birlesik-arap-emirlikleri-nden-katar-aciklamasi-309455-5.jpg

Doha’nın kapısı kimlere, neden açık?

Sahi, Amerikan Özel Kuvvetleri için özel olarak modifiye edilmiş o araçlar Irak ve Suriye şehirlerindeki IŞİD militanlarına nasıl ulaşmıştı? ABD’nin yakın müttefiği Suudi Arabistan aracılığıyla mı yoksa diğer yakın müttefik Katar aracılığıyla mı? Bu öyle bir tiyatro ki, bazı sorular hiç sorulmuyor. Şimdi esas mesele “İran tehdidi”

19 Temmuz 2017 Çarşamba
Katar'ın başkenti Doha'nın batı bölgesi senelerdir bir dizi şöhretli Amerikan Üniversitesi'nin kampüslerine ev sahipliği yapıyor. Doha'dan yazan Declan Walsh yazısında, bir grup Taliban yöneticisini aileleriyle birlikte bu kampüslerin hemen yanıbaşındaki alışveriş merkezlerinde alışveriş yaparken ya da bölgedeki Afgan lokantalarından yemek ısmarlarken görebileceğinizi anlatıyor. (Qatar Opens Its Doors to All, to the Dismay of Some, New York Times, July 16, 2017)
 
Irak ve Suriye'de IŞİD, bazen de Afganistan'daki Taliban hedeflerini vuran ABD Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçakları da hava operasyonları için sözü edilen kampüse belirli bir mesafedeki Amerikan Askeri Üssü'nden havalanıyorlar. Amerikan pilotları Taliban hedeflerini vurduktan sonra, belki de alışverişlerini Taliban yetkilileriyle aynı marketten yapıyor, yemeklerini de onlarla aynı mekanlarda yiyorlar…
 
 
Doha sosyetesinin önemli simalarından…
 
Hamas yetkilileri de, Doha'daki İngiliz Büyükelçiliği'nin hemen yanındaki lüks villada çalışmalarını sürdürürken, yakınlarda bir basın toplantısını Doha Sheraton Oteli'nin büyük salonunda gerçekleştirmişler. Kahire'den kaçıp Doha'ya yerleşmiş önemli bir din adamı, Doha'nın gösterişli sosyal hayatının önde gelen simalarından biriymiş ve yakınlarda düzenlenen bir düğün töreninde Amerikalı bir diplomatla birlikte görüntülenmiş.
 
Sözü edilen “önemli din adamı” Katar'ın El Cezire televizyonu aracılığıyla “Sünni mücahitlere” Aleviler'i katletme çağrıları yapan Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Kardavi. Yusuf Kardavi'nin Doha'nın gösterişli sosyal yaşamının önemli simalarından olması ve Amerikalı diplomatla görüntülenmesinde şaşırtıcı bir şey yok…
 
Aileleri ve yakınlarıyla Doha'da yaşamakta olan 100 Taliban yetkilisinin tüm masraflarını Katar karşılıyormuş. Walsh, Doha'da, zengin Katarlılarla, bazı Batılıların, Sudanlı generallerin, Suriyeli muhaliflerin, Libyalı İslamcıların bir arada yaşadıklarını, sözü edilen grupların tümünün pahalı yaşantılarını Katar devletinin finanse ettiğini bildiriyor. Walsh'a göre, Doha'daki tüm bu çeşitliliğin nedeni, Katar'ın dış politikada geliştirdiği “açık kapı” politikası ve Körfez'de yaşanan krizin asıl nedeni de diğer Körfez ülkelerinin bu politikadan rahatsız olması.
 
Katar'ın geliştirdiği “açık kapı” politikasının bir örneğine Walsh yazısında yer veriyor. Örnek, Kardavi'nin 2002 yılında El Cezire'de yayımlanan bir konuşması. Kardavi konuşmasında dinleyicilerine çocuk canlı bombaların gerekliliğini, “Biz ‘çocuk bombalarına' sahibiz, insan bombaları özgürlüğe kadar devam etmek zorunda” sözleriyle anlatıyor. Bunları söyleyen “insanlığın en büyük düşmanı” “barbar IŞİD” liderleri değil, Doha'nın “gösterişli sosyal hayatında” Amerikalı diplomatlarla beraber yer alan “önemli din adamı”.
 
 
Bu nasıl mümkün olabiliyor?
 
Kardavi 2012 yılında Suriye'de yaşanan çatışmalara dair, “Yönetimle işbirliği yapanların hepsiyle savaşmamız lazım. Asker, sivil, alim ve cahil olsun, insanları haksız yere öldüren bu zalim yönetimle beraber olanlar, bu yönetim gibi zalimdir. Bunlarla savaşılması gerekir. Eğer bunların arasında mazlum birisi varsa Cenabı Allah onu savunacak. Onun hakkını alacak” sözleriyle gündeme gelmişti. Kardavi Ortadoğu'da mezhepçi nefretin sembol isimlerinden ve IŞİD'in 2014 yazında Musul'u ele geçirmesini “Sünni devrimi” olarak selamlayanlardan.
 
Walsh, Obama yönetiminde Dışişleri Bakanlığı yapan John Kerry'nin Hamas lideri Halid Meşal'in Doha'da bulunmasını eleştirdiğini, ancak ABD yönetimi yetkililerinin Kerry ile aynı fikirde olmadıklarını, Meşal'in, örneğin Tahran gibi bir düşman ülke başkentinde bulunmasındansa, Doha'da olmasından duydukları memnuniyeti belirttiklerini ifade ediyor. Memnun olmaları boşuna değil; Doha'daki Taliban yetkilileri aracılığıyla 2015 ve 2016'da gerçekleştirdikleri resmi olmayan müzakerelerin de gösterdiği gibi, Doha'nın “açık kapı” politikası ABD'nin sözü edilen hareketlere daha derinden nüfuz etmesi bağlamında önemli bir işlev görüyor.
 
2008 yılında bir Katar ziyareti yapan Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler ziyaret sonrasındaki yazısında, “Bir taraftan ‘desperate housewives' seyretmek diğer taraftan en lüks markaların seçenekleri arasında zorlanmak. Bir taraftan Amerikanvari biçimlerin içinde yaşamak ve diğer taraftan ünlü İslam alimi Yusuf Al Kardavi'nin fetvalarına tâbi olmak. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Katar'da bu soru hiçbir zaman aklınızdan çıkmıyor” diyordu.
 
Tüm bunların Ortadoğu'da karşı-devrim merkezi olarak ABD ve İsrail'e sonsuz hizmet vermekle “mümkün olabildiği”ni konuyla ilgili herkes uzun zamandır çok iyi biliyor. Körfez ülkelerinin egemenleri servetlerinin ve iktidarlarının sürekliliğinin yegane güvencesinin Batı emperyalizmine sonsuz hizmet vermek olduğunu modern Ortadoğu'ya İngiliz askeri ve politik koruması altında gözlerini açtıkları günden beri biliyorlar ve o günden bu yana bunun gereklerini harfiyen yerine getiriyorlar.
 
 
İsrail'in “gizli Arap müttefikleri”
 
Ortadoğu'da yeni bir kriz noktası olarak bir süredir gündemin baş sırasına yerleşen Körfez'de Katar'a yönelik abluka devam ederken, krizin tarafları art arda hamleler yapıyorlar. Katar'ın, Suudi Veliahdı Muhammed bin Salman ile Abu Dabi Veliahdı Muhammed bin Zaid'in Yemen el-Kaide'sinin üst düzey liderleriyle irtibat halinde olduğunu gösteren bir dizi belgeyi kamuoyuna sunmasının ardından, bu kez Washington Post'a konuşan ABD istihbarat yetkilileri, Katar krizine neden olan sürecin arkasında Birleşik Arap Emirlikleri'nin olduğu yönünde açıklamalar yaptılar.
 
ABD'nin Körfez krizinde zik zaklar çizen tutumunun büyük ölçüde İsrail merkezli bir basınçtan kaynaklandığını gösteren işaretler giderek artıyor. “İran'ı sınırlama” yönelişli politikanın merkeze alınmasının hemen ardından patlak veren Körfez krizi, “Sünni blok”u ortasından çatlattı. New York Times'a Tel Aviv'den yazan Neri Zilber, İsrail'in son yıllarda “gizli Arap müttefikleri”yle işbirliğini güçlendirdiğini, 2015 yılında Apache saldırı helikopterleri yardımı yaptığı Ürdün'le Suriyeli “isyancılara” destek konusunda çok güçlü bir işbirliği yaptığını söylüyor. (Israel's Secret Arab Allies, July 14)
 
Zilber, açık edilmesi istenmeyen güçlü bir işbirliğinin Mısır Ordusu'yla Sina'da gerçekleştirildiğini, istihbarat paylaşımı ve askeri desteğin ötesine geçen bu işbirliğiyle birkaç yıldır İsrail dronelarının Sina'da Mısır'ın izniyle bağımsız operasyonlar düzenlemeye başladıklarını dile getiriyor. Zilber'ın İsrailli Ordu yetkililerine dayanarak verdiği bilgilere göre, ABD'nin sağladığı olanaklarla İsrail, Filistin yönetimiyle de istihbarat paylaşımı ve askeri destek temelinde güçlü bir ilişki kurmuş durumda. Oluşturulan ortak bir mekanizmayla İsrailli ve Filistinli güvenlik yetkilileri günlük toplantılar düzenleyerek karşılıklı bilgi akışını sağlıyorlarmış. Bir Filistinli yetkili, Zilber'e bu mekanizmanın temel odak noktasının her iki tarafın da tehdit olarak gördüğü Hamas olduğunu dile getirmiş.
 
Zilber'ın yetkililerden aktardığı bilgilere göre, bu ilişki öylesine derinleşmiş ki, 2014 yılında Hamas'ın Mahmud Abbas'a yönelik bir suikast girişimi İsrail İstihbaratının Filistinlilere aktardığı bilgilerle engellenmiş. Zilber, İsrail'in son yıllarda Körfez ülkeleriyle de derin bağlar kurduğunu, bu ülkelerin yetkililerinin Vaşington, Münih ve Kudüs'te İsrailli yetkililerle görüşmeler yaptıklarını, İsrail'den tarım ürünleri ve güvenlik teknolojilerini üçüncü ülkeler aracılığıyla satın almaya başladıklarını dile getiriyor. İsrail'in, İran ve müttefiklerine karşı mücadeledeki kararlılığı onun Körfez ülkeleriyle gelişen ilişkilerinde asıl faktörü oluşturuyormuş.
 
 
“Trump'ın gafı”
 
Körfez krizinde kısa sürede gerçekleşecek bir çözüm ufukta görünmüyor. ABD'de, Şii İslam üzerine dünya çapında bir otorite olarak kabul edilen bir akademisyen olan ve Obama'nın Ortadoğu danışmanlığını yapan İran kökenli Vali Nasr, Körfez krizinde Trump'ın tutumunu eleştiren yeni bir yazı yazdı. Nasr, Trump'ın Suudilere açık destek sunan tutumunu bir gaf olarak değerlendiriyor. Trump'ın bu gafının Katar ve Türkiye'yi hem birbirine hem de Rusya ile İran'a daha yakınlaştırdığını düşünüyor. Bu gafın ardından, Trump'ın Putin'le güney Suriye meselesinde ortak bir tutuma doğru yönelip bir ateşkese ulaşmasının sadece Ortadoğu'da anahtarları düşmanının eline teslim etmesi ve Rusya'nın bölgedeki etkinliğini daha da güçlendirmesi anlamına geldiğini belirtiyor. (Trump's Gift to Putin in the Mideast, New York Times, July 17)
 
Nasr, Trump'ın gafı sonucunda Amerika'nın bölgedeki askeri varlığı açısından yaşamsal bir öneme sahip olan Sünni ittifakın iki ayrı kampa bölünmüş durumda olduğunu, liderleri Batı'yla ilişkilere sahip olan bir üçüncü grubun -Kuveyt, Umman, Irak- ise alarma geçmiş durumda olduğunu dile getiriyor. Nasr'a göre, bu durum sadece Rusya ve müttefiklerine yarıyor ve Rusya bu fırsatı hemen değerlendirerek var olan bölünmeyi derinleştirme yönünde adımlar atmaya başlamış.
 
Nasr, Trump'a hemen geleneksel ABD yaklaşımına geri dönerek, taraflara eşit mesafede yaklaşmayı  ve aralarındaki sorunların çözümüne katkı sunmayı öneriyor, ona göre, ABD eğer Rusya'yı bölgeden geri püskürtecekse bunun için bölgedeki tüm bu dost güçlere ihtiyacı var.
 
 
“İran tehdidi”
 
Suriye'nin güneyindeki ateşkese en net karşı çıkış İsrail Başbakanı Netanyahu'dan geldi. Netanyahu Paris'te, bu ateşkesi bütünüyle reddettiklerini, çünkü bunun İran'ın Suriye'deki varlığını engellemediğini söyledi. Netanyahu'nun ateşkese yönelik eleştirisi hakkında açıklama ise Beyaz Saray'dan geldi. Beyaz Saray açıklamasında, ABD ve İsrail'in Suriye'de aynı hedefi paylaştıklarını, bu hedefin İran'ın Suriye'de sağlam bir tutamak noktası kazanmasını engellemek olduğu vurgulandı.
 
Netanyahu Paris'te Macron'la görüştü, ateşkese yönelik eleştirisini buradaki ortak basın toplantısında dile getirdi. Netanyahu'dan sonra konuşan Macron da Hizbullah'ın Güney Lübnan'daki faaliyetleri ve sahip olduğu silahlar nedeniyle İsrail'in duyduğu kaygıları paylaştıklarını ifade etti.
 
İran ve Hizbullah üzerindeki baskı artıyor ve öyle görünüyor ki, kapsamını genişleterek devam edecek…
 
Sünni blokun çatlaması zaten bilinmekte olan birtakım gerçeklerin çatışan blok mensupları tarafından karşı tarafı zayıflatmak amacıyla doğrudan dile getirilmesine neden oluyor. Katışıksız ABD uşakları, diğerlerinin ne kadar çok “terör destekçisi” olduğunu göstermek için eski defterleri karıştırıyorlar. Sanki baş terörist ABD bunları bilmiyormuş ya da bunlar onun umurundaymış gibi. Yaptıkları, bazı gizli bilgilerin ifşa olarak kayda girmesi, sadece baş terörist karşısında daha fazla uşaklaşmalarına neden olacak ve oluyor ve her iki tarafın anlattıkları da doğru. Eksikleri var, fazlaları yok…
 
Emperyalizmin uşakları aracılığıyla Ortadoğu'da sahnelediği işte böyle bir tiyatro…
 
Batı'da, Ortadoğu'daki Cihatçı örgütlerin faaliyetleri hakkında çalışmalarıyla tanınan Michael Griffin, 2016'da Pluto Press tarafından yayımlanan IŞİD üzerine yeni kitabında (ISLAMIC STATE REWRITING HISTORY), 2014 yazında IŞİD militanlarının uzun konvoylarla düzenledikleri zafer alaylarında kullandıkları beyaz Toyota pikapların, ABD özel kuvvetleri için Teksas'taki San Antonio Toyota Montaj Tesisi'nde modifiye edilen özel aparatlarla silahlandırılmış araçlar olduğunu, bu tesis dışında herhangi bir yerde bunun yapılmasının mümkün olmadığını, ancak bu araçların IŞİD'in zafer alaylarında ne aradığını kimsenin sormadığını gündeme getirmişti. (sf. 118)
 
Sahi, Amerikan Özel Kuvvetleri için özel olarak modifiye edilmiş o araçlar Irak ve Suriye şehirlerindeki IŞİD militanlarına nasıl ulaşmıştı? ABD'nin yakın müttefiği Suudi Arabistan aracılığıyla mı yoksa diğer yakın müttefik Katar aracılığıyla mı?
 
Bu öyle bir tiyatro ki, bazı sorular hiç sorulmuyor. Bu tiyatroda bazı sorular akla gelmiyor, bazıları reelpolitikin basıncı ya da emperyalizmin ezici gücü nedeniyle sorulamıyor.
 
Şimdi esas mesele “İran tehdidi”. Tim Arango, New York Times'ta devamının geleceği bildirilen büyük haber-analizinde adeta Irak'a yeniden müdahale çağrısı yapıyor. Ne söylenmek istendiği haber-analizin başlığında ifade edilmiş: “ABD'nin teslim etmesinden sonra Irak'a İran hükmediyor”. (Iran Dominates in Iraq After U.S. ‘Handed the Country Over', 15 July) Arango, harcanan 1 trilyon dolar ve kaybedilen 4500 ABD askerinin ardından Irak'ın İran nüfuzu altına girdiğini ve bunun ABD için bir başarısızlık, İran için büyük bir başarı anlamına geldiğini vurguluyor. İran büyük ihtiraslara sahipmiş, onun ihtirasları bölge için büyük tehlike oluşturuyormuş…
 
 
Gerçekçi bir İran değerlendirmesi
 
Kuşkusuz ki bölgedeki her aktörün ihtirasları var… Neden olmasın? Ama bir de gerçekler var, İran'ın ihtirasları ya da Irak'a hükmetmesi yeni bir iddia değil… ABD'nin Irak işgalinden beri sürekli gündemde tutulan bir söylem. Bu söylemi üreten odaklardan birisinin Birleşmiş Milletler'de ve işgal dönemi Irak'ın da en üst düzey diplomatik temsilciliğini yapmış birisi yakında bir kitap yayımladı: Jeremy Greenstock. Greenstock İngiltere'nin Irak işgali öncesi Birleşmiş Milletler Özel Temsilciliği'ni ve Irak işgalinden sonra Irak Özel Temsilciliği görevini yapmıştı. Kitabında, Irak işgali öncesi yaşanan diplomatik sürece ilişkin tanıklıklarını ve işgal sonrası Irak'ında yaşadıklarını anlatıyor. O dönemde de çok revaçta olan “İran tehdidi”ne ilişkin yazdıkları ilginç ve günümüze de ışık tutuyor…
 
Greenstock, Irak işgali karşısında İran'ın reaksiyonu için “başdüşmanları ABD sınırlarına gelmişti, ABD'nin işlerini zorlaştırmak için ellerinden ne geliyorsa yapacaklardı, Tahran rejiminin bunun için yeterli nedeni vardı. ABD'nin kendi ülkelerinde muhalif güçlere daha fazla destek sunacağından kaygılanıyorlardı. Irak içinde pek çok doğrudan ya da dolaylı yıkıcı birimleri vardı. Basra bunlarla doluydu” diyor.
 
Fakat diğer taraftan diyor Greenstock, onlar yeni bir Saddam yaratacak bir kaos istemiyorlardı. Benim görevde olduğum dönemdeki değerlendirmemiz, İran'ın uzun vadede istikrarlı, ticaret yapacağı, dış müdahaleye uğramayan, Şii ağırlıklı bir komşu istediği yönündeydi” diyor. Greenstock, o dönemde yaptıkları değerlendirmelerde İranlı din adamlarının hükmettikleri bir Irak istedikleri yönünde hiçbir işaret görmediklerini, bu konuda İran yönetiminin hassas olduğunu, çünkü bu gerekçeyle ülkelerine yapılacak bir Amerikan müdahalesine yol vermek istemediklerini yazıyor. Greenstock, İran'ın bu yaklaşımının daha sonra da devam ettiğini gözlediğini ifade ediyor. “Iraq (The Cost of War), Jeremy Greenstock, sf. 312-313, Penguin 2016”
 
İşgalci İngiliz hükümetinin en üst düzey görevlisi, kendi hükümetinin ve basınının o dönem savunduklarının tümünün propaganda amaçlı olduğunu, kendilerinin gerçek değerlendirmelerini yansıtmadığını, işgalin ve katliamların üstünü örtmek, yaptıklarını meşrulaştırmak amacıyla propaganda edildiğini birinci elden bu şekilde ortaya koyuyor.
 
Aylardır ABD'den İsrail'e, Tayyip Erdoğan'dan Suudiler'e hemen herkes “İran tehdidi” diye tepinip savaş tamtamlarını çalarken; Irak'taki İngiliz işgalcilerinin en üst düzey yetkilisi Greenstock'un görevinden ayrıldıktan yıllar sonra  yazdıklarını ciddiye alıp, yoğunlaşan savaş kampanyalarına bir de bu açıdan bakmak yararlı olmaz mı?
 
Cenk Ağcabay
sendika.org
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler