73382-isgalciler-suriye.jpg
  • Anasayfa» 
  • Alıntılar»
  •  Suriye politikasındaki yanlışın ve iflasın faturasının İdlip’te kesileceği günler yaklaşıyor!..

Suriye politikasındaki yanlışın ve iflasın faturasının İdlip’te kesileceği günler yaklaşıyor!..

"Kapıya dayanan yeni ve sadece Türkiye’yi etkileyecek olan son iflası ne görmezden gelmek ne de bundan kaçınmak mümkündür. Suriye politikasındaki yanlışın ve iflasın faturasının İdlip’te kesileceği günler yaklaşıyor!.."

14 Ocak 2018 Pazar
İNTİZAR - Cumhurbaşkanı Erdoğan bir önceki Amerika Başkanı Obama'nın ikinci defa başkan seçildiğinde kullandığı ifadeyi hatırlamak, bir sonraki başkanın seçimine kadar aradan geçen kabaca beş yıllık bir süre hesap edildiğinde bu gün bulunulan noktanın gerçekliğini ölçebilmek açısından yardımcı olacaktır: "Amerika ile stratejik ortaklıkta final dönemindeyiz."
 
Erdoğan iktidarı ile Obama yönetimindeki Amerika arasındaki stratejik ortaklığın en karakteristik unsuru Suriye üzerinden bölgede oluşturulmaya çalışılan yeni yapıydı. Bu oluşturulmaya çalışılan yeni yapı bölgedeki Amerika ve İsrail için tehdit teşkil eden Direniş unsurları etkisizleştirecek bir zemin oluşturmayı hedefliyordu. Bu Direniş unsurlarını ayakta tutan İran-Suriye denklemi bozulacak, böylece İslami İran'ın da bölgedeki etkisi ortadan kaldırılacaktı.
 
Bütün bu planları Direniş Ekseni'nin ortaya koyduğu direnç boşa çıkardı. Erdoğan iktidarı ile Obama yönetimi arasındaki ortaklığın biricik unsuru olan Suriye üzerinden yapılan planın boşa çıkmasının tabii sonucu olarak stratejik ortaklık da boşa çıktı ve Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkiler daha Obama döneminde bozulmaya başladı. Hatta tipik bir saha temizliği anlamına gelebilecek şekilde Türkiye'de mecut Erdoğan iktidarının bir darbe ile değiştirilmesi yoluna bile tevessül edilebildi.  
 
Erdoğan iktidarının istikametini bütün bu olanlardan sonra mecburi yön olarak Batı'dan Doğuya doğru çevirmesi ayakta kalabilmenin zaruri bir sonucuydu. Fakat bu durumun sürdürülebilirliği çok sağlam bir zemini gerektiriyordu. Bu sebeple Erdoğan iktidarının ara ara Batı ile, özellikle de Siyonist lobilerle, Amerika ile kontak arayışları hep oldu.
 
Belki Amerika Doğu karşısında eskiden olduğu kadar güçlü olsaydı, bütün bu ortaya çıkan toblodan bahsetmemiz mümkün olmayabilirdi. Ama artık eskisi gibi bütün bir Batı'dan bahsedilmesinin mümkün olmadığı, Amerika'nın ise hızlı bir şekilde güç kaybının devam ettiği, buna karşın Doğu'nun ise özellikle Çin ve Rusya gibi öncüller üzerinden güçlendiği bir yeni dünya güç dengelerinin şekillendiği süreçteyiz. Bu ise 'mecburi istikamet' olarak isimlendirilebilecek tercihleri Türkiye'nin siyasi gündemine taşıyor.
 
Bütün bu istikameti ve mahiyeti değişen denklemler yumağı karşısında Suriye meselesinin bu gün gelip dayandığı noktada Türkiye'deki mevcut iktidarın stratejik aklı da ne yapacağını net bir şekilde ortaya koymakta zorlanıyor. İstenilen ile 'mecburi istikamet' arasında bir sıkışmışlık söz konusu.
 
Hamide Yiğit'in sendika.org'da yayınlanan alıntıladığımız yazısı, Suriye meselesinin gelip dayandığı, adeta final noktası olan İdlip'de yaşananlarla ilgili yukarıdaki çerçeve ile birlikte okunduğunda kayda değer tespitler içeriyor... 
 
 
Yaklaşan İdlip savaşı ve AKP'nin telaşı
 
Suriye'deki vekalet savaşında İdlip'in son muharebe alanı olacağı Deyrizor'dan sonra Ebu Kemal'in de IŞİD'den kurtarılmasının ardından operasyonun başlayacağı geçtiğimiz Kasım ayından belliydi. Suriye ve müttefikleri açısından İdlip savaşının birinci derece muhatabı Türkiye'dir. Bunun için AKP'nin kendi eliyle yarattığı ve Suriye'deki diğer bölgelerden yapılan tahliyelerle devasa boyutlara varan İdlip'teki “kontrolsüz” cihatçı yığınak için Astana'da Türkiye'ye görev verildi. Daha önceki Astana mutabakatınca çatışmasızlık bölgelerinden biriydi İdlip. Bu kez Türkiye'ye kent merkezinde “gerilimi azaltma” görevi verildi. Suriye, İran ve Rusya'nın 12'şer gözlem noktası kuracakları alan İdlip kırsallarıydı. Türkiye ise İdlip'e “askeri intikal” gerçekleştirdiği Ekim 2017'den bu yana dört gözlem noktası oluşturduğunu duyurdu. Ancak bu intikalle birlikte esasında İdlip'te oldukça tehlikeli bir görev üstlenilmişken iç kamuoyuna “Kürt koridorunu engellemek” için Suriye'ye girildiği propagandası yapıldı. Oysa başından itibaren AKP'nin Afrin'i hedef göstermesinin sadece bir retorikten ibaret olduğunun, esasında İdlip'te üstlendiği görevin son derece riskli ve tamamen “bataklık içine dalmak” anlamına geldiğinin altı çizildi. Çünkü bu görev, “İdlip'teki cihatçı potansiyelden AKP'nin sorumlu olduğu ve operasyondan önce fazla ölüm olmasını istemiyorsa bunu bizzat kendisinin halletmesi gerektiği” mutabakatının ürünüdür.
 
Böylesine tehlikeli bir görev için İdlip'e girilirken, AKP'nin kendini, Suriye'de hala bir “oyun kurucu” rolündeymiş gibi göstermeye ve bu doğrultuda stratejiler geliştirmeye devam edeceği de göz ardı edilmedi. Nitekim bu süreç içerisinde “kendi başına oyun kurucu olma” stratejileri geliştirdiği görüldü. Bunlardan birincisi, intikalin gerçekleşmesinden önce başlayan Nusra Cephesi'yle ittifak ve ortak stratejiler geliştirme hamlesi idi. İkincisi, İdlip operasyonunun yaklaştığı günlerde “Suriyeli Aşiret ve Kabileler Yüksek Kurulu” toplantıları düzenlemesi, buradan da yeni bir ordu (Ulusal Ordu) ve yeni savaş stratejilerinin ilan edilmesiydi.   
 
 
Nusra Cephesi'yle ekilen ittifak meyve verir mi? 
 
Astana'da üstlendiği görev gereğince Nusra'nın ana gövdesini oluşturduğu cihatçı çatı örgütü Heyet-i Tahrir'uş Şam'ı (HTŞ) dağıtması beklenen AKP hükümeti, İdlip intikalini “çatıyı çözerek ılımlıları ayırma ve Nusra'yı yalnızlaştırma” argümanlarıyla süsledi. Oysa biliniyordu ki AKP Nusra'yı yalnızlaştırmayacak, çatıyı da dağıtmayacaktı. O zamanlar Arap siyasi analistlerden Akil Said Mahfud, Türkiye'nin İdlip okumalarını şöyle yorumlamıştı: “Türkiye'nin amacı, Nusra emirliğini tamamen ortadan kaldırmak değil, Nusra Cephesi ve müttefiklerine karşı herhangi bir ortak askeri müdahaleyi önlemektir. Bu asıl hedef için de, iç içe geçmiş son derece tehlikeli taktik ve stratejiler üzerinde çalışıyor.”[1]
 
Nitekim daha önce Türkiye'nin Nusra Cephesi'yle anlaşma yaptığını ve etrafa sadece “canilerden ılımlılar çıkarma efsaneleri yayıldığını” yazdık. Tahminen şöyle bir anlaşma olduğuna dikkat çekmiştik:[2]
 
“Türkiye ilk olarak, HTŞ'nin yapısını dağıtacak. Nusra Cephesi'ne, ‘gerilimi azaltmak' için bunun gerekli olduğunu kabul ettirecek. HTŞ'yi dağıttıktan sonra ‘yeni isimle, yeni bir yapı' oluşturulacak ve bu yapının Nusra Cephesi'nden farklı olduğunu ilan edecek. Bunun örgütün çıkarına en uygun formül olduğunu söyleyerek Nusra'yı ikna edecek(…) Ahrar'uş Şam da dahil olmak üzere AKP yanlısı silahlı gruplar, bölgesel ve uluslararası uzlaşmayla yeniden örgütlenecekler. Bu yeni oluşumun Nusra Cephesi ya da HTŞ damgası yememesi için öncelikle Nusra militanları gözlerden uzak tutulacak…”
 
Bu anlaşmanın herkes farkındaydı. Çünkü TSK öncülüğündeki İdlip intikali sorunsuz, hatta Nusra Cephesi'nin karşılaması ve eskortuyla gerçekleşti. Arap basınında AKP'nin “arkadan iş çevirdiği” yorumlarının sıkça yapıldığı bu dönemde Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Faysal Mikdad, 20 Ekim 2017'de Türkiye'nin bu tutumunu “bariz bir saldırganlık” olarak nitelendirdi ve “Türkiye'nin yapmış olduğu şey, Astana görüşmelerindeki taahhütleriyle çelişiyor” dedi.[3]
 
Şimdi AKP ve Nusra Cephesi arasındaki anlaşma kapsamındaki “HTŞ'yi dağıttıktan sonra ‘yeni isimle yeni bir yapı' oluşturulacak” iddiasının bugünlerde doğrulandığına, daha doğrusu bu mutabakat doğrultusunda adımlar atılmaya başlandığına dair veriler var. 10 Ocak 2018 günü Yakın Doğu Haber'in de haberleştirdiği[4] Şark-ul Avsat'ta, “El-Kaide'nin Suriye kolu Nusra Cephesi'nden ayrıldı”[5] başlıklı bir haber yayımlandı. Gazetenin uzman Hasan Ebu Heniye'ye dayandırdığı habere göre, “Suriye'deki El-Kaide liderleri, Heyet-i Tahrir'uş Şam'dan ayrılma ve El-Kaide'nin Suriye kolunu kurma kararı aldı… El-Kaide'nin lideri Eymen el-Zevahiri, geçtiğimiz yılın kasım ayında açıkça Heyet-i Tahrir'uş Şam'ı hedef almış ve bu örgütün El-Kaide ile ilişkisini kesmesinin kabul edilemeyeceğini söylemişti. Bu açıklamadan sonra bazı El-Kaide liderlerine mesaj gönderen Zevahiri, Culani'yi hileci ve hain olarak nitelemişti.”
 
Birincisi, Nusra Cephesi zaten 2011'de Irak'tan ‘Suriye cihadı'na dahil olmuştu. El-Kaide'nin Suriye kolu olarak 2012'de kurulurken, 2013'te IŞİD, Irak El-Kaidesi olan İslam Devleti ile Suriye El-Kaidesi olan Nusra'nın birleşmesi sonucunda ilan edilmişti. Ancak o zamanlar El-Kaide örgütünün taktiği şuydu; IŞİD'in El-Kaide ile ilişkisi olmadığını duyurdu, Nusra da IŞİD'i tanımadığını ve El-Kaide'ye bağlılığını ilan etti. Yani o zamanlar El-Kaide, “bizim IŞİD'le ilişkimiz yoktur” demeye getirdi. Bu arada zaman içerisinde “öz” El-Kaideci Nusra da “taktiksel isim değiştirme” sürecinden geçti. Bu sözde kendine yeni sayfa açma ama özünde “kendini kamufle etme” taktikleri şu duraklardan geçti: 2015 yılında İdlip işgali için Nusra önderliğinde Fetih Ordusu koalisyonu kuruldu. 2016'da Ebu Muhammed el-Culani, El-Kaide'den ayrılarak Nusra Cehpesi'ni feshettiklerini, bunun yerine Şam'ın Fethi Cephesi adı altında savaşacaklarını açıkladı. Yani Nusra Cephesi, ufak bir değişiklikle Şam'ın Fethi Cephesi oluverdi. 2017'de de cihatçı gruplar yine Şam'ın Fethi Cephesi önderliğinde Heyet-i Tahrir'uş Şam (Şam'ı Özgürleştirme Heyeti) adı altında birleştiklerini açıkladılar. Her yıl isim değiştiren Nusra Cephesi, 2018'in bu ilk ayında başka bir isimle ve konjoktüre göre başka bir kamuflajla devam edecek demektir.
 
Şimdi bunu Şark-ul Avsat'taki “Suriye'de El-Kaide kolu kuruluyor” haberiyle birlikte ele alırsak; HTŞ içindeki sözde ılımlıları radikallerden ayırma, yani adı duyurulacak olan yeni ‘Suriye El-Kaidesi' ile Nusra'nın bir ilişkisinin olmadığını ilan etme hamlesi olarak değerlendirmek gerekir. Bu da, Nusra'yı “daha radikal” olan yeni El-Kaide'ye göre ılımlı gösterme, yani aleni olarak “masumlaştırma” taktiğidir.
 
 
AKP, aşiretler şapkasından yeni bir ordu çıkarıyor: Kime karşı?
 
İdlip operasyonunun yaklaştığı bu günlerde AKP'nin Suriyeli Arap-Türk aşiret ve kabileleri üzerinden yeni bir “derin strateji” geliştirdiğini görüyoruz. Bu da, 50 Arap ve 5 Türkmen aşiretten oluşan “Suriyeli Aşiret ve Kabileler Yüksek Kurulu” hamlesidir. Esasında bu kurgu yeni bir şey değildir. AKP'nin Rakka operasyonunun dışında bırakılma ihtimaline karşı daha önce tesis etmeye çalıştığı ve ilk toplantısını Mart 2017'de Urfa'da gerçekleştirdiği bir kurgudur. O zamanlar Rakka'da olası bir Kürt egemenliğine karşı sahadaki Arap aşiretlerden oluşan bir ittifak kuruldu. Rakka-Haseke arasında yayılmış olan 50 aşireti Urfa'da topladı ve bu aşiretlerden bir askeri meclis oluşturma kararı aldı. Adına da ‘El Cezire ve Fırat Aşiretleri Ordusu‘ denildi. Bu formül, IŞİD'den sonra Rakka'nın devredileceği yerel meclislere müdahil olmak için bir hazırlıktı. Ancak şimdi İdlip operasyonunun yaklaştığı bir dönemde AKP, sürecin hala aktif bir aktörü olduğunu göstermek adına “arkadan işler çevirmeye” devam ettiğini kanıtladı. Bu kez aynı aşiretler meclisini tekrar toplayarak, ‘Ulusal Ordu‘ kurma hedefini ilan etti. Yani “yerel askeri meclisten” Ulusal Ordu'ya terfi etmiş görünüyor. Ve bu kez ilan edilen hedef şöyle oldu: “Safların birleştirilmesi, DAİŞ, PYD/PKK ile mücadele, Beşar Esad rejimi ve destekçilerinin yıkılması” ve bunun için de bir “Ulusal Ordu”nun kurulması!..
 
Lakin ‘El Cezire ve Fırat Aşiretleri Ordusu‘ için ilan edilen hedefe ne kadar varıldıysa, bugün yeniden aşiretler üzerinden yüksek perdeden ilan edilen hedefe de o denli varılır. Öncelikle IŞİD (AKP ısrarla DAİŞ dese de) sahadaki askeri varlığı bittikten ve fiilen devrini tamamladıktan sonra AKP'nin aşiretleri toplayarak IŞİD'e karşı mücadele edeceğini ilan etmesi bir yana, bu ilanı Hatay'dan yapmasının garipliği bambaşka bir şeydir. Hatay'dan hangi IŞİD'le mücadele edecek? Burada, “Kurgulanan yeni ‘Ulusal Ordu'nun mücadele edeceği yeni bir IŞİD mi icat edilecek?” sorusu akla geliyor. Belki de adı şimdiden duyurulan yeni “Suriye El-Kaidesi” bu sorunun yanıtı olabilir.
 
O zaman bu ‘Ulusal Ordu' kimlerden oluşacak? Yeniden, yukarıda da değindiğimiz AKP-Nusra ittifakı içinde geçen şu mutabakat maddesine bakalım: “Ahrar'uş Şam da dahil olmak üzere AKP yanlısı silahlı gruplar, bölgesel ve uluslararası uzlaşmayla yeniden örgütlenecekler. Bu yeni oluşumun Nusra Cephesi ya da HTŞ damgası yememesi için öncelikle Nusra militanları gözlerden uzak tutulacak…”
 
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, daha önce Urfa'da 50 aşiret toplanmıştı. İstanbul ve en son Hatay'da toplanan “Suriyeli Aşiret ve Kabileler Yüksek Kurulu” 55 aşiret ve kabileden oluşuyor. Burada fazladan 5 Türkmen aşireti eklendi. Muhtemelen bu ekleme İdlip'teki cihatçı gruplar içinde yer alan Türkistanlıların, Kafkas Türklerinin  fazlaca olması nedeniyleydi. Örneğin Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Çeçenistan gibi ülkelerden gelen savaşçıların oluşturduğu ‘Kafkasya ordusu' İdlip kırsalı ve daha çok Cisr el-Şuğur'da yer alıyorlar. Yaklaşık 1000 savaşçıları olduğu söyleniyor. 2011'in sonu ile 2012'nin başında aileleriyle gelip Lazkiye'nin kuzey kırsalına yerleşen ve daha sonra İdlip kırsalına kaydırılan ‘Kafkasya ordusu' militanları, kendi içlerinde kapalı bir gruptur. Bağımsız askeri karargahları, sahra hastaneleri ve kendi sağlık merkezi var. Askeri operasyonlara katılma dışında diğer Arap gruplarla fazla ilişkiye girmedikleri söyleniyor.[6] Bu grubu örneğin yeni çatıya dahil etmenin sihirli formülü için Türkmen aşiretler düşünülmüş olmalı..
 
Ayrıca, İdlip işgalinde önde görünen ama bu süreçte fazlaca görünür olmayan ve sayıları nispeten daha fazla olan Türkistan İslam Cemaati/Partisi var. Daha çok Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nden gelen Uygur Türklerinden oluşan bu grup, bugün (11 Ocak 2018) askeri anlamda üst düzeyde donanımlı ve oldukça kalabalık bir konvoyla İdlip kırsalına bir askeri sevkıyat gerçekleştirdi. Yayımladıkları “Türkistan İslam Cemaati'nden İdlip'in güneyine dev askeri sevkıyat” başlıklı videoda[7] arka fonda cihat marşıyla (neşid) verilen görüntülerdeki sevkıyat, IŞİD'in Musul işgalindeki konvoyu andırıyor. Bu denli donanımlı bir savaş örgütü olarak İdlip'te bulunuyor ve AKP'nin yeni çatı örgütüne girmeyi bekliyor diyebiliriz.
 
Bu arada hemen bir not düşelim; AKP'nin bu keyfi ve davranışları her ne kadar Astana mutabakatıyla çelişse de, belki Rusya bu süreci tamamlamak için kısmen idare edebilir, ama bu Türkistani cihatçıların bu denli güçlenmeleri hem Rusya hem de Çin için ciddi bir tehdit demektir. Ne Rusya ne Çin'in bunu görmezden geleceği düşünülemez, ama sadece AKP'nin bunları “misafir” etmesine onay verebilirler. Ve AKP'nin “arkadan iş çevirme hamleleri idare edilecekse” de, sırf bunun için edilecektir.
 
Ayrıca muhaliflerin, AKP'nin bu “Suriyeli Aşiret ve Kabileler Yüksek Kurulu” projesine sıcak baktıkları da söylenemez. Muhalif gazeteci-yazar Halil Mikdad, 10 Ocak'ta Twitter hesabından şöyle bir paylaşımda bulundu: “Birçok grup ayrıldı ve İdlip-Hama aşiretlerine katıldı. Bunların niyeti evlerini terk eden halkın mallarına el koymaktır.”[8]
 
Bütün bunlar AKP'nin, garantörü olduğu cihatçı gruplarla ortaklaşarak kurguladığı İdlip stratejileri olabilir. Yeni stratejiler oluşturmanın ve bunlar üzerinden bolca hayaller kurmanın sınırı yoktur. Elbette kurulabilir. Ama elzem olan, hayattaki karşılığının ne olacağına bakmaktır.
 
 
Suriye ordusunun hızlı ilerleyişi AKP'yi neden telaşlandırdı?
 
Son geniş çaplı savaşın İdlip'te olacağı belliydi, AKP de buna dönük hazırlıklarını yapmaktaydı zaten. Suriye ordusunun İdlip kırsalından başlayarak yavaş yavaş kent merkezine doğru yol alacağı hesaplandı. Fakat üç koldan ve hızlı bir operasyon beklenmiyordu. Suriye ordusu bir hafta içinde 100'e yakın köy ve kasabayı temizleyince, kente doğru ilerleyişin “yavaş yavaş” değil, beklenenden hızlı olacağı anlaşıldı. Bundan dolayı cihatçı gruplarda çözülmeler başladı. Birbirlerini ihanetle suçlamaya başladılar. En çok da Nusra lideri Culani ve Ahrar'uş Şam liderleri “cihat davasını dolar karşılığında satmakla” suçlandılar. Bütün bunların yanı sıra Twitter'da açılan “إدلب#” (İdlip)[9] etiketinde AKP'ye yönelik çok fazla suçlamanın yapıldığı görülüyor. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun, “İdlip'te sivil halk ve ılımlı muhalifler hedef alınıyor. İran ve Rusya Suriye'deki garantörlük sorumluluğunu yerine getirmeli” ile “İran ve Rusya büyükelçileri Dışişleri'ne çağrıldı” şeklindeki açıklamaları bu öfkeyi yatıştırmadı.
 
Peki Çavuşoğlu'nun bu çıkışını neye yormalı? Kimi analistler bunu “Türkiye'nin Astana yükümlülüklerinden kaçışı” olarak yorumladı. Kimi muhaliflerin bu tavrı, “Astana'dan çıkış” olarak görüp umutlandıkları görüldü. Ama analistler (ki buna Lübnanlı analist Enis Nakkaş da dahil)[10] bunun mümkün olmadığı görüşündeler. Çünkü “AKP, yaşadığı bunca iflastan sonra yeniden Rusya'ya sırtını dönemez, aksi takdirde yedi yıllık faturayı tek başına ödemek zorunda kalır.” O halde Çavuşoğlu'nun “siviller-ılımlılar hedef alınıyor” yönündeki bu “sert” çıkışının altında ne yatıyor?
 
Birincisi; 6 Ocak'ta Hmeymim Hava Üssü'ne 13 İnsansız Hava Aracı (İHA) saldırısı gerçekleşti. Bunlardan 3'ü etkisiz hale getirilerek indirildi ve incelemeye alındı. İddiaya göre inceleme sonucunda İHA'ların İdlip'teki Muazzara kasabasından yollandığı tespit edildi. Bu kasabanın Türkiye'nin İdlip'teki gözlem noktalarından biri olduğu söyleniyor. Bunun üzerine Rusya Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a mektuplar göndererek, “Türkiye'nin, kontrolündeki silahlı grupların çatışmasızlık rejimine uymasını sağlamak konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği” uyarısını yaptı.[11]
 
İkincisi; bizzat muhaliflerin paylaştıkları videolarda cihatçıların, AKP'nin sağladığı öne sürülen zırhlılarla çatışma bölgelerine askeri sevkıyat yaptıkları görülüyor. (Görüntüler, Fırat Kalkanı'nda yer alan cihatçı gruplardan Feylak'uş Şam tarafından paylaşıldı.) Bunu Suriye hükümeti de, Rusya ve İran da görüyor. Bütün bunlara AKP'nin ya bir cevabı olacak ya da verebileceği bir cevabı yoksa diğer tarafı “Astana mutabakatını ihlal etmekle” suçlayacak. Görünen o ki, ikinci seçenek daha uygun düşüyor: “Oyun kurucu olmak, her koşulda üste çıkmaktır” taktiği işliyor. Oysa bu seçenek AKP açısından gönüllü değil, zorunlu bir tercihtir. Çünkü Soçi zirvesinde İdlip savaşında Türkiye'nin tarafsız kalma garantisi verdiği biliniyor. Ama tarafsız kalması da pek olası değildir. Nusra Cephesi başta olmak üzere garantörlüğünü üstlendiği diğer bütün cihatçı gruplara, çok yönlü bir operasyon başladığında Suriye ve Rus saldırılarına karşı onları koruma sözünü verdiyse, tarafsız kalarak bunu nasıl yerine getirecek? Muhtemelen arkadan destekleyerek ve onlar adına “siviller-ılımlılar hedef alınıyor” retoriğini yükselterek, ama diğer  yandan “arkadan desteklediği” deşifre olur kaygısı taşıyarak yapacak. Zira eğer bunu yapmazsa, bu kontrolsüz cihatçı potansiyelin şerrinden korunmak pek olası değildir. Buna rağmen bu operasyon derinleşecektir ve muhtemelen bahara doğru sıra İdlip merkezine gelecektir. O zaman bu “tarafsız kalma” garantisi, sınırları kapatma garantisi anlamına gelemeyecektir.
 
Belli ki AKP kendi stratejileri üzerinden oyun kuruyor ve bir yandan taktik ve stratejilerine dönük hazırlıkları yetiştirememe telaşını yaşıyor. AKP'nin İdlip stratejisinden kimsenin haberinin olamayacağı, cihatçıları yeni bir çatı altında toplamasının ne anlama geldiğini kimsenin bilemeyeceği varsayımı üzerinden kurgu yürüyor. Ama nasıl bir strateji geliştirildiği üzerine epeyce yorum yapanlar var. Örneğin Enis Nakkaş'a göre, bunu Suriye ordusuyla savaşmak için yapmıyor, çünkü resmi olarak Suriye ordusuyla karşı karşıya gelemez. Sadece idlib'te kalıcı olma arayışı içindedir. Kendine bir bölge kurup, “elimde silahlı gücüm var” diyecek!..  Nakkaş'a göre “Bunu herkes istedi; Halep'te, Dera'da, Kuneytire'de… Deyrizor operasyonunda ABD, Suriye ordusunu ‘orada dur, ilerleme' dedi, ama Suriye ordusu Deyrizor'u kontrol altına aldı. Ebu Kemal ABD için kırmızı çizgiydi, ama Suriye ordusu çizgiye bastı gitti.. Türkiye'nin de şimdi İdlip için geçmişte denenmiş ve iflas etmiş taktikleri var. Yedi yıl sonra artık mümkün değil…” [12]
 
Sonuç olarak AKP'nin tek başına oyun kurucu olamayacağı gayet açıktır ve İdlip'e yönelik bu taktikler, sadece “denklemde ben de varım” retoriğinden öteye geçecek gibi görünmüyor. Ama kapıya dayanan yeni ve sadece Türkiye'yi etkileyecek olan son iflası ne görmezden gelmek ne de bundan kaçınmak mümkündür. Suriye politikasındaki yanlışın ve iflasın faturasının İdlip'te kesileceği günler yaklaşıyor!..
 
 
-----------------------------------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
 
[1] Akil Said Mahfud; “Türkiye ve Nusra Cephesi İdlip'te gerilimi azalmayı nasıl başaracaklar?”, 31 Ağustos 2017, El-Meyadin.
 
[2] Sendika.Org'da yayımlanan 27 Ekim 2017 tarihli “AKP'nin İdlip oyunu ve Nusra'yla ateşten ortaklık” başlıklı makalem bugünkü gelişmelerle birlikte yeniden değerlendirilmeli.
 
[3]http://syria.news/28cacf11-18101712.html
 
[4]http://www.ydh.com.tr/HD15529_el-kaide-suriye-kolunu-kurdu.html
 
[5]https://aawsat.com/home/article/1138676/%D9%81%D8%B1%D8%B9-%D8%B3%D9%88%D8%B1%D9%8A-%D9%84%D9%80-%C2%AB%D9%84%D9%82%D8%A7%D8%B9%D8%AF%D8%A9%C2%BB-%D9%8A%D9%86%D8%B4%D9%82-%D8%B9%D9%86-%C2%AB%D8%A7%D9%84%D9%86%D8%B5%D8%B1%D8%A9%C2%BB
 
[6]https://www.irfaasawtak.com/a/412891.html
 
[7]https://www.doguturkistanbulteni.com/turkistan-islam-partisi-intikal-goruntuleri/
 
[8]https://twitter.com/Kalmuqdad/status/951197185076588546
 
[9]https://twitter.com/search?src=typd&q=%23%D8%A5%D8%AF%D9%84%D8%A8
 
[10]https://www.youtube.com/watch?v=jcXwNkdh2AU&feature=youtu.be
 
[11]https://tr.sputniknews.com/rusya/201801101031746730-rusya-hulusi-akar-hakan-fidan-idlib-saldiri/
 
[12]https://www.youtube.com/watch?v=jcXwNkdh2AU&feature=youtu.be
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler