13930806000764_PhotoL.jpg
  • Anasayfa» 
  • Röportaj»
  •  Ayetullah Makami:"İnkılab’ın ilk ve son hedefi Kerbela, Necef, Mekke, Medine ve Kudüs’ün özgürleştirilmesidir."

Ayetullah Makami:"İnkılab’ın ilk ve son hedefi Kerbela, Necef, Mekke, Medine ve Kudüs’ün özgürleştirilmesidir."

"İmam Humeyni daha İnkılab’ın ilk başlarında dünyanın Vahhabilikten temizlenmesi gerektiğini beyan etmiştir, Vahhabiliğin Allah’ın Haremini yönetme hakkı yoktur, İsrail’in Mescid-i Aksay’ı yönetme hakkı yoktur, İsrail’in gitmesi gerekir."

20 Nisan 2015 Pazartesi

İNTİZAR - Farsnews'in, Üniversite ve Havza Üstatlarından olan Ayetullah Kaim Makami ile Velayet ve İran İslam İnkılabı'nın küresel denklemlere etkisi üzerine yapmış olduğu bu önemli röportajın çevirisini sizlerle paylaşıyoruz.

 

Sohbetimize İran İslam Cumhuriyeti kurucusunun bir buyruğu ile başlamak istiyorum. “İran İslam İnkılabı Aşura'nın ve onun büyük ilahî devriminin eseridir.” Yani tarih boyunca var olan, günümüzde ise tarihin zirvesinde bir seyir izlemekte olan bu İnkılap tabii ufkunun da çok ötesine geçmiştir. Eğer İslam İnkılabı tarihî kimliğini Aşura'dan almışsa ve kimilerine göre de bölgedeki diğer devrimlerin de İran İslam İnkılabı'nın etrafa saçtığı ışıktan kaynaklandığı düşünülüyorsa, o zaman bu eşsiz bir hareket ve harikulade bir inkılaptır ve onun stratejik derinliği ise hayallerin çok ötesindedir…

Öncelikle İslam İnkılabı öncesi ve sonrasıyla ilgili bir analiz yapmak istiyorum. Bu devrim nasıl oluyor da küresel denklemleri alt üst ederek mesajını tüm dünyaya yayabiliyor ve hızla dünya çapında sınırları aşan bir devrime dönüşebiliyor?

İslam İnkılabı'nda hükümet ve egemenlik konusuyla ilgili çok eski köklere dayanan bir düşüncenin hâkim olduğuna inanıyoruz.  Ve kesinlikle bu düşüncenin Peygamberler ve evliyaların hâkimiyet meselesi olan hükümetle ilgili eski bir düşünce olduğunu söyleyebiliriz.  Kısacası Peygamber mi, Velisi mi yoksa Peygamberin halefi mi hâkim olmalı düşüncesinin geçmişi Hazret-i Âdem'e aittir. Öte yandan bu düşünce büyük ölçüde göz ardı edilmiştir, öyleyse böyle bir şey mevcut değildir.  Bu düşünce dışında önerilen her şey, bu düşünce ile habersiz ve yabancı bir atmosferde, olgunlaşma zamanı geldiği içindir (ben her zaman şunu söyledim İslam İnkılabı bir iktiza,  bir zaruret, bir ihtiyaç ve bir istek bağlamında vuku bulmuştur). Bu gereklilik insanlığın Peygamberlerin, evliyaların ya da başka bir deyişle Velayet Hükümetine dönmeleri için icap eden küresel bir gerekliliktir. Kadim kökleri olan bu olgu insanların ve toplumun gafleti yüzünden, çok daha yeni bir olgu söz konusu olduğu vakit ortaya çıkıyor ve zaten böyle de olmaktadır. Aslında aynı şey yine geçerlidir. Zira Allah'ın Velileri tarafından yönetilmesi gereken bu dünyada Velilerin Velayet konusu çok eski bir düşünce olmasının yanı sıra aslında çok yeni bir düşüncede sayılır. Dikkat edin! Bu, aslında bu düşünceden habersiz olanlar için yeni bir şey olmamakla beraber ve hatta bundan bihaber olmayanlar ve bilenler için dahi yeni bir şeydir.

Velayet bir bakıma günümüz dünyasının sözü olmakla beraber diğer taraftan da Velayet hükümeti idealleri ve fikirleri bakımından çok eskilere dayanmaktadır. Velayetin çekiciliği ne zamana sığar ne de mekâna sığar. Bu nedenle insanlık için daima güncelliğini korumuştur, zira insanlar Allah Velisinin varlığına ve yöneticiliğinin zaruretine her zaman ihtiyaç duymuş ve duyacaktırlar da. Tek kelimeyle, Velayet günümüz dünyasının sözüdür.

Evet, günümüz dünyasının sözüdür. Velayet dinin hakikati ve aslıdır. Dinin her daim sürekliliği olan bir programı vardır. İlk ve son sözü o söyler. İslam İnkılabı'nın neticesinde yeni bir fenomen olarak post modernlik sahneye çıkıyor ve bu olgu sahneye çıktığı vakit İslam İnkılabı'na olan bu gereksinimin nedenini arz ettiğim gibi, aslında İnkılap vuku bulmadan önce dünyada bunun gibi bütün deneyimlerin yaşanmış olmasıydı. Bu bir gerçektir! İslam İnkılabı öncesine baktığımızda dünya da yöneticilik ve idarecilik alanında tüm deneyimlerin yaşandığını görüyoruz. Nitekim insanoğlunun tecrübe etmediği hiçbir şey kalmamıştı. Geçmiş krallıklardan tecrübeler edinmişti. Hilafet düzeninden tutun, nakıs dinlere dayalı sözde dinî düzenlere ve eski dünyanın özelliklerinden olan tahrif edilmiş dinlerden, entelektüellik, akılcılık ve demokrasi iddia eden günümüz dünyasına kadar, Rönesans döneminden bu yana ve özellikle de günümüz dünyasının hızlı yaşantısı nedeniyle tüm bu deneyimler yaşanmıştır.

İslam İnkılabı'nın vuku bulduğu 20. yüzyıla bir bakınız, o dönem dünya iflasa doğru sürüklendiğini anlamıştı adeta, bir anda tümüyle değil elbette, yavaş yavaş. Mesela 20. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasındaki farka bir bakınız, 19. yüzyılda Avrupa'da büyük bir umut doğdu, zira insanlar bu dönemde meselelerini, sorunlarını kendileri halledebiliyorlardı. Sanayi sektörü hızla gelişmekteydi, teknoloji ve bilim gibi çeşitli alanlarda da başarılar elde edilmişti, insanlık öyle bir noktaya gelmişti ki, sanki Allah'a artık ihtiyaçları kalmamıştı, Peygamberlere ihtiyaçları kalmamıştı ve hatta dini dahi artık istemiyorlardı... Onlara göre, gök ve din artık ortadan kalkmış ve sona ermişti. Bu 19. yüzyıla aitti. Fakat 20. yüzyılda durum böyle değildi. Hatta İslam İnkılabı'ndan önce özellikle de 1 ve 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, iflas belirtilerinin baş göstermesiyle insanlar artık sorunlarını kendi başlarına çözemeyeceklerini idrak etmişlerdi. Üç beş sanayinin ve teknolojinin gelmesi insanın her şeyi kendisi çözebileceği anlamına gelmiyordu. Bu da bir miktar insan gururunun kırılmasına neden oldu. 19 yüzyılda var olan bu gurur kırılma hissine kapıldı, tabii bu hislerin ortaya çıkmasıyla değil elbette, ama İslam İnkılabı bu hisler doğrultusunda ortaya çıktı ve tam ve son derece güçlü bir düşünce olan Velayet, saf ve halis din söz konusu olmuştur artık. Zira insanlık ondan tamamıyla habersizdi, ne Batılı, ne Doğulu, ne yeni nesil, ne de eski nesil. Çoğunlukla eski insanlar da halis din ile aşina değillerdi. Eski insanlar hem Doğu ve hem Batı'da el konulan ve tahrif edilen dinlerle karşı karşıyaydılar.  Yani Peygamberleri tahrif edip öyle teslim ediyorlardı. Peygamberler olduğu gibi değil de tahrif edilmiş versiyonlarıyla kabul ediliyordu.

Velayet akımı ve inanç teşkilatında tağutların bu ağır saldırılarına karşı ne gibi önlemler düşünülmüştür?

Velayetin en mühim esaslarından biri de insanları, Peygamberleri tağutların tahrif edip yorumladığı şekliyle değil de “Onları” gerçek anlamda oldukları gibi kabul etmeye davet etmektir.  Zira Peygamberleri anlatma ve yorumlama işinden tağutlar sorumluydular. Ve nitekim dünyanın dinî vaziyeti genellikle bu durumdaydı. Velayetin öğretilerinden biri de Peygamberleri filtresiz olarak tanımaya davet etmektir. Bizler Velayetin Şiilerin sistemi olduğuna inanmaktayız, zira bu sistem filtre kırıcısıyla dünyanın yazılım yapısına girmiştir. Filtre kırıcı peygamberlerin sitesini… Aslında bu davetin iletmek istediği mesaj Peygamberler artık filtrelenmiş olarak görülmemelidirler! Bu çok yeni ve evrensel bir hadisedir. Bu şartlara iflas döneminin özelliklerinden olan, kriz,  umutsuzluk, hayal kırıklıkları, çıkmazları, çeşitli krizleri ve yine diğer muhtelif krizleri eklersek! Bir iki tane değil. İnsan her bölümde krizin içine düşmüştür. Çevresel olarak; nüfus, yiyecek, istihdam…  Siyaset ve yönetimden tutun çevresel faktörlere kadar insanlar yaşadıkları çevreyi bozdular, sanayi doğayı bozdu. Doğanın tahribi felaketleri de beraberinde getiriyor. Bu felaketler küçük değildir ve bunun şakası yoktur. “Ol der” ve oluverir. İnsanlar bunu anlıyor ve bu düğümü artık kendi başlarına açamayacaklarının farkına varmış bulunmaktalar. Çevreyi ve yaşamsal kaynakları nasıl düzeltmek istiyorlar? Dünyanın ekosistemini alt üst eden bu durum, tamir edilemeyecek bir felaket meydana getirecektir. Yani insan doğası itibariyle başka bir yola ihtiyaç duyduğunun farkına varıyor ve diğer yol ise yani artık yardım istemek.

Gökten yardım istiyor. Gayb âleminden yardım istiyor. Yine Peygamberlerin kapısına gitmek zorundayım, ama bu kez Sezar'ın ve padişahların inandığı İsa'nın yanına değil. Ne halife ve kralların ve ne de Yahudilerin inandığı Musa'nın yanına değil. Musa Kelimullah, İsa Mesih ve Hazreti Muhammed (saa)'in onların gerçek şahsiyetinin yanına. Velayetin ve Şiilerin öğretisi budur. Bu yüzden biz Şiiliği başka bir anlamda yalnızca Ehl-i Sünnet mezheplerinin yanındaki bir diğer mezhep olarak görmüyoruz. Bu böyle değildir. Şiilik ve Sünnilik bu değildir. Biz bütün Peygamberlerin akımına “Şiilik” diyoruz, zamanı geldiği ve gereksinim duyulduğu için bu sahneye geldiler diyoruz.

Yani şunu mu söylemek istiyorsunuz bu İnkılap yalnızca Şiiliğin gövdesinde vuku bulmamıştır ve hatta onun iktizası İran'ın sınırlarını dahi aşarak, uluslararası ve mezhepler arası gereksinimler çerçevesinde meydana gelmiştir. Şunu sormak istiyorum İnkılap hadisesi ile bu iktiza arasındaki ilişkinin ve bunlar arasında var olan etki ne anlama gelmektedir?

Biz bu gereksinimin İnkılab'ı yarattığını ve daha sonra İnkılab'ın bu gereksinimi arttırdığını söylemekteyiz.  Örneğin bir rasyonalitenin ortaya çıkması sonucunda İslam İnkılabı vuku bulmuştur, bu doğrudur!  Zira rasyonalite olmadan dine de önem verilmez. Hatta ekseninde Allah Velisinin olduğu, böyle saf ve halis bir dine dahi. Bir rasyonalite bunu meydana getirdi, daha sonra İnkılabın kendisi bu rasyonaliteyi körükledi ve bu etkileşim böylelikle devam etmektedir. Bu yüzden bizler böyle bir konumda bulunmaktayız. İran'da İnkılab'ın vuku bulması şaşkınlıkları da beraberinde getirmiştir. Doğal olarak bunların karşısında sıraya geçenlerde oluyor. Konumlarını değiştirecek akımlardan dehşete düşen dünyayı yöneten iktidarlar gibi.

İnkılab'ın karşısında duran bu akımın, gerçek entelektüelliğin karşısında yer alan sözde entelektüellik olduğunu söyleyebiliriz. Ben İslam İnkılabı'nın dinî bir olay olmasının öncesinde aynı zamanda, entelektüel bir olay olduğuna inanıyorum. Şimdi bu öncelik aslında uzun zaman önce değildi, zira bu ikisi aynı şeylerdi, hatta ehemmiyet açısından entelektüel bir boyuttur da aynı zamanda. Bu dünya sahnesinde ortaya çıkan gerçek bir entelektüel devrimdir. Sahneye çıkan bu gerçek entelektüellik karşısında doğal olarak, ana muhalefet ve küresel güçlerin ekseni olan sözde entelektüellikte vardır. Batı dünyası ve evrensel küfür sözde entelektüelliğe dayanmaktadır. İsrail, Siyonizm ve sözde modern dünyanın sloganı, entelektüellik sloganıdır. Onlar dinin zamanı geçti bizler artık entelektüeliz, artık entelektüellik zamanıdır, düşünce özgürlüğü ve kurtuluş dönemidir diyorlar. Bunlar sözde entelektüelliğin sloganlarıdır. 

Görünüşte modernleşme ve Batılı entelektüellikle çatışan bu akım ne ilginçtir ki, eski dinlerin sembolüdür, dine benzeyen ve eksik olan bu akımlarda, sözde entelektüellik çerçevesine dâhil olurlar! Yani aslında onlar da sözde entelektüeldirler.  Amerika, Avrupa ve Suudi Arabistan arasındaki ittifaka bakacak olursanız, Arabistan'ın aslında eski düşüncelerin bir sembolü olduğunu görürsünüz. Geçmiş dünyanın hükümsüz kalan dindarlık sembolüdür. Ancak aynı zamanda bu yeni cariyesiyle (yani modernlikle), bu ikisinin arasında eşitlik ve uyum vardır. Neden? Çünkü hepsinin kaynağı sözde entelektüelliktir, daha açık söylemek gerekirse bizler sözde entelektüelliğin kökenini Batı'da değil de Doğu'da Peygamberlerin yanında (Peygamberlerin kendisinde değil de etrafındakiler de) buluyoruz. Entelektüelliğin hakikati Peygamber de ve hak üzere olan Vasisi üzerinde tecelli etmiştir. Gerçek entelektüelliğin asıl hedefi bir bakıma sözde entelektüelliktir. Karanlığın meydana gelmesiyle var olan ışık gibidir. Bu Batı'dan ve Rönesans döneminden önce peygamberlerin etrafındakilerde görülüyordu. Gerçek entelektüelliğin kökeni peygamberlerdedir. Bu, peygamberlerin en bariz düşüncelerindendir.  Peygambere ulaştığımız zaman ondan daha yüce birisinin daha olmadığını söylüyoruz.

İslam dünyasında Peygamberden sonra iki akımla karşı karşıya kalıyoruz, bunlardan biri Hazret-i Ali ve Ehli Beyt (a.s) vasıtasıyla hakiki entelektüelliğin devamı, bir diğeri ise diğer akımlar vasıtasıyla… Orada da yine sözde entelektüellik olgusuyla karşı karşıyasınız.  Batı dünyası kendisinden önceki âlemi karanlık düşünce dönemi olarak algılıyor. Zira Batı dünyasından önce âleme hakiki dinler yerine dine benzer akımlar hâkimdi… Tağutlar tarafından çıkarılan ve gasıplar tarafından yönetilen batıl dinler.

Batı birini karanlık düşünce âlemi diğerini ise entelektüel ve aydın düşünce âlemi olarak adlandırıyor! Bu bir iddiadır. Batı'nın söz konusu aydınlık ve karanlık düşüncesi diğer akımlarla (yani Velayet ve Şiilikle) karşı karşıya geldiğinde, bu iki akım birleşerek ortaya çıkarlar, zira günümüzdeki sözde entelektüel düşünce dünkü karanlık düşünceden ileri gelmektedir. Kendi esaslarının tümünü onlardan öğrenmiştir. Sekülerizm, hümanizm, liberalizm ve demokrasinin esaslarının kökeni ondan gelmektedir. Bu iki akımı iptal etmek “Ne Doğu ne Batı” sloganının amaçlarındandır. Bu yüzden modern çağı reddeden İslam İnkılabı eski çağa geri dönme iddiasında değildir.

Burada İnkılab'ın yolu bir dizi Batılı eleştirmenden ayrılıyor. Batı'yı eleştiren Batılı ya da Batılılaşan eleştirmenler bir bakıma geçmişe dönmek istiyorlar.

Yani Velayet akımı bugünün sözüdür ve her zaman günümüz dünyasının tüm cazibelerine sahiptir diyebilir miyiz?

Velayet günümüz dünyasının sözüdür. Yarın ve yarından sonra da bu böyledir. Ve hatta bazı insanların deyimiyle bu düşünce yarınlar içindir ve nitekim yarının dünyasına da bu düşünce hâkim olacaktır.

Bundan başka bir şey de olmayacaktır. Günümüz dünyasının sözüdür ve ayrıca kutsal metin ve kutsal tefsir olan dinin iki esasına dayalı olması nedeniyle sonsuz bir kapasiteye sahiptir. Dindarlık için sadece kutsal metin yeterli değildir, kutsal metnin yanı sıra kutsal tefsir, kutsal yorum, kutsal açıklama da beraberinde olmalıdır. Yani Ehl-i Beyt ve İtret'le. Zira bu Şia'nın sözüdür.

Kuranı Kerim'de buyurduğu gibi: İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.

Evet, dünya hükümdarları dünyadaki bu değişimden rahatsızlardı ve mevcut durumlarının devam etmesini istiyorlardı. Çünkü onlar kabilelerin bir parçası gibi yararlanmaktaydılar. İnkılab'ın ilk devrelerinde çeşitli entelektüel gruplardan devrime katılanlar oldu, sağcı ve solcu entelektüel gruplar gibi. Marksistler, liberaller, aydınlar, milliyetçiler… İnkılab'ın ilerlemeye başlaması ve inkârcılığın yavaş yavaş ispat edilmesi ve yerine alternatif düşüncelerin anlatılmasıyla, entelektüellikte dökülmeler yaşanmaya başladı. Bazı entelektüeller birbirleri ardına dökülmeye başlayarak İnkılap'tan ayrıldılar. Komünistler, milliyetçiler, ulusal cephe, milli mezhepliler ve bunların benzeri münafıklar ve çeşitli kabileler gibi…

İslam Devrimi akılcılığına göre nüfuz eden Devrimin seyri ve devrimcilerin gidişatı, bölgesel gelişmeler nedeniyle nasıl bir rota çizmekte ve gelecek planları nelerdir?

Rasyonalitenin gelişmesini İnkılap takip etti ve İnkılab'ın ardından rasyonalite yeniden şiddetlendi. Rasyonalitenin şiddetlenmesiyle İslam İnkılabı'na doğru bilerek veya bilmeyerek yönelmeler oldu. Bu düşünce kişileri, kalpleri ve akılları… Fethetmeye başladı.

Hak akım, İslam İnkılabı ile mevcut durumunu korumak ve geliştirmek isteyen batıl akım arasında var olan savaşa daha objektif bakılırsa, meselenin intizar meselesinden kaynaklandığı anlaşılır.

İntizar yani bir kurtarıcıyı beklemek meselesi tamamen küresel bir konudur. Yani hak ve batıl akım arasında ortak bir meseledir. Savaş sahnesi, özellikle çok hassas bir noktada bulunan bölgemizde,  dünyadaki kutsal mekânları hangi akımın yönetmesi gerekir? Şeklinde devam etmiştir. 

İnkılab'ın ilk ve son hedefi Kerbela, Necef, Mekke, Medine ve Mukaddes Kudüs'ün özgürleştirilmesidir.

İnkılab'ın daveti dünyanın 3 kutsal mekânlarının öncüsü olan Hicaz (Mekke ve Medine) dâhil olmak üzere Kerbela ve Masum İmamların türbeleri ve Mukaddes Kudüs'ün bu merkezlerin sınıfından olmayan değersiz kişilerden temizlenmesiydi. Bu İnkılab'ın sözüydü ve bugün de bu sözüdür. İmam Humeyni daha İnkılab'ın ilk başlarında dünyanın Vahhabilikten temizlenmesi gerektiğini beyan etmiştir, Vahhabiliğin Allah'ın Haremini yönetme hakkı yoktur, İsrail'in Mescidi Aksay'ı yönetme hakkı yoktur, İsrail'in gitmesi gerekir. Nifakın ve küfrün timsali ve sözde İslami olan Irak, Saddam Hüseyin'in yönetimi ve kontrolü altında olmamalıdır.  Devrimin devam etmesi bu üç mukaddes mekânlardan biri olan Kerbela'nın açılmasına sebep olmuştur. Bugün Irak özgürdür, Kerbela ve Necef özgürdür. Ve özgürlükten kasıt bu mekânları yöneten kişilerin harem menşeli olmalarıdır, zira bu, insanların buradaki mekânları özgürce ziyaret edebilmesi anlamına gelmektedir. Örneğin, Erbain'de 20 milyon kişinin küresel gösterilerinin buluşma yeri olan Kerbela'da, Şiiliğin, Velayetin ve İmam-ı Zaman (a.f)'nin mesajını… Ulaştırmak için muazzam bir hareket meydana gelmektedir. Bu merkez özgürleştirilmiştir, bizlerin şu anda içinde bulunduğu konum itibariyle, diğer iki merkezin de özgürleştirilmesi gerekmektedir. Bunlardan birisi Mekke-i Mükerreme ve diğeri ise Kudüs-ü Şerif'tir. Bu iki merkezde özgürleştirilmelidir.

Elbette açıktır ki, sözde entelektüel akım (küresel küfür öncülüğünde) tümüyle engeller çıkarabilir. Tekfirci sapkın grup IŞİD'in ortaya çıkmasının nedenlerinden biri de Irak'ın yeniden münafıklar tarafından kuşatılmasıydı, zira Kerbela'nın özgürleştirilmesinin Mekke ve Kudüs'ün özgürleştirilmesi ile sonuçlanacağını biliyorlardı. Bu yüzdendir ki İslam İnkılabı'ndan sonra, bölgede devrim ve İslami Uyanışın meydana geldiğini görüyoruz. Bu bölgedeki devrim doğal olarak bir devrim karşıtlığını da beraberinde getirdi, bir karşılık adı altında IŞİD macerası ve tek bir hamleyle, bir İslami Uyanış müsaderesi! Allah'ın lütfu sayesinde bu merhaleleri de geçiyoruz.

İntizar meselesi ve kurtarıcı taleplerinin hak akım ve batıl akım arasında müşterek bir mesele olduğunu görmekteyiz. Nitekim hak akım hakikatin egemenliği tamamlaması için nasıl bir kurtarıcı bekliyorsa, batıl akım da dünyayı Amerika, İsrail ve Avrupa… Öncülüğünde sözde entelektüelliğe ulaştırmak istiyor. Batıl akım da bizler gibi bir kurtarıcı bekliyor, ama bekleyişleri (tabii bekleyişleri halk kitleleri tarafından değil de öncüleri tarafındandır,  zira kitlelerin zayıf olma olasılığı yüksektir), aslında beklenen kurtarıcının ortaya çıkması İsrail devletinin vaat edilen ve zemin hazırlayan devlet olarak ortaya çıkmasıyla oluyor. Zira birisinin gelip bu mevcut batıl hâkimiyeti dünyada tamamlaması içindir, çünkü bu hâkimiyet henüz tamamlanmış değildir. (İntizarın felsefesi mevcut gücümüzün şu an eksik olduğu ve bu gücü tamamlanmasını istemekte olduğumuz yönündedir) onlar ise doğrudur bizler hâkimiz, Yahudiler hâkim, küresel kapitalizm, Masonluk ve küresel küfür… Egemendir, fakat bu hâkimiyet mutlak ve tam değildir, karşısında direniş var, karşısında İslam mukavemet ediyor, bizler birisinin gelip bu direnişi kırarak, küresel hâkimiyet kurmamızı sağlamasını istiyoruz. İsrail'in kurulması da zaten bu cihettendir.

İsrail vaat edilen devlet olarak şeytanî kişiliğini göstermek istiyor, diğer taraftansa İslam İnkılabı vasıtasıyla kurulan vaat edilen İmam-ı Zaman Devleti geri dönüşsüzdür.

Allah'ın lütfuyla İntizar meselesi hak akımda İslam İnkılabı'nın vuku bulmasına neden oldu. İslam Devleti kuruldu, bu İslam Devleti İmam-ı Zaman için vaat edilen ve zemin hazırlayan bir devlettir. Bizim itikadımıza göre, geri döndürülemez olan bu vaat edilen devlet inşallah İmam Mehdi'nin Devletine bağlanacaktır. 

İnşallah. Son sözlerinizde, vaat edilen bu devletin geri döndürülemez olduğunu söylediniz, buna ilave olarak şunu sormak istiyorum, bizler zuhurun gerçekleşmesi için bugün çok mühim bir müjdeye tanıklık etmekteyiz, mevcut analizler ve akılcılığın yanı sıra, acaba evreni yöneten kurallar da bu müjdeyi doğruluyor mu?

Bu devletin geri döndürülemez ve yenilemez olmasına delilim, hem aklî, hem ilmî, hem şer'î, hem naklîdir…

İmam-ı Zaman'ın zuhurunun eşiğinde ilahî ve İslamî inkılapların gerçekleşeceği nakledilmiştir, İran'ın doğusundaki devletler gibi, dinî devlet kurulacak. Vaat edilen ve rivayetlerimizde oldukça meşhur olan devlet hadisesi İslam İnkılabı ve İran'daki mevcut durumla tamamen örtüşmektedir!

Ve yine nakli kaynaklara dayanarak bu devletin bir şekilde yıkılıp, ortadan kalkacağı ve daha sonra İmam Mehdi Devleti'nin ortaya çıkacağı nakledilmemektedir. Yani rivayetlerde geçen İmam-ı Zaman hâkimiyetinin naibi olan bu vaat edilen devletin İmam-ı Zaman (a.s)'ın hâkimiyetine bağlanacağı yönündedir.

Akıl da bunu teyit etmektedir. Dünyada gerekli koşullar sağlanmaya başladığında o saf din zuhur etmek için izin isteyecek ve ortaya çıkacaktır. Nitekim yeniden yıkılıp, ortadan kalkacağı ve tahrif edileceği aklî olarak da kabul edilemez!

Peki, bu nasıl mümkündür?  Hatta Peygamberleri bile tahrif ettiler! Batıl akım Peygamberlerin karşısında bile direndi ve onu yok etmekten ümidi kestiği zaman ise, harekete geçti, içinden bu hareketi fethetti. Hilafet ve liderliği hedef aldı. Yıkıcı bir tesir bıraktı. Uzun vadeli planlar yaptı. Sahife-i melune yazıldı. Gadir-i Hum'da umutsuzca feryat edildi, fakat Sakife'de toplanan topluluk bir kapı aralamayı başardı. Planları geçmiş durumu, bir deri parçası ile İslam'dan geri döndürmekti. Ve Müslüman toplumun gövdesi de tıpkı planladıkları gibi değişime uğradı. Şimdi nasıl olur da İran İnkılabı'nın sonsuza kadar yenilmez olduğunu söyleyebiliriz? İran İnkılabı'nın da bir devrim karşıtı hamlesiyle değişmeyeceğinin garantisini nasıl verebiliriz?

Bizler bu meselenin böyle olmayacağını söylüyoruz, neden? Çünkü İslam İnkılabı olayı bir Velayet olayıdır. Velayeti ilan etmiştir. Peygamberlerin akımı Velayet akımıdır ve Velayeti ilan etmiştir.  Peygamberlerin akımlarının merkezleri ve ekseni Velayet üzeredir, fakat Velayet yönünün insanlara liyakat bakımından açıklanması mümkün olmamıştır. Peygamberlik yönü ilan ediliyor, yani insanlar bu Peygamberi görüyorlar, büyük Peygamber Resul-ü Ekrem geldi ve sonra insanlar tarafından ele geçirildi, oylama yapıldı ve tekrar önceki duruma geri dönüldü! Peki neden? Peygamber Velayet üzere olmadığı için değil elbette! Velayetin aslı budur zaten. Bizler insanların liyakat yönünde bulundukları nokta itibariyle onların bu meselenin Velayet yönünü anlayacak kapasitede olmadıklarına inanıyoruz. Onlar zahirî yönünü görüp, tahrif ederek naklettiler. Daha sonraları da tahrif edilmesi gereken büyük bir şahsiyeti gördüler adeta!

Yani insanların Peygamberle olan ahitleri, Velayet ahdi değildi, Peygamber (saa)'in 10 yıllık iktidarında hükümet faili yönüyle Velayet hükümetiydi. Yani Velayet Allah-u Teâlâ ve Peygamber tarafından kurulmuştu, fakat insanlar tarafından kurulmamıştı. İslam'dan önce bir iktidar hükümet etti ve şimdi ise Peygamber iktidar olmuştur. Peygamber adına bir kişi iktidar olmuştur kamuoyu ve hatta Müslümanlar açısından dahi bu böyledir…

Yani Velayet iki taraflı bir yoldur, iki yönlü bir ilişkidir. Aydınlanmak için nötr ve faz isteyen bir elektrik akımı gibidir…  Bir taraftan uygulanan Velayet diğer taraftan da olumlu karşılanmak ister ve ne yazıktır ki bu yol insanlar tarafından kapatılmıştır. Engellenmiştir… İmam Ali (as)'a bakacak olursak acaba onunda durumu da bu şekilde miydi?

İmam Ali (as)'ın 5 yıllık hâkimiyeti de bu şekildeydi. İmam Ali'nin 5 yıllık hâkimiyetinde de, halkın o Hazretle Velayet ahdi bulunmuyordu.  Velayet ahitleri yoktu. İmam Ali Allah'ın Velisiydi. Allah tarafından Velayeti vardı, fakat Velayeti halk tarafından tanınıp,  kabul edilmediği takdirde, Velayeti gerçekleşmemiş gibidir. Bu yüzdendir ki Müslümanların Hazret-i Ali'den hemen sonra Muaviye Bin Ebu Sufyan'a rücu ettiklerini görüyorsunuz…  Bu Velayet konusunun sözel bir tanımıdır, zira Velayet olayı geri döndürülemez bir esastır. Eğer bir şahısta ya da bir toplulukta tahakkuk bulursa, geri dönmez. Eğer dönerse, bunun Velayet olmadığı ortaya çıkar. Örneğin, bir kişi içinde bu böyledir, eğer bir şahıs dindar, Müslüman, mümin, namaz kılan, ibadet eden biriyken sonra bunlardan yüz çevirip kâfir olursa, küfür içinde bu dünyadan ayrılırsa, sizler o şahsın hiçbir zaman Velayet meydanında yer almadığını anlamış olursunuz. Önceden zahirî olarak öyleymiş, fakat bu bir hayalden ibaretmiş. Sözel konuma delilim, Velayetin kendisinin cennet olduğudur. Hangi cennet? Dünyadaki cennet değil, berzah âlemindeki cennette değil, burada maksadım ahiretteki cennettir. Ben bunu her yerde söylemişimdir, Velayet ahiretteki cennettir ve zira ahiretteki cennete girişin geri dönüşü yoktur, ahiretteki cennete giren birisinin tekrar dışarı çıkma ve çıkarılma imkânı yoktur. Hatta Hazret-i Âdem'in cenneti gibi birinin hata yaptığı zaman kovulacağı şekilde de değildir. O dünya cenneti de dedikleri berzah cennetidir, Allah'tan gelen özgürlüğü tecrübe etmek isteyen birisi… Hümanizmi tecrübe ediyor. Hazret-i Âdem zeki ve akıllıydı, hemen tövbe etti ve hatasını sürdürmedi. Ama Kabil akılsız ve cahildi, Allah'tan gelen özgürlüğünü yani hümanizmi sürdürdü, bu kovulma cereyanını sürdürdü, dikkat ediyor musunuz?

Evet, Hazret-i Ali (as)'ın hükümeti failî açıdan ilahî bir Velayettir, fakat kabilî açıdan Velayet değildir. Toplum Hazret-i Ali (as)'ı büyük bir şahsiyet olarak (şeyh gibi) görüyordu, yüce bir şahsiyet, tıpkı birinci, ikinci ve üçüncü halifelerin onlar için büyük olduğu gibi. Nitekim toplum Hazret-i Ali'yi de büyük biri olarak gördüğü için artık onun da halife olma zamanı gelmiştir dedi.

Fakat bu Velayet değildir. Velayetin tahakkuk bulması için öncelikle bütün deneyimlerin tecrübe edilmesi, insanın ve toplumun pişmesi ve bilgeliğe ulaşması gerekir ve daha sonra Velinin farkına vararak, bu kez onunla Veli olarak ahit etmiş olması gerekir.

İslam İnkılabı'nda vuku bulan hadise çok ilginçtir. Dünyanın birçok yerinden bir grup insan İmam Humeyni ve daha sonra Ayetullah Hamaney'e biat ettiler, fakat onlarla Hacı Ruhullah ve  Seyyid Hameney'i olarak değil de Veli olarak ahdettiler. Veli yani (Hacı Ruhullah ve Seyyid Ali Hameney'i) onlar faniler, fakat kendilerinden daha yüce olan Velayet makamıdır. Yani insanlar İmam-ı Zaman ile ahit etmişler ve bunun Velayet ahdi olduğunu da bizzat idrak etmişlerdir ve insan bundan sonraki birtakım mevcut zorluklara ve sıkıntılara rağmen cennet tadında olan bu buyruğun tadına varmıştır. Bu yüzden bizler bu akımın geri döndürülemez olduğuna ve hatta bu akımın daha da gelişip genişleyerek küreselleşeceğine inanmaktayız. Ve ümit ediyorum inşallah Allah-u Teâlâ tüm insanlığı bir an önce gaflet uykusundan uyandırır.

İnşallah. Bu ahdin Velayet ahdi olduğunu dikkate alacak olursak, İnkılap cereyanından ve Velayetten uzaklaşanlar sizce nasıl bir yanlışa duçar olmuşlardır?  Velayet-i Fakihi İmametin aslından ve Gadir-i Hum olayından ayırıyorlar. İmam Humeyni'yi, İmam-ı Zaman'dan Hamaney'i,  Humeyni'den ayırıyorlar… Ansızın İmamın arkadaşları arasından farklı görüşlere sahip olanları buluyorlar ve hatta bizler dahi İmamın bazı arkadaşlarının (İmamın hayatta olduğu ve dünyadan ayrıldığı zamanlarında) birtakım kuruntulara ve sorunlara duçar olduklarına şahit olmuşuzdur. 

Evet, İmamın arkadaşlarından ve İnkılab'ın destekçilerinden bir grup bir takım kuruntu ve sorunlara duçar olmuşlardır, bunlar iki türlüdür, ilk grup sorunları çok derin olmayıp telafi edilebilecek türden olanlardı ve nitekim onlardan bir kısmının hatalarını telafi ettiklerini gördük. Bir diğer grup ise hatalarını telafi etmek peşinde olmayan kısımdı. Bu sorunun kökü, hataları temelde olan ve gerçekte bu kişilerin İmam Humeyni ile olan biatlarının Velayet biatı olmadığı içindir, onlar adeta sadece büyük bir şahsiyetle biat etmişlerdi.

Yani daha ilk başlardan böyle mi biat etmişlerdi?

Bazı dostlarımızın yanlışlarından biri de İmamın bizzat şahsına olan aşırı hayranlıklarıydı. İmamın şahsının fani olduğu gerçeğini ve sadece makamının yüceliğini görmek istemiyorlardı. İmamın bizzat şahsı söz konusu değildir, İmamın varlığı Velayet içindir, yani onun vasıtasıyla Allah'ın dinini ikame edebileceği o ilahî ve nuranî hakikattir. Allah'ın nurunu ortaya çıkaracak ve İmam-ı Zaman (as)'ın mutlak Velayetinin de bir tecellisi olan o ilahî yönetimi uygulayacaktır. Bu mesele önemlidir. Bizler bunun tek bir kişiye özgü olmadığını bilmeliyiz.  Dostlarımızda müşahede ettiğimiz yanlışlarından biri de onların yalnızca İmamın şahsına hayran olduklarından Velayet akımının devamını da göremiyor olmalarıydı. Velayet ahdinin özelliklerinden bir diğeri ise kişinin bir başkasında karar kılan Velayet nurunu hemen tanımasıdır. Başka bir tabirle, Velayet ahdinin şartı, Velayetin devamlılığını anlayabilmektir. Yani eğer bir kimsenin Peygamber (saa) ile Velayet ahdi varsa onun ardından hemen İmam Ali (as)'ı da tanımalıdır. Hiç durmaksızın. Ve eğer bir kimsenin İmam Ali (as) ile Velayet ahdi varsa ardından hemen İmam Hasan (as)'ı tanımalıdır ve bu böylece devam ederek İmamlar teker teker tanınmalıdır. Örneğin, bazıları Dördüncü İmamdan sonra Beşinci İmamı kabul etmiyor, beşinciden sonra Altıncı İmamı kabul etmiyor, yedinciden sonra İmam Rıza (as)'ın imametinde duruyor. Tüm bu sorunların nedeni bu kişilerin Velayeti anlamamasından kaynaklanıyor. Dikkat ediyor musunuz? Örneğin, İmam Kazım (as) ile Velayet ahdi yapan bir kimse nasıl olur da İmam Rıza (as)'ı tanımaz? Bu Velayet ahdi değildir, yani burada kişi kendi oyu ve keyfi isteği doğrultusunda muamele etmek istiyor. Velayet ahdinin özelliklerinden bir diğeri ise kişinin kendi oyunu Kur'an'a ve Allah'a tabi etmek istemesidir ve burada aksine Kur'an'ı kendi arzu ve isteklerine uydurmuyor.

İslam İnkılabı hadisesinde de kardeşlerimizden bir grup ki -umarım hataları yüzeyseldir ve inşallah telafi edeceklerdir- İmamın bizzat şahsını görüp yalnızca onun şahsıyla ahdetmişlerdir. Fakat İmamla ahit etmek onun bizzat şahsıyla biat etmek anlamına gelmiyor onun vücudunda var olan nur sebebiyledir ve bu nur kendinden sonra bir başkasında vücut bulacaktır ki, zaten bir başkasında da vücut bulmuştur. Nitekim bu yüzden İnkılap dostlarından bazı arkadaşlar Velayet nurunu Ayetullah Hamaney'i de tanıyamadılar ve birtakım sorunlara ve ihtilaflara duçar oldular. Bu yüzden sizlerin de görmüş olduğu gibi İmama şiddetle bağlı olan bir kısım dostlar onun vefatından sonra, İmama olan görüşlerinin aynısını Ayetullah Hamaney'e gösteremediler. Bu görüşe sahip olmadıklarından, burada kriz baş gösteriyor, kişilik krizi, kimlik karmaşası içinde biz bu sorunla nasıl baş edebiliriz? Lider olarak, hâkim olarak ya da anayasa da söylediği gibimi… Burada artık Velayet bağlantısı kesilip,  farklı bir yaklaşım benimseniyor. Bazı İnkılap dostları bir zamanlar örneğin, aşırı sol görüşlüydüler ve bir anda liberal, sağcı ve sözde entelektüelliği benimsediler ve biraz da ortamın etkisinde kalarak muhalif oldular… Ben bu kardeşlerimden bazılarının sorunlarının küçük ve yüzeysel olduğuna ve daha sonra hatalarının farkına vardıklarına inanıyorum, yani ben bu arkadaşların sonradan bir kısmının sonraki kişinin de ilki gibi aynı olduğuna ve aralarında hiçbir fark olmadığını anladıklarını düşünüyorum. Fakat yalnızca kişilik özellikleri farklı dönemlerle ilgilidir. Yani İnkılab'ın tahkik döneminde İmam Humeyni gibi bir şahsiyete ve İnkılab'ın devam sürecinde ise Ayetullah Hamaney'i gibi bir şahsiyete ihtiyaç vardır. Ben çoğunun bunları anlayıp idrak ederek yanlışlarını telafi ettiği kanısındayım, fakat aralarından hatalarını telafi etmeyenler de oldu. Onların bu durumu ne yazık ki 2009 yılındaki o acı ve trajik olayların yaşanmasına neden oldu. Yani İnkılap çizgisinde duranlar, seçimler yüzünden Velayet karşısında durarak Velayeti çiğnediler. Fitne liderleri olarak adlandırdığımız bu bir kısım grup, Velayeti çiğnedi. Onlar Velayeti ihlal ederek aslında İmam Humeyni'nin de Velayetini idrak etmediklerini ve onun Velayetinin ehli olmadıklarını gösterdiler. Velayetleri, Velayet ahdi değildi.  

Gelişim dönemi olan günümüz dünyasına geri dönelim (ve İnkılab'ın geri döndürülemez olduğunu söyledik) ve fitne akımının neden kazanamadığını araştıralım. Neden galip gelmedi? Hâlbuki Devrim liderlerinden birçoğu bu maceranın en üst tepesindeydi. İnkılap karikatürleri - Allahu Ekber- nasrun minallâhi ve fethun karîb… gibi İnkılaptan aldıkları gülünç örneklerle, İnkılap, Hizbullah ve Velayet karşısında Allahu Ekber dediler! O Cuma namazları ve o oyunlarıyla… Fitne akımının neden kazanamadığına bir bakınız? Çünkü artık sapkınlık bir iktiza değildi! Tahrif bir iktiza değildi! İktiza yani bir hak akımın meydana geldiği ve daha sonra tıpkı geçmiş zamanlardaki gibi ondan geriye bir takım yüzeysel şeylerin kalması ve içeriğinin değiştirilmesi demektir.

Tahrif mekanizması geçmişte böyleydi İslam'dan zahirî şeyler kalıyor ve içeriği değiştiriliyordu.

Yeniden o değersiz vaziyeti ve İnkılap karşıtlığını geri getirmek için çabalıyorlardı, fakat bu kez zahiri Peygamber öğretileriyle… Lakin bu İslam İnkılabı için geçerli değildir ve asla gerçekleşmeyecektir! Bu yüzden bizler aklen, naklen ve kalben zuhur cereyanın prensipte yakın olduğuna inanmaktayız.

İnşallah

Zaman konusuna gelince dikkat ederseniz. Herhangi bir zaman belirleyemeyiz ve belirlememeliyiz de. Zaman belirlemek gerçekten çok yanlıştır. Fakat zaman vermeden, aklî, naklî ve kalbî açıdan bölgenin ve dünyanın durumuna baktığımızda görmüş olduğumuz krizler, bizlere dünya düzenin değişmesi gerektiğini gösteriyor ve aslında bu yaşananlar çok yakın bir zamanda önümüzde büyük ve İlahî bir olayın vuku bulacağının delilidir.

Bizler yükseliyoruz, tabii bu yükselişin zorluğu da var zirveye ulaştığımız zaman İmam Hüseyin (as)'a ve Kerbela Şehitlerine tevessül etmeliyiz… Cephedeki gençlerimizin çektiği sıkıntılar bizim çektiğimiz sıkıntılardan daha mı azdı? Ateş altında görev yapıyorlardı. Fakat yalnızca Ya Hüseyin diyorlardı… İnsanlar şüpheci olmamalı ve asla geri dönmemelidirler, sıradaki zaferlere ulaşmak için idame etmelidirler, nitekim elhamdülillah zafere ulaşılıyor da. Son zafer ise Yemen'den geliyor, Yemen'den güzel haberler geliyor, Yemen İslam İnkılabı'nın yardımına geliyor. İslam İnkılabı'nın sahih devamlılığı sergileniyor. Şeytan özellikle son birkaç yılda tekfirciler ve IŞİD vasıtasıyla bölgedeki İnkılapları değiştirmek istedi. İnkılab'a benzeyen tamamen şeytani İnkılaplar sundu…

İnkılap kendi orijinal görünümüyle devam etti. Umut ediyorum Yemen de İran Velayeti Fakihine tabi olduklarını resmi olarak ilan eder ve İlahî bir Velayet düzeni kurulur.

Yemen Ensarullah hareketinin Arabistan ve Siyonist rejimin sınırında Lübnan Hizbullah'ının yanında yer alarak, İslam İnkılabı'nın stratejik derinliğini öncekinden daha fazla sergilemesini umut ediyoruz.

Evet, günümüzün dünyası netlik dünyasıdır. Yemen İnkılabı liderleri İran İnkılabı'na tabi olduklarını ilan etmelidirler. Bundan hiç utanmamalılar. Dünya çekinme dünyası değildir, açıklık ve netlik dünyasıdır. Lübnan Hizbullah'ı bu yüzden zafer kazanmıştır, Lübnan Hizbullah'ı Velayet-i Fakih'e inandıklarını ve İran İslam İnkılabı'na bağlı olduklarını açıkça ilan etmiştir. Bir gün Hasan Nasrallah ile bir görüşmem olmuştu, onun ofisinde İmam Humeyni ile Rehber Hamaney'in büyük bir fotoğrafları asılıydı. Ona “Sizin zaferinizin asıl nedeni hiç kimseden çekinmeden İslam İnkılabı'na olan bağlılığınızı göstermenizdir” dedim. O da gülümseyerek şöyle söyledi: “Evet, biz hiç kimseden çekinmeyiz, çünkü bu bizim dinimizdir.” Bu çok önemlidir siz bir başka ülkedesiniz ve İslam İnkılabı'na olan bağlılığınızı ilan ediyorsunuz. Seyyid Hasan “Evet biz kimseden çekinmeyiz” dedi Farsçayı da oldukça iyi konuşuyordu.  Şöyle devam etti: “Bizler Velayet-i Fakih”e ve İslam Cumhuriyeti'ne olan bağlılığımızı ilan ediyoruz.” Bizler de onlara başarılarının sırrının kimseden çekinmeyerek açık konuşmalarından kaynaklandığını söyledik… Şimdi umarım Yemen İnkılabı da bu açıklıkla İran'a bağlılığını ilan eder ve bu İnkılap karşıtlarına, IŞİD'e ve bu alçak tekfircilere büyük bir ders verilir.

 

Çev. Gülden Koşaca

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler