1033802955.jpg

Almanya Amerika'ya meydan okurken, ABD ile Avrupa, birbirinden uzaklaşıyor

Almanya'nın başını çektiği ve özellikle Donald Trump'ın iktidara gelmesinden sonra ortaya konan "önce Amerika" sloganı ile öne çıkan Amerikan politikalarına karşı Avrupa'da gözle görülür bir karşı duruş ete kemiğe bürünüyor. Bu durum ABD ile Avrupa arasındaki mesafeyi giderek artırıyor. Avrupa giderek ABD'den uzaklaştığı gibi Amerika'ya rağmen var olmayı da inşa ediyor.

4 Eylül 2018 Salı
İNTİZAR - Yakın zamana kadar 'Batı' denilince başını Amerika Birleşik Devletleri'nin çektiği Avrupa'daki bir çok büyük ekonomi sahibi olan devletler birlikte anlaşılırdı. Donald Trump'ın iktidara gelmesi ile birlikte ortaya koyduğu politikalar bu algıyı değiştirecek yeni bir takım gelişmelere sebep oldu. Lokomotif gücü Almanya olan AB, Amerika'nın Trump ile birlikte ortaya koyduğu ve "önce Amerika" sloganı ile dikkat çeken bu politikaları karşısında ayrılan, ve ABD'den uzaklaşan bir tavır ortaya koymaya başladı.
 
Bu ayrışmaya işaret eden ve bu çerçevede oldukça kayda değer tespitler içeren Ulrich Rippert ve Peter Schwarz'ın hazırlayıp WSWS yayınlanan yazının bir kısmını ilginize sunuyoruz..
 
Almanya Dışişleri Bakanı Maas: Avrupa, ABD'nin tavrına karşı “kırmızı çizgiler” belirlemeli
 
 
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas (Sosyal Demokrat Parti, SPD), ekonomi gazetesi Handelsblatt için geçtiğimiz hafta yazdığı bir yazıda, Alman hükümetinin ABD'ye yönelik yeni stratejisinin başlıca noktalarını özetledi. Maas, Atlantikötesi ittifakı “yeniden ayarlamak” ve AB'yi, ABD'ye bir “karşı ağırlık” olarak inşa etmek istiyor.
 
Alman hükümetinin önde gelen temsilcileri, uzun bir süredir, Almanya'nın dış politikaya ve askeri konulara daha fazla müdahil hale gelmesi gerektiğini açıklıyorlar. ...
 
Maas, Handelsblatt'taki yazısını bunun üstüne kuruyor. O, hükümet yetkililerinin şimdiye kadar yaptığından çok daha açık bir şekilde, ABD'yi, yeni bir Alman büyük güç politikasının önündeki başlıca engel olarak tanımlıyor. Maas, bir “dengeli ortaklık” hakkında yalnızca kısmen örtülü diplomatik ifadelerle, Almanya'nın, yalnızca, ABD zararına ve onunla çatışarak yeniden bir dünya gücü haline gelebileceğini açıklıyor.
 
Dışişleri bakanı, başından itibaren, giderek artan Atlantikötesi gerilimlerin “hiçbir şekilde Donald Trump” ve onun “sürekli yeni şokları ile sınırlı olmadığı”nı vurguluyor. O, “ABD ile Avrupa, yıllardır birbirinden uzaklaşıyor.”; “Değer ve çıkar örtüşmesi” azalıyor ve “Doğu-Batı çatışmasının bağlayıcı gücü” artık yok diye yazıyor.
 
Maas, her ne kadar ABD ile ortaklık “Almanya'yı, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana benzersiz bir barış ve güvenlik evresine getirmiş” olsa da, geçmişi anımsamanın geleceği beraberinde getirmediğini ilan ediyor. “Ortaklığımızı yeniden ayarlamanın tam zamanı.”
 
Maas'ın ardından önerdiği “dengeli ortaklık”, Alman emperyalizminin Amerika'nın zayıfladığı her yerde ilerlemesi ve çıkarların çatıştığı yerde ABD ile cepheleşmesine dayanıyor. Bu, Maas'a göre, “Amerika'nın çekildiği yerlere ağırlığımızı koyduğumuz” ve “ABD'nin kırmızı çizgiler çektiği yerlerde karşı ağırlık olduğumuz” bir “ortaklık.”
 
Tek başına sözcüklerin seçimi bile dikkate değer. Şu ana kadar, sözde “haydut devletler”e karşı “kırmızı çizgiler” belirleyen ABD idi; şimdi ise, Almanya Dışişleri Bakanı, sözde bir müttefiki ve ortağı aynı ifade ile tehdit ediyor.
 
Maas'ın ABD'ye yönelik meydan okuması, kapsamlı tarihsel, jeopolitik ve askeri sonuçlara sahiptir. Bu, geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşına ve faşizme yol açmış olan sorunların hiçbirinin çözülmemiş olduğunu göstermektedir.
 
1897'de, Dışişleri Bakanı Bernhard von Bülow, Reichstag (imparatorluk parlamentosu) önünde Almanya için “güneşte bir yer” (parlak bir konum) talep ettiğinde, hızlı bir şekilde gelişen Alman kapitalizminin kendisine zarar verdiğini düşündüğü eski sömürgeci güçler Büyük Britanya ile Fransa'yı hedef alıyordu. Bunu, 17 yıllık yoğun bir askeri büyüme izledi. Almanya, ardından, Birinci Dünya Savaşı'nda, “güneşteki yer”ini zorla ele geçirmeye çalışmış ama savaşı kaybetmişti. Birinci Dünya Savaşı'nın gerçek kazananı, diğer bir yükselen kapitalist büyük güç olan Amerika Birleşik Devletleri oldu.
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan on beş yıl sonra, gizli bir sanayiciler, ordu ve gerici politikacılar ittifakı, onun sonucu tersine çevirme çabasıyla Hitler'i iktidara getirdi. Onlar, işçi sınıfı hareketini ezmek ve ülkenin tüm kaynaklarını devasa bir askeri saldırının hizmetine sokmak için Nazilere gereksinim duyuyorlardı. Hitler, İkinci Dünya Savaşı'nda, önce Avrupa'yı zaptetmeye ve ardından, Stalinist yozlaşmasına rağmen, kapitalizme yönelik başlıca tehdit ve topraklarını Alman ekonomisi için “Lebensraum” (“yaşam alanı”) olarak gördüğü Sovyetler Birliği'ni fethetmeye çalıştı.
 
Ancak savaşın mantığı, kaçınılmaz olarak, en güçlü emperyalist devlet olan ABD ile bir çatışmayla sonuçlandı. ...
 
Amerika Birleşik Devletleri, sonunda, Alman emperyalizmini devirmek için Sovyetler Birliği ile güçlerini birleştirdi. Ancak Washington, savaştan sonra, Almanya'nın hayatta kalmasını garantiye aldı. Amerikalı emperyalistler, Soğuk Savaş'ta bir siper olarak ve kendi ekonomilerinin genişlemesi için, Almanya'ya gereksinim duyuyorlardı. O kadar barışçıl olmamakla birlikte, Maas'ın yazdığı gibi, şimdi sona ermekte olan “benzersiz barış ve güvenlik evresi”nin temeli buydu.
 
ABD, gerileyen ekonomik ağırlığını askeri üstünlüğünü kullanarak dengelemeye çalışıyor. ABD, 1990'ların başından beri, neredeyse kesintisiz bir şekilde savaşta. Washington, bir istikrar kaynağı olmaktan çıkarak, en büyük uluslararası istikrarsızlık etmeni haline gelmiş durumda. Donald Trump, bu gelişmenin yüksek noktasını temsil etmektedir. Alman emperyalizmi, buna, militarizme ve saldırgan büyük güç politikasına dönerek tepki veriyor. Maas'ın ve diğer Alman politikacıların yalnızca dili değil ama politikalarının içeriği de giderek daha artan bir şekilde von Bülow ile Hitler'in Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop'u hatırlatıyor.
 
Alman emperyalizmi, o günlerde olduğu gibi, bir kez daha, ABD'ye kafa tutmak için Avrupa'ya egemen olmak gerektiğini düşünüyor. Maas, “Almanya'nın”, ABD ile cepheleşmenin üstesinden “tek başına” gelemeyeceğini vurguluyor. Bu yüzden, Alman dış politikasının “öncelikli hedefi”, “egemen, güçlü bir Avrupa'nın inşası” idi. ABD'ye karşı koymak, “yalnızca, Fransa ve diğer Avrupalılar ile dayanışma içinde” mümkündür. Avrupa Birliği, “uluslararası düzenin başlıca dayanağı haline gelmelidir.” O, Trump'ın “Önce Amerika”sının karşısına, “Birleşik Avrupa!” sloganını çıkarıyor.
 
Ancak, Avrupa'da, merkezkaç güçler gelişiyor. Özellikle de, Almanya'nın Avrupa Birliği üyelerini kendi mali emirlerine, ekonomik çıkarlarına ve dış politika hedeflerine tabi kılma çabaları, birçok ülkede milliyetçi eğilimleri güçlendirmiş durumda. Berlin, buna, askeri harcamaları arttırarak karşılık veriyor.
 
Maas, ABD'nin karşısına çıkarken, NATO'yu tartışmaya açacak kadar ileri gitmiyor. O, “Atlantik ötesi bağ, bizim için, hiçbir yerde, güvenlik konusunda olduğu kadar zorunlu değildir.” diye yazıyor. Alman emperyalizmi, Rusya ile cepheleşmesinde hala NATO'ya gereksinim duyuyor. Almanya'da hala 45.000 ABD askeri ve ABD'nin birçok ordu komutanlığı merkezi bulunuyor.
 
Ancak Maas, Alman etkisini arttırmak ve Amerikan egemenliğini geri püskürtmek için, yoğun bir silahlanma talep ediyor. O, Handelsblatt'ta şöyle yazıyor: “Kuzey Atlantik İttifakı'nın Avrupa ayağını güçlendirmek bizim kendi çıkarımızadır. Donald Trump sürekli yeni oran hedefleri belirliyor diye değil; Washington'a eskiden olduğu kadar güvenemeyeceğimiz için.” Maas'a göre, şimdi, “adım adım”, “kendi başına bir Avrupa projesi olarak” bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Birliği inşa etmek önemli idi.
 
Maas'ın ABD'ye karşı saldırısı askeri konularla sınırlı değil. O, ayrıca, ABD'nin mali piyasalardaki hakimiyetini kırmak ve Avrupa'daki Amerikalı internet şirketlerini daha yüksek bir şekilde vergilendirmek istiyor. O, “ABD'den bağımsız ödeme kanalları oluşturmak, bir Avrupa Para Fonu yaratmak ve bağımsız bir SWIFT sistemi kurmak” gerektiğini söylüyor. ABD'nin egemen olduğu SWIFT ağı, dünya çapında 10.000'den fazla bankanın haber ve işlem trafiğini sağlıyor.
 
Maas, Trump yönetimine karşı ticaret savaşında, dünya çapında diğer ülkeler ile ittifak kurmak istiyor ve bunu, “çok taraflılık için ittifak” diye adlandırıyor. Bu, “bizim gibi, bağlayıcı kurallara ve adil rekabete inanan bir ortaklar ağı” idi. O, bu konuda, Avrupalı ortaklara ek olarak, Japonya, Kanada ve Güney Kore hükümetleri ile de çok başarılı görüşmeler yapmış.
 
Başbakan Angela Merkel de, Almanya'nın uluslararası etkisini genişletme peşinde koşuyor. Örneğin, geçtiğimiz hafta, Kırım krizinden beri ilk kez, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i, hükümetin konukevi Schloss Meseberg'de baş başa bir görüşmede ağırladı. İkili, diğer şeylerin yanı sıra, Washington'dan gelen sert eleştiriye rağmen, Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattının inşası konusunda anlaşmaya vardı. Merkel, ardından, hem Rusya'nın hem de ABD'nin büyük çıkarları sahip olduğu Kafkasya ülkeleri Gürcistan'ı, Ermenistan'ı ve Azerbaycan'ı ziyaret etti. O, önümüzdeki günlerde Senegal'i, Gana'yı ve Nijerya'yı ziyaret edecek. Merkel, Eylül ayında da, şu anda ABD'nin ilgi odağında bulunan Türkiye'nin Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı resmi bir ziyaret için Berlin'e bekliyor.
 
Maas'ın ABD'ye yönelik yeni stratejisi, sadece hükümet partileri tarafından değil ama sözde muhalefet tarafından da destekleniyor. Özellikle Sol Parti, Almanya'nın “ABD'ye karşı sert bir tavır” takınmasını talep etme fırsatını kaçırmıyor.
 
Medyada bile, hiçbir eleştirel ses söz konusu değil. Ancak, bazı yorumlar, hükümetin büyük bir silahlanma programını açıkça savunmasını talep ediyor. Onlar, askeri harcamaları koalisyon anlaşmasında uzlaşıldığı şekilde ikiye katlamanın, Maas'ın büyük güç planlarını gerçekleştirmeye yetmeyeceğini biliyorlar. Örneğin, Frankfurter Allgemeine Zeitung, “Amerika'yı aşan bir politika”nın, “maddi varlık”, yani uygun bir askeri güç gerektirdiği uyarısında bulunuyor.
 
Almanya Dış İlişkiler Konseyi'nin dergisi IP'nin yeni sayısı, “Federal Cumhuriyet'in özgüveni ve hatta güvenlik politikası iddialarını yeniden tanımlaması 2017 seçim kampanyasında neredeyse hiçbir rol” oynamadığı için büyük koalisyonu suçluyor. Ama artık, “başbakanın söylediği gibi, ‘biz Avrupalılar yazgımızı gerçekten kendi ellerimize almak zorunda' isek, Alman kamuoyuna, güvenlik ve savunma politikasının gerçekte ne anlama geldiğini açıklamanın” tam zamanıydı (“ama Bundeswehr [silahlı kuvvetler], halen kendisinden istenenleri karşılamayacak durumda.”).
 
Maas, bu güçlükle yüzleşmek istiyor. Tagesspiegel, onun, “Daha yüksek savunma harcamaları üzerine tartışmaktan kaçınmıyorum.” dediğini aktarıyor. Büyük koalisyon, her ne kadar askeri sınırlamanın sona ermesi için beş yıl boyunca yoğun bir şekilde kampanya yürütmüş olsa da, Maas, şimdiye kadar, toplumun, bu alanda, “bir söylemsel bitkisel yaşamda” tutulmuş olduğunu savunuyor. Bu, yalnızca, hükümetin toplumu olağanüstü bir şekilde askerileştirmeye hazırlandığı anlamına gelebilir. Zorunlu askerliğe dönülmesi, kadınlar ve erkekler için bir hizmet yükümlülüğünün uygulamaya konması ve nükleer silah sağlanması hakkındaki tartışmalar, gelmekte olan şeyin sadece bir denemesidir.
...
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler