5b9fd90e67b0a904d4a00684.jpg

AKP İdlip savaşını mı durdurdu, yoksa kendisi için son bir şans mı istedi?

Bu görüşmede Erdoğan'ın “ateşkes” talebi değil de, operasyonu bir süreliğine “dondurtma” ya da “erteletme” formülü masaya yatırıldı ve bu çerçevede bir anlaşmaya varıldı. ... Suriyeli kaynaklara göre bu erteleme süresiz değildir; kronolojik olarak sınırları belirlenmiş bir ertelemedir ve sadece Türkiye'ye tanınmış bir son şanstır.

19 Eylül 2018 Çarşamba
Tahran'da ateşkes talebini iki mevkidaşına kabul ettiremeyen Tayyip Erdoğan, Vladimir Putin'le ikili görüşme yapmak için Soçi'ye gitti ve aynı ısrarını beraberinde götürdü. Ancak beraberinde götürdüğü kalabalık bir heyet de vardı. Dışişleri, Enerji, Hazine, Ticaret ve Savunma bakanları ile MİT Başkanı dahil oldukça kalabalık bir heyet… Bu görüşmede Erdoğan'ın “ateşkes” talebi değil de, operasyonu bir süreliğine “dondurtma” ya da “erteletme” formülü masaya yatırıldı ve bu çerçevede bir anlaşmaya varıldı.
 
Arap basınında öne çıkan değerlendirmelerde, “bir ilk olması” üzerinden bu anlaşmanın önemine vurgu yapıldı. Örneğin El-Meyadin, “Rusya ilk defa bir NATO üyesiyle askeri anlaşma imzaladı. Putin ve Erdoğan, terörizme karşı yan yana mücadele etme konusunda mutabakata vardılar… Bu da dışarıdan bir müdahaleye meyil vermeden Suriye'de siyasi çözümü güçlendirme adımıdır” yorumunu yaptı. [1]
 
Bu aşamaya nasıl gelindi?
Hatırlanacağı üzere İdlip'e yönelik kapsamlı operasyon sinyalleri verildiğinde Türkiye insani felaketten söz etmeye başladı. Aslında sıranın İdlip'e geleceği çoktan belliydi. Hatta Astana sürecinde Türkiye'nin garantörlüğü eşliğinde İdlip'teki final savaşına adım adım yaklaşıldı. Astana'da belirlenen dört gerilimi azaltma bölgesinden biri olan İdlip ve çevresi, Türkiye'nin gözlemciliğine bırakıldı, geriye kalan üç bölgede Rusya ve İran'ın garantörlüğünde cepheler tahliye edildi. Sırasıyla Şam/Doğu Guta, Dera ve çevresi, Kuneytire ve çevresi cihatçılardan arındırıldı ve buralardaki bütün tahliyeler, Türkiye'nin garantörlüğündeki İdlip'e gerçekleştirildi. Bu tahliyelere gözlemcilik eden Türkiye, sıranın İdlip'e geleceğini zaten biliyordu. Bütün cepheleri teke indiren Suriye'nin, son cihatçı kalesine kapsamlı bir operasyonun startını verdiğinde Türkiye'den, “İdlip'e askeri müdahale felaket olur” itirazları yükseldi.
 
Aslında dile getirilen itirazdaki yüksek tonlu “felaket” doğrudur. Nedeni de şudur: Türkiye'nin Astana'da üstlendiği görev, gerilimi azaltmak, “ılımlıları” radikal cihatçı unsurlardan ayırmak ve sonrasında garantörü olduğu silahlı grupların Suriye ordusuna yönelik saldırılarını engelleyerek İdlip operasyonuna gözlemcilik yapmaktır. Fakat genel kanaat şudur ki, Türkiye bu taahhütlerinin hiçbirini yerine getirmedi. İlk önce tasfiye edilmesi gereken Nusra Cephesi'ne dokunulmadı, hatta İdlip'e ilk intikal, bu örgütle ittifak halinde gerçekleşti. Türkiye'nin Nusra ile anlaşmasına dair detaylar çok kez yazıldı.[2] Keza Lübnanlı yazar Omar Marbouni[3] de Soçi buluşmasından kısa süre önce benzer tespitlerde bulundu. Yazarın El-Meyadin'de yayımlanan 17 Eylül tarihli analizinden satır başları şöyle:
 
“Astana'daki ilk toplantıdan bu yana geçen 17 ay boyunca Türkiye üstlendiği görevi asla gerçekleştiremedi ve benim düşünceme göre Türkiye, bu gruplarla kendi çıkarlarını gerçekleştirecek araçlara ulaşmadığı sürece, görevini yerine getirmeyecek. Türkiye sözde “Ulusal Ordu”yu desteklemeye ve donatmaya devam etti. Bu grupları, mühimmat ve teçhizat temin ederek Suriye Ordusu'nun bulunduğu cephelere itti. Türkiye, Suriye Ordusu'nu uzun bir yıpratma savaşı içine çekmeyi umdu. Bu arada Türkiye, son zamanlarda terör örgütü listesine aldığı Heyet-i Tahrir'uş Şam'ın (HTŞ) içindeki Nusra Cephesi'ne karşı herhangi bir eylemde bulunmadı. Türk kuvvetleri, herhangi bir sürtünme olmaksızın Nusra Cephesi'nin kontrolü altında hareket ediyor. Bu da Nusra Cephesi'nin sınıflandırmasında Türkiye'nin ciddiyeti hakkında sorular doğuruyor…”[4]
 
Genel kanıya göre Türkiye, cihatçıların kontrolü altındaki bu alanı kendi gözcülüğü ve garantörlüğü altında tampon bölge olarak elinde tutmak ve “ulusal güvenliğine yönelik tehditlerini uzak tutma” gerekçesiyle bölgede kalıcı hale gelmek istiyor. Fakat yazara göre “Suriye devletinin, Erdoğan'ın niyetlerinin önüne geçmek ve bu hayallerinin meyve vermesini önlemek için planları ve yeterli güçleri vardı” ve Şam, İdlip'in özgürleştirilmesi konusundaki kararlılığını gösterdi. Bu noktadan itibaren Türkiye'yi bir telaş sardı. Telaşın asıl sebebini tahmin etmek güç değil aslında. Bu telaşın sebebi sadece bölgede kalıcılaşma sürecini tamamlamamış olmasından değil, kalıcılaşmak için cihatçı grupları bir cephede toplamaya vakit bulamadığından ve bir askeri operasyonun başlaması halinde İdlip'teki bu cihatçı yığınağın tümüyle başına kalacağı endişesinden kaynaklanıyor. Bunun için “olası bir insani felaketi önleme” konusunda ABD ve AB ülkeleri göreve çağrıldı. Hem ABD hem de diğer Batılı ülkelerden gelen yanıt şu yöndeydi: “Bir kimyasal saldırı olması halinde Suriye'yi vururuz…” Fakat planlar teşhir oldukça Türkiye umudunu yitirdi, ABD'yi tribünlerden seyretmekle suçladı vs. Hatta cihatçılara kapıları açmakla AB'yi tehdit etti ama olmadı. Sonuçta süre istemek zorunda kaldı.
 
AKP İdlip savaşını durdurdu mu?
İdlip'e yönelik operasyonun eli kulağındayken, 17 Eylül'deki Soçi mutabakatında operasyonun bir süre ertelendiği açıklandı. Suriyeli kaynaklara göre bu erteleme süresiz değildir; kronolojik olarak sınırları belirlenmiş bir ertelemedir ve sadece Türkiye'ye tanınmış bir son şanstır.
 
Yine Marbouni'ye göre bu erteleme “Suriye'nin kuzeybatısındaki terörist gruplara karşı mücadelenin durduğu anlamına gelmez, sadece Türkiye'ye son bir şans verildi. Türkiye'nin kendisine tanınan zamanı bir manevra için kullanmaya kalkışması asla işine yaramayacaktır.”
 
Fakat Türkiye'ye üstlendiği görevi yerine getirmesi için son bir şansın tanınması, gerek AKP,  gerekse muhalifler tarafından bir “zafer” olarak nitelendirildi. Türkiye destekli “Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu” (SMDK) Başkanı Abdurrahman Mustafa “İdlip'i güvenli hale getirmek için çalışıyoruz, bunun için Türkiye çok önemli bir rol oynuyor”[5] diyerek bölgedeki cihatçılara Türkiye üzerinden güvence verdi. Anlaşmanın ardından “Türkiye ve Rusya'nın İdlip'e ilişkin imzaladığı anlaşmayı tebrik ederek, bu anlaşmanın bölgeyi ve sivilleri büyük bir dramdan kurtardığını” söyledi ve bunun için Erdoğan'a teşekkür etti.[6] Bu durumda herkesin bu anlaşmadan memnun olduğunu görüyoruz. İlk etapta muhalifler, “Suriye-İran-Rusya ittifakının dağılacağı” umudunu dile getirdiler. Fakat ardından hem Şam hem de Tahran bu anlaşmadan dolayı memnuniyetlerini açıkladılar.
 
Suriye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bu anlaşmanın Suriye Arap Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki yoğun istişarelerin sonucu olduğunu ve iki ülke arasındaki tam koordinasyonun devam ettiğini vurgulayarak “Suriye devleti, Rusya'nın Soçi kentinde dün açıklanan İdlip vilayeti ile ilgili anlaşmayı memnuniyetle karşıladı” dedi. Sözcü, bu anlaşmanın 2017'nin başından bu yana Astana sürecinde kabul edilen “gerilimi azaltma bölgeleri” ile ilgili önceki anlaşmaların bir parçası olduğunu ifade etti.
 
Keza İran da bu anlaşmadan oldukça memnun. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Rus-Türk anlaşmasındaki diplomatik çabaları övdü ve “Bu diplomatik çabaların bölgeyi savaş belasından uzak tutmayı başardığını, böylece İdlip'in bir savaş riskinden kurtulmuş olduğunu” söyledi. [7]
 
Suriye, uzun erimli ve yıpratıcı bir savaş olmamasından dolayı memnun. Suriye Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ifadesiyle “Suriye Arap Cumhuriyeti, Suriyelilerin kanını emen bir terör bölgesinde güvenliğin tesis edilmesine katkı sunan her türlü girişimi memnuniyetle karşılar.” İran (-ki zaten İdlip operasyonunda yer almayacağını açıklamıştı), İdlip savaşında “insani felaket” propagandalarından doğacak tepkilerin hedefi olmadan bu sorunun çözülmesinden memnun. Rusya da, İdlip'teki bütün cihatçı yığınakla Türkiye'yi baş başa bırakmaktan dolayı fazlasıyla memnun… Bu durumda herkes memnun, fakat gerçekte bu felaketin ceremesini kim çekecek?
 
İdlip'te “silahsızlandırılmış bölge”nin sınırları
“Silahsızlandırılmış bölge”nin hangi kasaba ve köyleri kapsadığı henüz tam olarak açıklanmadı. En son 18 Eylül'de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “silahsızlandırılmış bölge”nin İdlip sınırlarında 15-20 kilometre derinliğinde olacağını, bunların “Rusya ve Türkiye'nin teknik ekiplerinin sahada yapacağı çalışmalar neticesinde” kimi yerde 15, kimi yerde ise maksimum 20 kilometre derinlikte olacağını söyledi.[8] Çavuşoğlu'nun açıklamasında ayrıca, stratejik önemdeki M4 (Lazkiye-Halep) ile M5 (Halep-Şam) otoyollarının da yılsonuna kadar yeniden açılacağını belirtildi.
 
Bundan hareketle, harita üzerinde 15-20 kilometre derinlikte ve M4-M5 otoyollarını dikkate alan bir ölçüm yaptığımızda (kuzeyden güneye doğru sırasıyla) Raşidin, Zerba, Serakib, Cisr eş-Şuğur, Muhanbel, Maaret el-Numan, Kefrenbel, Han Şeyhun, Kefer Nabuda, Kal'at el-Mudik, Kefer Zeyta, Latamine gibi çok sayıda nokta bu bölgeye dahil oluyor.
 
 
Anlaşmaya göre 15 Ekim'e kadar belirlenen 15-20 kilometrelik alanda yer alan silahlı gruplar ağır silahlarını bırakarak çekilecekler. Silahsızlandırılacak olan bu bölgenin güvenliğini Türk ve Rus askeri polisi sağlayacaklar. Ancak güvenliği sağlayacak olan bu iki ülke güçlerinin mevzilendikleri hat, Türkiye açısından ciddi handikaplar taşıyor. Görünüşe bakılırsa Rusya askeri polisi Suriye Ordusu'nun önünde, Türk askerleri ise cihatçıların önünde mevzilenecek. Yani Rusya Suriye Ordusu'na, Türkiye ise cihatçı grupların hepsine garantör oluyor. Böylece bu “başarılı” anlaşmada, İdlip'teki bütün cihatçıların garantörünün Türkiye olduğu bir kez daha tescillenmiş oluyor. Üstelik bu kez, İdlip'te biriken bütün cihatçı potansiyelin “sadece Türkiye'nin meselesi olduğu” konusu resmiyet kazanıyor. Yani başından itibaren Türkiye'nin başına kalacağı söylenen bu belayla Türkiye şimdi resmi olarak baş başa bırakılmış durumdadır.
 
Türkiye'nin bölge içindeki niyetlerinin farkında olan Rusya'nın önünde iki seçeneği var: Ya Türkiye ile çatışacak -ki bu durumda Türkiye'nin stratejik müttefikliğini kaybeder onu Batı ittifakına doğru itmiş olur- ya da Türkiye'nin şu an için öncelikli taleplerine onay verecek. Ama bu onayı verirken de kendisi ve müttefikleri elini sürmeden İdlip'teki cihatçı terör sorununu ona hallettirir. Görünen o ki Rusya ikinci seçeneği seçti ve Türkiye'yi resmen bağladı: “Ateşkes mi istiyorsunuz? Alın ateşkes!” dedi ama, Nusra Cephesi gibi El-Kaideci gruplarla birlikte, öncelikli hedefi olan ve Çin-Uygur kökenli cihatçıların kurduğu Türkistan İslam Partisi gibi yabancı cihatçıların da çözülmesi işini Türkiye'ye havale etti. Hem de elini hiçbir şeye bulaştırmadan!
 
Türkiye bu sorunu nasıl çözecek?
Öncelikle HTŞ sorununun çözülmesi gerekiyor -ki en zor olanı budur. Daha önceleri HTŞ'nin kendini feshederek AKP'nin oluşturduğu cihatçı çatı örgütüne katılmasının istendiği yazıldı. TSK'nın İdlip'e intikal etmeye başladığı ilk zamanlardaki Nusra ile yapılan anlaşma bu yöndeydi. Fakat aradan geçen süre boyunca ne bu fesih gerçekleşti ne de HTŞ silah bırakmayı kabul etti. Zaman zaman diğer grupların HTŞ'yle çatışmaları da oldu. Haftalar önce Türkiye'nin desteklediği “Suriye Kurtuluş Cephesi”nde yer alan HTŞ'nin eski müttefikleri Ahrar'uş Şam ve  Nureddin Zengi Hareketi, HTŞ mevzilerine saldırı başlattı. Eriha ve Maaret el-Numan gibi birkaç yerleşim biriminde geri çekilmesini sağlamışlardı. Fakat çembere alınan İdlip vilayeti içinde HTŞ, sosyal alanda da örgütlenmiş ve hala en güçlü otoriteyi temsil ediyor. Türkiye'ye açılan Bab el-Hava Sınır Kapısı da bu örgütün kontrolündedir. Türkiye'nin doğrudan ilişkisi olmadığı bu örgütün yenilgisi zor görünüyor. Bu zorluk bütün kesimler tarafından da gayet iyi biliniyor.
 
Amerikan Güvenlik Enstitüsü Araştırmacısı Nick Harris “Türkiye, İdlip'te desteklediği İslamcı gruplar kadar HTŞ üzerinde bir etkiye sahip değil. İdlip'in kaderini çözme işini üstlendi ama bu çözümün yolu yeni bir iç çatışma olabilir”[9] değerlendirmesinde bulundu. Muhalifler de aynı kaygıyı dile getirmeye başladılar. Örneğin muhalif yazar Halil Mikdad,  Erdoğan-Putin arasındaki İdlip anlaşması için “Bu kanlı bir iç kavga anlamına geliyor” yorumunu yaptı.[10]
 
Şu ana kadar Erdoğan, Moskova ile Washington arasındaki boşluğu doldurmaktan keyif alıyordu belki, lakin şu anda altına girdiği sorumluluk, yedi yıllık Suriye savaşındaki yıkımın toptan geri dönüşü anlamına geliyor. Belki de iç kamuoyuna “Kürt tehdidine karşı sınırlarımızda tampon bölge oluşturduk, ulusal güvenliğimize yönelik tehditleri uzaklaştırdık” denilecektir. Ancak asıl tehdidin bu cihatçı potansiyel olduğu gerçeğini hiçbir zaman söylemeyeceklerdir. Söylenmeyince ya da yokmuş gibi davranınca da bu tehdit yok olmayacak ve önünde sonunda gelip Türkiye'nin kapısına dayanacaktır. Ve AKP bugüne kadar Suriye'de ektiğini biçecek ama asıl kritik olan şudur; AKP bu anlaşmayla TSK'yi İdlip içi büyük bir çatışmanın merkezine çekmiş olacak.
 
Hamide Yiğit 
sendika.org
 
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
 
[1] Selam el-Abidi, “Rus-Türk anlaşması, Rusya ile NATO üyesi bir devlet arasındaki ilk askeri anlaşmadır”, 17 Eylül 2018, El-Meyadin.
 
[2] Hamide Yiğit, AKP'nin İdlip oyunu ve Nusra'yla ateşten ortaklık (27 Ekim 2017), Yaklaşan İdlip savaşı ve AKP'nin telaşı (12 Ocak 2018), Sendika.Org
 
[3] Lübnanlı yazar ve askeri konularda araştırmacı, Sovyet Askeri Akademisi mezunu.
 
[4] Omar Marbouni, “Türkiye, İdlip'in kurtuluş savaşını durdurdu mu?”, 17 Eylül 2018, El-Meyadin.
 
[5] SMDK Başkanı: “İdlib'in güvenli olması için uğraşıyoruz”, 17 Eylül 2018, tr.etilaf.org.
 
[6] “Mustafa, İdlip anlaşmasını tebrik etti”, tr.etilaf.org.
 
[7] “Zarif'ten ‘İdlip anlaşması' ile ilgili yorumlar”, 18 Eylül 2018, arabyoum.com.
 
[8] Çavuşoğlu'ndan İdlip mutabakatı açıklaması: “Terörist gruplar buradan çıkartılacak, M4 ve M5 otoyolları trafiğe açılacak”, 18 Eylül 2018, Sendika.Org.
 
[9] “Türkiye İdlip'in kaderini belirledi”, 4 Nisan 2018, albawaba.com.
 
[10] https://twitter.com/Kalmuqdad/status/1041781756771422210
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler