maqal-106.jpg

Amerikan reçetesi terör

Ortadoğu coğrafyasını kontrol altına almak isteyen bir güç olan IŞİD'in yok edilmesi eylemleri ile, Yeni Zelanda katliamının aynı zamana denk gelmesi bir tesadüf müdür?

23 Mart 2019 Cumartesi
İNTİZAR - İslam'a ve Müslümanlara karşı nefret dolu söylemlerde bulunmak, sömürgecilikten kurtulmak isteyen halkların devrimlerini yok etmek için Batı'nın sığındığı araçlardan biridir. Yani İslam'ın hedeflenmesi, Ortadoğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika gibi Müslümanların yaşadığı bölgeleri kontrol altına almayı amaçlıyor.
 
İslam ile mücadele, "İslam'a dışarıdan saldırarak Müslümanlar mağlup edilemez, Müslümanları birbirleri ile savaştırmalıyız" düşüncesinden hareketle, yirminci yüzyılda baş verdi. Bu bağlamda İngiliz İstihbaratı, bölge halklarının tek bir projede buluşmasını engellemeyi görev edinen bir örgüt kurmaya çalıştı...
 
Bu durum, Sovyetler Birliği ile Amerika arasındaki soğuk savaş sırasında olduğu gibi, 70'li yılların sonlarında Sovyetler Birliği zayıflamaya başlayana kadar devam etti. 1979 yılında Sovyetler Birliğinin Afganistan'a karşı girdiği savaş ve 1980 yılında Birinci Körfez savaşı ile eş zamanlı olarak Batı dünyası, İslam'a karşı nefret söylemlerinde ikinci aşamaya girdi. Radikal Müslümanlar ve Batı arasında bir çatışma oluşturmak ve daha sonra bu çatışmayı yönetmeye dayalı yeni Ortadoğu haritasını oluşturma projesini gelişten Amerika eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve İngiliz asıllı olan Amerikalı tarihçi Bernard Lewis, ardından bu yeni aşamanın mimarı oldular.
 
Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile birlikte, Batı'nın dünyayı kontrol altına alması ve Batı'nın düşmanlarının meydanı boşaltmasının ardından, bu rakipsizlik durumu otomatik olarak tek kutupluluğun gevşemesine neden oldu. Bu çatlak, karar merkezleri üzerinde etkisi bulunan silah fabrikalarının kapanmasına yol açtı. Bu durum ise, yeni bir düşmanın icat edilmesini gerektirdi. 1979- 1989 yılları arasındaki dönemde Afganistan'daki operasyonlar ile bu sınır ötesi projeye ve düşmanlığa güçlü bir temel oluşturdu. Daha sonra Afganistan'da Taliban Hareketinin ülke topraklarının çoğunluğunu kontrol altına alması ile sonuçlanan bir iç savaş yaratarak bu proje olgunlaştırıldı.
 
Taliban Hareketi, 2000'li yılların başında kendi ayağına sıkmak olarak tanımlanabilecek kararlar almaya başladı. 2001 yılı mart ayında, Taliban'ın iki Buda heykelini yıkması, dünya çapında öfke toplamasına ve yoğun tepkiler almasına sebep oldu. Bundan iki ay sonra, Taliban Müslüman olmayanlara, kendilerini Müslümanlardan ayırt ettirecek kıyafetler giymeyi mecbur kıldı.
 
Bu sırada Ahmed Şah Mesud, Taliban ve müttefiki el-Kaide'nin radikalliği karşısında Batı'nın gerçekten rahatsız olduğu zannına kapıldı. Tüm yaşananların planlanarak tezgahlandığını anlayamayan Şah Mesud, Amerika ile çok sayıda Batılı ülkeye, Taliban ve El-Kaide'ye karşı savaş için destek isteyen mesajlar gönderdi. Ahmed Şah Mesud, bu hatalı düşüncesinin bedelini hayatı ile ödedi ve 11 Eylül saldırılarından iki gün önce, 9 eylül 2001 tarihinde suikasta uğradı.
 
Washington'un El-Kaide terör örgütünü suçladığı 11 Eylül saldırısı, İslamofobi döneminin başladığının resmi duyurusu gibiydi. Küresel medya, İslam'ı terör ile bağlantılayan kampanyayı başlatırken, bununla eşzamanlı olarak Amerika Kongresi, 11 Eylül saldırılarını planlayan, izin veren, işleyen ve destekleyen ülkeler, kuruluşlar ve kişilere karşı güç kullanması için Beyaz Saray'a tam yetki veren bir yasa çıkardı. Tüm Müslümanlara karşı medya kampanyaları ile desteklenen bu yasadan hareketle, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkeleri, fırtınanın ortasında kaldı.
 
Afganistan savaşından Irak'a geçen kriz, eski Başbakan Refik Hariri suikastının ertesi günü, Lübnan'a taşındı. Irak'taki mezhep fitnesi, bir yandan Şiilerin kutsal mekanları ve camileri, diğer yandan Sünni camilerini hedef alan bombardımanlar ile sürdürüldü. Bu saldırılardan 2006 Lübnan savaşı ve 2009 Gazze saldırısına geçiş yapıldı.
 
Bu süreç, Arap Baharı devrimleri denen kaosların yaratılması sonucunda IŞİD ve Nusra terör örgütlerinin ortaya çıkışı ile sonuçlandı. Radikallik ve terörizmi birbiri ile bağlamak ve İslam'ı tüm dünya için illetli bir hastalık olarak göstermek amacıyla programlanmış medya propagandaları, IŞİD'in yayınladığı vahşi videolar ve eylemleri ile desteklendi. Böylelikle dünya kamuoyu, tüm teröristlerin Müslüman olduğu ve tüm Müslümanların terörist olması gerektiğine dair bir teoriyi kabul etti.
 
15 Mart 2019 sabahı, dünya Yeni Zelanda'da Brendon Tarrant tarafından namaz kılan Müslümanlara karşı işlenen korkunç bir saldırı haberi ile güne başladı. İlk etapta bazı siyasiler ve küresel medya organları bu saldırı suçunu nasıl tanımlayacakları konusunda tereddüt ettiler. Saldırı bir terörizm ürünü eylem miydi yoksa değil miydi?
 
Brendon Tarrant'ın Yeni Zelanda'da işlediği bu cami katliamı ilk olmamasına rağmen, bu saldırıyı işleyen katliamcının yabancı olması ve kurbanların Müslüman olması, nasıl çözüleceği bilinmeyen bir düğüm halini aldı. 25 Şubat 1994'te Filistin'in El-Halil şehrindeki Halil İbrahim Camiinde namaz kılan Filistinlilere bir Yahudi yerleşimci tarafından ateş açılarak 29 kişinin öldürüldüğü saldırı da Yeni Zelanda katliamının ilk olmadığını gösteren örneklerden biridir.
 
Yeni Zelanda'nın Christchurch kentinde gerçekleşen katliamı okurken gördük ki, tekfirci örgütler her zayıfladığında ve üzerlerindeki baskı artırıldığında, eylemlerine devam etmeleri için onlara gerekçe ve neden sağlayacak bir doz oksijen veriliyor. Faili tarafından tüm Müslümanlar aleyhinde nefret söylemleri ile nedenleri açıklanan bu terör suçu, IŞİD ve El-Kaide gibi terör örgütlerinin gençlere ulaşabilmek ve onları terör örgütlerine almak üzere ikna etmek için kullanacakları bir durum oluşturuyor.
 
Son olarak, Ortadoğu coğrafyasını kontrol altına almak isteyen bir güç olan IŞİD'in yok edilmesi eylemleri ile, Yeni Zelanda katliamının aynı zamana denk gelmesi bir tesadüf müdür?
 
Rezan Hado
Kaynak: El-Meyadin
Çeviri: Merve Soydaş
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler