80140-0.jpg

Batı tipi demokrasi mi, yoksa İran tipi dini demokrasi mi?

ABD'de son seçimlerde beklenmedik şekilde Donald Trump'ın seçilmesi ve müesses nizamın tepki vererek buna direnmesi, Fransa'da yeni gerçekleşen seçimde milliyetçi Marine Le Pen'nin kazanması durumunda adı konulmamış bir darbe planlandığı haberleri, İran'da ise cuma günü yapılan seçimlerin dini demokrasi örneği olarak sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi paradigmayı yeniden sorgulamayı gerektiriyor.

22 Mayıs 2017 Pazartesi

İNTİZAR - Yıllarca Batı tipi demokrasi üzerinden dünyanın geri kalan ülkelerinde yaşayan halklara yapılan propagandanın aslında bir örnekliğin sunulması değil, bir sulta kurma yöntemi olduğu bu günlerde daha net anlaşılıyor. Batı kendi değerlerini sıkıştığında rafa kaldırabileceğinin işaretlerini veriyor. Hem de Batı değerler sisteminin bel kemiğini oluşturan, halkın kendi istikbalini belirleyebileceği düşüncesinin ifadesi olan demokrasiye dayalı sistematiği gerektiğinde devre dışı bırakabileceğinin ipuçlarıdır bu beliren işaretler.

Amerika'da geçtiğimiz yılsonunda gerçekleşen seçimlerde herkes Hillary Clinton'ın seçimi kazanacağını beklerken beklenmedik bir şekilde Donald Trump'ın seçimi kazanması ile birlikte bilinenin ötesinde bir takım olayların meydana gelmesi söz konusu oldu. Donald Trump Amerika'daki seçim sürecinde önce adaylığı ile ilgili çalışmalarda da sıkıntı yaşamıştı. Buna rağmen aday olup bir de üstüne seçimi kazanınca kendisine karşı Amerika'daki müesses nizam tarafından büyük bir direnç oluşturuldu. Buradaki esas problem şuydu: Donald Trump mevcut düzenin esaslarını değiştirmek değil, bu düzen içerisinde şimdiye kadar uygulanan politikaları değiştirmeyi vaat etmesine ve bu vaatlerini dikkate alan halk tarafından seçilmesine rağmen politikalarını uygulayabileceği bir imkâna sahip olamadı. Trump göreve geldiği bu yılbaşından beri seçim çalışmaları sırasında kendi vaat ettiği politikaları değil, müesses nizamın daha önceden belirlenmiş olan politikalarını uygulamak zorunda kaldı. Yeni Başkan henüz Amerika'daki müesses nizamın ortaya koyduğu bu bariyeri aşabilmiş değil. 

Batı'daki önemli ülkelerden olan Fransa'da yeni gerçekleşen seçimler ise bu anlamda çok daha büyük bir faciayı içerisinde barındırıyor. Bütün Avrupa'da olduğu gibi Fransa'da da adım adım iktidarı zorlayan milliyetçiliğe dayalı siyasi parti ve bu partilerin liderlerinin önüne çekilen engeller, hiç de demokrasinin tanımladığı değerler manzumesinin bir parçasını ifade edecek engeller değil. Amerika'daki Trump örneğinde olduğu gibi, Avrupa'da da iktidarı zorlayan siyasetçilerin belki de 'faşist' olarak nitelenebilecek liderler olması bu engelleme çabalarını mazur gösterebilir. Fakat burada küçük bir ayrıntı olayın göründüğü veya gösterildiği gibi çok da masum olmadığını ortaya koyuyor. Evet, belki engellenen bu politikacılar popülist, sağcı hatta faşist olarak nitelenebilecek liderler olabilirler ama onların zorladıkları sistemin ardında bulunan güç odaklarının da böylece gerçek kimliklerine dair bir takım veriler ortaya çıkmış oluyor.

Fransa seçimleri ile ilgili olarak daha önce Voltairenet'de yayınlanan Thierry Meyssan'ın "Kadima! En Marche!" başlıklı yazısı ilginç bilgiler ve tespitler içeriyordu. Bu yazıda 'Batı tipi demokrasi' diye dünyanın geri kalan halklarının bilinçaltına kazınan sistematiğin ardında hangi güçlerin nasıl mevzilendiğine dair önemli ipuçları veriliyor.

Yeni partinin ismi En Marche! (Yürüyoruz-ç.n.) adayının başharflerinden esinlenerek tercih edilmiştir. Yoksa adına İleri! denilecekti. Yani İbranice: Kadima! Yaşlı General Ariel Şaron'a kurduğu yeni partinin adının Mussolini'nkini (Avanti!) çağrıştırdığı anımsatıldığında hiç de öyle olmadığı yanıtını vermişti. İleri! Örneğin askeri genelkurmayının görüşüne karşın Beyrut'u işgal ettiğinde, kendi başına giriştiği serüvenlerde sıkça verdiği emirdir.

 

Yine Voltairenet'de yayınlanan bir haberde Hillary Clinton ile ilgili ilginç bir bilgiye yer veriliyor: 

Hillary Clinton, Başkan Trump'ı devirmeyi ve yerine eski Dışişleri Bakanını getirmeyi amaçlayan Onward Together adlı derneğin kuruluşunu ilan etti. Onward Together (hep birlikte ileri) adı, General Ariel Şaron'un Kadima! ve Emmanuel Macron'un Yürüyüş! hareketleri anlamlarının tekrarıdır.

...

Steele & Holt –yani NATO ve Rotschild Ailesi- Macron'u piyasaya sürerken Saint-Simon Vakfının ABD yanlısı eski şebekelerinden destek aldı. Birlikte Macron'a derinden muhalif olan birçok seçmenin faşizm « iğrenç canavarının » olası bir zaferi korkusuyla ona oy vermesini sağlayacak şekilde « Le Pen felaketi » filmini sahnelediler. Marine Le Pen'i şahsen suçlayacak fazla bir şey bulamayınca onu Babasının ve diğerlerinin işlediği suçlardan sorumlu tuttular.

 

'Batı tipi demokrasi' diye zihinlere çakılan kavramın ardındaki bu güçlerin amacının aslında demokrasi ile halkların hür iradelerinin hayata yansıması olmadığı, kendi gizli gündemlerinin gerçekleştirilmesinde demokrasiyi bir perde olarak kullandıklarını ortaya koyan çok daha ayırt edici bir haber Fransız seçimlerinin üzerine kara bir gölge gibi çöktü. Bu habere göre Fransız milliyetçisi Marine Le Pen eğer seçimi kazansaydı, bir darbe gerçekleştirilecekti. Seçimi kazanması halende Marine Le Pen'in cumhurbaşkanlığı görevini tek başına ifa etmesinin önüne geçecek bir plan hazırlanmıştı. Alex Lantier imzası ile wsws.org'da yayılanan yazıda bu konu ile ilgili olarak ortaya konan bilgiler oldukça kayda değer ve dikkat çekici. Söz konusu yazının bu konu ile ilgili kısmı şöyle:

Dün (18 Mayıs) L'Obs dergisinde yayınlanan sıra dışı bir rapora göre, Fransa'daki Sosyalist Parti (PS) hükümetinin üst düzey üyeleri, neo-faşist Ulusal Cephe'nin (FN) adayı Marine Le Pen'in cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 7 Mayıs'taki ilk turunu kazanması durumunda bir darbe girişimine hazırlanmışlar.

Darbenin amacı, Le Pen'in cumhurbaşkanı olmasını engellemek değilmiş. Girişim, Le Pen'in zaferine karşı solcu protestoları bastırmak, sıkıyönetim ilan etmek ve onu PS önderliğindeki bir hükümet ile zorunlu ittifak içinde cumhurbaşkanlığına getirmek üzere tasarlanmış.

L'Obs, “Hiç kimse, Le Pen'in zafer kazanması durumunda seçimlerden bir gün sonra neler olacağını kafasında canlandırmaya kalkışmadı. Toplumsal bir patlama öngörülebilirdi” diye yazıyor ve şöyle devam ediyor: “Bu B planını tasarlayan stratejistler, Ulusal Cephe'nin zaferinin ardından ülkenin kaosun eşiğinde; şok, Cumhuriyetçi gösteriler, ama her şeyden önce özellikle aşırı soldan gelen aşırı şiddet ortamında olacağını düşünüyorlardı.”

L'Obs'nin sözleriyle devam edelim: “Plan hiçbir zaman kağıda dökülmedi ama gerçekten hazırdı. Onun uygulanması öyle kesin bir şekilde planlanmıştı ki, bir avuç hükümet üyesi, genelkurmay başkanı ve üst düzey yetkili, onu, hala, adım adım ezberden anlatabilir... L'Obs, ayrıntılardan emin olmak için, raporu, görevi bırakan hükümetteki ve devlet kurumlarındaki üç farklı kaynaktan doğruladı.”

Plan, bildirildiğine göre, Fransa'yı tecrit edecek yoğun polis operasyonlarını ve PS'nin, Başbakan Bernard Cazeneuve'nın görevi bırakmayı reddetmesiyle devreye sokulacak iktidarı ele geçirmesini içeriyordu. Plana dahil olan üst düzey bir devlet görevlisi, L'Obs'a, “Ülkedeki yaşam bütünüyle duracaktı. Hükümetin tek bir önceliği olacaktı: devletin güvenliğini sağlamak.” diyor.

Açıkçası, bu, Fransa'da bir polis-ordu diktatörlüğünün uygulanması anlamına gelmektedir. Temel demokratik haklar, PS hükümetinin 13 Kasım 2015'te Paris'te gerçekleştirilen terörist saldırıların ardından ilan edilen ve o zamandan beri sürekli uzatılan olağanüstü hal altında zaten askıya alınmış durumda. Polise, insanları keyfi olarak gözaltına alma, protestoları yasaklama ve kişileri ev hapsinde tutma yetkisi verildi. Plan, açık bir şekilde, bu yetkilerin sıkıyönetim ilan etmek ve devletin normal işleyişini sürekli olarak askıya alacak şekilde tam kullanımını içeriyordu.

Fransa'nın 100 bölgesinin her birindeki polis yetkilileri, seçim sonrası bir krize hazırlanmak için İçişleri Bakanlığı ile bağlantı halindeydi. Bu tartışmalar, polisin bir Le Pen zaferinin ardından ortaya çıkacak durumdan “korkmuş” olduğunu gösteriyor. L'Obs, daha önce Le Parisien tarafından haber yapılmış olan bir iç istihbarat notundan alıntı yapıyor: “Halk içinde az çok kök salmış olan aşırı sol hareketler, hiç kuşkusuz, kimileri ciddi çalkantılara yol açacak protestolar düzenlemeye çalışacaklar.”

L'Obs, bu tartışmalar yaşanırken, polis yetkililerinin ve polis sendikalarının, protestoculara karşı, ses bombaları ve plastik mermiler gibi potansiyel olarak ölümcül silahlar kullanmada tam özgürlük talep ettiklerini bildiriyor. Bir polis sendikası yetkilisi, “Bize verilen, şu ya da bu silahı kullanmama talimatları kabul edilemez hale gelmiş durumda” diye yazmış.

L'Obs'un kaynaklarından birine göre, bizzat devlet aygıtı içinde, Cazeneuve'nin görevi bırakmayı reddetmesi “siyasi durumu dondurma”yı ve Fransa anayasasındaki bir boşluktan yararlanarak yeni seçilmiş cumhurbaşkanına karşı anayasal bir darbe başlatmayı hedefliyordu.

“Önce,” diye yazıyor L'Obs, “başbakanın istifasını sunmaması planlanmıştı. Bir başbakanın konumunu koruması Cumhuriyetçi geleneğe aykırıdır ama onun istifası, gerçekte, anayasa tarafından dayatılmamaktadır. Bir sonraki adımda, parlamento olağanüstü bir oturumla toplanacaktı. Bunun günü bile seçilmişti: 11 Mayıs. Gündem, seçimlerin ardından ortaya çıkan şiddetin yol açtığı ulusal kriz olacaktı. Milletvekillerinden, hükümete güvenoyu vermeleri istenecekti.”

Kısacası, Ulusal Meclis'e, Fransız halkının arkasından polis ve istihbarat örgütleri tarafından tezgahlanmış bir darbeye görünüşte yasal bir onay vermesi söylenecekti. Bu geçici hükümet, yeni yetkililerin gelecek olanlara izin vereceğini varsayarsak, en azından 11 ve 18 Haziran tarihlerindeki milletvekili seçimlerine kadar sürecekti.

L'Obs'nin betimlediği şey, Fransa'daki normal demokratik süreçlerin, güvenlik güçleri tarafından, sömürgeci lobiye sadık subayların Cezayir'de Mayıs 1958'de iktidarı ele geçirdiği Cezayir savaşından bu yana en ciddi biçimde askıya alınması olacaktı. Onlar, o zamanlar, Paris'teki hükümeti devirmek için Diriliş Operasyonu adlı bir darbeye kalkışmışlardı. Ardından General de Gaulle devreye girmiş, olağanüstü yetkiler almış ve destekleyicilerine, acilen Fransa anayasasını yeniden yazma emri vermişti. Bu, Fransa'nın şimdiki Beşinci Cumhuriyet'inin temellerini attı.

L'Obs dergisi oldukça saygın bir yayın olmasına ve onun haberlerinden kuşku duymak için çok az neden olmasına karşın, medya, onun 18 Mayıs akşamı yayınlanan haberi konusunda tam bir sessizlik içinde. Bununla birlikte, haberin son derece kapsamlı siyasi sonuçları var ve hemen, göreve gelen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetimi hakkında sorular gündeme getiriyor.

...

Gerçekte, eğer polis-istihbarat aygıtı böylesi bir planı uygulamaya koymaya kalkışsaydı, anayasal düzeni açıkça ihlal etmiş ve egemen sınıfın demokratik egemenlik biçimleriyle ilişkisini daha da kapsamlı biçimde kopartmasına zemin hazırlıyor olacaktı. ...

 

'Batı tipi demokrasi' kavramı ile bu kavram ardına gizlenenlerin yaptığı aslında bir değerin geri kalan diğer dünya halklarına ulaştırılması değil, bir modern zaman masalı olan bu kavramla insanların uzun bir uykuya uzanmalarının sağlanmasıdır. 

Bu yaşananlara şahit olmamız dünyanın yeni bir uluslararası düzene geçiş sürecinde olduğumuzun göstergesidir. Bu yeni uluslararası düzenin oluşmasında 'dini demokrası' tabiri ile etkili olmaya aday İran İslam İnkılabıyla ortaya konan bir önerme var. İslam coğrafyasında, taklit olmayan, tamamıyla kendi değerleri üzerinden inşa edilmiş demokrasi örnekliğinin oluşturduğu bir önerme. Belki Batıyı, İslami İran'a paçaları tutuşmuşçasına bu kadar düşman kılan da bu hayata aktarılabilirliği denenmiş önerme ile dünyaya yeni bir şey söyleniyor olmasıdır. 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler