54351-1.jpg

Amerika'nın azgın saldırganlığı onun doğası gereğidir

Amerikan emperyalizminin İran'dan Venezuela'ya uzanan güncel azgın saldırganlığı onun doğası gereğidir. kapitalist politikanın özüdür ki, bugün Ortadoğu halklarının karşısındaki en canlı ve en büyük tehdittir. İran'a yönelik emperyalist saldırganlığa net olarak karşı durmak, bu nedenle günün en yakıcı gereksinimlerindendir. Daha başka gerekçeye ihtiyaç var mı?

15 Mayıs 2019 Çarşamba
Suudi ve BAE tankerlerine “sabotaj” neyin işaretidir?
 
Önce Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanlığı açıkladı; ülkenin doğu sahilindeki El Fuceyra Limanı yakınındaki 4 ticari kargo gemisi sabotaja uğramıştı. Fuceyra Limanı, Hürmüz Boğazı'na 70 mil uzaklıkta. Bu açıklamanın ardından bu kez Suudi Arabistan'ın resmi haber ajansı duyurdu; sabotaja uğrayan tankerlerin ikisi Suudi Arabistan'a aitti ve ABD'ye petrol taşıyordu. Suudi Arabistan'ın resmi açıklamasında, uluslararası toplumun, deniz seyrüsefer ve yakıt tankerlerinin güvenliğini korumak, bu tür olayların enerji piyasaları üzerindeki olumsuz etkilerini ve küresel ekonomiye verdikleri tehlikeyi azaltmak için ortak sorumluluğu vurgulanıyordu.
 
“Uluslararası toplum” lafının emperyalizmin kod adı olarak kullanıldığı uzun zamandır iyi biliniyor; besbelli ki BAE ve Suudiler her zamanki bildik rollerini oynuyor, Ortadoğu'da ABD'ye gollük paslar atmaya çalışıyor. Hem ABD çok kısa bir süre önce, Basra Körfezi'nde ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına yönelik bir İran ya da İran vekili saldırısı hazırlığı olduğu yönünde istihbaratlar aldığını açıklamış ve bölgeye önce USS Abraham Lincoln uçak gemisi ile 4 nükleer kapasiteli B-52 bombardıman uçağından oluşan bir görev grubu gönderip, sonra da ek olarak USS Arlington adlı savaş gemisini ve bir patriot bataryasını gönderme kararı almamış mıydı?
 
ABD Denizcilik İdaresi geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “İran ya da onun vekil güçleri Basra Körfezi'nde, Bab el Mendeb Boğazı'nda, Kızıl Deniz'de ticari gemilere, petrol tankerlerine ya da ABD askeri gemilerine saldırı düzenleyebilir” dememiş miydi?
 
Bu gelişmeleri yorumlayan The Economist geçtiğimiz Cuma günü kapağını bu konuya ayırmış, ABD ve İran'ın savaşın eşiğine geldiğini belirtmiş, bölgede “savaş davullarının çalındığını” haber vermişti. Batı basını genel olarak aynı telden çalıyordu; “savaşın eşiğine gelinmişti”, “her iki tarafta da savaş yanlıları dizginleri ele geçirmişti”…
 
Sabotaj davet üzerine mi geldi?
Geçtiğimiz perşembe günü Amerikan yönetici elitinin itibarlı yayın organlarından biri olan The National Interest'e yazan Amerikalı güvenlik uzmanı Paul R. Pillar da Basra Körfezi'nde “savaşın eşiğine gelindiği” kanısındaydı ancak o bu duruma esas olarak ABD yönetiminde etkili konumda bulunan John Bolton ve Mike Pompeo'nun “İran'la bir savaşı kışkırtmak için ellerinden gelen her şeyi yapmasının” neden olduğunu düşünüyordu. (John Bolton's Middle East War Plans, May 9)
 
Pillar yazısında, Bolton ve Pompeo'nun İran'ı kışkırtmak amacıyla ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını vurgularken önemli bir noktaya dikkat çekiyor; ABD'nin bölgeye yeni savaş birimleri gönderme kararını açıklayan Bolton'un konuşmasında kararın nedeni olarak sunduğu “İran'ın ya da vekil güçlerinin Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarına yönelik saldırı istihbaratları”na dair ifadelerinin İran'ın bölgedeki rakiplerine bir savaşın kıvılcımını çakacak “olaylar üretmek için açık bir davet” anlamına geldiğini belirtiyordu.
 
Pillar, eski ABD Savunma Bakanı Robert Gates'in “Suudiler ABD'nin İran'la savaşmasını çok istiyor” sözüne atıf yapıyor ve İsrail Başbakanı Netanyahu'nun da bu konuda Suudilerden hiç geri kalmayacağını belirtiyordu. Pillar, Bolton'un İran'a savaş açmak için beklediği provokatif bir eylemin adreslerine, “açık davet” gönderilenlerin kimler olduğuna böyle işaret etmişti. Pillar'ın bu uyarısının üzerinden birkaç gün geçti ve sözü edilen “sabotaj” haberi geldi, hem de Pillar'ın açıkça işaret ettiği adreslerden…
 
“Kötü niyetlilerin komploları”
Obama yönetiminde ABD Savunma Bakanlığı yapan ve İran'la Nükleer Anlaşmasının imzalanmasında pay sahibi olan Chuck Hagel de katıldığı bir programda bölgeye dair ciddi kaygıları olduğunu, ABD yönetiminin “İran'ı çok tehlikeli yollardan rahatsız etmeye çalıştığını” belirtiyor ve “Beyaz Saray'da özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton gibi İran konusunda çok açık pozisyonu olan insanlar var” sözleriyle aynı noktaya işaret ediyordu.
 
Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı dün (13 Mayıs) paylaştığı mesajda, bu “kasıtlı sabotajla” ilgili profesyonel bir soruşturmanın başlatılacağını söylerken, olaya ilişkin “kendi okuma ve kavrayışlarının” bulunduğunu da belirtti. BAE ve Suudi yetkililerinin “sabotaj soruşturması” için ABD'den teknik yardım talep ettikleri haberi ise bu mesajdan bir süre sonra ajanslara düştü. Konuyla ilgili bir açıklama yapan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi olayın “endişe verici olduğunu” belirtti ve “bölgenin güvenliğine zarar vermek isteyenlere, kötü niyetlilerin komplolarına ve dış faktörlerin maceralarına karşı bölgedeki ülkelerin uyanık olması gerektiğini” ifade etti.
 
ABD ve Ortadoğu'daki müttefiklerinin çıkarlarına yönelik İran'dan ya da İran vekillerinden bir saldırı olasılığını ilk dillendirenlerden biri Pentagon ve ABD istihbarat örgütlerine yakınlığı ile tanınan Washington Post yazarı David Ignatius olmuştu. Geçtiğimiz perşembe günü bunu gündeme getiren Ignatius, saldırının Irak'taki Amerikan askerlerine yönelik olacağı yönünde istihbarat bilgilerinin bulunduğunu yazmıştı. Aynı gün İsrail'in Channel 13 News adlı televizyon kanalı ise, Suudi Arabistan'ın petrol ticaretine darbe vurmaya yönelik saldırı hazırlıklarını gündeme getirmişti. İsrail kanalında, Yemen'deki Husilerin Suudi Arabistan'dan Mısır'a petrol taşıyan petrol tankerlerine Bab el Mendeb Boğazı'nda saldırmaya hazırlandıkları iddia edilmişti. Yaşananlar, Channel 13 News'in “olayın” meydana geldiği yer hakkında değil ama “olay” hakkında hayli “içeriden” bilgilendirildiğini açıklığa kavuşturdu.
 
Avrupa'dan sükunet çağrısı
Avrupa Birliği yetkilileri dün Brüksel'de İran'la Nükleer Anlaşmanın geleceği ve bölgede artan gerilimi görüşmek üzere bir araya geldi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'da programını değiştirip AB yetkilileriyle konuyu görüşmek üzere Brüksel'e indi. AB yetkililerinin toplantısından önce basına açıklamalar yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, Basra Körfezi'ndeki gelişmeler hakkında, “kazayla bir çatışmanın yaşanması olasılığından çok kaygılıyız, şu anda sükunete ihtiyacımız var, tarafların birbirinin düşüncelerini öğrenmesi gerekiyor” dedi ve ciddi kaygılarını diğer AB yetkilileri ve ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ile paylaşacaklarını söyledi.
 
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas da Avrupalıların Nükleer Anlaşma'nın güvenlik için gerekli olduğuna inandıklarını ve bu anlaşmanın tam olarak uygulanması için çalışmaya devam edeceklerini ifade etti. Avrupalı yetkililer bunları ifade ettiler ama basına düşen kulis bilgilerine göre, Pompeo görüşmede, Nükleer Anlaşma'nın bütünüyle çöktüğünü kuvvetli biçimde savunacak ve Avrupalı yetkilileri İran'a karşı ABD ile ortak tutum alma yönünde ikna etmeye çalışacakmış.
 
Basra Körfezi'nde “caydırma devriyeleri”
CENTCOM komutanlığı ise dün paylaştığı fotoğraflarla, nükleer kapasiteli B52 bombardıman uçaklarının Doha'daki El Udeyd Hava Üssü'nde konuşlandığını ve görev uçuşlarına başladığını haber verdi. CENTCOM sözcüsü Albay Bill Urban yaptığı açıklamada, ABD Hava Kuvvetleri'ne bağlı F-15 ve F-35 uçaklarının, Basra Körfezi'nde İran'a yönelik “caydırma devriyeleri” gerçekleştirdiklerini duyurdu. Beyaz Saray'da bir grup gazeteciye açıklamalar yapan Trump, “durumu izliyoruz, eğer İran herhangi bir şey yaparsa, bu büyük bir hata olacak” sözleriyle tehditlerini bir kez daha tekrarladı.
 
Haaretz'in Ortadoğu yorumcusu Z'vi Barel, gelişmeleri ele aldığı yazısında, “sabotajın” ABD'nin “İran saldırganlığı” iddialarını görünüşte güçlendirdiğini ve olası saldırılara dair istihbarat bilgilerinin kaynağının İsrail istihbarat örgütleri olduğunu belirtmişti. Barel, “sabotajı” üstlenen kimse olmadığı gibi, konuya dair herhangi kesin bir bilginin de bulunmadığını belirtiyor, bir İran ABD savaşından en fazla İsrail, BAE ve Suudi Arabistan'ın fayda sağlayacağının altını çiziyordu.
 
İran'ın bir savaş değil, “bir politik denge noktası oluşturarak Nükleer Anlaşma'yı sürdürme ve ekonomik yaptırımlardan kurtulma peşinde olduğunu” belirten Barel, ABD'nin Kuzey Kore'ye karşı denediği taktiği İran'a karşı uygulama olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor. Buna göre, ABD'nin bölgedeki askeri güç yığınağı ve tehditleri, esas olarak karşı tarafı müzakere masasına oturtmada bir enstrüman olarak kullanılıyor. Barel bu taktiğin Kuzey Kore karşısında tutmadığını, İran karşısında tutmasının ise çok daha zayıf bir olasılık olduğu kanısında.
 
ABD İran'a karşı bu taktiği uygulamayı seçmiş olabilir, ancak bu taktik, son “sabotaj olayında” da açık biçimde görüldüğü gibi, provokasyonlara son derece açık bir ortam oluşturuyor. İngiliz Dışişleri Bakanı'nın belirttiği gibi, “kazayla bir çatışma” yaşanması olasılığı dahi mevcut koşullarda büyük bir savaşa giden yolu açma potansiyeli taşıyor.
 
Irak'ın işgaline giden günlerdeki gibi
Hangi taktiğin ürünü olursa olsun, bölgeye yönelik son askeri yığınak ve tehditler, Ortadoğu'da iki buçuk yıldan beri ABD, İsrail, BAE ve Suudi Arabistan eliyle pişirilen “İran'ı sınırlama” adlı oyunda kritik bir aşamaya gelindiğine işaret ediyor. Amerikan yönetici eliti içinden yansıyan aktardığımız kaygılar, durumun ne derece ciddi olduğunun en güçlü göstergeleridir. Amerikan Savaş Partisi, bir kez daha çok tehlikeli sularda yüzmeye başlamıştır.
 
“Kasıtlı sabotaj” olarak ifade edilen “savaş kıvılcımı çakacak olayları” ciddiye almak lazım, neden mi?
 
5 Şubat 2018'de New York Times'a yazan Lawrence Wilkerson, “15 yıl önce bu hafta ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell Birleşmiş Milletler'de Irak'a karşı yapılacak ‘önleyici bir savaş'ı satmak için kürsüye çıktı. Ben de onun Özel Kalem Müdürü olarak onun ‘savaşın tek seçenek' olduğu yolunda sunduğu fotoğrafı netleştirmesine yardım ettim” demişti.
 
Wilkerson, Irak'ın ABD ordusu tarafından istilasını Amerikan halkına ve dünyaya yalanlar ve sahte istihbarat belgeleriyle satan ekip içinde önemli bir pozisyondaydı. Wilkerson'ın Şubat 2018'de Irak Savaşı'nı nasıl “sattıklarını” anlatmasının nedeni, o günlerde benzer bir tehlikenin varlığından duyduğu rahatsızlıktı. O, Trump yönetiminin İran'la bir savaş için tıpkı kendilerinin geçmişte Irak'ta yaptığı gibi sahte gerekçeler yaratmaya çalıştığını gözlemliyor, Irak'ta yaratılan felaketler nedeniyle de bugün uyarıcı olmaya çalışıyordu.
 
Wilkerson, dün kendilerinin yaptığı şeyleri dillendiriyor, “bugün de Trump ve ekibi bunu yapmaya çalışıyor, eğer dikkatli olmazsak başaracaklar” diyordu. Mayıs 2019 ortalarında duruma bakıldığında gelinen aşama itibariyle o günden bugüne bir hayli yol almış oldukları görülüyor.
 
Kininden değil doğası gereği
İran tabii ki Irak değil ve dünya da 2003 dünyasından çok farklı ancak Ortadoğu halkları açısından ABD saldırganlığının boyutlarında herhangi bir değişim yok. Türkiye'deki, Irak'taki, Afganistan'daki, Katar'daki, Bahreyn'deki, Suudi Arabistan'daki, Ürdün'deki askeri üslerindeki füzeleriyle, denizlerdeki savaş gemileriyle, nükleer kapasiteli B52 uçaklarıyla, F 16 ve F 35'leriyle çevrelediği İran'ı “büyük bir tehlike” olarak satabilmek zaten ancak ABD emperyalizmine has bir meziyettir.
 
“Akrebin sokması kininden değil doğası gereğidir” derler; Amerikan emperyalizminin İran'dan Venezuela'ya uzanan güncel azgın saldırganlığı da onun doğası gereğidir. Lenin 1919'da, “dünya egemenliği, kısaca ifade etmek gerekirse, devamı emperyalist bir savaş olan kapitalist politikanın özüdür” diyordu. İşte o kapitalist politikanın özüdür ki, bugün Ortadoğu halklarının karşısındaki en canlı ve en büyük tehdittir. İran'a yönelik emperyalist saldırganlığa net olarak karşı durmak, bu nedenle günün en yakıcı gereksinimlerindendir. ABD emperyalizminin savaş uçaklarıyla, füzeleriyle, askerleriyle birlikte bölgeden defolup gitmesini istemek Ortadoğu halklarının en acil taleplerindendir. Irak, Libya, Suriye halklarının yaşadıkları, İran çapında bir ülkeye düzenlenecek bir saldırının bölgede ne tür sonuçlar doğuracağı hakkında yeterince açıklık sunuyor. Daha başka gerekçeye ihtiyaç var mı?
 
Cenk Ağcabay
sendika.org
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler