direkt olarak Hizbullah'a ve İran'a karşı bir çatışmaya gücü yoksa bir ihtimal olarak genç veliaht Muhammed bin Selman ülke içinde gerçekleştirdiği operasyonların oluşturacağı etkiyi kontrol edebilmek için bir dış düşman algısı oluşturma peşindedir denebilir. 
 
Muhammed bin Selman'ın daha önce ortaya koyduğu pratiğe bakıldığında ise bölgede büyük bir çatışma ortamını tetikleyecek politikaları uygulayabileceği ihtimali de gayet mümkün. Hem Amerika'nın ve hem de İsrail'in böyle bir gelişmeden memnun olacakları açıktır. Zira böylece bölgede zaten var olan ama sakinleşme noktasına gelen istikrarsızlıkların üzerine çok daha büyük bir istikrarsızlaştırıcı böylesi bir çatışmanın özellikle İsrail'in işini kolaylaştıracağı açıktır. Genç veliaht Muhammed bin Selman'ın bu yönde Amerika ve İsrail tarafından cesaretlendirildiğine dair haberler de bu yaklaşımı güçlendirmektedir. Kaldı ki daha önce bölgede bir çok ülkeyi ve yöneticiyi böylesi çılgınlıklara cesaretlendirip sonra onları ortada bırakması ile isim yapmış bir Amerikan siyaset tarzının da olduğu hesaba katılırsa ortaya nasıl bir tablo çıkabileceğini tahmin etmek güç olmayacaktır. 
 
Peki, Suudi Arabistan gerçekten öncelikli olarak Hizbullah ve İran İslam Cumhuriyeti'ni ve nihayetinde Direniş Ekseni'ni hedef alıp bir savaşa kapı aralayacak çılğınlığa kalkışırsa ne olur?
 
Doğrusu böylesi bir çatışma ortamının oluşması toplamda bölgedeki bütün ülkeleri olumsuz etkiler, ama muhtemeldir ki böylesi endişe verici bir gelişmenin yaşanması, Arabistan'daki Suud iktidarının sonunun başlangıcı olacaktır. 
 
Suudi Arabistan'da ve Lübnan Başbakanının istifası ile birlikte bölgede meydana gelen gerilimi bir savaş ihtimaline daha yakın okuyan Cenk Ağcabay'ın sendika.org'da yayınlanan yazısının ilgili kısımlarını bu çerçevede dikkatinize sunuyoruz...  
 
Suudi usulü tutsaklık: Ritz Carlton'da “çile çekmek”
 
Eğer dünyaya Suudi Kraliyet ailesi üyesi olarak gelen az sayıdaki “Tanrının şanslı kullarından” biriyseniz, ülkenin tarihindeki en büyük “yolsuzluk” operasyonunda gözaltına alındığınızda dahi, günlerinizi New York Times'tan Nicholas Culish'in sözleriyle, “kısa bir süre içinde dünyanın en lüks hapishanesine dönüştürülen 5 yıldızlı Ritz Carlton Oteli”nde geçirme ayrıcalığına sahip olursunuz.
 
Dünyanın en lüks hapishanesine çevrilen Riyad'daki Ritz Carlton iki hafta önce “Çöldeki Davos” olarak adlandırılan gösterişli ekonomi zirvesi nedeniyle dünyanın en büyük şirketlerinin temsilcileri ve devlet yöneticilerinden oluşan 3000 kişiyi ağırlamıştı. O zirvede Suudi egemen elitini temsilen yer alanların bir kısmı şimdi “genç kuzenleri”nin ani ve sert hamlesiyle Ritz Carlton'da tutsak…
...
 
Selman'ın sözlerine ancak gülünür
 
New York Times yazarı Thomas Friedman, Riyad'daki “yolsuzluk” tutuklamalarının gerçek nedeninin “yolsuzluk” olacağına ancak gülünebileceğini, bu nedenle bu operasyonları desteklediğini açıklayan Trump'a sadece güldüğünü söylüyor ve böyle bir suçlama için öncelikle suçlamayı yapan kişinin kendi elbisesinin temiz olması gerektiğini, ancak Prens Selman'ın elbisesinin temiz olmadığını ve sadece geçen yaz 550 milyon Dolara satın aldığı yatın bile prensin elbisesinin temiz olmadığına işaret ettiğini dile getiriyor. Böylesine önemli değişim programlarını uygulamaya çalışan kişilerin kendi yaşamlarında çok dikkatli olmaları gerektiğini, başka türlü insanlarda güven uyandırılamayacağını söyleyen Friedman prens Selman hakkında alayla, “o yatı satın alacak parayı Riyad'daki limonata standında mı biriktirdi?” sorusunu soruyor.
 
Friedman yazısında reform programının önemini ve son operasyonlar nedeniyle prense kızgınlığını tekrar tekrar vurguluyor. Friedman kızgın, çünkü ona göre, prens Selman bu operasyonlarla senelerdir iktidar gücünü paylaşan ve kararları mutabakatla alan 7 ana aileden oluşan yapıyı dağıtıyor. Tek bir aileyi iktidar yaparken tüm gücü kendi ellerinde topluyor. Bu operasyonlar “yolsuzluk” değil, onun olası rakiplerini temizleme ve gücünü konsolide etme operasyonları.
 
Friedman, yapılan operasyonlarla devlet aygıtının prens Selman'ın mutlak kontrolünde olacak şekilde yeniden biçimlendirildiğini iddia ediyor. Prens Selman'ın değişim programının ideolojik bir yön de içerdiğini savunan Friedman'a göre bu, Vahhabizm ile bir tür Suudi milliyetçiliğinin yer değiştirmesine yönelik bir eğilim ve bu Suudi türü milliyetçilik çok güçlü bir anti-İran/Fars/Şii boyuta sahip.
 
 
İran-Suudi savaşı olasılığı
 
Trump, Trump'ın damadı Kushner, İsrail Başbakanı Netanyahu ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin prens Selman'a İran'a karşı tutumunu daha da sertleştirme telkininde bulunduklarını vurgulayan Friedman, bu telkinler ve destek vaatlerinin Suudi Arabistan'ın ve tüm bölgenin kontrolden çıkmasına yol açabilecek bir İran-Suudi savaşına yol açma olasılığı yarattığını, bu olasılığın kendisini çok endişelendirdiğini ifade ediyor.
 
Friedman haklı, ABD ve İsrail desteğine dayanarak kendi iktidar alanını güçlendiren prens Selman içte ve dışta meşruiyet alanını anti-İran söylem ve faaliyetlerle genişletmeye çalışıyor. Prens Selman'ın “yolsuzlukla” mücadele görüntüsü altında olası rakiplerini tasfiye ederken bir taşla iki kuş vurma hesabını yapmış olabileceğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Senelerdir ülkenin tüm zenginliğine el koyan Friedman'ın uyumlu bir yapı olarak sunduğu 7 aileden oluşan bu asalak çetenin yaşam biçiminin halkta yarattığı derin nefretin bu operasyonlarla belli ölçülerde soğurulacağı ve operasyonların sahibinin bundan itibar kazanacağı kesindir.
 
... “Temiz” prens bulmak mümkün değil, ama bir ilk yaşanıyor ve Wall Street Journal'ın hesaplarına göre, bu operasyon sonucunda çok büyük bir servet transferi gerçekleşebilir, krallıkta 800 milyar dolar el değiştirebilir…
 
Gelelim bölge hakkında üzerinde mutabakata varılan asıl önemli noktaya: sanılanın ve söylenenin aksine IŞİD'in sonu Ortadoğu'daki gerilim ve çatışmaları azaltmıyor, tersine büyütüyor…
 
Daha önce ABD'nin İsrail Büyükelçiliğini yapan ve Obama yönetiminde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölümü Başkanlığını yürüten Daniel B. Shapiro İsrail ve Suudi Arabistan'ın bölgesel meselelerdeki pozisyonlarının son yıllarda birbirine çok fazla yakınlaştığını saptadıktan sonra, Suudi Arabistan ve Lübnan'da son yaşanan gelişmeleri kısaca özetliyor ve Suudi Arabistan müttefiki İsrail'i İran ve Hizbullah'a karşı bir savaşa doğru mu itiyor, sorusunu soruyor. (Saudi Arabia Pushing Israel Into War With Hezbollah and Iran?, Haaretz, Nov 7)
 
 
“ABD ve İsrail'i dost, İran'ı düşman olarak görüyorsanız…”
 
Shapiro'nun kendi sorusuna yanıtı, İsrail yetkililerinin kendilerini Riyad'daki müttefiklerinin manevraları nedeniyle olgunlaşmamış bir savaşın içine atmayacakları yönünde. İsrail yetkililerinin doğru zamanın geldiğine inandıklarında harekete geçeceklerini ve Amerikalı müttefiklerinin de o zaman tam kapasite destek için yanlarında olacağını ileri süren Shapiro'ya göre, İsrail İran'ın büyüyen tehdidine esas darbeyi Suriye'de vurmak istiyor.
 
Geçtiğimiz günlerde çok sayıda sivil Yemenlinin ölümüne neden olan bir Suudi Hava Kuvvetleri saldırısına misilleme yapan Husi savaşçıları Riyad'a bir füze saldırısı gerçekleştirdiler. Prens Selman yaptığı açıklamada, bunun “İran tarafından doğrudan askeri bir saldırı” olduğunu iddia etti. Suudi Arabistan, misilleme olarak ülkenin hava, kara ve deniz girişlerini tamamen kapattı. Yemen'e abluka uygulayan Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon İran'a uygun zaman ve biçimde misillemede bulunacaklarını açıkladı.
 
Konuyla ilgili bir açıklama yapan İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Riyad'ın Yemen'i bombalamak, sivilleri, bebekleri öldürerek, kolera, açlığı yaymak ve bir felakete yol açmakla suçladı. İran'dan başka bir açıklama Cumhurbaşkanı Ruhani'den geldi: “ABD ve İsrail'i dost, İran'ı ise düşman olarak görüyorsanız büyük bir stratejik hata ve hesap hatası yapıyorsunuz” diyen Ruhani, Yemen'den Riyad'a atılan füzenin Suudi Arabistan'ın saldırganlığına tepki olduğunu ifade etti.
 
ABD'nin prens Selman'ı cesaretlendirmeye yönelik adımlarından birini ABD'nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Nikki Haley attı. İran'ı Yemen'de Husilere füze tedarik ederek BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal etmekle suçlayan Haley, “Birleşmiş Milletler'e İran rejiminin bu ihlallerine karşı gerekli önlemleri alması” çağrısı yaptı. Haley, İran'ın bölgeyi istikrarsızlaştıran eylemleri ve terörizme sunduğu desteğe karşı ABD'nin gerekli önlemleri alacağını söyledi.
 
 
Saad Hariri'nin hazin öyküsü
 
Yemen'de ABD'nin sunduğu destekle ölüm saçan Suudi Arabistan'a karşı Yemen halkının kendini savunması terörizm olarak kabul ediliyor çünkü Yemen halkının Suudilerin petro-dolarlarıyla satın alınmış uşaklara mahkûm olması isteniyor. Bu durumu en iyi istifa eden Lübnan Başbakanı Hariri'nin son günleri anlatıyor…
 
Saad Hariri'nin hazin öyküsü geçtiğimiz cumartesi Riyad'da yaptığı bir açıklamayla başlamıştı. Hariri, konuşmasında İran ve Hizbullah'a suçlamalar yöneltmiş ve görevinden istifa ettiğini açıklamıştı. Hariri'nin açıklamasından bir süre sonra Riyad'da Suudilerin elinde rehine olarak bulunduğu yönünde iddialar ortaya atılmış ve bu iddialar reddedilmişti. Hizbullah düşmanı ve İsrail dostu olarak tanınan New York Times'ın Ortadoğu bürosu şefi Anna Barnard son yazısında soruyor: “Saad Hariri nerede? Lübnan bilmek istiyor” ( Where's Saad Hariri? Lebanon Wants to Know, Nov 7)
 
Barnard, Hariri'nin Riyad'da istifasını açıklamasının en yakın danışmanlarını bile şok ettiğini, halen ülkesine dönmediğini ve kimsenin ne zaman döneceğini, ya da dönüp dönmeyeceğini bile bilmediğini söylüyor. Barnard, salı sabahı Hariri'nin Birleşik Arap Emirlikleri'ne gideceğinin duyurulmasının onun kendi kararlarını aldığı ve serbest olduğu yönünde bir intiba yarattığını söylüyor. Partisi tarafından yapılan açıklamada Hariri'nin Abu Dabi'den Bahreyn'e geçeceğinin bildirildiğini, bu ziyaretin ardından da Beyrut'a döneceğinin ifade edildiğini, ancak bir saat sonra yapılan başka bir açıklamada Hariri'nin Bahreyn ya da Beyrut'a değil tekrar Riyad'a döneceğinin duyurulduğunu dile getiriyor.
 
Hariri'nin hükümetinde İçişleri Bakanlığı yapmakta olan ve Hariri'ye yakın bir isim olduğu söylenen Nohad Macnohuk, istifa haberi sonrası ülkede bir huzursuzluğun söz konusu olduğunu ve Riyad'a gittiği günden beri Hariri ile hiç haberleşmediklerini açıklıyor. Machonuk'a göre, istifa kararında Hariri'nin yaşadığı hayal kırıklıkları önemlidir ama en azından istifanın zamanlaması Suudiler tarafından empoze edilmiştir.
 
Carnegie Middle East Center'dan bir Hizbullah karşıtı Michael Young'un Hariri'nin Riyad'daki “tuhaf misafirlik” olarak adlandırdığı durumuna ilişkin görüşü de ilginçtir. O Hariri'nin kelimenin gerçek anlamında bir rehine olduğuna inanmıyor. Ona göre bu durum, Lübnan'da herkesin uzun zamandır bildiği “Hariri'nin gücünün Suudilerin adamı olmasından geldiği” gerçeğinin bir ifadesidir. Onun Suudilere karşı manevra yapma marjı yoktur ve “o zaten her zaman bir rehine”dir… İşte Yemen'de kendi hayatlarını savunan Yemenlilerin terörizmle suçlanmasının nedeni bu tip rehinelere itibar etmemeleri, kendi hayatları üzerinde kendi kontrollerini kurma isteğidir.
 
 
“Prens az şey verip çok şey almak istiyor”
 
Prens Selman iki hafta önceki Guardian söyleşisinde ekonomik reformların yanı sıra “ılımlı İslam'a dönüş” müjdesi vermişti. Bu mesajların nedeni ve sonuçlarına bakarken İsrail Parlamentosu'nda Balfour Deklarasyonu'nun 100. Yılı nedeniyle düzenlenen özel oturumda konuşan Netanyahu'ya kulak vermek gerekiyor. Netanyahu özel oturumda, “Bölgenin ılımlı Arap devletleriyle iyi ilişkilerimizi geliştiriyoruz. Tıpkı Mısır ve Ürdün'le yaptığımız gibi, bu ülkelerle de barış yapmak istiyoruz. Ben Filistinlilerin de bu örnekleri takip ederek bizimle barış yapmaya yöneleceklerini umut ediyorum” diyor. Prens Selman, Trump'ın sık sık dile getirdiği “harika bir İsrail-Filistin barışının” da geride duran mimarlarından birisidir, bu halklarımız açısından tabii ki sahte bir barıştır, Filistin halkının İsrail devleti tahakkümü altında kalmasının önkoşul olduğu bir sözde barış girişimidir. Bu nedenle yaklaşımımız nettir.
 
Üç yıl önce Ortadoğu'da herkesin dilinde “IŞİD tehdidi” vardı, daha önce “hiç görülmemiş”ti, insanlık için en büyük tehdit”ti…
 
Artık IŞİD yok, ama herkes tüm Ortadoğu'nun çok daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu düşünüyor. İki hafta önce prens Salman'ın reformculuğunu ballandıra ballandıra anlatan Guardian'ın editoryası son operasyonlar nedeniyle onun Yemen, Suriye ve Katar konularında ne kadar yanlış kararlar verdiğini, zaten en yakın arkadaşının da Trump olduğunu birden bire anımsıyor. Editorya son günlerde yaşananları özetliyor ve prensin daha önceki icraatlarının ardından bu kez de Lübnan'daki dengeyi bozacağını ileri sürüyor. Editorya herhalde 2 hafta önce kendi sayfalarında yazılanları anımsamış olmalı ki, prensin kadınların araba kullanmasının serbest bırakılması gibi kimi önemli reformlara öncülük ettiğini okuyucuya yeniden anımsatıyor, sonra ama deyip sadede geliyor, “prens çok az şey verip çok fazla şey alıyor”. (The Guardian view on Saudi Arabia: a slow-motion coup, 7 Nov)
 
Eh o kadar da olacak değil mi? Adam Suudi prensi, “yolsuzluktan” içeri atılanların dahi normal insanların uzaktan bile görme şansı bulunmayan Ritz Carlton'da misafir edildiği bir ailenin şefi… Tabii ki, “az şey verip, çok şey alacak”…
 
 
Batı medyasının başına taş mı düştü
 
İçine girilen bölgesel savaş atmosferinin önemli göstergelerinden birisi New York Times editoryasının da söz alıp Ortadoğu'da büyük bir savaş tehlikesine karşı uyarılarda bulunmasıdır. (The Saudi Roundup at the Ritz, Nov 8)
 
Editorya'ya göre, prens Selman'ın reformları sadece gerekli değildi, çok da geç kalmıştı. O bu reformlar için içerideki tehditleri de bilerek cesaretli hamleler yapmıştı, bunlar takdir edilmelidir; ama bu yeni operasyonlarda önemli isimler gözaltına alınmıştır. Krallığın adil bir yargılama düzeni yoktur ve “yolsuzluk” krallıkta yerleşik bir alışkanlıktır. Editorya, elitlerden nefret eden halkın büyük kısmının bu operasyonlardan mutlu olacağını, ancak ülkede inandırıcı ve açık bir hukuk sistemi olmadığı için bu operasyonlarda yakalananların adil bir yargılamaya tabi tutulmayacaklarını iddia ediyor.
 
Peki editorya Suudi Arabistan yargısı hakkındaki tüm bu gerçekleri geçtiğimiz üç gün içinde mi öğrendi? ABD'nin geçmişte ve günümüzde Ortadoğu'daki en önemli müttefiki üç gün içinde mi “inandırıcı ve açık bir hukuk sistemi olmayan” tuhaf bir yaratığa dönüştü? Tabii ki değil…
 
Ama bu kez çok ciddi tehlikeler söz konusu…
 
 
Selman koşar adım savaşa ilerlerken
 
Editorya, prens Selman'ın rakiplerini ezme operasyonlarının başarısının onun İran'la savaş yaklaşımı konusunda elini çok daha serbest bırakacağını ve bu durumun endişeleri çok arttırdığını ifade ediyor, bunun da “İran'ı sınırlama” politikasını öne çıkaran Trump'ı güçlendireceğine işaret ediyor. Editorya, Trump yönetiminin Suudi Arabistan'ın İran'ı kışkırtmaya yönelik tutumlarına hiç müdahale etmediğini, Suudilerin bölgesel hırslarını engellemeye hiç çalışmadığını söylüyor ve Trump'ın damadı Kurshner'ın prens Selman'la sıkı ilişki kurduğunu, onu İran'a karşı cesaretlendirdiğini vurguluyor. Editorya, Riyad'da ya da Washington'da sakin kafaların çok cephede savaşan prensi sakinleştirip bu cephelere bir de İran cephesini eklememesi gerektiğini belirtmesini öneriyor.
 
Suudi Arabistan, ABD ve İsrail egemenlerinin politikalarına yön veren çıkarlar doğrultusunda prens Selman eliyle tüm Ortadoğu'yu büyük bir felaketle karşı karşıya getirecek bir savaşa doğru hızla ilerliyor. Bu savaşın ayak sesleri her geçen gün giderek daha fazla duyuluyor.  ...

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler