_95885202_039287870-1.jpg

Türkiye’nin Suriye politikası: Bir adım ileri, iki adım geri

Türkiye bir tarafa duyduğu öfkeden dolayı değil, tamamen çaresizlikten dolayı Rusya’ya yöneldi ve yıllardır beslediği cihatçıların ellerinden silahlarını alacak olan anlaşmalara imza attı

5 Mayıs 2017 Cuma
Erdoğan ve Putin, Rusya'nın Soçi kentinde görüştü, “Rusya'nın çatışmasızlık belgesi” ile ilgili iki ülke arasında anlaşma sağlandığı açıklandı. Ardından Astana görüşmelerinde bu belgenin hükümleri üzerinde bütün taraflar anlaşmaya vardılar. Bu anlaşmanın “başarılı” olacağı, daha açık bir deyişle “Türkiye'nin verdiği taahhütlere bağlı kalacağı” varsayımı üzerinden hareket edersek, Rusya-Türkiye mutabakatından çıkan “çatışmasızlık belgesi”ni ve sonrasına dair olası gelişmeleri şu şekilde analiz edebiliriz:
 
“Çatışmasızlık belgesi”, Suriye'de cihatçıların yoğun oldukları 4 bölgede çatışmasızlık sürecinin ilanı anlamına geliyor. Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafında yapılan açıklamada bu dört bölge için “gerginliği azaltma bölgeleri” tanımı kullanıldı. Doğal olarak ilk olarak şu soru akla geliyor: Gerginlik nasıl azaltılacak ya da çatışmasızlık denen şey, bir nevi ateşkes anlamına mı gelecek?
 
Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasından anlaşılan şu ki, “Suriye ve müttefikleri teröre karşı savaşını aralıksız sürdürecek”:
 
“Suriye'nin buna eşzamanlı olarak dost ve müttefik güçlerle işbirliği içinde IŞİD, Nusra Cephesi ve müttefikleri terör örgütlere karşı savaşını azim ve kararlılıkla sürdüreceğinin de altını çizen yetkili kaynak; Suriye'nin her karış toprağında teröre karşı askeri operasyonların aralık ve amansız bir şekilde süreceğine vurgu yaptı.”
 
Yani IŞİD, Nusra Cephesi ve Nusra ile müttefik olan cihatçı gruplara karşı operasyonlar devam edecek. Öyleyse ÖSO çatısı altında toplanan gruplara Nusra'dan ayrılmaları ve Nusra ile aralarına mesafe koymaları için bir “şans” veriliyor demektir. Şans veriliyor dememin sebebi, dünya alem biliyor ki, ÖSO diye bir şey yok ve ÖSO çatısı altında pazarlanan gruplardan Nusra'ya bulaşmayan bir tane dahi örgüt yok. Çünkü ÖSO'nun sahada hiçbir karşılığı yoktur, ÖSO diye genel isimlendirmeyle anılan cihatçı grupların kas gücünü Nusra Cephesi oluşturuyor. Bu bağlamda Nusra'dan ayrı durmaları ve kendilerini kurtarmaları için diğer cihatçı gruplara bir “şans” verildiğini söylemek doğru bir tabir olur. Dikkat çekmemiz gereken bir şey daha var ki, bu “şans” verilen gruplar, AKP'nin Astana'ya giderken garantörlüğünü üstlendiği gruplardır. Yani Astana'nın başına döndük demektir.
 
“Çatışmasızlık bölgesi” olarak ilan edilen bu dört alan neresidir?
 
İdlib, Kuzey Humus, Doğu Guta ve Dera…
 
İdlib, Suriye krizinin başlamasından on ay sonra Irak el-Kaidesi'nin Suriye kolu olarak “Suriye cihadı”na dahil olan Nusra Cephesi'nin işgali altındadır. 2012 yılından beri Nusra'nın emirliğini ilan ettiği vilayet İdlib'dir. (2014'teki ise sadece “resmi” ilanıdır.) Nusra'nın rehin aldığı bir kent olan İdlib'de, Nusra haricindeki gruplarla çatışmasızlık süreci nasıl işleyecek? Ya Nusra'yı da dahil ettiler ya da Nusra bünyesinde olan/Nusra'yla iş tutan grupları Nusra'ya saldırtacaklar demektir. Yani Halep'ten cihatçıların tasfiyesi sürecinde olduğu gibi bu süreçte İdlib'de cihatçı gruplar arası bir çatışma beklenebilir mi?
 
Zira Doğu Guta'da cihatçı grupların birbirleriyle yaklaşık olarak on gündür devam eden çatışmaları var. Doğu Guta'da bir yanda Suud destekli İslam Ordusu (Ceyşul İslam), öte yanda Nusra öncülüğündeki Heyet-i Tahrir'uş Şam adlı cihatçı çatı örgütü ve Feylak el-Rahman çatışma halindeler. Her iki taraf onlarca ölü ve yaralı verdi. Çatışmalar şiddetlendiğinde Nusra Cephesi, İslam Ordusu militanları için yeni hapishaneler açtığını duyurdu. Rusya'nın çatışmasızlık belgesinden bir gün önce de İslam Ordusu, Doğu Guta'da rehin tuttuğu Alevi kadınlar ve çocukları serbest bıraktı. Bu serbest bırakmanın Şam yönetimi ile İslam Ordusu arasında varılan anlaşma sonucunda gerçekleştiği söylendi. Ardından bölgede, Nusra hariç çatışmasızlık anlaşması sağlandı.
 
Diğer bölge Kuzey Humus. İzzet Ordusu (Ceyşul İzza) ve Nusra'nın etkili oldukları bölge. Astana mutabakatına rağmen cihatçılar bu bölgede ve Hama'nın kuzeyinde saldırıya geçtiler. Han Şeyhun provokasyonu, kimyasal senaryo ve ABD'nin hızla 59 Tomahawk füzesi atağına rağmen saldırılar geri püskürtüldü ve Suriye ordusu, cihatçıları süpürerek ilerlemeye devam etti. Han Şeyhun yalanlarının arkasına sığınarak fiili müdahale çağrıları yapıldı, Saray-AKP iktidarı “kimyasal saldırı” mağdurlarına kucak açtı. RTE alnından öptürdü, Trump'ın fevri saldırganlığını canhıraş destekledi. Ama şimdi bunca kurgunun fiyaskosundan sonra bu bölgede silah taşınmayacak, çatışma olmayacak mutabakatına imza attı. Bu iş burada durmaz elbette. Sıra Han Şeyhun ve kimyasal saldırı yaygarasına da gelecek. Çünkü Suriye hükümetini kimyasal saldırıdan sorumlu tutan ABD, AB ülkeleri ve çok emin konuşan Türkiye'nin elinde cihatçılar ile şovmen Beyaz Miğferliler'in fabrikasyon çekimlerinden başka hiçbir delil yok. Buna karşın Suriye hükümetinin bağımsız bir komisyon tarafından kimyasal saldırı iddialarının araştırılması talebi kabul edilmedi, Rusya'nın “kimyasal saldırının gerçek olup olmadığı ve gerçek ise sorumluların tespit edilmesi” için BM'ye sunduğu araştırma önergesi ABD ve İngiltere sayesinde reddedildi. Şimdi ise bu bölgenin çatışmasızlık alanı olarak kabul edilmesiyle birlikte Han Şeyhun gerçeğinin araştırılması talebine “evet” diyen (demek zorunda kalan) bir Türkiye var.
 
Erdoğan Putin'le görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Kimyasal silah kim kullandı araştırılsın… Bizim için terörist teröristtir. Kim olursa olsun…” Bu ifadeleri şöyle okumak mümkün: Kimyasal yalanları ortaya atanların arkasında durmayacağız. Her ne kadar biz de onlardan daha fazla bağırdıysak ve hatta kucaklaşıp alnımızı öptürdüysek de.. “Bizi kandırdılar” der geçeriz!
 
Yani eline silah verilip yıllardır eğitile eğitile birer canavara dönüştürülen cihatçı grupların bu kez “satışına” doğru bir ilk adım söz konusudur. Bu aynı zamanda Trump'a da, “sen de bizi kandırdın” demeye bir hazırlık olarak da görülebilir.
 
Çatışmasızlık ilan edilen dördüncü bölge de Dera'dır. Dera, sözde ilk isyanların adresi olarak bilinen ve Suriye'nin güneyinde, Ürdün sınırında yer alan bir kent. Ürdün rejiminin sınırlarını açıp silah akışı sağlayarak Suriye halkına ilk ölümleri hediye ettiği yer. Suriye'nin bölünmesi üzerine inşa ettikleri proje gereği Suriye'yi en güneyden en kuzeye kadar dikine bölecek olan hattın ilk durağıdır Dera. (Kuzey noktadaki durak ise, Türkiye sorumluluğuna verilen Halep kentiydi.)
 
Güneyden kuzeye bir dikey hat üzerinden Suriye'yi bölme planı için kritik olan bu kent, Ürdün'ün her türlü desteğine ve onca cihatçı akışına rağmen tamamen işgal edilemedi ve şimdi çatışmasızlık alanı olarak kabul edildi. Bu da 2011 noktasına geri dönüş anlamına gelir ki buradan Suriye'nin “çekirdek dostları” olarak savaşın taraflarına “kötü haber var” demektir… İlk isyana ev sahipliği yapan ve üzerine çok yatırım yapılan, bu anlamda “ilk hedef nokta” olan Dera elden gidiyor. Zaten ikinci hedef nokta, belki Türkiye sayesinde erken bir tarihte ele geçirilmişti ama şu an yine elden kaçırılmış olan Halep idi. Öyleyse selefi Obama gibi Trump'a da “elde var sıfır” müjdesi veriliyor denilebilir.
 
 
Trump'a kötü haber: IŞİD'le mücadeleye yoğunluk verilecek
 
Bütün taraflar demek doğru olur, çünkü bu anlaşma sadece Putin ile Erdoğan arasında konuşulup kotarılan bir anlaşma değildir. Erdoğan'ın mecburiyetinden olabilir ama sadece Putin'in keyfiyeti ile de değil, Suriye hükümeti ve müttefiklerinin onayı da söz konusudur. Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın, “Ülkemize dayatılan bu savaşa son verecek her adımı destekliyoruz”[1] açıklaması, bu anlaşma için ortaklaştırılan taktik ve stratejilerin habercisidir. Açıklamanın devamındaki “Suriye'nin her karış toprağında teröre karşı askeri operasyonlar aralıksız ve amansız bir şekilde sürecek”[2] vurgusu da sözde IŞİD'le mücadele eden, ama aslında sadece alan geliştirmeye odaklanan Trump'a bir mesaj niteliğindedir. Bu mesajı şu şekilde okumak mümkündür; dört cephede eli rahatlayacak olan Suriye ordusu ve müttefikleri buradan sağlayacağı takviyelerle birlikte IŞİD'e karşı güçlü ve geniş bir operasyonun startını her an verebilir. Bunun neresi Trump için kötü haber olacak? Öncelikle “başkanlığını kabul ettirme” ve Amerika halkından “mavi bocukları hak eden lider” olma telaşıyla aceleci davranan Trump, Tabka indirmesini hızlıca başlattı. “Rakka'nın kurtarılması” meselesini acil hedef olarak ilan edip Suriye'nin kuzeyine odaklandı. Ama Kürtlerle müttefiklik üzerinden başta Rakka olmak üzere Suriye'nin kuzeyi ve doğusuna yönelik projeler salt Trump'a ait değildir. Hatta Obama'nın da fikri değildir. Bunlar ABD'nin Ortadoğu projesindeki lokal hedefleridir. Temel hedefi kabaca, Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin bir benzerinin Suriye'nin kuzeyinde inşa edilmesidir. Tali hedef ise, Suriye'nin doğusunu IŞİD'e karşı savaş bahanesiyle ABD öncülüğünde bir operasyon ve güçle kontrol altına almak ve burada “Sünni devleti” oluşturmaktır. Bu hedefler başkanlara bağlı olmaksızın ABD'nin olmazsa olmazlarıdır. Ne var ki Obama yönetimi bunu başaramadı, ama Trump, Obama'nın yapamadığını yapan en has Amerikan lideri olmanın fırsatını yarattı. Bir yandan QSD ile Tabka indirmesi ve “Rakka istikametine doğru yol alma” hamlelerini gerçekleştirdi. Fakat herkesin bildiği bir gerçeğin bir kez daha altını çizelim ki, Tabka'dan Rakka'ya doğru yol alışta IŞİD'le mücadele edilmiyor, IŞİD güney ve güneydoğuya sürülüyor. Amaç da gayet açık ki, Suriye'nin doğusunda toplaşan bir IŞİD varlığının ABD açısından “gerekli” görülmesi esas alınmaktadır.
 
Peki ABD neden bu bölgede ısrara ediyor? Suriye'nin kuzeyinde bir Kürt oluşumu istendiği açıktır ama Kürtlerin hemen burnunun dibinde IŞİD (veya IŞİD yerine onun bir benzeri) gibi bir yapıda neden ısrar ediyor?
 
Burada “İsrail'in güvenliği” meselesi devreye giriyor. İsrail için en büyük tehdit, IŞİD ve türevleri değil, “şer ekseni” diye tarif ettiği direniştir. Yani IŞİD'in savaştığı İran, Suriye ve Lübnan Hizbullahı'dır. IŞİD ne kadar gerilerse “şer ekseni” o kadar güçlenir, İsrail'in güvenliği de bir o kadar tehlikeye girer! O yüzden Suriye'nin doğusunda IŞİD türü bir İslamcı oluşum formülü üzerinde ısrar ediliyor ve bu ısrardaki amaç da İran'ın Hizbullah ve Suriye'ye uzanan kolunu kesmektir. Hatırlayalım, ABD'nin cafcaflı Musul operasyonuna hazırlandığı süreçte, kimlerle Musul'un IŞİD'den kurtarılacağı tartışmaları ana gündem haline gelmişti ama gözden kaçırılmak istenen şöyle bir kurgu açığa çıkmıştı: Amaç IŞİD'i Musul'da yok etmek değil, Musul'u IŞİD'den kurtarmaktı. Yani IŞİD'in Musul'dan çıkarılıp Suriye'nin doğusu sürülmesiydi. ABD'nin bu niyetleri bilinmiyor değildi ve Irak güçleri de bu niyetlere karşı tedbir almışlardı. Daha sonra Barzani'nin de ifşa ettiği (bilerek ya da bilmeyerek) kurguya göre IŞİD Musul'un güneyine sürülecek, burada açık bırakılacak bir koridordan Suriye'ye/Deyrizor'a doğru yol alması sağlanacaktı. Ancak bu kurguyu bozan Haşd el-Şaabi birlikleri oldu. Musul'un güney hatlarında mevzilenip IŞİD'in yolunu kestiler. Hatırlanacağı üzere Haşd el-Şaabi'nin bütün kurguları bozan bu konumlanışı, planın bütün taraflarını rahatsız etmekle birlikte bağıra bağıra itiraz eden sadece Türkiye olmuştu. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte başta gelen nedenlerden biri Türkiye'nin Musul operasyonundan dışlanması, diğeri ise sesini fazla yükseltecek durumda olmayan Barzani ve başkanlık seçimlerine gömülen ABD adına sesini yükseltme ihtiyacı duymasıydı. Ama sonuçta Irak'ın içişlerine karışan bir ülke konumuna düşmekten öteye geçmeyen Türkiye'nin bu çıkışının ardından Irak parlamentosu, Haşd el-Şaabi birliklerinin varlığına bir resmiyet kazandırdı. Böylece rahatsız olanlar susmuş, IŞİD sevenlerin de kurguları bozulmuş oldu.
 
Obama yönetiminin Musul operasyonuyla birlikte kurguladığı ama başaramadığı “Suriye'nin doğusunu ele geçirme” planını “hayata geçirmeyi başaran lider” olma hevesine soyunan Trump, yarım kalan projeyi tamamlamak üzere hızlı bir atak gerçekleştirdi. Eskiden “Yeni Suriye Ordusu” ismiyle anılan, şu anda ”Devrim Komandoları” ismiyle tekrar sahneye çıkan ABD destekli grup, IŞİD'in kontrolündeki Suriye çölünde ilerleyişe geçti. ABD ve Ürdün ile koordineli çalışan ve ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı uluslararası koalisyon ile birlikte hareket eden “Devrim Komandoları” Irak sınırındaki Tenef sınır kapısında mevzilenmişlerdi. Suriye ve Irak arasındaki sınırın tam kontrolünü ele geçirme kurgusuyla hareket eden bu “militanlar” için hedefi, “Humus ve Deyrizor illerinde bulunan geniş çöl bölgesini tamamen özgürleştirmek ve sonrasında daha ileri operasyonlara hazırlanmak” imiş. [3] Trump, adına “IŞİD'e karşı savaş” dediği bu sınırdan sızmalarla Suriye'nin doğusunu gözüne kestirdi.
 
Şimdi gelelim Astana'da altına imza atılan “çatışmasızlık” anlaşmasının Trump'ın bu hızlı ataklarını nasıl etkileyeceğine. Eğer anlaşma başarılı olursa, Trump'ı bekleyen sürpriz şu olacaktır: Suriye ordusu ve müttefikleri dört cephede elleri rahatlamış bir şekilde Deyrizor'a yönelecek ve IŞİD'i “bir yerden bir yere sürme” değil, gerçek anlamda temizleme operasyonunu başlatacak. O zaman kıyılmayan IŞİD'e kıyılacak, Suriye'nin doğusunu ele geçirme planlarının önüne geçilmiş olacak.
 
 
Trump'a ikinci kötü haber: Güvenli bölge aceleciliğine karşı hamle
 
Trump'ın “bir Amerikan rüyasını gerçekleştiren lider” olma aceleciliğini gösterdiği diğer konu da Suriye'de “güvenli bölgeler” oluşturma hamlesidir. Rusya tarafından imzalattırılan dört alandaki çatışmasızlık belgesi de aynı zamanda “dört güvenli bölge inşası” demektir. Buna Trump'ın hamlesine Putin'in bir karşı atağı denilebilir. Çünkü özellikle Libya'da uygulanan bir model olması nedeniyle 2011'den bu yana bir ABD projesi olan “güvenli bölgeler” formülüne en çok kapılan ve sürekli dillendiren Türkiye olmasına rağmen Trump, “güvenli bölge” kurgusunda rolü Ürdün'e verdi. Ürdün Kralı Abdullah'ı Beyaz Saray'da ağırlamasının ve Ürdün'de toplanan Arap Ligi'ne bu konuda görevler vermesinin ardından beklene adım şuydu: Ürdün sınırında yer alan Dera merkezli bir “güvenli bölge” inşası ve gerekirse Ürdün askeri gücüyle ortak bir kara operasyonu. Ama eğer başarılı bir süreç işlerse, Rusya'nın bu karşı hamlesi, Trump'ın Ürdün üzerinden Dera ile ilgili kurgusunun da ve aslında “güvenli bölge” formülünün de önüne geçmiş olacak.
 
Putin'in Trump'ın hamlelerin önünü kesmesi, Türkiye'nin verdiği taahhütleri yerine getirmesine bağlıdır. Fakat Türkiye'ye çok güvenildiğini söylemek de mümkün değil. Çok defa Türkiye ile ilgili güvensizlik beyan edildiği halde Rusya'nın neden hala Türkiye üzerinde ısrar ettiği konusu Arap medyasında tartışılmaktadır.
 
Putin ve Erdoğan görüşmesinin hemen ardından Suriyeli emekli askeri stratejist Heysem Hassun da, “işin içinde Türkiye olduğu için” bu sürecin başarılı olmayacağına inandığını söyledi. Hassun özetle şu ifadeleri kullandı: “Ben Rusya'nın bu çatışmasızlık anlaşmasının başarılı olacağını düşünmüyorum. Özellikle taraflardan biri Türkiye olduğu için. Çünkü güvenli bölge ABD'nin talebidir ve Türkiye bunun için çok fazla heyecanlı. O da ABD'nin istediğini istiyor.”[4]
 
Aynı demeçte program sunucusunun, Türkiye'nin aslında bu aralar, sınırda Kürtlere kalkan olması sebebiyle ABD'den rahatsız olduğu yönündeki hatırlatmasına karşı Hassun şunları söyledi: “Türkiye'nin, ABD'nin emriyle Kürtlere saldırdığına inanıyorum. ABD, bu bölge için Türkiye'ye birtakım teminatlar vermiştir. Kürtler de ABD'den Türkiye'ye karşı kendilerini korumasını istediler. ABD bölgede yerini sağlamlaştırmak için bundan daha fazla ne isteyebilir?”
 
Rusya ile Türkiye'nin anlaştığı ve Astana-4 görüşmelerinde imza altına alınan bu çatışmasızlık sürecinin başarılı olup olamayacağını ön görmek olası değildir. Çünkü taraflardan biri Türkiye'dir, bu yüzden ileride ne olacağı konusunda tahmin yürütmek oldukça zordur. Keza Rusya'nın Türkiye konusunda neden bu kadar ısrarcı davrandığı konusu çokça tartışılmaktadır. Hatırlanacağı üzere Türkiye, Rusya ile Astana sürecinde bir dizi anlaşamaya imza attıktan sora, Trump'ın aniden ortaya attığı “güvenli bölge” teklifine hemen kapıldı.  Erdoğan, Astana mutabakatını yok sayarak Trump'ın “güvenli bölge” fikrini O'nun adına pazarlamak üzere Arap ülkeleri turuna çıktı. Keza bu gelişmelerin ardından Türkiye'nin garantör olduğu cihatçı grupların Nusra ile birlikte Şam ve Hama saldırılarını gerçekleştirmeleri bir arada değerlendirildiğinde şu yargı egemen oluyor: Türkiye'nin bu “bir adım ileri, iki adım geri” politikaları, sadece güvensizliğini pekiştirmektedir. Hal böyleyken Türkiye'nin Rusya ile yeniden radikal anlaşmalar yapmasına ne sebep olmuş olabilir?
 
Türkiye Rusya ile aslında Suriye politikasının iflasını tescilleyen anlaşmalara imza atıyorsa, bu, Kürtlere kalkan olduğu için ABD'ye öfkeli olmasıyla açıklanamaz. Çünkü Kürtlere Fırat'ın doğusunda ABD kalkan olduysa, Fırat'ın batısında Afrin'de de Türkiye'nin Kürtlere saldırılarının önünü kesen Rusya'dır. Bu yüzden dile getirilen genel kanaat şudur ki, Türkiye bir tarafa duyduğu öfkeden dolayı değil, tamamen çaresizlikten dolayı Rusya'ya yöneldi ve yıllardır beslediği cihatçıların ellerinden silahlarını alacak olan anlaşmalara imza attı.
 
Bir kez daha altını çizmek gerekir ki, bir kez daha gündeme damgasını vuran Suriye direnişidir; ne oldum değil, ne olacağım dedirten direniş…
 
 
Hamide Yiğit
sendika.org
 
 
 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] https://www.almasdarnews.com/article/suriye-ulkemize-dayatilan-bu-savasa-son-verecek-adimi-destekliyoruz/
 
[2] a.g.k.
 
[3] https://www.almasdarnews.com/article/abd-destekli-militanlar-isid-kontrolundeki-suriye-colunde-ileriyor/
 
[4] https://www.facebook.com/ORTAS.Backup/videos/vb.954885567961836/1289694547814268/?type=2&theater (Suriye Devlet Televizyonu Facebook sayfasında canlı yayın ve Telegram hesabından anlık aktarım.)
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler