130e4e24fc344b1589b40110a9175498.jpeg

Trump’ın kumarı, İsrail’in çıkmazı: Ne açık savaş mümkün ne de geri çekilme

Gelelim Trump'ın kumarına! Trump, ABD'nin İran'la yapılan nükleer anlaşmasından çekildiğini açıkladıktan sonra Beyaz Saray'daki toplantısında “İran pazarlık etmezse, ona bir şey olacak” demiş. Yani bir kumar oynadı: İran ya pazarlık edecek ya da ona bir şeyler yapılacak! Ama ne? İşte bu kısım belirsiz. Bunun Trump ve İsrail için büyük bir kumar olduğunu söylemek gerekir.

18 Mayıs 2018 Cuma
Herkes bilir ki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) savaştan bıkmaz, hatta varlığı savaşların sürekliliğine bağlıdır. Ne açgözlü şirketleri küresel krizleri tetiklemekten, ne de silah satışına dayalı ekonomisini ayakta tutmak için yeni savaşları kışkırtmaktan vazgeçebilir.
 
Suriye'nin resmi gazetesi El-Sevra'dan Ahmed Hamada “Kriz Endüstrisi” isimli makalesinde, ABD'nin savaşlardan nasıl beslediğine yönelik şu hatırlatmayı yapıyor: “Terörizmi icat eden Amerika, aşırılık yanlısı örgütlerini kurdu, doğudan batıya birçok ülkeye geçişlerini kolaylaştırdı ve bu unsurların konuşlandıkları bölgelerde yıkıcı kaosu yaydı. En son Suriye'de olduğu gibi bunun için IŞİD, Nusra ve El-Kaideci kardeşlerini öne sürdü. Sonra teröristlerle mücadele ve aşırılıkçı örgütleri ortadan kaldırma bahanesiyle bölgeye paralı askerleri yığdı.”[1]
 
Suriye'de 7 yıl boyunca sürdürülen “yıkıcı kaos”un ABD ekonomisine taşıdığı can suyunun kaynağı, cihatçılara gönderilen silahları finanse etmek için milyarlarca dolar akıtan bölge rejimleridir. Ama artık Suriye üzerinden yürütülen silah ekonomisi programının misyonunu (zorunlu olarak) tamamladığı düşünülüyor. Bu yüzden bölgede yeni “yıkıcı kaos”lara ihtiyaç hâsıl oldu. Kuşkusuz ki amaç, savaşları kışkırtmak ve bir yandan milyarlarca dolar değerinde silah ihraç etmek, diğer yandan bölgedeki ülkeleri istikrarsızlaştırarak İsrail'in güvenlik kaygısından kaynaklanan taleplerine hizmet etmektir. Bunun için Trump bugünlerde Arap-İsrail çatışmasını canlı tutmaya yöneldi. Bu yöneliş, yalnızca Suriye'ye yönelik saldırıda savaş kışkırtıcılığı misyonunun başarısız olduğunu gördüğünden değil, Suriye sürecinin misyonunu tamamladığına ve silah satışı için yeni alanlar açmanın zorunlu olduğuna inandığındandır.
 
Suriye sürecinde tükenmesi arzulanan İran, yükselen bir güç olarak karşılarında duruyor. Şimdi İsrail donanmasıyla işbirliği içinde bölgede yeni bir savaşa hazırlandığı algısını yayma vaktinin geldiğine karar verilmiş durumdadır. Kâh İsrail adına kışkırtıcı hamleler yaparak, kâh İsrail saldırganlığının arkasında durarak bölge ülkelerini İran'a karşı bir askeri hamle yapmaya zorlayacak ve sonra, Ahmed Hamada'nın deyimiyle aynı ABD çözüm için “ben varım” diye bağıracak!
 
İran ile İsrail arasındaki çatışmalar ne güncel ne de acildir. Uzun zamandır var olan bir şeydir. Bugün acil ihtiyaç duyulan şey, bu gerilime bir yoğunluk kazandırarak bölgenin baş gündemi haline getirmektir. Trump bunu İsrail'le mi yapacak, yoksa İsrail'in arkasına takılarak “İsrail dostları” ile birlikte mi yürütecek? İran'la doğrudan bir savaşı tutuşturmak için en fazla gayret eden ülkenin İsrail olduğu açıktır. Ancak Akil Said Mahfud'un[2] Haaretz gazetesine dayandırdığı analizine göre, İsrailli kaynakların da dile getirdikleri mevcut realite şudur: “İsrail'in İran'la yüzleşmeye hazır olmadığı ve risklerin beklenen kazanımlardan çok daha fazla olduğu konusunda şüpheler artmış durumdadır. İsrail, İran'ın Suriye'deki rolü ile ilgili kırmızı çizgileri çoktan aşıldı. Şimdi başından itibaren İran'ı hedef alan Suriye krizini başlangıç noktasına geri döndürmek için bir mazeret olarak İran'a karşı düşmanlığı kullanmaya çalışıyor.”[3]
 
Ne açık savaş mümkün ne de geri çekilme!  
 
İsrail, İran'ı ve Hizbullah'ı Suriye'den çekemeyeceğini ya da sahadaki rollerini sınırlandıramayacağını biliyor. Bu artık uzak bir hayal. Yani direniş eksenini yok etmek için giriştikleri Suriye savaşındaki 7 yılın sonunda gördüler ki direniş bitmedi, aksine ciddi anlamda güçlenerek büyüdü. Bu durumda ne İsrail'in ne de ABD'nin “eh ne yapalım, biz kaybettik” diyecek hali yok! Savaş kararının rasyonel bir temele dayanması gerekmez; sık sık budalalıklar ve yanlışlarla dolu bir süreçtir. Burnunu sokup büyük çatışmalara yol açtığı Suriye krizi de gösterdi ki İsrail, İran ile savaşın kolay bir seçenek olmadığını gördü ve aslında kabul etti. Suriye'de bel bağlanan cihatçıların yenilgiye uğraması ve buna paralel olarak İran ve Hizbullah'ın güç kazanmasının yarattığı kaygı, İsrail'i karmakarışık bir duruma soktu. Şu anda denilebilir ki “çıkmazda kalmak” deyimi, İsrail'in durumunu en iyi anlatan ifadedir; ne direkt ve açık savaş mümkün, ne de geri çekilme!
 
Şu anda elindeki sınırlı seçeneklerle hareket etmek zorundadır. Ancak İran'a karşı savaşı tırmandırmak dışında şu anda elinde başka bir seçenek yok. Yapabileceği tek şey, açık ve doğrudan bir çatışma potansiyeline sahip olduğunu göstermek için kenardan ortalığı sürekli karıştırıp, elindeki kartlarla tehlikeli bahisler oynamaktır. İsrail'in bu hedeflerine ulaşmak için elinde neler var? Araştırmacı yazar Akil Said Mahfud'a göre İsrail şunları yapacaktır:
 
“-İran üzerinde diplomatik, medyatik ve askeri baskıyı sürekli artırmak,   
 
-ABD ve müttefiklerini daha sert ve daha tehlikeli politikalar benimsemeye teşvik etmek, hatta tehlikenin içine çekmek,
 
-İran'la her zaman doğrudan çatışmaya hazır olduğunu göstermek,
 
-Arapların Fırat'ın doğusuna askeri güç gönderme fikrini desteklemek, dışarıda kalan Arap ülkelerini koalisyona katılmaya teşvik etmek,
 
-Bir dizi Körfez ülkesinin yanı sıra Ürdün, Mısır, Türkiye gibi diğer ülkelerin İsrail'den yana olma arzularını güçlendirmek, İran'a karşı tek vücut ittifakıyla bir şeyler yapılabileceği inancını güçlendirmek.”
 
Mahfud'a göre İsrail, bölgesel ve uluslararası koşulların İran üzerinde büyük baskı uygulamak için elverişli olduğunu, Trump'ın nükleer anlaşma ile ilgili kritik hamlesinin bunun için önemli bir fırsat yarattığını düşündü. Batı ile ortak tutum alınabileceğini, Türkiye'nin, menfaatlerinin zarar görmemesi koşuluyla İran'ı hedef alabileceğini, Rusya'nın da kendi menfaatleri gereği İran'ın Suriye'deki rolünü “sınırlamak” için adım atabileceğini hesapladı. Ancak görünen şu ki, bu hesapların tutmayacağı çabuk anlaşıldı. Çünkü Trump'ın İran'la yapılan nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi, anlaşmanın diğer taraflarınca kabul görmedi. Batılı tarafların anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıklamaları, İsrail hesabına hamle yapan Trump'ın hanesine bir başarısızlık olarak eklendi. Ama Netanyahu için “durmak” bir seçenek değildir, zorunlu olarak Trump'la gerilimi tırmandıracak yeni hamlelere ihtiyacı vardır.
 
Akil Said Mahfud, Yedioth Ahronoth gazetesinden Shlomo Puterkovsky'nin makalesine dayanarak yaptığı analizde, Netanyahu'nun kendisine ve partisine yönelik içerideki baskıları hafifletmek için dışarıdan bir krizi sürekli ateşlemek zorunda olduğuna dikkat çekiyor. Yazar, Netanyahu'nun bu taktiği için “dışarıdan dışarıya” ifadesini kullanıyor. Bu da, dışarıdan bir aktörün, dışarıdaki diğer aktörleri çatışmanın içine çekmesi taktiğidir. Yani Trump'ın nükleer hamlesi Batılıları, Kudüs hamlesi de bölge rejimlerini harekete geçirecekti. Ama olmadı… Arap rejimleri İsrail'in katliamları karşısında suskun kalsalar da, katliamın Arap halklarında yarattığı öfke nedeniyle Trump'ın Kudüs hamlesini açıktan destekleyemediler ve şimdilik Netanyahu'nun beklediği gibi bir atak yapamadılar.
 
ABD'li Yahudiler Trump'ı desteklemiyor
 
Trump açısından bir diğer handikap, elçiliği Kudüs'e taşımasının ABD'de de destek görmemesidir. Arabi21'in[4] Arapçaya çevirdiği, İsrailli yazar Yael Patir'in Yedioth Ahronoth[5] gazetesindeki yazısına göre, ABD'li Yahudilerin yüzde 80'i Trump'ın Kudüs hamlesini desteklemiyor.
 
Patir'e göre, ABD'li Yahudilerin sadece yüzde 20'si Trump'ın bu hamlesini doğru bulurken, yüzde 80'i ise Trump'ın Kudüs'ü “İsrail'in başkenti” ilan etmesine karşı çıkıyor. Bunlar Filistinlilerle “iki devletli” bir çözümü destekliyorlar. Yine bu yüzde 80'lik oran, İsrail'deki ABD Büyükelçiliği'nin Tel Aviv'den Kudüs'e nakledilmesine de karşı çıkıyor. Bu hamlenin, ABD'nin bölgedeki çatışan taraflar arasında bir arabulucu olarak üstleneceği rolün meşruluğuna büyük zarar verdiğini düşünüyorlar. Trump'ın İsrail-Filistin çatışmasını kızıştırma politikasının arkasında yatan şeyin Yahudilerin sesine kulak verme ya da seçimde onların desteğini kazanma arzusu olmadığına değinen Yael Patir, son olarak şunu söylüyor: “ABD'deki Yahudilerin çoğu, Trump'ın politikasının sonuçlarının tüm bölgeye bir gerilim olarak yansıyacağına, özellikle de İsrail açısından bir felakete yol açabileceğine inanıyorlar. Bu da bizim için İsraillilerin, ABD Yahudileriyle diyalog kurmalarını zorunlu kılıyor. Çünkü onların görüşlerini biliyoruz, İsrail'i seviyorlar ve güvenliği için kaygılılar. O yüzden Washington ve Tel Aviv tarafından sunulan tek taraflı adımlara karşı çıkıyorlar.”
 
İsrail'in “savaşlar arası savaş” teorisi: Vur-kaç taktikleri sürdürülebilir mi?
 
Suriye'deki savaşın ilk gününden bu yana belli olan tek şey, öncekiler gibi şimdiki yaşanan çatışmaların da ne ilk ne de son olacağıdır. Ortadoğu için durum değerlendirmesi bir miktar kolaydır belki, ama hamlecilerin yürüttükleri hesaplar hiçbir rasyonel temele dayanmadığı için, ileriye dönük bir tahminde bulunmak kolay değildir. Çünkü gelecekteki her gün sürprizlerle dolu olabiliyor. Ancak saldırgan ve savaş kışkırtıcılığı yapan cenah açısından açık olan bir şey var ki, o da koşulların Suriye savaşının ilk başladığı zamanlardaki gibi olmadığıdır. İsrail'in Suriye savaşı boyunca geliştirdiği “eşsiz savaş teorilerine” rağmen şu anda arka bahçesinde kaygı düzeyini maksimum düzeye yükselten sorunlar yumağı mevcuttur. İsrail geliştirdiği savaş stratejisini, zaman zaman “vur-kaç” taktiği biçiminde Suriye'de uyguladı. İsrailli uzmanlar bu taktiğe “savaşlar arası savaş teorisi” adını vermişler.
 
Lübnan merkezli El-Meyadin'den Abdullah Muhammed'e[6] göre, Temmuz 2006 Lübnan Savaşı'ndaki yenilgiden sonra rapor hazırlayan komisyonun başkanı Eliyahu Winograd'ın yanı sıra diğer İsrailli savaş stratejistleri, ordunun siyasi üst düzey tarafından belirlenen hedeflere ulaşmaya hazır olmasını sağladıktan sonra gelecekteki bir savaşın “hızlı ve net” bir şekilde uygulanması gerektiğine odaklandılar. Yıllar geçtikçe bu üst siyasi akıl, özellikle Hizbullah'la yüzleşmeye ilişkin bir strateji çizdi.
 
Suriye savaşı başladığında İsrail, doğrudan bir savaşa girmeden, gerektiğinde lokal düzeyde hareket etme ihtiyacına cevap olarak “devam eden bir savaşta manevra yapabilecek” bir çözüme odaklandı. Buna da “savaşlar arası savaş” taktiği dendi. Özellikle kimyasal silah bahanesiyle varlığını ve gücünü göstermek için “vurup kaçma” gibi manevralarla bu taktik uygulandı. Ancak bu teoriyi icat eden İsrailli savaş stratejistleri de İsrail'in bu doktrini devam ettirmesinin fayda sağlamayacağını, hatta zarar getireceğini dile getirmeye başladılar. Abdullah Muhammed'e göre bunun için bizzat İsrail Hava Kuvvetleri komutanı Norkin tarafından iki neden öne sürülüyor.
 
Birincisi, bu “savaşlar arası savaş” denen vur-kaç taktiğinin karşı tarafta bir bağışıklık yarattığına, bu tarz operasyonların “kümülatif etkisinin bir sonraki savaşı önlediğine” inanılıyor. İkinci sorun, Suriye'nin hava savunma sistemlerini devreye sokması ve artık saldırılara karşılık vermeye başlamasıdır. Aniden Tel Aviv'in savaşın ortasında olma ihtimalinin ortaya çıkması, içeriden ve İsrail'in böylesi bir baskını karşılamaya hazır olmadığı yönündeki uyarıların artmasına neden oldu. Abdullah Muhammed'e göre şimdiki koşullar, artık savaşa sürüklenmekten kaçınmak için İsrail'i başka teoriler aramaya zorlamaktadır.
 
Gelelim Trump'ın kumarına! Trump, ABD'nin İran'la yapılan nükleer anlaşmasından çekildiğini açıkladıktan sonra Beyaz Saray'daki Oval Ofis toplantısında “İran pazarlık etmezse, ona bir şey olacak” demiş.[7] Yani bir kumar oynadı: İran ya pazarlık edecek ya da ona bir şeyler yapılacak! Ama ne? İşte bu kısım belirsiz. Belli olan tek şey, bölgede savaş tansiyonunun düşmesi ne İsrail, ne ABD ne de boğazına kadar iflasa batmış müttefik Arap rejimlerinin lehinedir. Bu cenahın “arka bahçesinde İran üssü olduğunu” bile bile İsrail'in buna izin vermeyeceğine güvendikleri açıktır. Ama sorun şu ki İsrail, İran'a karşı tek başına hareket edemez. Uzun zamandır bunu istemesine rağmen, peşinden ABD'yi de savaşa sürükleyeceğinden emin olmak zorundaydı. Peki, bugüne kadar İsrail'in bu davetlerine icabet etmeyen ABD, bu kez Trump aklıyla bu savaş çağrılarına icabet eder mi? Bu sorunun cevabı için ABD başkanının aklından neler geçtiğine değil, ABD'deki üst aklın silah satışındaki yükselişe nasıl odaklandığına bakmak gerekir. Cevap oradadır: Trump çıldırır, ticaret canlanır! Ama yine de bunun Trump ve İsrail için büyük bir kumar olduğunu söylemek gerekir. Özellikle Hariri gibi bir müttefik Lübnan'da kaybetmişken, artık bölgede hiçbir şey Suriye savaşının başladığı günkü gibi değildir. Aklı ve gözü olan herkes bunu görebiliyor. Artık sadece “kaosu büyüt, bahis oyna!” kuralı kalıyor geriye…
 
Hamide Yiğit
sendika.org
 
------------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
 
[1] Ahmed Hamada, “Kriz Endüstrisi”, El-Savra, 9 Mayıs 2018.
 
[2] Akil Said Mahfud, Suriyeli uluslararası ilişkiler uzmanı, Türkiye ve Ortadoğu üzerinde çalışma yürüten Suriyeli akademisyen.
 
[3]Akil Said Mahfud, “İsrail İran'la savaş mı istiyor?”, El-Meyadin, 9 Mayıs 2018.
 
[4] Arabi21, “ABD'li Yahudiler, büyükelçiliğin Kudüs'e nakline karşı çıkıyor”, 13 Mayıs 2018.
 
[5] Yael Patir'in Yedioth Ahronoth'ta yayımlanan 11 Mayıs 2018 tarihli makalesi.
 
[6] Abdullah Muhammed, “Nükleer anlaşmadan sonra İsrail'in kuzey cephesi”, El-Meyadin, 9 Mayıs 2018.
 
[7] http://www.alalam.ir/news/3548436
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler