50690-cats.jpg

Trump gibi bir lider varken, Yeni Zelanda katliamı son olmayacaktır

Yeni Zelanda'daki cami katliamı, kurban sayısının fazlalığı ve katliamcının sergilediği ırkçı kincilik bakımından ilk olabilir, ancak Trump gibi Müslümanlara nefret kusmakta tereddüt etmeyen bir lider varken, asla son olmayacaktır.

18 Mart 2019 Pazartesi

İNTİZAR - Suriye'de Fırat'ın doğusundaki Bagoz bölgesinde IŞİD'in son kalesinin ABD öncülüğündeki koalisyon tarafından kuşatılmasının ardından, IŞİD'i yok etme savaşı son aşamasına girerken, İslam dünyası en az bunun kadar tehlikeli olan yeni bir olay ile şaşkınlığa uğradı. Bu tehlikeli gelişme, Yeni Zelanda'nın Christchurch kentinde Cuma namazı sırasında 50 kişinin şehit olmasına sebep olan cami katliamıdır.

Avrupa ve Batı dünyasında "İslamofobi" ya da "Müslüman düşmanlığı", yeni bir olgu değildir. Ancak yeni olan, saldırının silahlı terörizm karakterini alması ve saldırıların kışkırtıcı açıklamalar ile yazılardan, kanlı saldırılara ve sınırlı bireysel eylemlerden, ideolojik kurumsal eylemlere taşınmasıdır.

Cami katliamı ile gündeme taşınan en tehlikeli öngörü, bu saldırının buz dağının görünen kısmı olabileceğidir. Buz dağının geri kalan kısmında ise, Batı dünyasının "İslamofobi" olgusu üzerine yoğunlaşması, bu suçlamanın sadece Müslümanlara karşı yaftalanması ve Batı toplumunun bu olgunun kurbanı olarak gösterilmesi ile büyütülmüş bir sistem yer almaktadır.

Yeni Zelanda katliamının faili Brenton Tarrant, saldırıya son derece iyi bir şekilde hazırlandıktan sona, dinlediği müziğin de etkisi altında, evinin kapısının önünden camiye saldırı ve camide namaz kılan Müslümanlara ateş ederek kurbanlarını tek tek vurma anına kadar her adımını kamera ile kayıt altına alarak bu suçu işledi.

***

Bu ırkçı terörist, 73 sayfalık bir manifesto yayınlayarak ideolojisini belgelemiş ve mesajında bu kanlı saldırısını Müslümanların Avrupa'da gerçekleştirdiği saldırılara misilleme olarak, beyaz ırkı savunmak için, sayıları giderek artan ve beyaz Batılı toplumları tehdit eden göçmenlere karşı gerçekleştirdiğini öne sürdü. Irkçı terörist, manifestosunda göçmen Müslümanları yok edilmesi gereken işgalciler olarak yorumladı.

Bu eli kanlı teröristin kendisine rol model edindiği kişinin Donald Trump ve ABD içerisinde ve dışarısında nefret dolu bir ırkçılık pompalayarak insanları kışkırtan bir grup medya aracı olduğu dikkat çekti.

Batılı hükümetlerin bu ırkçı grubun, ülkelerinin güvenliği ve istikrarına karşı oluşturdukları tehlikenin farkında olduğu, ülkelerindeki eşitliği, göçmenlerin güvenliği, yaşamları ve çıkarlarının korunduğunu vurguladıkları doğrudur. Ancak asıl tehlike bu grupları besleyen partiler, kuruluşlar ve ideolojilerin büyümesinin altında yatmaktadır. İntikam ve misilleme çerçevesinde sınıflandırdıkları bu eylemlerin hükümetler için açık bir meydan okuma ile sonuçlanabileceğini söylemek gerekiyor.

Kuşkusuz ABD Başkanı Trump, bu kanlı ve ırkçı düşüncenin ağa babasıdır. Sadece yedi Müslüman ülkenin vatandaşlarının ABD'ye girmesini engelleyerek değil, aynı zamanda tüm yüzsüzlüğüyle Yeni Zelanda katliamını terör olarak sınıflandırmayı reddederek, kendilerine destek ve resmi koruma sağlamış oldu.

Bu katliam, başta "IŞİD" olmak üzere radikal İslamcı gruplara değerli bir hediye sunuyor. Çünkü Batı ülkelerinde, sağcı ırkçılar tarafından hedeflenen binlerce öfkeli gencin, bu terör örgütlerine katılmasını kolaylaştıracaktır.

Fırat'ın doğusunda IŞİD terör örgütünün son kalesi olarak bilinen Bagoz kentinde Suriye Demokratik Güçlerinin kontrolü ele alması, bu örgütün sonu değil, yerleşme ve hilafet devleti kurma aşamasından, gizli operasyonlar aşamasına geçişi olabilir. Bu da örgütün en az maliyetle en çok kanlı ve etkili terör operasyonlarına odaklanması anlamına geliyor. Bu grupları ve radikal örgütleri kucaklayan çevre ve en önemlisi Batı'nın askeri müdahaleleri olmak üzere geçtiğimiz beş yıl içerisinde bu güçlerin ortaya çıkmalarına zemin hazırlayan sebepler, dışlanma, aşağılanma, mezhepçilik ve reşit yönetimlerin olmayışı, hala devam ediyor.

***

Batılı hükümetler, "İslamofobi" olgusunu hoş görmekle beraber, antisemitizme karşı olduğu gibi İslamofobi'ye karşı gerekli yasal önlemleri almayarak büyük bir suç işlediler. Bizler Araplar ve Müslümanlar olarak, İngiltere'nin eski Dışişleri Bakanı Boris Johnson'ın "posta kutusu" benzetmesi yaparak örtülü Müslüman kadınlara sözlü saldırıda bulunduğunu unutmamız mümkün değildir.

Aynı zamanda Trump'ın Londra ziyareti sırasında İngiltere hükümetine göçmenlerin Avrupa ülkelerinde sosyal dokuyu değiştirmeye başladığı ve hızla ele alınması gerektiğine dair uyarasını da asla unutmayacağız. Trump bu açıklamayı yaparken, halkaların sosyal yapısını ilk bozanın kuzey Amerika'yı işgal eden beyaz Avrupalı göçmenler olduğunu, bölgenin yerli halkına karşı soykırım işlediklerini ve on milyonlarca insanı öldürdüklerini unutmuş gibi görünüyor.

Müslüman hükümetlerinin büyük kısmının "İslamofobi" olgusunun büyümesine karşı sessiz kalması ve Batılı mevkidaşlarını bununla savaşmaya teşvik etmek için hiçbir şey yapmamaları ise çok üzücüdür.

Yeni Zelanda'daki cami katliamı, kurban sayısının fazlalığı ve katliamcının sergilediği ırkçı kincilik bakımından ilk olabilir, ancak Trump gibi Müslümanlara nefret kusmakta tereddüt etmeyen bir lider varken, asla son olmayacaktır.

Abdulbari Atvan
Kaynak: Ray el-Yevm
Çeviri: Merve Soydaş
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler