Ahed Temimi.jpg
  • Anasayfa» 
  • Analiz»
  •  Batı'nın seçici insancıllığı veya gerçeği gözden kaçırmanın diğer adı

Batı'nın seçici insancıllığı veya gerçeği gözden kaçırmanın diğer adı

Batılı emperyalist güçler, gerçekler eğer kendi çıkarlarına hizmet ediyorlarsa gündeme taşır, yok eğer söz konusu gerçekler çıkarları için sakıncalı iseler bu kez bir takım yan gerçekleri öne çıkararak gözden kaçıracak, perdelenip, gölgede bırakılacak şekilde bir strateji takip ederler. Yani gerçeklerin gündemini değil, kendi gündemlerine uyan yapay bir gerçeklik algı dünyası inşa ederler.

21 Ocak 2018 Pazar
İNTİZAR - Batılı egemen güçlerin egemenliklerinin kaynağını aynı zamanda oluşturdukları kendi egemenliklerine hizmet eden yapay gerçeklik algısı oluşturma güçlerine dayalı stratejileri oluşturmaktadır. Bu hem kendi kamuoylarını ve hem de dünya kamuoyu temin edilirken kullanılan bir stratejidir. 
 
Batılı değerler derken aslında "seçici" bir yaklaşımdır söz konusu olan. Buradaki seçicilik kavramının esasını Batı'nın çıkarları tayin etmektedir. Yani ölçü Batı'nın çıkarlarıdır. Eğer Batı'nın çıkarları ile örtüşüyorsa söz konusu olan gerçeklik öne çıkarılır, yok eğer böyle değilse bu kez yan unsurlar kullanılarak esas gerçeklik gölgelenir, perdelenir, gözden kaçırılır. Sonuçta sorulduğunda Batı insani değerlere sahip çıkan bir gösterinin altına imza atmış olur.
 
Batı'nın bu iki yüzlülüğünün en kolay test alanı Filistin meselesidir. Filistin ile ilgili bir olay söz konusu olduğunda özellikle de Amerika'da çifte standardın en mükemmel örnekleri ortaya konulur. Shenila Khoja-Moolji imzasını taşıyan Al Jazeera'daki aslından Serap Şen tarafından çevrilip Dünyadan Çeviri internet sitesinde yer alan yazı tam da böylesi bir çifte standardı işliyor. Yazıda Taliban tarafından başından vurularak yaralanan Pakistanlı aktivist Malala Yousafzai ile ilgili olarak Batı'nın ortaya koyduğu tavır ile işgalci Siyonist İsrail'e karşı cesur tavrı ile tanınan 16 yaşındaki Filistinli Ahed Tamimi hakkında ortaya konulan tavır arasındaki muazzam fark tüm açıklığı ile ortaya konuyor...
 
 
Batı neden Malala'yı övüp Ahed'i görmezden geliyor? 
 
16 yaşındaki Filistinli Ahed Tamimi, kısa bir süre önce evine yapılan bir gece yarısı baskını ile tutuklandı. İsrail makamları onu bir İsrailli asker ve subaya “saldırmak” ile suçluyor. Bir gün önce ailesinin avlusuna giren İsrailli askerlere karşı çıkmıştı. Olay, askerin Ahed'in 14 yaşındaki kuzenini plastik mermi ile kafasından vurmasından ve doğrudan evlerine göz yaşartıcı gaz kapsülleri atarak camlarını kırmasından hemen sonra yaşanmıştı.
 
Sonrasında annesi ve kuzeni de tutuklandı. Üçü de bırakılmış değil.
 
Kendilerini insan haklarının ve kadın özgürlüğünün yılmaz savunucusu olarak lanse eden Batılı feminist gruplardan, insan hakları savunucularından ve devlet yetkililerinden tuhaf şekilde Ahed için pek de ses çıkmadı.
 
Güney Küre'de kadınların güçlenmesi için sayısız kampanya yürütüyorlar: Girl Up, Girl Rising, G(irls)20 Summit, Because I am a Girl, Let Girls Learn, Girl Declaration.
 
15 yaşındaki Pakistanlı aktivist Malala Yousafzai bir Tehrik-e-Taliban üyesi tarafından başından vurulduğunda verilen tepki çok farklıydı oysa. Birleşik Krallık eski Başbakanı Gordon Brown, “I am Malala” (Ben Malala'yım) başlıklı bir imza metni yayınladı. UNESCO “Stand Up For Malala” (Malala İçin Ayağa) kampanyasını başlattı.
 
Malala o dönemki Başkan Barack Obama ile, ardından da BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon ile buluşmaya davet edildi ve BM Genel Kurulunda konuşma yaptı. Time dergisi tarafından En Etkili 100 İsim arasında sayılmaktan Glamour dergisi tarafından Yılın Kadını seçilmeye ve 2013 Nobel Barış Ödülüne aday gösterilip 2014'te de kazanmaya dek sayısız övgüye mazhar oldu.
 
Hillary Clinton ve Julia Gillard gibi devlet temsilcilerinin yanı sıra Nicholas Kristof gibi önde gelen gazeteciler ona destek açıklamaları yaptılar. Bir Malala Günü bile var!
 
Ama manşet olan hiç #IamAhed (Ben Ahed'im) veya #StandUpForAhed (Ahed için Ayağa) kampanyası görmüyoruz. Olağan feminist ve hak grupları veya hiçbir siyasi şahsiyet ona destek veren veya İsrail devletini kınayan bir açıklama yayınlamış değil. Kimse bir Ahed Günü ilan etmiş değil. Aksine ABD, Ahed konuşmalar yapmak üzere ülkeyi ziyaret etmek istediğinde vize vermemişti.
 
Ahed de Malala gibi adaletsizliğe karşı durma konusunda ciddi bir geçmişe sahip. Toprak ve sularının İsrailli yerleşimciler tarafından çalınmasını protesto ediyor. Birçok kişisel bedel ödedi, bir amcasını ve kuzenini işgal yüzünden kaybetti. Anne babası ile erkek kardeşi defalarca gözaltına alındı. Annesi bacağından vuruldu. İki yıl önce bir videosu internette viral oldu. Bu kez erkek kardeşinin bir asker tarafından götürülmesini engellemeye çalışıyordu.
 
Ahed neden Malala gibi bir uluslararası protestoya sebep olmuyor? Ahed için verilen tepki neden bu kadar farklı?
 
Bu sağır edici sessizliğin birçok sebebi var. Bunlardan ilki devlet şiddetinin yaygın bir şekilde meşru sayılması. Taliban veya Boko Haram gibi devlet dışı aktörlerin düşmanca eylemleri yasadışı sayılırken, devlet tarafından gerçekleştirilen benzer saldırılar çoğu zaman uygun görülüyor.
 
Bu yalnızca insansız hava aracı saldırıları, tutuklamalar, polis gaddarlığı gibi aleni şiddet biçimlerini değil, su ve toprak dahil kaynakların dağıtılması gibi daha az açık saldırı biçimlerini de içeriyor. Devlet bu eylemleri, adaletsizliklerinin kurbanlarını devletin işleyişine bir tehdit olarak sunmak suretiyle meşrulaştırıyor.
 
Bir kez tehdit ilan edilen şahıs, kolayca salt bir cana indirgenebiliyor, siyasi değeri olmayan bir can. İtalyan filozof Giorgio Agamben, bunu egemen güç tarafından yasaların askıya alınabildiği bir zaman/mekân olarak tanımlamıştır; bu yüzden bu birey artık egemenin şiddetinin hedefi olabilir. Teröristler çoğu zaman bu kategoriye girerler. Dolayısıyla, terör şüphelilerinin insansız hava araçlarıyla hiçbir yargı süreci olmaksızın infaz edilmesi pek de fazla kamuoyu tepkisi ile karşılanmaz.
 
İsrail polisi de burada benzer bir strateji geliştirmiştir. Askerlere (devletin temsilcilerine) “tehlike arz ettiği” ve devletin işleyişini (soruşturmayı) bozabileceği gerekçesiyle Ahed'in tutukluluğunu uzatmayı savunmuşlardır.
 
16 yaşındaki o elinin tüm gücüyle ailesini koruma hakkını kullanmaktan başka bir şey yapmayan Ahed gibi silahsız Filistinlileri bir terörist ile aynı şekilde değerlendirmek akıl alır gibi değil. Bu gibi etiketlemeler işkenceye giden yolu açmaktadır. Örneğin İsrail Eğitim Bakanı Naftali Bennett, Ahed ile ailesinin “hayatlarını cezaevinde tamamlamasını” istemektedir.
 
Ahed'in maruz kaldığı muamele, Batının yalnızca belirli bedenlerin ve davaların müdahaleye değer bulunduğu seçici insancıllığını da ifşa ediyor.
 
Antropolog Miriam Ticktin, bugün insani müdahalelerde bedensel acıları hafifletmeye yönelik ahlakilik dili hâkim hale gelirken, yalnızca belirli acı çeken beden türlerinin bu alakaya değer görüldüğünü belirtmiştir. Buna istisnai şekilde ihlale maruz bırakılmış kadın bedeni ve patolojik olarak rahatsız beden dahildir.
 
Bu gibi bir acı çekme nosyonu, emekçi ve sömürülen bedenleri normalleştirir: “bunlar istisna değil kuraldır ve dolayısıyla diskalifiyedirler.”
 
İşsizlik, açlık, şiddet tehdidi, polis gaddarlığı ve kültürel aşağılama bu nedenle insani müdahaleye değer bulunmaz. Bu acı çekme türleri gerekli ve hatta kaçınılmaz sayılır. Dolayısıyla Ahed de uluslararası savununun ideal kurban öznesine uymaz.
 
Bunun sonucu olarak, yerleşimci sömürgeciliği eleştiren ve komünal alakaya dair vizyonlar dillendiren Ahed gibi kızlar, Batının kıymet vermek istediği o güçlü kadın kategorisine girmezler.
 
Onun kadınlığı meta ve seks merkezli değil siyasidir. Onun kız gücü yerleşimci sömürgeciliğin çirkin yüzünü ifşa etme tehlikesi arz eder ve bu nedenle “tehdit” olarak mimlenir. Onun cesareti ve korkusuzluğu bu işgalin tüm yanlışlığını ortaya serer.
 
Ahed'in çektikleri, bizi seçici insancıllığımızı sorgulamaya sevk etmeli. Devlet şiddetinin kurbanı olan, aktivizmleri ile iktidarın ahlaksızlıklarını ifşa eden veya hak savunusu komünal alakaya odaklı olan bireyler, adalet vizyonumuza dahil olmayı hak ediyorlar.
 
Ahed için kampanyalar yapmasak da onun halkının kitlesel olarak güçten düşürülmesine, yerinden edilmesine ve mülksüzleştirilmesine tanıklık yapılması çağrısından kaçmamız imkânsız. Nelson Mandela'nın da söylediği gibi, “Özgürlüğümüzün Filistinlilerin özgürlüğü olmadan eksik kalacağını çok iyi biliyoruz.”
 
 
Doğrusunu söylemek gerekirse Batı'nın kendi çıkarlarını gözeten bu iki yüzlü çifte standart içeren tavrı bütün siyasi güçlerin o ya da bu ölçüde siyasetlerini dayandırdıkları bir yaklaşım olarak izlerini bir çok coğrafyada görmek mümkün. Belki de "gerçekliğin", "hakikatin" gündemi üzerinden oluşacak kamuoyuna dayalı siyasetin hayat bulduğu günler, "adalet" kurumunun gerçek anlamda hakimiyetinden söz edebileceğimiz günler olacaktır. 
 
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler