1394122616231476673635510.jpg

İslam tarihi ilk dönem savaşlarının mezhepsel boyutu var mı?

Ebu Bekir ve Ömer ile biat etmeyen Sad İbni Ubade Şii miydi? ilk başta Ebu Bekir ile biat etmeyip Ali bin Ebutalib’in hilafetine davet eden Ebu Süfyan Şii miydi? Ebu Bekir’in hilafetini kabul etmeyen Zübeyr Şii miydi?

16 Mart 2016 Çarşamba
Dr. Muhammed Hüseyin Emir Erduş'u “Geçmişten Bugüne İslami Vahdet Meselesi” kitabı ile tanıyoruz. Yazarın “İslami Vahdet, İslami Uyanış, kavramlar ve özgeçmişi” isimli kidabında da bu konu yer alıyor.
 
Dr.Muhammed Hüseyin Emir Erduş, araştırmalarını   İslam Tarihi konusu  ve özellikle  İslam mezhepleri arasındaki ilişkiler ve münasebetler üzerine yapmıştır.
 
“Tarih boyunca İslam mezhepleri arasındaki ilişkiler  taassup ve ayrılıktan fazla, vahdet ve birlik üzerine olmuştur” diyen Dr. Erduş,  bu konudaki yaygın  algıyı sorguya çekiyor.
 
Dr.Erduş  ile  vahdet  üzerine  yapılan  röportajın  tercümesini  sizin  ile paylaşıyoruz:
 
 
- Sizce İslam tarihi daha çok ayrılıklar tarihi midir yoksa vahdet tarihi mi?
 
Bence İslam dünyasının tarihi daha çok birlik ve vahdet tarihidir. Ancak sorduğunuz soruyu daha derinlemesine  ele alacak olur isek, öncelikli olarak Vahdet ve ayrılık  kavramlarının iyi  bir şekilde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum.
 
Eğer Vahdetten kastımız bütün herkesin aynı mezhepten olması ve aynı İslami görüşe sahip olması ise, böyle bir Vahdet anlayışı İslam tarihinde görülmemiştir.  Allah'ın iradesi de  böyle bir vahdet anlayışı doğrultusunda olmamıştır diye düşünüyorum :
<<وَ لَوْ شَاء رَبُّک لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلاَ یَزَالُونَ مُخْتَلِفِینَ>>
Ve Eğer Rabb'in İsteseydi, kesinlikle herkes için bir ümmet koyardı oysaki sürekli ihtilaflar içerisindeler.
(Hud Süresi, 118 Ayet)
 
Yaratılış, temelinde  farklılıkları ve çeşitliliği  barındırmaktadır.
Eğer ayrılığı bu anlamda farklı görüşler olarak nitelendirmeyip, farklı görüşlerden dolayı bir birinden uzaklaşmak ve savaşmak olarak ele alırsak, evet ayrılıklar İslam tarihinin kısıtlı ve belli dönemlerinde tecrübe edilmiştir  ve çok da fazla sayılmazlar. Bazen bir bölgede olup diğer bölgelerde olmayabiliyordu ama görüş ayrılıkları ve İslami öğretilerden farklı algılar her zaman vardı. Söz konusu görüş ayrılıkları edep ve ahlaka riayet ederek vuku buluyorsa (ki genellikle böyle oluyordu) bu ayrılıklar mezhepler arasındaki dayanışma ve birlik olarak bildiğimiz Vahdet anlayışına karşı değildir.
 
İhtilaflar ve ayrılıklar her zaman olmuştur lakin Peygamber (s.a.a.) asrındaki ihtilaflar ve vefatından sonraki ihtilaflar arasında  bir  takım farklılıklar  vardır. Peygamberimiz yaşıyor iken Müslümanlar arasındaki ihtilaflar kendisi tarafından çözülebiliyordu. ancak peygamberimiz vefatının  ardından  bu görüş farklılıkları ve ayrılıklar bir çok araştırmacının da  bildiği  üzere dolan nedenlerden dolayı tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Bu  ayrılık ve ihtilaflara yapay endişe ve korkuların da   eklenmesi ümmet içerisinde rahatlıkça çözülemeyen  sorunlar üretmektekteydi.
 
 
- Yapay ihtilaflardan kastınız düşmanlar tarafından oluşturulan  ihtilaflar mı ? Yani söz konusu olan  ihtilaflar   bahsettiğiniz üzere  Müslümanların birbirleri  ile savaşması  ve  bölünmeleri mi?
 
Genel olarak ihtilafları ikiye ayırabiliriz. Birincisi doğal olarak oluşan ihtilaflar; çünkü insan oğlunun zatı herkesin bir şekilde ve aynı seviyede düşünmesini gerektirecek bir biçimde değildir.
 
Şiiler arasında iki büyük sahabe olarak görülen Selman ve Ebuzer hakkında nakil edilen bir rivayette bu iki meşhur sahabinin İslam öğretilerine dair farklı algılara sahip olduklarını görmekteyiz.
 
Rivayette şöyle deniliyor: Eğer Ebuzer Selman'ın kalbinde ne geçtiğini bilseydi onu tekfir ederdi (bazı rivayetlere göre de öldürürdü)
 
Yani Ebuzer, Selman'ın İslam anlayışını inkar ederdi ve ondan uzaklaşırdı.
 
Söylemek istediğim insanların kapasitesi hiç bir zaman eşit seviyede olmamıştır ve olmayacak da...
 
Söz konusu rivayetten alabileceğimiz mesaj, Ebuzer ve Selman'ın dini algılarının farklı olması ve onların farklı mertebelerde olduğudur.
 
Bu sebeptendir ki Müslümanlar'ın tek bir islami yoruma sahip olmamaları doğal ve tabiidir.  İnsanların dini kavrayışları ve kapasiteleri farklılık gösterdiğinden dolayı farklı yorumlar ve anlayışlar da kendisini göstermektedir.
 
Doğal ihtilafların bir çok nedeni vardı, örneğin peygamberimizin döneminde, bazı ahkamlar bazı Müslümanlar'a ulaşmamıştı, öte yandan peygamberimize ait rivayetlerin sayısının fazla olması ve Müslümanlar'ın kapasitelerinin farklı ve aynı düzeyde olmamasını söz konusu ihtilafların nedenleri olarak değerlendirebiliriz.
 
Ayrıca Müslümanlar'ın Kuran-i Kerim'in ve peygamberimizin öğretilerinden farklı yorumlara ve algılara sahip olmalarını, Müslümanlar'ın peygamberin şahsına yakın ya da uzak bir mesafede olması ile birlikte değerlendirildiğinde, bu ihtilafların doğal olarak oluşmasında bir çok etkenin bulunduğunu görebiliyoruz.
 
Sonrasında İslam'ın Arabistan topraklarında sınırlı kalmaması ile birlikte bir çok zengin ve eski uygarlıklar ve kültürler de İslam coğrafiyasına eklendi. Farklı uygarlıklar ve kültürlerin İslam'la teması sonucunda yeni meseleler ve soruların oluştuğunu, bu sorulara farklı yanıtların verildiğini görebiliyoruz. Doğal olarak bununla birlikte Müslümanlar'ın ihtilafları ve farklılıkları arttı.
 
Yeni Müslüman olmuş bir çok kesim, ister istemez kendileri ile birlikte eski inançlarını ve geleneklerini de İslam ümmetine getirdiler, ihtilafların artmasında bu konunun da etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum.
 
Ancak yapay ihtilaflar daha çok yeni İslam getirmişlerin arasında henüz her hangi bir nedenden dolayı İslam'a gönül vermemiş kişilerin, Müslüman görünmelerine rağmen kasıtlı bir şekilde eski inançlarını ve düşüncelerini İslam'a sevk etmesi ile beraber kendini gösteriyor. Bazılarının İslam'ın temellerini hedef alarak, ihtilafların artmasında önemli bir rol oynadıklarını unutmamız gerekiyor.
 
Bütün bu nedenleri göz önünde bulundurduğumuzda, ihtilafın kaçınılmaz bir konu olduğunu görebiliyoruz. Ancak ayrılık ve tefrika konusu farklı bir konudur. Bir toplumun aynı milletten olması, aynı dili konuşması, aynı mezhebe sahip olması ancak bir çok nedenden dolayı toplumda ayrılıkların kendilerini göstermeleri mümkündür; bu konu ayrılık ile farklılık anlamında kullandığım ihtilaf kelimesinin farklı olduğunu ve bir neden sonuç ilişkisi içerisinde de yer almayabileceği göstermektedir.
 
 
-Sizce tarih boyunca Şiiler ve Sünniler arasındaki ayrılıklar ve çatışmaların en önemli etkeni nedir?
 
Bence soruda bir hata var, yani biz İslam tarihinde Müslümanları Şii veya Sünni diye kolayca ayıramayız. Bunun gibi  terimlerin, isimlerin ve ünvanların zaman geçtikçe kendini gösterdiğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor, bu demektir ki söz konusu terimlerden bugün çıkardığımız anlamlar ve yorumlar tarih boyunca böyle değildi ve değişiyordu, bizim bugünkü yorumlarımız dışında, tarihte bir çok farklı yorum bulabilmek mümkündür.
 
Genellikle İslam mezhepleri zamanla kendini gösteriyor ve adım adım bugünki halini buluyor.
 
Örnek olarak Sıffin savaşı Şii ve Sünni savaşı değildir. Hz.Ali'nin ordusundakilerin çoğu bizim bugünkü Şiilikten anlayışımıza inanmıyorlardı. Öte yandan Muaviye'nin ordusunda yer alan askerlerin çoğu da bizim bugün Sünnilik olarak tanıdığımız anlayışa sahip değillerdi. Sıffin savaşı aslında hak ve batılın savaşıdır. Bir yanda Müslümanların çoğunun hak olduğuna inandığı halife,  Şiiler'in inancına göre de birinci İmam ve Peygamberimizin Vesisi olan Emir el Müminin Hz. Ali (s.a) yer alıyor, öte yandan Müslümanların yanında yer almayıp, hak olan Emir ile biat etmeyen Şam valisi Muaviye yer alıyor.
 
Şiilik ve Sünnilik mezheplerinin nasıl oluştuğu konusunu konuşmak istersek, çok uzun bir bahis olacaktır ancak kısaca Sünnilik mezhebinin bizim bugünki Sünnilikten anladığımız hale gelmesi veya yakınlaşması nerede ise iki yüzyıl sürmüştür ve tarih boyunca da bir çok değişiklik yaşamıştır.
 
Tarihin bize verdiği bakış açısı ile konuyu değerlendirmek istersek, Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanların arasında peygamberden sonra kimin İslam dünyasını yöneteceği ile ilgili bazı ihtilaflar kendini gösterdi ancak unutmamalıyız ki tarih olarak bu ihtilafı, Şii ve Sünni ihtilafı olarak yorumlamamız doğru olmayacaktır.
 
Bir kesim Hz. Ali'nin (s.a)  Allah tarafından Müslümanların halifesi ve imamı ve İslam dünyasının lideri olduğuna ve peygamberimizin bunu açıkladığına inanıyorlardı ki bu inanç bugün İmami Şiilerin temel inancıdır. Ancak Zeydi Şiilerin ve aynı zamanda Mutezile böyle bir inanca sahip değiller. Onlar Hz. Ali'nin Peygamberimizin diğer sahabelerine göre daha üstün ve faziletli olduğuna ve dolayısıyla halifelik için daha uygun olduğuna inanıyorlar ve bunun Allah tarafından belirlendiği ve peygamberimize söylendiğine inanmıyorlar.
 
Hatta Ebu Süfyan gibi bazıları farklı bir bakış ile, Hz. Ali'nin peygamberden sonra halife olması gerektiğine, kendisi kabul etmezse Peygamberimizin amcası Abbas'ın Ebu Bekir yerine halife olmasının doğru olduğuna inanıyorlardı.
 
Bir kesim de Hilafetin Ensar'ın hakkı olduğuna inanıyordu ve  “Sad ibni Ubade-yi Ensari” bu kesimin liderliğini üstlenmişti diyebiliriz.
 
Tabii başka görüşlerin de olduğunu biliyoruz örneğin bazı Müslümanlar Hilafetin Kureyş kabilesinde kalmaması gerektiğini savunuyordu.
 
Demekki Müslümanların arasındaki ilk ihtilaf, Peygamberimizden sonra kimin halife olacağı konusu ile ilgili kendini gösterdi ve bu ihtilafın etkisi ta günümüze kadar kendisini göstermektedir. Ancak bu ihtilafların Şii ve Sünni ihtilafı olduğunu söyleyemeyiz. Ebu Bekir ve Ömer ile biat etmeyen Sad İbni Ubade Şii miydi? Hayır, değildi.  Kendi hilafetine veya Ensar'ın arasından bir hilafete ve sonunda ise Ensar ile Muhacirlerin ortak hilafetine davet etmişti.
 
Veya ilk başta Ebu Bekir ile biat etmeyip Hz.Ali'nin Hilafetine davet eden Ebu Süfyan Şii miydi?
 
 
-Şiddetli bir şekilde Hz.Ali'nin hilafetini savunan ve Ebu Bekir'in hilafetini kabul etmeyen Zübeyr Şii miydi?
 
İhtilafların yoğun bir şekilde kendini gösterdiği zamanda, peygamberimiz vefat ettikten sonra Hz.Ali (s.a) dinin sağlam ve sağlıklı kalması benim için yeterli ve kafidir diye buyurdular. Hz. Ebu Bekir ile biat ederek  ihtilafların bir ayrılığa ve azim bir tefrikaya dönüşmesini engellediler. Vahdet ehli Hz.Ali'nin (s.a) "Vahdet"in önderliğini taşıdığını ve bu geleneğin kurucusu olduğunu biliyor.
 
Tefrika anlamında olan ihtilaflar sonradan yine kendini gösterdi. Birincisinden daha tehlikeli görünen ikinci ihtilafın başlangıç noktası ise üçüncü Raşid Halifenin öldürülmesi ile ilgili idi.
 
Öyle büyük bir tefrika ki büyük bir karmaşanın sonucunda üçüncü Raşid Halife Hz.Osman Bin Affan'ın öldürülmesine sebep oldu. Ancak  Şiiliğin en büyük karşıtları bile hiç bir zaman üçüncü halifenin katilini Şii saymadılar.
 
Tarihi kaynaklar kesin bir şekilde  Hz. Ali'nin (s.a) üçüncü Raşid Halife'yi savunan grupta yer aldığını göstermektedir. Araştırmacıların bildiği üzere üçüncü halifenin katledilmesi, Hz. Ali (s.a) için Siyasi açıdan ciddi bir zarar meydana getirdi; çünkü Hz. Osman zaten uzun bir süre yaşamıştı ve kısa bir süre sonra vefat etmesi güçlü bir ihtimaldi ve doğal olarak ondan sonra Hz.Ali (s.a) halife olacaktı ve başka bir alternatif söz konusu değildi ancak Hz. Osman'ın öldürülmesi büyük fitnelere sebep olarak sonunda kendini Hz.Ali (s.a) dönemindeki savaşlar ile gösterdi.
 
Yine dikkat etmemiz gereken bir konu var, bu olayın da çok büyük bir fitne ve tefirka olmasına rağmen Şiilik ve Sünnilik ihtilafları ile yine hiç bir alakası yoktur.
 
Cemel, Sıffin ve Nehrivan hadiselerinin hiç birinde de Şiilik ve Sünnilik arasında gerçekleşen bir olay olduğunu söyleyemeyiz. Söz konusu savaşlarda, Şii ve Sünni bir biri ile savaştı diye bir şey söylemek doğru olamaz. Hz. Ali'yi  hak olan halife olarak kabul edip onun ile biat edenler, her hangi bir nedenden dolayı onun hilafetini kabul etmeyenler ile savaştı. Hiç bir zaman tarih boyunca Sünni ve Şii mezheplerinin büyük alimleri bu savaşların taraflarından birinin Şii ya da Sünni olduğunu iddia etmemiştir. Hariciler'in, Hz.Ali ile yaptıkları savaş da büyük bir nifak ve tefrikadır ancak yine Sünnilik ve Şiilik ile alakalı değildir.
 
 
-Sizce Emir El-Müminin Hz.Ali'nin(s.a) hilafetinden sonra İmam Hasan'ın (s.a) barışı veya Kerbela hadisesi gibi gerçekleşen siyasi olaylar da Şii ve Sünni ihtilafları olarak değerlendirilmemeli mi?
 
Barışla sonuçlanan İmam Hasan Mücteba'nın (a.s) Muaviye ile olan savaşını da yine Şii ve Sünni savaşı olarak değerlendirmememiz gerekiyor. Hiç bir Sünni veya Şii alim söz konusu savaşı, Şii ve Sünni savaşı olarak adlandırmadı ve bunu yapamaz da çünkü; mezhebi savaşların barındırdığı niteliklerden hiç birini taşımıyor.
 
Müslümanların çoğunluğu ister Sünni ister Şii ister Harici olsun İmam Hasan'ı (a.s) Muaviye'ye tercih ediyordu ve bu konuyu insaflı olan her kes çok iyi bilir. Ancak bu gerçeğin yanı sıra,Müslümanların İmam Hasan'ı tercih etmelerine rağmen, çoğunluğu  barışı  da sonu belli olmayan savaşlara tercih ediyordu. Sonraki dönemlerin Müslümanların yine çoğunluğu da bu tercihi onayladı.
 
Hüzün ve gam dolu benzersiz Kerbela hadisesi de hicretin 61. yılında İmam Hüseyin (a.s) ile değerli ve pak yarları ve karşı tarafta Yezid'in para ile satın aldığı karanlık gönüllü askerlerin arasında gerçekleşen savaş da böyledir.
 
Hiç bir Müslüman bu savaşın Şii ve Sünni savaşı olarak nitelendirmemiştir.
 
Yezid'in ordusu Medine'ye saldırı düzenlediklerinde, Medine uzun bir süre direniş gösterdi ancak sonunda Medineliler yenildi. Günümüzün ölçüleri ile bir değerlendirme yaparsak, aslında Medineli direnişçiler Sünni idi (Gerçi tarihin bu döneminde, Şii ve Sünni kavramı asla bugün bildindiği gibi değildi.) ve onlar ile liderlerinin arasında tanınmış Şiileri göremiyoruz.Yezid'in insanlık kavramı ile aşina olmayan ordusu Medinelilere kıyam etmelerinden dolayı saldırmıştı, Medine'nin kıyamı dönemin zalim ve fasit devletine karşı gerçekleşmişti.
 
İslam'ın ilk yıllarında yine gerçekleşen önemli ayrılıklardan biri, Abdullah Bin Zübeyr'in  kıyamı idi.
 
Bu kıyam nerede ise Emevi hilafetinin sonunu getiriyordu ancak nihayetinde kıyam yenilgiye uğradı.
 
İslam dünyasının büyük bir parçası söz konusu kıyamı desteklemişti ancak bazı yanlış kararlardan dolayı kıyam yenilgi ile sonuçlandı.
 
Sizce İslam ümmetinin o dönemdeki  tarihinde, gerçekleşen kıyamlar, savaşlar ve ayrılıklar Şii ve Sünni ile ilgili mi idi? Hayır. Tarih boyunca hiç kimse Zübeyrlileri Şii veya Emevileri Sünni olarak nitelendirmedi.
 
------------------------------------------------------------
 
Şia-Şia, Sünni-Sünni  savaşlarından Şia-Sünni savaşlarına
 
Çaldıran Savaşı'nı Şii-Sünni savaşı olarak nitelersek büyük bir hata yapmışızdır. Safevilerle Osmanlıların bütün savaşları ve siyasi tarih literatüründe Şii-Sünni savaşı denilen diğer çatışmalar, çoğu zaman kısacık bir mezhep boyutu olmasına rağmen mezhepsel ihtilaflar değillerdi. Birçok Sünni devlet birbirleriyle savaştığı gibi çok sayıda Şii devlet de birbirleriyle karşı karşıya geldiler, ancak bir hayli Şii devletle Sünni devlet arasında sıcak ilişkiler yaşanıyordu.
 
Emir Hüseyi Emir Erduş'u "İslami Vahdet, Dünden Bugüne" adlı kitabıyla biliniyor. Yazarın "İslami Vahdet, İslami Uyanış; Kavramlar ve Geçmişi" isimli en son kitabı da bu literatürde yer alıyor. İslam tarihi ve özellikle İslami mezheplerin münasebetleri hakkında yoğunlaşan Emir Erduş'a göre, yaygın inanışa rağmen farklı mezheplere inanan insanların arasındaki ilişkiler, ayrılık ve uzaklaşmaktan ziyade vahdet ve birlik temelli olmuştur. Tarih boyu farklı mezhepler arasında yaşanan çatışmalar da aslında mezhepten ziyade siyasi içerikli olmuştur. 
 
 
- Bunların İslam'ın ilk yıllarında yaşananlardı. Ancak ne zamandan beri Şii-Sünni çatışmaları başladı veya daha doğrusu ne zamana kadar Şii-Sünni savaşı diye bir mesele yoktu?
 
Söylediğimiz gibi İslam'ın ilk yıllarında birçok ihtilaf, asla Şii-Sünni ihtilaflarıyla ilgili değildir. Ancak tarihte ilerledikçe bazı savaşların Şii-Sünni savaşı olarak tanındığını görüyoruz. Bu savaşlar da ancak bir mezhep kabuğu ile örtülmüş ve bu kabuğu bir kenara attığımızda savaşın asıl olarak iki güç sahibi hanedanlar arasında ve iktidara dönük olduğunu görüyoruz; Bu hanedanlardan biri Şii, diğeri ise Sünnidir. Bunların açık örneği Şii-Sünni savaşı olarak sunulan Safevi-Osmanlı savaşlarıdır. Oysa birçok nedene dayanarak sadece halkı kışkırtmak ve askerlere motivasyon vermeyi gütmek dışında, bu savaşların Şiiler arası veya Sünniler arasında yaşanan çatışmalarla hiçbir farkı olmadığına tanık olabiliriz. Mesela Şah İsmail'le savaşarak Tebriz'i alan Sultan Selim, Mısır Memlukoğulları saltanatı ile de savaşa girişiyor. Memluk devleti Sünni mezhebine mensuplar ve hatta Abbasilerin sözde son halifeleri bile Kahire'de Memluk devletinin himayesi altında yaşıyordu. Dolayısıyla günümüz siyasi tabiriyle bakarsak, kendisini Sünnilerin merkezi ve himisi olarak tanıtan Abbasi Hilafeti'nin son temsilciliği Kahire'deydi. İlginç şu ki Tebriz kansız şekilde teslim oldu ancak Kahire'de yaşanan savaşta 50 bin kişi hayatını kaybettikten sonra Sultan Selim oraya egemen oldu. Hem Memluk devleti ve Hem Osmanlılar Sünniydi. Çaldıran Savaşı'nı Şii-Sünni savaşı olarak nitelersek büyük bir hata yapmışızdır. Safevilerle Osmanlıların bütün savaşları ve siyasi tarih literatüründe Şii-Sünni savaşı denilen diğer çatışmalar, çoğu zaman kısacık bir mezhep boyutu olmasına rağmen mezhepsel ihtilaflar değillerdi. Birçok Sünni devlet birbirleriyle savaştığı gibi çok sayıda Şii devlet de birbirleriyle karşı karşıya geldiler, ancak bir hayli Şii devletle Sünni devlet arasında sıcak ilişkiler yaşanıyordu.
 
 
- Şii devletlerin birbirleriyle ve Sünnilerin birbirlerine karşı hasmane ilişkilerinin ve ayrıca Şii devletler Sünni devletler arasında sıcak ilişkilerin en göze çarpar örnekleri hangiler?
 
Örneğin Safevi devleti, Sünni Timurlu devleti ile dostane ilişkilere sahipti veya Sünni Osmanlı ile Şii Karakoyunlular arasında sıcak ilişkiler yaşanıyordu. Aynı zamaanda Sünni Osmanlı, Sünni Akkoyunlularla çok gerilim yaşıyordu, öyle ki Uzun Hasan ile Fatih Sultan Mehmet arasında Tercan veya Otlukbeli adıyla bilinen savaş yaşandı. Başka bir örnek söylersek, Şii Safevilerle Şii Muşaşalar arasında şiddetli çatışmalar meydana geldi. Ama maalesef kendi ayrılıkçı iddialarını ispatlamak için belge toplamaya kalkışanlar, Şah İsmail ile Sultan Selim arasındaki Çaldıran Savaşı'na odaklanıyor ve bu savaşı Şii-Süni savaşı olarak sunuyor. Bu kişiler, Sultan Selim ve Memluk devleti arasında vuku bulan Ridaniye savaşı veya Akkoyunlu Uzun Hasan ile Fatih Sultan Mehmet'in savaştığı Tercan Savaşı'nı es geçiyor.
 
Bundan dolayı benim vurgulamak istediğim mesele şu ki, ilk olarak bu savaşarın birçoğu sadece hüküm süren hanedanlar arasında ve iktidar uğruna yaşanmış ve bazen de mezhep görünümlü olmuştur. İkinci ise biz deyimler ve isimler hususunda son derece dikkatli olmalıyız. Bu deyimler ve isimlerin birçoğu tarih boyu anlam kayması yaşamıştır. Örnek için Emevilerin yıkılmasına neden olan isyan aslında ilk başta Şii bir isyandı. Yani söz konusu isyanın sloganı, Peygamber'in torunlarının rızasını kazanmaktı. İsyanın başında kendi imamlarının adını söylemeyen Abbasiler, imamlıklarının meşruiyetini Şiiliğin bir kolu olan Kisaniye vasıtasıyla İmam Ali'ye dayandırıyorlardı. Aslında o günün İslami toplumunun kamuoyu nezdinde Abbasiler ilk başta Şii bir devlet olarak tanınıyordu.
 
Tarihi kaynaklara dayanırsak Seffah, Kufe'de kıldığı ilk hutbesinde Peygamber'in torunlarının devletinin kurulduğu vaatini veriyor. Dolayısıyla savaş ve çatışmalara Şii-Sünni yaftasına vurmadan dikkatli olmalıyız. Yine söylüyorum, İslam tarihinde her zaman ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olmuştur ama Şii ve Sünni mezheplerine inanan kişiler arasında savaşa dönüşen ihtilaf ve ayrılıklar sadece İslam tarihinin küçük bir bölümünü kapsıyor. Emeviler döneminde bile Şiilerle diğer müslümanlar arasında barışçıl bir yaşam sürüyordu; Örneğin temiz ve toleranslı politikacı Ömer bin Abdulaziz dönemini söyleyebiliriz. Veya İmam Sadık gibi Şii İmamların İmam Malik bin Enes ve İmam Ebu Hanife gibi şahsiyetler olan ilişkisi. Hem İmam Malik bin Enes'in İmam Sadık'la ve hem İmam Sadık'ın İmam Malik bin Enes'le farklı bakış açısına sahip olduklarını bilmelerine rağmen, bütün bu ilişkileri dostaneydi. Ancak bu farklı bakış açısı, ikili arasındaki ilişkilerin hasmane olmasına değil, tam tersi dostane olmasına neden oluyordu. İkili, birbirlerini dostane ve saygılı bir şekilde hitap ediyordu. Kesinlikle İmam Sadık ve İmam Malik bin Enes arasındaki ilişkiler, günümüzdeki birçok Şii ve Sünni alim arasında yaşanan ilişkilerden daha dostçaydı.
 
 
- Genel olarak Şii ve Sünni adı tarihin hangi evresinden söylenmeye başladı? Bu grubun Şii, ötekisinin Sünni olarak söylenmeye başlamas ile mi? Ne zamandan beri bu iki grupla, şimdiki isimlerini aldı?
 
Belli bir tarihten bahsedemeyiz. Tabii ki bizim mezhep inancımıza göre Peygamber'in zamanında bile bazı hadislerde Şii ismi kullanılmıştır. Örnek için: ‘Ya Ali Ente ve Şiieteke homol Faizun' ve bunun gibiler. Muaviye taraftarları da Osman Şiisiydiler. İmam Hüseyin, Aşure'nin yürek parçalayan sahnesinde düşmanı Ebu Süfyan'ın Şiisi olarak tanımlıyor. Ama kendine has mezhep çerçevesine sahip olması için uzun yıllar gerekti. Bundan dolayıdır ki İmami Şii de kendisini İmam Cafer Sadık'ın taraftarı anlamına gelen Caferi olarak tanıtıyor. Kesinlikle Peygamber'in öldüğü ilk yıllarda Şii olanlarla olmayanlar arasında namaz kılmak, oruç tutmak ve ibadetlerin çoğu hususunda önemli farklılıklar yoktu. Ama bu isimler zamanla yaygınlaşmaya başladı. Mesela İmam Ali taraftarı anlamına gelen Ali'nin Şiisi olarak bilinenler, Osmanilerin (Osman'ın Şiileri) karşıtıydı. Osman taraftarları da Osman'ın taraftarı değil de Osman'ın kanının intikamını almak isteyenlerdi. Osman'ın kanı bahanesiyle Alevilerle Osmaniler karşı karşıya geldi. Toplumun çoğu Alevilerden yanaydı ve Osmanilerle Osman'ın kanının intikaını alma bahanesiyle isyan başlatanlar azınlıktı. Bu azınlık da sonunda egemenliği elde ederek devleti ele geçirdi. Sünnilerin hadisçi, zuhad, imamları ve büyük ve saygın alimleri, Emevi ve Abbasi halifelerinin birçoğuyla gerilimli bir ilişkiye sahipti. Dolayısıyla mezheplerin oluşma süreci, bir dizi siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik olayların yaşanmasına bağlı bir süreçtir ve bütün bu zemin ve koşullar oluştuktan sonra bir olay yaşanır ve olaydan da mezhep ortaya çıkar ve daha sonralar ise bu mezhebin içinden kendi fıkhına sahip bir veya birkaç mezhep meydana gelir. Örnek için Peygamber'in varisliği konusunda bazı müslümanlar, velayetin mansus olduğunu ve Hazert-i Ali'nin Peygamber'in tartışılmaz varisi olduğuna kanaatindeydi. Bu süreç, sonralar inanç şeklini almış ve zamanla mezhebe dönüştükten sonra fıkha sahip bir mezhep çerçevesine girmiştir. Bu süreç içerisinde Sıffin Savaşı ve Hakemlik meselesi ile karşılaşıyoruz. Bazı Müslümanlar hakemliği reddederek savaşın her iki tarafı yani Ali ve Muaviye ile çatışıyor ve Hariciler ismini alıyor.
 
Ancak burda dikkat edilmesi gereken konu şu ki, Hariciler bir gecede ortaya çıkmadı. Başka bir deyişle hakemiyet üzerinde anlaşılan saatte aniden Hariciler oluşmadı. Düşünsel, siyasi, kültürel ve ekonomik zeminler, hakemiyet olayı bahanesiyle gün yüzüne çıktı. Veya aynı bu Hariciler tarih boyunca farklı mezheplere bölündü ve her mezhep de yeni fırkalar oluşturdu. Mesela Hariciler arasında Azarika ve Abaziya arasında büyük çapta fark var. Şii mezhebi içerisinde de İmamiye ve Zeydiye gibi şeriatçı fırkalarla İsmailiye ve Gulat gibi şeriatı sevmeyen fıkralar arasında büyük uçurum var. Metinden yana olan ve İhbari olarak bilinen Şiilerle akılcı veya Usuliye adıyla tanınan Şiileri arasında farkın var olduğu gibi. Sünniler arasında da hadis ve akıl mektebinden yana olan gruplar arasında anlaşmazlıklar yaşanıyordu. Asıl olarak Hicri 1. ve 2. yüzyıllarda birçok mezhep çatışması Haricilerle muhalifleri arasında yaşanıyordu ve daha sonra bu ihtilaflar, Mercicilerle muhalifleri, Kadriye ile muhalifleri, hadis ve itizal mektebi arası, Eşaire ve Maturidiye arası ve Mutezile ve Eş'arilik gibi gruplar arasında yaşanmaya başladı. Sünniler hiçbir zaman bir bütün değillerdi, şimdi de değiller. Mesela hadis mektebine mensup kişiler, akılcı mektebe karşı ilk baştan dini konulardaki yorumlar üzerinde ciddi sorun ve anlaşmazlık yaşıyorlardı. Fıkıh mezhepleri açısından İmam Ebu Hanife akılcı mektebin temsilci, İmam Ahmed bin Hanbel ise hadis veya metinci mektebin öncüsü olarak biliniyor. Şafii ise bunların arasında bir yerde yer alıyor. Şiiler, Mutezile'yi genel olarak Sünniler arasında saysa da ancak Sünniler de Mutezile'yi Sünni olarak görmüyor. Hatta Sünnilerin dört mezhebi arasında günümüzde ihtilaf mevcut değilse de geçmişte birçok anlaşmazlık vardı ve bunun sonucunda bazen şiddet bile yaşanıyordu. Ama bu da bu mezheplerin kurucuları arasında anlaşmazlıkların olduğu anlamına gelmiyor. Öncülerin öldüğünden yıllar sonra öğrencileri, cehalet ve bağnazlık ve ekonomik ve sosyal çıkarlar uğruna bazen bile savaşıyorlardı. Sonuçta mezhep çatışmalarını Şii-Sünni konusunda sınırlı kılmak, yanlış bir tanımlamadır ve Şii-Sünni savaşı olarak bilinen savaşlar da mezhepten kısacık iz taşıyan siyasi çatışmalardı. Bence İslam mezhepleri taraftarları arasında en çok krizin yaşandığı dönem, şu an bulunduğumuz dönemdir. Başka bir deyişle Şii ve Sünniler arasındaki anlaşmazlıklar, günümüzde yaşanmaktadır.
 
 
- Söylediklerinize bakarsak Şii ve Sünniler arası ilişkilerin kötü veya iyi olması, siyasi nedenlerden kaynaklanıyormuş ve Şii-Sünni ilişkisi genel olarak iyiymiş. Değil mi?
 
Anlaşmazlıkların en büyük faktörlerinden biri iktidar savaşıydı. Günümüz diliyle söylersek bunlara siyasi anlaşmazlıklar denir. Bu asıl faktörün yanı sıra küçük nedenler de mevcuttu. Örnek için toplumun tolerans ve bağnazlık düzeyi de –genelde toplumun egemenliği altında olmuştur- Şii-Sünni ilişkilerini etkilemiştir. Toplumun elitlerin etkisi altında olduğu ve iktidarda olanların toleranslı ve elit olduğu dönemlerde, toplumun bağnazlıktan uzaklaştığını ve mezhep çatışmalarının düştüğünü görüyoruz. Toplum elitlerinin bağnazlık içinde boğuştuğu ve iktadardakilerin cahil olduğu zamanlar ise bunun tersi yaşanır. Ayrıca genelde dikkatlerden uzak kalan ekonomik çıkarlarını da bu hususta göz önünde bulundurmalıyız. Kimi zamanlar mezhep çatışmalarının temelinde ekonomik çıkarlar yatıyor. Mesela tarihe baktığımız zaman İran'da Moğol saldırısında önce birçok şehirde Hanefi ve Şafii mezhebine mensup kişiler arasında çatışmalar yaşanıyor ve bu çatışmalar sonucu şehirlerin bazı mahalleleri bile yıkıma uğruyordu. Hatta bazen İslam mezhebine mensup iki grup, birbirine karşı bir yabancı gavur ile bile müttefik oluyordu. Bu çatışmalar abdest almak, namaz kılmak ve şeriat meseleleri hakkında değil de ekonomik çıkarlar uğruna yaşanıyordu. Örneğin vakıflar ve bir mezhebe mensup bir medreseye gelirlerin verilmesi konusunda anlaşmazlıklar gün yüzüne çıkıyordu. Bu taraflar söz konusu ihtilafın pazar ve ekonomik çıkarlar için yaşandığını dile getiremediğinden dolayı, kavgaya mezhep gömleği giydirmeye çalışıyordu. Asıl sorun, ekonomik çıkarlar içindi. Ancak bütün herşeyi ortaya çıkaran en önemli mesele, siyaset ve iktidardakilerin siyasi rekabetleriydi. Geçen iki yüzyılda ve özellike çağımızda çok aktifleşen faktör ise yabancıların Müslümanlar arası ihtilafları kızıştırmalarıdır. İslam'ın ilk yıllarında bazen yabancılar işe karıştıysa da sadece küçük bir güç gibi devreye giriyordu. Ama son yüzyıllarda yabancıların büyük güçler şeklinde ortaya çıkmış ve çevremizde iyice gördüğümüz gibi İslam mezhepleri arasında anlaşmazlık ve ihtilafların alevlenmesinde etkili şekilde rol oynuyor.
 
 
- Sizce günümüzde tekfire kadar varan Şii-Sünni ihtilaflarının zirveye çıkmasının nedeni nedir? Tekfirci grupların çoğunun inançlarının temelinde İbn Teymiye'nin düşüncelerinin yattığına bakarsak, İbn Teymiye'nin düşüncelerinin tekfirci grupların ortaya çıkmasında başat olduğunu iddia edebilir miyiz?
 
Mezhep öncüleri  her zaman tekfir konusunda ihtiyatlı davranıyordu. Tekfir meselesini tekfirci gruplardan ayırmak gerek. Mesela İmam Muhammed Gazzali'ye mensup rivayetlere göre, bin kişiyi Müslüman saymak bir kişiyi tekfir etmekten yeğdir. Veya çağdaş Sünni düşünür Şeyh Muhammed Abduh'a dayandırılan bir rivayete göre, birisi kafirlik belirtisi taşıyan bir cümle söylerse ve bu cümlenin kabul edilebilir olması takdirde, 100'ü bırakarak 1'i tutun. Yani tekfir hükmünün verilmesi yolunu çok dar tutuyor. Buna rağmen bütün İslam mezheplerinde Allah, Hazret-i Muhammed'in peygamberliği ve dinin gerekenlerini inkar den Müslüman kafir sayılır ve tekfir hükümleri ona uygulanır. Hadis mektebi'nin (günümüz deyişiyle Selefi mektebi) büyük teorisyenlerinden sayılan İbn Teymiye'yi tekfirci grupların imamı olarak görmek yanlış ve İbn Teymiye'ye zulümdür ve tekfircilerin istediği de budur. İbn Teymiye'nin kendisi İmami Şiilerin inançlarını şiddetli şekilde eleştirse de hiçbir zaman İmami Şiileri tekfir etmedi. Ona göre İmami Şiiler arasında ibadet eden ve zahit kişiler boldur. O, İmami Şiileri eleştirdiği kadar filosofları, sufileri, mutezileyi, Eş'ariliği ve hatta İmam Muhammed Gazzali gibi şahsiyetleri de eleştiri yağmuruna tutuyor. Ama onun mezheplerinden dolayı insanların öldürülmelerine hüküm vermesi için hiçbir tarihi belge yoktur. Dolayısıyla İbn Teymiye'yi İslam'ın geleneksel ve bağnaz hareketinin temsilcisi olarak görebiliriz. İbn Teymiye'ye göre salih selef döneminde yaşanan her bir olay bize yetiyor ve ictihad, usul, felsefe, mantık vb. ihtiyacımız yok. O fıkıh sistemini alt üst ediyor. Kendi bakış açısı için alimlerle dalaşıyor, defalarca hapse tıkılıyor ve sonunda da hapishanede hayata gözlerini yumuyor. Ona karşı kim bunları yapıyor? Sünni Memluk devleti döneminde ve Sünni bilginlerin fetvası ile cezalandırılıyor ve defalarca hapse atıldıktan sonra son hapsinde hayatını kaybediyor. Evet birçok Selefi tekfirci ve gayrı tekfirci gruplar İbn Teymiye'ye karşı saygı duyuyor ve onu öncüleri olarak görüyor. Ama bağnaz tekfirci gruplar ki günümüzde en önemli örneği de DAİŞ'dir, bağnaz ve gerici yorumların ötesinde, bazı rivayet ve ayetlerden öyle saptırılmış ve bid'at dolu yorumlar yapıyorlar ki ümmetin icması ve paydası onu reddediyor. Bundan ötürüdür ki bu grup, icma tekfirine başvurdu. Tekfir meselesiyle tekfirci gruplar arasındali en belirgin fark, İslam mezheplerinin icma tekfirine başvurmamasıdır. Birçok İslam alimi ve özellikle Şeyh el Karadavi'ye göre kişi değil, oy tekfir edilmelidir. Buna benzer söylemler de Gazzali gibi geçmiş bilginler tarafından dile getirilmiştir. Mesela Allah'ı inkar etmek, Marksizmin en önemli inanç ilkelerinden biri olduğu için Marksizm küfr sayılır ama marksist olan Zeyd'e kafir denilmemelidir. Zeyd'in görünüşte veya zorunlu olarak kendini marksist ilan etmesi varsayılmalıdır. Başka bir örnek olarak Sovyetler Birliği'nin Komünist Partisi üyesi olmaya mecbur olan Müslümanların aslında Müslüman olduğu ve gizlice namazlarını da kıldığını söyleyebiliriz. Ya da söz konusu Zeyd ölmeden önce Allah katında tevbe ederek Müslüman olabilir. Dolayısıyla örnek verilmemeye tavsiye edilir. Ama tekfirci gruplar örnek göstererek teoriler yerine kişileri tekfir etmenin yanı sıra, icma tekfirine bile başvuruyor ve bu yöntem de ilk olarak Hariciler tarafından ortaya çıktı ve öyle bir hal aldı ki Azarika gibi gruplar bile kendilerine biat etmemeleri durumunda diğer Harici grupları tekfir ediyordu. Mesela IŞİD, daha önce birlikte olduğu el Nusra Cehpesi'ni tekfir edip öldürüyor. Bunlar İslami geleneğe aykırı bir şekilde ve tarihi babaları yani Hariciler gibi tekfir etmek ve öldürmek için bahane arıyor.
 
 
- Bugünkü durumun iyileşmesi için önerileriniz ne?
 
IŞİD ve el Nusra gibi gruplar nihayet bir büyük askeri saldırı ile ortadan kaybolabilir ancak bu grupları ortadan kaldırmakla onların düşünce ve inançları da mı ortadan silinir? Herşeyi İslam düşmanlarının komplosu görerek kendimizden sorumluluğu atmak, doğru bir yöntem değil. Kesinlikle İslam düşmanları bu tür grupların ortaya çıkması, gelişmesi ve yaygınlaşması yolunda etkili ve hatta belirleyici role sahipler, ancak onlar bulanık suda balık avlamışlar. Hatta onların kendilerinin bile bile suyu bulandırdıklarını söyleyebiliriz ama bir yerlerde suya bir bulanık şey katılmış ve suyu bulandırmıştır. Bu bulanık şeyi ama onlar ortaya çıkarmamış. Bu tekfirci grupların ortaya çıkma temelleri araştırılmalı ve bir tekfirci militanın kendi rahat yaşamını bırakarak Irak ve Şam çöllerinde bütün dünya ile savaşmaya gitmesi ve bomba yağmuru altında öldürüp öldürülmesine neden olan faktörler incelenmelidir. Birisi deli, öbürü macera peşinde koşan, öteki psikopat, birkaçı yoksul ve dolar elde etmek isteyendir, ama oraya giden binlerce kişinin hepsi mi böyledir? Dünyanın dört bir yanında gençleri kendine çeken ve her yeri kana bulayan bu grupların çekiciliklerinin asıl unsuru nedir? Bu araştırılmaldır. Bu temeller incelenip kurutulmalıdır, aksi takdirde IŞİD yok edilse de yerine başka tekfirci gruplar gelir.
 
Tekfircileri zayıflatabilecek başka bir faktör ise İslam dünyasını birleştirmeye yönelik adımların atılmasıdır. Böylece IŞİD gibi gruplar nefes alamaz olur. Aşırı grupların özü bağnaz ve toleranstan uzak ortamlarda gelişmesidir. İslami toplumlarda toleransı yaygınlaştırırsak, egoistlik ve diğerlerini yanlış görmekten kaçınırsak ve Peygamberin ve İmamların ve mezheplerin öncülerinin öğretilerini dinlersek, diğer İslam mezheplerine inanan kişilerin inançlarına saygı duyarsak, mezhep açıdan çoğunlukta olanların mezhebi yönden azınlıklara karşı hakları tanınırsa, tekfirci grupların ortaya çıkış zemini kesinlikle tıkanır.
 
 
Tesnim
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler