youtu-be-6q3y4en7uio-1.jpg

Amerika'nın neo-emperyalist stratejisi ve Suriye

"Emperyalizm için dünyanın ikiye bölünmesi söz konusudur: bir tarafta sistemin nimetlerinden yararlanan istikrarlı bir bölge, diğer tarafta ise artık kimsenin direnmeyi aklına getirmediği ama sadece hayatta kalmayı düşündüğü korkunç bir kargaşanın hakim olduğu çok uluslu şirketlerin kimseye hesap vermeden ihtiyaç duydukları hammaddeleri çıkartabilecekleri bir bölge."

24 Ağustos 2017 Perşembe
İNTİZAR - Basitçe "Dünyanın bir bölümünü cehenneme sürükleyerek yeni bir iktidar biçimi inşa etme" şeklinde özetlenen Amerika'nın neo-emperyalist stratejisi o denli acımasızca ki dünyanın geri kalanı böylesi bir strateji ile karşı karşıya olduğuna inanmakta zorlanıyor.
 
Yakın coğrafyada, bu stratejinin boyutlarını yeteri kadar tahlil edemeyenlerden bir kısmının pastadan pay kapma adına ve bir kısmının da uzunca yıllardır var olan bağımsızlık hayallerini temin etmek için Amerika'nın takımında yer alma peşine düşmesi ile ilgili olarak; söz konusu stratejinin, aslında her iki tarafın da beklentilerini karşılamak bir kenara belki büyük bir kaosun içerisinde hapsolmalarının kapısını aralayacağı söylenebilir. 
 
Amerika'nın bu stratejik akıl ile sahaya yansıyan uygulaması Suriye'de bekleneni veremedi. Zira alıntıladığımız Voltairenet'de Thierry Meyssan imzası ve Osman Soysal tercümesi ile bibiri ardınca yayınlanan iki makalede ortaya konduğu gibi, Amerika'nın neo-emperyalist stratejisinin boyutlarını fark eden stratejik akıl buna izin vermedi. Oldukça ilginç bilgiler içeren bu iki makaleyi birleştirerek ilginize sunuyoruz...
 
 
Anti-emperyalist kampta görüş ayrılığı
 
Venezüella'nın istikrarsızlaştırılması operasyonu sürdürülüyor. İlk aşamada hükümete karşı gösteri yapan şiddet yanlısı gruplar, yoldan geçenleri ve aralarına katılan yurttaşları öldürdüler. İkinci aşamada gıda ürünü toptancıları süpermarketlerde mal sıkıntısı yaşanmasını organize ettiler. Ardından bazı güvenlik güçleri mensupları bakanlıklara saldırarak halkı isyana davet ettiler ve illegaliteye geçtiler.
 
Birçok video görüntüsü bunların bizzat göstericiler tarafından kasten öldürüldüklerini ortaya koysa da, uluslararası basın gösterilerde yaşanan ölümlerden sürekli olarak « rejimi » sorumlu tutmaktadır. Bu yalan haberleri temel alarak, bundan altı yıl önce Muammer Kaddafi ve Beşar Esad'a yaptığı gibi, Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu « diktatör » olarak nitelemektedir.
 
ABD, bir zamanlar Arap Birliğini Devlet Başkanı Esad'a karşı nasıl kullandıysa, Devlet Başkanı Maduro'ya karşı da Amerikan Devletleri Örgütü (İngilizce kısaltmasıyla OAS)'nü kullanmıştır. Caracas, örgütten ihraç edilmesini beklemeden bu yöntemi teşhir etti ve örgütten kendi isteğiyle ayrıldı.
 
Bu arada Maduro Hükümeti iki konuda başarısız olmuştur: 
- Seçmenlerinin büyük bir bölümü, muhalefetin Parlamento çoğunluğunu ele geçirmesine neden olacak şekilde Aralık 2015'teki genel seçimlerde sandık başına gitmemiştir. 
- Geçmişte daha önce Şili'de Allende'ye ve Venezüella'da Chávez'e karşı aynı yöntem örgütlenmiş olmasına rağmen, gıda ürünleri krizi karşısında çaresiz kalmıştır. Yeni tedarik yollarını devreye sokması için birkaç hafta geçmesi gerekmiştir.
 
Venezüella'da başlayan çatışmanın bu ülkenin sınırlarında durmayacağı kesindir. Güney Amerika kıtasının tüm Kuzey-Batısını ve Karayipleri kasıp kavuracaktır.
 
Venezüella, Bolivya ve Ekvator'a karşı Meksika, Kolombiya ve İngiliz Guyana'sından hareketle yapılan askeri hazırlıklarla bir eşik daha aşılmıştır. Bu eşgüdüm, Başkan Bill Clinton tarafından kurulan ve ardından Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve kızı Liz tarafından devam ettirilen bir birim olan eski Küresel Demokrasi için Stratejik Büro (Office of Global Democracy Strategy) ekibi tarafından yürütülmektedir. Bu yapının varlığı CIA'nin bugünkü başkanı Mike Pompeo tarafından teyit edilmiştir. Bu da önce basının, sonra da Başkan Trump'ın ABD'nin askeri seçeneğini dile getirilmesine yol açmıştır.
 
Devlet Başkanı Maduro'nun ekibi Devlet Başkanı Esad'ın örneğini izlemeyi reddetmiştir. Maduro'ya göre durumlar birbirinden tamamen farklıdır. Geçmişte üç kıta üzerinde defalarca tekrarlanan bir şemaya göre, başlıca kapitalist güç olan ABD, petrolüne el koymak için Venezüella'yı hedef almaktadır. Bu bakış açısı Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales'in yakın zamanda yaptığı bir konuşmayla desteklenmiştir.
 
2003 ve 2011 yıllarında Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, Rehber Muammer Kaddafi ve Devlet Başkanı Esad'ın birçok danışmanı aynı mantığı savunuyorlardı. Onlara göre ABD sırasıyla Afganistan ve Irak'a, ardından Tunus'a, Mısır'a, Libya'ya ve Suriye'ye sadece emperyalizmlerine direnen rejimleri düşürmek ve Genişletilmiş Ortadoğu'nun hidrokarbür kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek için saldırıyordu. Birçok anti-emperyalist yazar bugün de bu analizi yapmayı sürdürmekte, örneğin Suriye'ye karşı yürütülen savaşı Katarlıların doğalgaz projesinin yarıda kesilmesiyle açıklama girişiminde bulunmaktadırlar.
 
Oysa bu mantık yürütme tarzının yanlış olduğu ortaya çıktmıştır. ABD, ne ilerici hükümetleri (Libya ve Suriye) devirme, ne de bölgenin petrol ve gazını çalma niyetindeydi. Devletleri ortadan kaldırmak, halkları tarihöncesine, « insanın insanın kurdu olduğu » döneme geri döndürmek arayışındaydı.
 
Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi'nin devrilmesi sonucunda barış ortamı sağlanamadı. Irak'ta bir işgal hükümetinin, ardından da bölgede ulusal bağımsızlığa karşı çıkan emperyalizmin işbirlikçilerini de içeren hükümetlerin işbaşına getirilmesine rağmen savaşlar devam etti. Washington ve Londra'nın rejimleri devirmek, demokrasileri savunmak değil ama halkları tamamen ezmek istediği savını doğrulayacak şekilde savaşlar devam etmektedir. Bu çağdaş emperyalizm anlayışımızı sarsan temel bir tespitti.
 
Radikal bir şekilde yeni olan bu strateji, 11 Eylül 2001'den itibaren Thomas P.M. Barnett tarafından öğretilmektedir. Mart 2003'te –yani Irak'a yürütülen savaştan az önce-, önce Esquire'de yayınlanan bir makalede, sonra da The Pentagon's New Map adlı kitapla kamuoyuna ifşa ve teşhir edildi ama öylesine acımasız görünmekteydi ki kimse bunun uygulanabileceğini aklına dahi getirmedi.
 
Emperyalizm için dünyanın ikiye bölünmesi söz konusudur: bir tarafta sistemin nimetlerinden yararlanan istikrarlı bir bölge, diğer tarafta ise artık kimsenin direnmeyi aklına getirmediği ama sadece hayatta kalmayı düşündüğü korkunç bir kargaşanın hakim olduğu çok uluslu şirketlerin kimseye hesap vermeden ihtiyaç duydukları hammaddeleri çıkartabilecekleri bir bölge.
 
XVIInci yüzyıl ve İngiliz iç savaşından beri Batı kargaşa korkusu içerisinde kalkındı. Thomas Hobbes, bu fırtınayı yeniden yaşama riski yerine bize devlet aklını desteklemeyi öğretti. Kaos kavramı bize İkinci Dünya Savaşından sonra Leo Strauss ile birlikte geri geldi. Pentagon'daki birçok şahsiyeti bizzat eğitmiş olan bu filozof, dünyanın bir bölümünü cehenneme sürükleyerek yeni bir iktidar biçimi inşa etme niyetindeydi.
 
Genişletilmiş Ortadoğu'daki cihatçılık deneyimi bize kargaşanın, kaosun ne olduğunu gösterdi.
 
Her ne kadar Deraa olaylarına (Mart-Nisan 2011) kendisinden beklendiği gibi El Omari Camiindeki cihatçıları bastırmak üzere orduyu göndererek tepki göstermiş olsa da, Devlet Başkanı Esad olan biteni ilk anlayan kişi olmuştur. Ülke dışından gelen saldırıyı bastırmak için güvenlik güçlerinin sayısını arttırmak yerine, yurtlarını savunmak için halka ihtiyaç duyduğu imkanları sundu.
 
İlk olarak olağanüstü hali kaldırdı, özel mahkemeleri kapattı, İnternet iletişimi üzerindeki kısıtlamaları kaldırdı ve silahlı kuvvetlerin masumların hayatlarını tehlikeye atacak şekilde silah kullanmasını yasakladı.
 
Beklentilerin aksi yönünde verilen bu kararların sonuçları ağır olmuştur. Örneğin Banyas'ta bir askeri konvoya yönelik olarak gerçekleştirilen saldırı sırasında, askerler meşru müdafaa halindeyken bile silah kullanmaktan kaçınmışlardır. Müdahale etmeksizin kendilerini katlettirmelerine izin vermelerini seyreden yerleşim sakinlerini yaralamak pahasına ateş açmak yerine, saldırganların bombalarıyla parçalanmayı ve hatta ölmeyi tercih etmişlerdir.
 
O dönem birçok insan gibi ben de bunu başkanın zayıflığına ve askerlerin de fazlasıyla meşru davranma çabalarına yormuş ve Suriye'nin bu gidişle ezileceğini düşünmüştüm. Oysa altı yıl sonra Beşar Esad ve Suriye Orduları bahislerini kazandılar. Başlangıçta askerler yabancı saldırıya karşı mücadelelerinde yalnız kalmış olsalar da, yavaş yavaş her yurttaş yurdunu savunmak için kendi görev alanında savaşa müdahil olmuştur. Direnemeyenler ya da direnmek istemeyenler kendi kendilerini sürgün etmişlerdir. Gerçi Suriyeliler çok acı çekmiştir ama Suriye, Vietnam Savaşından beri emperyalizm gevşeyip vazgeçinceye kadar direnmesini bilen tek dünya devleti olmuştur.
 
İkinci olarak Fas'tan Çin'e bütün Müslüman halklardan gelen çeşitli cihatçıların işgali karşısında Devlet Başkanı Esad, halkını kurtarmak için vatan topraklarının bir kısmını terk etme kararı almıştır.
 
Suriye Arap Ordusu, kırsal kesimi ve çölü saldırganlara bırakarak « asıl Suriye »ye yani kentlere geri çekilmiştir. Bu arada Şam, kesintisiz bir şekilde denetimi altındaki tüm bölgelere yönelik gıda tedariki yapılmasına özen göstermiştir. Batı'da yerleşik düşüncenin aksine sadece cihatçıların denetimindeki bölgelerde ve yine onların kuşattıkları bazı kentlerde gıda sıkıntısı ve açlık yaşanmıştır. Batılı « insani yardım » kuruluşları tarafından ikmal edilen « yabancı isyancılar » (tezat için özür dilerim) açlığa mahkum ettikleri halka boyun eğdirmek için gıda kolilerinin dağıtımından yararlanmışlardır.
 
Suriye halkı, Müslüman Kardeşler ve cihatçılarının değil ama sadece Cumhuriyetin kendisinin karnını doyurup koruduğunu kendi kendine anlamıştır.
 
Üçüncü olarak Devlet Başkanı Esad, 12 Aralık 2012'de yaptığı bir konuşma sırasında ülkesinin siyasi birliğini yeniden nasıl sağlayacağının yolunu çizmiştir. Yeni bir anayasa yazmanın şart olduğunu ve bunu halkın nitelikli çoğunluğuyla kabul görecek şekilde halkın onayına sunulmasını, ardından devlet başkanı dahil anayasal kurumların tüm sorumlularının demokratik seçimi yoluna gidilmesinin gerekliliğine işaret etmiştir.
 
O dönem Batılılar Devlet Başkanı Esad'ın savaşın tam ortasında seçim düzenleme niyetini ciddiye almamışlardır. Bugün, Birleşmiş Milletlerdekiler de dahil olmak üzere anlaşmazlığın çözümü için çaba harcayan diplomatların tümü Esad Planını desteklemektedirler.
 
Cihatçı komandolar ülkenin her yerinde özellikle de Şam'da cirit atarken ve siyasetçileri ailelerinin gözleri önünde katlederlerken, Devlet Başkanı Esad yurt içindeki muhaliflerini seslerini çıkarmaları için cesaretlendirmiştir. Haziran 2014'teki başkanlık seçimlerinde onlar da aday olabilsin diye liberal Hasan el-Nuri'nin ve Marksist Mahir el-Haccar'ın güvenliklerini güvence altına almıştır. Müslüman Kardeşlerin ve Batılı hükümetlerin boykot çağrılarına, cihatçıların terörüne, bir milyona yakın yurttaşın yurtdışına göçmesine rağmen, seçimlere katılım oranı % 73,42'ye ulaşmıştır.
 
Aynı şekilde, daha önce savaş halinde olan bir ülkede hiç karşılaşılmadığı üzere, daha savaşın en başında bir Ulusal Uzlaşma Bakanlığı kurmuştur. Bakanlığın başına müttefiki bir parti olan PSNS'nin başkanı Ali Haydar'ı getirmiştir. Bakan Cumhuriyete karşı silaha başvuran yurttaşların affedilmesini ve bunları Suriye Arap Ordusu bünyesine katılmalarını anlaşmaya bağlayan binden fazla mutabakatın pazarlığını yapmış ve sonuçlandırmıştır.
 
Devlet Başkanı Esad, savaş boyunca kendisini mesnetsiz bir şekilde yaygın olarak işkence uygulamakla suçlayanların söylediklerinin tersine kendi halkına karşı hiçbir zaman baskı yöntemine başvurmamıştır. Böylece bugüne kadar hala kitlesel olarak toplu silah altına almayı ve zorunlu askerliği yürürlüğe sokmamıştır. Hala genç bir Suriyelinin askerlik yapmaktan kaçınma olasılığı vardır. Elde silah yurdunu savunmak istemeyen her erkek yurttaşın resmi hizmet yaparak askerlik hizmetinden kaçınma imkanı vardır. Sadece bu hizmeti yerine getirme imkanı bulamayan sürgündekiler, söz konusu yasaları çiğneme durumuyla karşı karşıya kalabilmektedirler.
 
Devlet Başkanı Esad altı yıl boyunca bir yandan halkına sürekli olarak çağrıda bulunup sorumluluklar yüklerken, diğer yandan ise elinden geldiğince onların gıda ihtiyaçlarını karşılamayı ve korumayı sürdürmüştür. Her zaman almadan vermenin riskini üstlenmiştir. Bugün halkının güvenini kazanması ve onun etkin desteğine güvenebilmesinin nedeni budur.
 
Güney Amerikalı seçkinler, zenginliklerin daha adil paylaşımı için önceki on yılların mücadelesini sürdürmekte ısrar ederek yanılmaktadırlar. Asıl kavga halkın çoğunluğuyla küçük bir ayrıcalıklılar sınıfı arasında değildir artık. Genişletilmiş Ortadoğu halklarının önünde duran ve Güney Amerikalıların da bu kez kendi adlarına yanıt vermeleri gereken tercih anavatanı savunmak ya da ölmektir.
 
Somut olgular bunu açıkça ortaya koymaktadır: çağdaş emperyalizm artık öncelikli olarak doğal kaynaklara el koymayı hedeflememektedir. Dünyayı tahakkümü altına almakta ve hayasızca yağmalamaktadır. Bundan böyle artık halkları ezmeyi ve zaten kaynaklarını sömürdüğü bölge toplumlarını yok etmeyi hedeflemektedir.
 
Demir çağında, yalnızca Esad'ın stratejisi ayakta kalma ve özgür olma imkanı sunmaktadır.
 
***
ABD'nin dünyaya dair askeri projesi
 
Söz konusu makalenin ilk bölümünde Devlet Başkanı Beşar Esad'ın halen yeni « ABD'nin büyük stratejisine » uyum sağlayan bir şahsiyet olduğunun altını çizmiştim; diğer tüm devlet adamları devam eden çatışmaları İkinci Dünya Savaşının sonundan beri tanık olduklarımızın devamı olarak görmeye devam etmektedirler. Yaşanan olayları ABD'nin hükümetlerin devrilmelerini organize ederek doğal kaynaklara el koyma girişimi olarak yorumlamakta ısrar etmektedirler.
 
Burada ayrıntılı bir şekilde ortaya koyacağım gibi, bunların yanıldıklarını düşünüyorum ve yaptıkları bu hatanın insanlığı felakete sürükleyebileceğini düşünüyorum.
 
 
ABD'nin stratejik aklı
 
70 yıldan beri ABD'li strateji uzmanlarının saplantısı halklarını korumak değil, ama dünyanın geri kalanı üzerindeki askeri üstünlüklerini sürdürmek olmuştur. SSCB'nin yıkılmasıyla 11 Eylül 2001 saldırıları arasındaki on yıl içerisinde kendilerine direnenleri vazgeçirme yöntemlerinin arayışı içerisindeydiler.
 
Harlan K. Ullman, başlarına büyük bir darbe indirerek halkları dehşete sürükleme düşüncesini geliştiriyordu (Schock and awe, Şok ve dehşet) [1]. Bu ideal olarak Japonlara karşı atom bombasının kullanılması, uygulamada ise Bağdat'ın seyir füzesi yağmuruyla bombalanmasıdır.
 
Strauss'çular (yani filozof Léo Srauss yandaşları) aynı anda birçok savaş yürütüp bunları kazanma düşleri kuruyorlardı (Full-spectrum dominance, topyekun tahakküm). Dolayısıyla ortak bir komuta altında yürütülen Afganistan ve Irak savaşları buna örnektir [2].
 
Amiral Arthur K. Cebrowski, orduların bir veri yığınını eşzamanlı olarak değerlendirecek ve paylaşacak şekilde yeniden düzenlenmesi düşüncesini savunuyordu. Buna göre robotlar bir gün eşzamanlı olarak en iyi taktikleri önerebilirlerdi [3]. İleride de göreceğimiz gibi, başlattığı derin reformlar zehirli meyvelerini vermekte gecikmedi.
 
 
ABD'nin neo-emperyalist aklı
 
Cebrowski'nin düşünce ve hayalleri önce Başkan Bush'u ve NAVY'yi 80.000 kurbana yol açan en geniş kapsamlı uluslararası adam kaçırma ve işkence sistemini örgütlemeye götürdü. Ardından Başkan Obama 80 ülkede harekat yürüten ve yıllık 14 milyar dolar bütçeye sahip olan ve başta insansız hava araçlarıyla olmak üzere kimi zaman komandolar eliyle de çalışan bir cinayet sistemini yürürlüğe sokmaya itti [4].
 
Amiral Cebrowski'nin yardımcısı Thomas P.M. Barnett, 11 Eylül'den itibaren Pentagon'a göre dünyanın yeni haritasının nasıl şekilleneceğini duyurmak üzere Pentagon'da ve askeri akademilerde çok sayıda konferans verdi [5]. Bu proje, ABD ordularında bu yeni dünya vizyonu doğrultusunda gerçekleştirilen yapısal reformlarla mümkün hale getirilmiştir. Bu öylesine sıra dışı görünüyordu ki yabancı gözlemciler aceleyle bunu tahakküm altına alınacak halklarda korku uyandırma amaçlı bir başka söylem olarak değerlendirdiler.
 
Barnett, dünya üzerindeki hegemonyasını korumak için ABD'nin « ateşi paylaştırması », yani onu ikiye bölmesi gerektiğini belirtiyordu. Bir tarafta istikrarlı devletler (G8 üyeleri ve bunların müttefikleri), diğer tarafta ise basit bir doğal kaynak deposu olarak kabul edilen dünyanın geri kalanı. Öncellerinden farklı bir şekilde bu kaynaklara erişimin Washington için yaşamsal olduğunu düşünmüyor ama istikrarlı ülkelerin bu kaynaklara erişiminin ancak ABD orduları aracılığıyla mümkün olabileceğini iddia ediyordu. Bundan böyle, ne bir gün kimsenin Washington'un iradesine karşı çıkmaması, ne de istikrarlı ülkelerle doğrudan pazarlık yapmaya cesaret etmemesi için artık bu doğal kaynak deposundaki her türlü devlet yapısını sistematik bir şekilde yıkmak gerekiyordu.
 
Başkan Carter, Ocak 1980'de birliğin durumuna ilişkin konuşması sırasında onun doktrininden söz etti: Washington ekonomisinin Körfez petrolüyle ikmal edilmesi konusunu bir ulusal güvenlik sorunu olarak görüyordu [6]. Ardından Pentagonu bu bölgeyi denetimi altında tutmak için CentCom'la donattı. Ama bugün Washington, dalga geçer gibi Irak ve Libya'dan savaştan önce buralardan çıkarttığı petrolden daha azını alıyor!
 
Devlet kurumlarını yok etmek, Léo Strauss'tan ödünç alınan kaos'a bir göndermedir ama Barnett burada buna yeni bir anlam yüklemektedir. Yahudi filozof için, Weimar Cumhuriyeti ve Holokost başarısızlıklarından sonra Yahudi halkı artık demokrasilere itimat edemezdi. Kendisini yeni bir Nazizm tehlikesinden tek koruma yolu bizzat kendi küresel diktatörlüğünü –tabi ki hayır adına- kurmaktır. Dolayısıyla da durum böyle olunca direnen bazı devletleri yok etmek, bunları kaosa sürüklemek ve sonrasında da yeni yasalara göre yeniden inşa etmek gerekir [7]. Bu, Condoleeza Rice'ın 2006 yılında Lübnan'a karşı yürütülen savaşın ilk günlerinde, İsrail'in zafer kazanııyor göründüğü sırada söyledikleriyle örtüşmektedir: « İsrail ve Lübnan arasındaki eski statükoya dönmeye hizmet edecekse, diplomasinin yararlı olacağına inanmıyorum. Burada tanık olduğumuz, bir şekilde yeni Ortadoğu'nun doğum sancılarıdır ve biz ne yaparsak yapalım, yeni Ortadoğu'ya doğru yol aldığımızdan, eskisine geri dönmekte olmadığımızdan emin olmalıyız ». Aksine Barnett'e göre, sadece direnen ülkeleri değil ama belli bir yaşam düzeyine ulaşmamış olan tüm devletleri kaosa sürüklemek ve kaosla zayıfladıkları zaman da bunları elde tutmak gerekir.
 
Zaten « Asya'yı eksen alma »'yı tasarlayan Andrew Marshall'ın ölümünden sonra, Pentagon içerisindeki Strauss'çuların etkinliği azaldı [8].
 
Barnett'in aklıyla öncellerininki arasındaki en büyük kopuşlardan biri, savaşın değişen siyasetçiler için belli devletlere yönelik olarak değil ama dünyadaki bölgelere yönelik olarak yürütülmesi gerektiği konusudur, çünkü bunlar küresel ekonomik sisteme entegre değildirler. Tabi ki işe şu ya da bu ülkeden başlanılacaktır ama bunun Genişletilmiş Ortadoğu'da tanık olduğumuz gibi her şeyi yok edecek şekilde bölgeye bulaşması sağlanacaktır. Bugün Tunus'ta, Libya'da, Mısır'da (Sina), Filistin'de, Lübnan'da (Eyn el-Hilve ve Ras Baalbeck), Suriye'de, Irak'ta, Suudi Arabistan'da (Katif), Bahreyn'de, Yemen'de, Türkiye'de (Diyarbakır), Afganistan'da savaş tanklarla sürdürülmektedir.
 
Bu nedenle Barnett'in neo-emperyalist stratejisi, zorunlu olarak Bernard Lewis ve Samuel Huntington'un « Medeniyetler Çatışması » söylemindeki unsurlara dayanacaktır [9]. Doğal kaynaklar deposundaki halkların kaderine yönelik ilgisizliğimizi meşru göstermemiz mümkün olamayacağı için, medeniyetlerimizin birbiriyle uyumsuz olduğuna kendimizi her zaman inandırabiliriz.
 
Thomas P.M. Barnett'in 2003 yılında Pentagon'daki bir konferans sırasında gerçekleştirdiği bir Powerpoint sunumundan alınmış olan bu haritaya göre, pembe renkli bölgedeki tüm devletlerin yıkılması gerekmektedir. Bu projenin ulusal planda ne sınıf mücadelesiyle ne de doğal kaynakların sömürülmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. ABD strateji uzmanları Genişletilmiş Ortadoğu'dan sonra Latin Amerika'nın Kuzey-Batısını da harabeye çevirmeye hazırlanmaktadırlar.
 
 
ABD neo-emperyalizminin uygulanması
 
11 Eylül'den beri uygulamaya konulan tam da bu politikadır. Yürütülen savaşlardan hiçbiri tamamlanmamıştır. 16 yıldan beri, Afganların yaşam koşulları her gün daha da kötüleşmekte ve tehlikeli hale gelmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya örnek alınarak planlandığı açıklanan devletlerin yeniden inşa süreci bir türlü gerçekleşmedi. NATO birliklerinin varlığı Afganların yaşam koşullarını iyileştirmedi, aksine daha da kötüye sürükledi. Bugün sorunun kaynağının ne olduğunu artık tespit etmemiz gerekir. Uluslararası yardıma ilişkin teskin edici söyleme karşın, bu birlikler burada sadece kaosu derinleştirmek ve sürmesini sağlamak için bulunmaktadır.
 
NATO birliklerinin müdahalesi için öne sürülen resmi savaş gerekçelerinin hiçbir zaman doğru olduğu görülmedi, ne Afganistan'da (11 Eylül saldırılarında Talibanların sorumluluğu), ne Irak'ta (Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in 11 Eylül teröristlerine verdiği destek ve ABD'ye vurmaya yönelik kitlesel imha silah hazırlığı), ne Libya'da (ordunun kendi halkını bombalanması), ne de Suriye'de (Devlet Başkanı Esad'ın ve Nusayrilerin diktatörlüğü). Aynı şekilde hiçbir zaman bir hükümetin alaşağı edilmesi bu savaşların sonlanmasına yol açmadı. İktidardaki sorumlular kim olursa olsun hepsi kesintisiz olarak sürmektedir.
 
Her ne kadar MI6'nın « 1916'daki Arap İsyanı »nın ve Arabistanlı Lawrence'ın başarılarının sağ çizgideki bir düşüncesinden ortaya çıkmış olsalar da « Arap Baharları » aynı ABD stratejisinin ürünüdür. Tunus yönetilemez hale gelmiştir. Ne mutlu ki Mısır, ordusu tarafından yeniden ele geçirilmiş ve bugün kafasını sudan çıkarma çabası içerisindedir. Libya, Güvenlik Konseyinin halkının korunmasına yönelik çağrısından sonra değil ama Muammer Kaddafi'nin öldürülmesinden ve NATO'nun zaferinden sonra bir savaş alanına dönüştürülmüştür. Suriye istisnai bir durumdur çünkü devlet hiçbir zaman Müslüman Kardeşler'in eline geçmemiştir ve ülkede kaosu yaygınlaştırmayı başaramamışlardır. Ancak Kardeşler kökenli çok sayıda cihatçı grup kaosu yerleşik hale getirdikleri toprak parçalarını kontrol etmişlerdir –ve etmeye devam etmektedirler-. Ne IŞİD'in halifeliği, ne El Kaide'nin elindeki İdlib, İslam'ın serpilip geliştiği devletler değildir; okulu ve hastanesi olmayan terör bölgeleridir.
 
Suriye'nin, halkı, ordusu ve Rus, Lübnanlı ve İranlı müttefikleri sayesinde Washington'un kendisine reva gördüğü bu makus kaderden kurtulması olasıdır, ama genişletilmiş Ortadoğu, burada yaşayan halklar düşmanlarının planlarını anlayana kadar yanmaya devam edecektir. Aynı yıkım sürecinin Latin Amerika'nın Kuzey-Batısında başlatıldığına tanık oluyoruz. Batılı medyalar Venezüella'daki kargaşadan küçümseyerek söz ediyorlar, ama başlamakta olan savaş bu ülkeyle sınırlı kalmayacak, her ne kadar buradaki devletlerin ekonomik ve politik koşulları birbirinden çok farklı olsa da bütün bölgeye yayılacaktır.
 
 
ABD neo-emperyalizminin sınırları
 
ABD'li strateji uzmanları iktidarlarını Roma İmparatorluğu ile karşılaştırmayı çok seviyorlar. Ama Roma fethettiği ve entegre ettiği halklara güvenlik ve refah getiriyordu. Anıtlar inşa ediyor ve toplumlarını aklileştiriyordu. Neo-emperyalizm ise aksine ne istikrarlı devletlerin, ne de doğal kaynak deposu halklarına hiçbir şey getirmek niyetinde değildir. Birincilerini dolandırmayı, ikincilerini ise birleştiren sosyal bağı yok etmeyi planlamaktadır. İkincileri özellikle yok etmemeye dikkat etmektedir ve içerisinde yaşadıkları kaosun istikrarlı devletleri ABD'nin silahlı koruması olmaksızın buralarda doğal kaynak aramaya gitmesini engellemek üzere bunların acı çekmesine ihtiyaç duymaktadır.
 
Buraya kadar emperyalist proje « yumurta kırmadan omlet yapılamayacağını » kabul ediyordu. Tahakkümünü yaymak için tali katliamlar yapmayı kabul ediyordu. Bundan böyle otoritesini nihai olarak yerleştirmek için topyekun katliamlar planlamaktadır.
 
ABD neo-emperyalizmi ABD ordularının diğer G8 devletleri ve müttefiklerinin yurtdışındaki çıkarlarını « savunmasına » izin vereceklerini varsaymaktadır. Epeydir iğdiş edilen Avrupa Birliği için sorun doğurmasa da, bunun Birleşik Krallık ile müzakere edilmesi gerekecektir ve Rusya ve Çin için imkansız olacaktır.
 
Washington ile « özel ilişkisini » anımsatan Londra daha şimdiden ABD'nin dünyayı yönetme projesine ortak olma niyetini dile getirmiştir. Bu, Theresa May'ın Ocak 2017'de ABD'ye yaptığı seyahatin amacıydı ama talebine herhangi bir yanıt alamamıştır [10].
 
Zaten ABD ordularının bugün İngiliz mevkidaşlarıyla birlikte deniz ve havayolları için yaptıkları gibi « ipek yolları »nın da güvenliğini sağlayacaklarını düşünmek olanaksızdır. Aynı şekilde, Suriye ve Kırım'daki müdahalesi nedeniyle zaten G8'den çıkarılan Rusya'ya diz çöktürmelerini düşünmek dahi mümkün değildir.
 
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Shock and awe: achieving rapid dominance, Harlan K. Ullman & al., ACT Center for Advanced Concepts and Technology, 1996.
 
[2] Full Spectrum Dominance. U.S. Power in Iraq and Beyond, Rahul Mahajan, Seven Stories Press, 2003.
 
[3] Network Centric Warfare : Developing and Leveraging Information Superiority, David S. Alberts, John J. Garstka & Frederick P. Stein, CCRP, 1999.
 
[4] Predator empire : drone warfare and full spectrum dominance, Ian G. R. Shaw, University of Minnesota Press, 2016.
 
[5] The Pentagon's New Map, Thomas P. M. Barnett, Putnam Publishing Group, 2004.
 
[6] “State of the Union Address 1980”, yazan Jimmy Carter, Voltaire İletişim Ağı, 23 Ocak 1980.
 
[7] Leo Strauss'un siyasi düşüncesi uzmanlarından bazıları onu tamamen farklı olarak yorumlamaktadır. Ben kendi adıma filozofun ne düşündüğüyle değil ama haklı ya da haksız olarak Pentagon'da ondan yana olduğunu belirtenlerin söyledikleriyle ilgileniyorum. Political Ideas of Leo Strauss, Shadia B. Drury, Palgrave Macmillan, 1988. Leo Strauss and the Politics of American Empire, Anne Norton, Yale University Press, 2005. Leo Strauss and the conservative movement in America : a critical appraisal, Paul Edward Gottfried, Cambridge University Press, 2011. Straussophobia: Defending Leo Strauss and Straussians Against Shadia Drury and Other Accusers, Peter Minowitz, Lexington Books, 2016.
 
[8] The Last Warrior: Andrew Marshall and the Shaping of Modern American Defense Strategy, Chapter 9, Andrew F. Krepinevich & Barry D. Watts, Basic Books, 2015.
 
[9] « The Clash of Civilizations ? » & « The West Unique, Not Universal », Foreign Affairs, 1993 & 1996 ; The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, Samuel Huntington, Simon & Schuster, 1996.
 
[10] “Theresa May addresses US Republican leaders”, yazan Theresa May, Voltaire İletişim Ağı, 27 Ocak 2017.
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler