Nov-16-Paris-Peace-e1542389175892-1300x500.jpg

Çok taraflılık mı, uluslararası hukuk mu?

Düşündüğümüzün aksine, Avrupalıların desteklediği çok taraflılık, bugün ABD tarafından uygulanan iki taraflılıkla değil, ama uluslararası hukukla çelişmektedir. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından düzenlenen « Paris barış forumu », çatışmaları önlemek için yöntem oluşturmaktan daha çok sadece Avrupa’nın dört yüzyıl süren hegemonyasının kalıntılarını kurtarmayı deneme imkanı tanımıştır.

5 Aralık 2019 Perşembe
Paris barış forumu: her zamanki gibi, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'dan mükemmel bir sahneleme ve oyun, peki ama hangi içerik için?
 
Fransa geçtiğimiz günlerde « II. Paris Barış Forumu »nu düzenledi [1]. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'a göre, ABD'li mevkidaşı Başkan Donald Trump'ın ortadan kaldırmakta olduğu çok taraflılığın teşvik edilmesi söz konusudur.
 
Peki, bu doğru mudur? Asıl sorun bu mu?
 
Aksine gerçekler, Fransa da dahil olmak üzere Batılıların, SSCB'nin dağılmasından bu yana uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletlere karşı esaslı bir faaliyet yürütmekte olduğunu düşündürmektedir; bu forum dört yüzyıldan beri dünyanın geri kalanı üzerinde uyguladıkları iktidarı kurtarma fırsatından başka bir şey değildir.
 
Neler olup bittiğini daha iyi anlayabilmek için, biraz geriye dönelim:
 
Başkan Bill Clinton ve onun Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Anglosakson hukuk dili lehine uluslararası hukuk dilini terk ederek, sabırla tek tek tüm BM anlaşmalarını yeniden yazmaya koyuldular. Bu « modernizasyon » basit bir çeviriden ibaret değildir, gerçekte her türlü yargı kararını Anglosaksonlar lehine değiştirmeyi amaçlayan « Korbel doktrini »nin uygulamasıdır. Bu strateji, Başkan Oğul George Bush ve Profesör Korbel'in evlatlık kızı ve bu sıfatıyla Madeleine Albright'ın kız kardeşi Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından sürdürülmüştür [2].
 
Aynı Bill Clinton, İsrail'in işine gelen bir uzlaşmayı kabul etti ve bunu Güvenlik Konseyi'ne onaylattırdı. Artık Filistin'de « bir adam, bir ses » eşitlikçi ilkesine dayanan tek bir devletten değil, ama Güney Afrika bantustanları modelinde iki devletten söz ediyoruz.
 
Yine ABD Başkanı Bill Clinton ve aynı zamanda İngiltere Başbakanı Tony Blair'in teşvikiyle Atlantik İttifakı kendisini « mazlumların savunucusu » ilan etti, kötü Sırbistan'ı kınadı ve ona karşı bir « insani amaçlı savaş » yürüttü. NATO'nun ihlal etmesine izin verecek şekilde hukuk yerine ahlak ikame edildi.
 
Afganistan, Irak, Libya ve Suriye'ye karşı aynı akıl yürütme kullanıldı. Laura Bush, küçük kızların tırnaklarına oje sürmelerine izin verilmediği için Afganistan'a saldırılması gerektiğine; Colin Powell, 11 Eylül saldırılarıyla bağlantılı olduğu için Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i devirmenin gerekli olduğuna; Nicolas Sarkozy, kendi halkını katledeceği için Muammer Kaddafi'yi devirmek zorunda olduğuna ve Laurent Fabius « yeryüzünde yaşama hakkı olmadığı için » Devlet Başkanı Beşar Esad'ın kovulması gerektiğine inandırmaya çalışıyordu.
 
İnsani gerekçesi ya da İnsan Hakları kavramının kullanımı, Batı'nın İnsanlık ve İnsan Hakları konusundaki derin hor görüsünü gizleyememektedir. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nin, bunların arasında bir hiyerarşi öngördüğünü anımsatalım [3]. Üç temel hakkın « yaşamak, özgürlük ve kişinin güvenliği » olduğunu öne sürmektedir (3. Madde). Bu nedenle, ilk somut uygulama olarak köleliğe karşı mücadeleyi (4. Madde) ve ancak ondan sonra işkenceye karşı mücadeleyi (5. Madde) öne çıkarmaktadır. Oysa Batılılar Libya'da köleliği yeniden tesis ettiler ve Suudi Arabistan gibi köleci devletleri desteklemektedirler. Ayrıca, içerisinde bulunduğumuz 21. yüzyılın başında uluslararası sularda seyreden gemilerde, US Navy tarafından kaçırılan ve işkence gören 80.000 kişiyi anımsarsak işkence açısından çok kötü bir sicile sahiptirler [4].
 
İnsani, « insan haklarıcılık » söylemi, Birleşik Krallık'ın, sözde zulmü altındaki Rumları kurtarmak, gerçekte ülkelerini denetim altına almak için Osman İmparatorluğu'na nasıl saldırdığını akla getirmektedir: Londra, Sen Petersburg ve Paris'i 1827'de Yunanistan'ın bağımsızlığını tanımaya davet eder, ardından bu tanımadan hareketle ve Viyana Kongresi'nin kurallarını çiğneyerek, bu « bağımsızlığı » somutlaştırmak üzere, Konstantinopolis'e karşı « meşru » hale gelen bir savaş düzenler. Hukuku ayaklar altına alırken, bir yandan da ona saygılı olma görüntüsünü muhafaza etmek!
 
NATO'nun Yugoslavya'ya karşı savaşından bu yana BM yavaş yavaş gücünü yitirmiştir. Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulun ne düşündüğü NATO'nun umurunda değildir. Birkaç yıl içinde, sözleşmenin ihlaliyle, BM'nin « müdahale güçleri », « barışı koruma güçleri » haline getirildi. Artık, savaşan taraflar arasındaki bir ateşkes uygulamasının gözlemlenmesi değil, aynı zamanda taraflara, hatta kimi zaman aynı ülkenin siyasi partileri arasında bir çözümün dayatılması söz konusudur. Ve bugüne kadar NATO, « barışı korumak » için davet edilen tek askeri ittifaktır.
 
BM yönetimi, üyelerine hizmet etmek yerine NATO'nun hizmetine geçmiştir. Böylece, Siyasi İşler Direktörü Jeffrey Feltman'ın, barış için çaba sarf etmek yerine Suriye Arap Cumhuriyeti'nin kayıtsız şartsız teslim olmasına yönelik bir planı teşvik ettiğine tanık olabildik [5].
 
Güvenlik Konseyi'nin Batılı üyeleri, uluslararası hukukun koruyucusu olduklarını söylemektedir, ancak bunun örneğini ortaya koymaktan çok uzakta, işlerine gelmediğinde sıkılmadan bu hakkı küçümsemektedirler. Böylece Birleşik Krallık geçtiğimiz günlerde, bölgenin meşru sakinlerinin itirazına, Uluslararası Adalet Divanı'nın görüşü ve Genel Kurulun uyarısına karşın, Diego Garcia üssünün de yer aldığı Chagos takımadaları üzerindeki egemenliğini uyguladığını ilan etmiştir [6].
 
Uluslararası hukuk kaynağını 1899'daki Lahey Konferansından almaktadır. Çar II. Nikola'nın çağrısıyla düzenlenen konferans, bir silahsızlanma anlaşması için dönemin çeşitli güçlerini bir araya getirdi. Ancak Fransız Leon Bourgeois, devletler arasındaki sorunların oluşturulacak bir tahkim meclisinde çözüme kavuşturulmasını önerir; savaşları önlemenin tek yolu, medeni insanlar arasında olduğu gibi, tarafların karşılıklı çıkarlarını gözeten uzlaşmalar bulmaktadır. Bu kurum ancak iki tarafın önceden kendisini tanıması koşuluyla geçerlidir.
 
Bu Tahkim Meclisi, Milletler Cemiyeti'ne, ardından da BM bünyesine dahil edildi. Azak Denizi'nde Ukrayna ile Rusya arasında yaşanan anlaşmazlığın çözümü için mevcut prosedürün ortaya koyduğu gibi halen varlığını sürdürmektedir ve iyi çalışmaktadır.
 
Zamanla Milletler Cemiyeti, ardından da BM kuruldu. Yaygın kanaatin aksine, Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığı emperyal Japon, İtalyan faşist ve Alman Nazi rejimlerine değil, ama ABD'nin bu yapıda yer almak istememesine ve Britanya İmparatorluğu'nu halkların eşitliğini reddetmesine (Léon Bourgeois tarafından desteklenen Japon önerisine karşın) bağlanabilir.
 
Örneğin, uluslararası hukukun terk edilmesi, Fransa tarafından önerilen Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü'nün (OPCW) reformu ile ileriye doğru bir adım daha atılmıştır [7]. Bundan böyle, belirgin bir « etkililik kaygısıyla » kararlar basit çoğunlukla alınacak ve örgüt teknik araştırmalar sonucunda suçluları belirleyebilecektir.
 
Oysa OPCW, başlangıçta kimyasal silahları yasaklayan anlaşmayı imzalayan tarafların anlaşmaya uyup uymadığını denetlemekle sorumlu bir teknik ajanstır. Bütün imza sahipleri tarafından onaylanan çok katı prosedürler altında soruşturma yapma ve imzalayan tarafların oluşturduğu meclisin karar vermesi için somut bulguları ortaya koyma yetkisine sahiptir. Ceza hukukunda, dünyadaki hiçbir ülke polisin tek başına kendisini suçluları araştıran, suçlayan ve cezalandıran hakim ve cellat yerine koymasını kabul etmemektedir. Oysa Fransız reformunun OPCW'ye verdiği olağanüstü yetki tam olarak budur. Aynı reform, Antlaşmayı imzalayanların salt çoğunluğunun aldığı kararları onayladığından, bu kurum Batı politikasının bir aracı haline gelmiştir.
 
Birkaç yıldan beri, Batılılar yaptıkları tüm açıklamalarda ve bildirilerde uluslararası hukuka atıfta bulunmaktan kaçınmaktadırlar. Aksine, « kurallara dayalı çok taraflılık » lehine konuşmaktadırlar. Peki, hangi kurallar? En güçlülerin kuralları.
 
Şimdilik bu ikinci barış forumu (barış için değil) bir fark yaratmadı. Birinci foruma göre katılımcı devlet ve hükümet başkanlarının sayısı yarı yarıya daha azdı [8].
 
Thierry Meyssan
Çeviri: Osman Soysal
Voltairenet
 
------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] Paris Peace Forum, resmi internet sitesi.
 
[2] « La fulgurante intégration de Condoleezza Rice », par Arthur Lepic, Paul Labarique, Réseau Voltaire, 8 février 2005.
 
[3] “İnsan haklarının teori ve pratiği”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı , 5 Ekim 2019.
 
[4] « 17 prisons secrètes ont déjà remplacé Guantanamo », Réseau Voltaire, 3 juin 2008. “The secret behind Guantánamo, by Thierry Meyssan, Оdnako (Russia) , Voltaire Network, 20 May 2010.
 
[5] “Almanya ve Birleşmiş Milletler Suriye'ye karşı”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, El-Vatan (Suriye) , Voltaire İletişim Ağı , 28 Ocak 2016.
 
[6] “Birleşik Krallık, BM Genel Kurulu'na ve mahkemesine meydan okuyor”, Tercüme Osman Soysal, Voltaire İletişim Ağı , 28 Kasım 2019.
 
[7] “France proposes to change the by laws of the OIAC”, Translation Anoosha Boralessa, Voltaire Network, 6 May 2018.
 
[8] « Emmanuel Macron au Forum de Paris sur la Paix », par Emmanuel Macron, Réseau Voltaire, 12 novembre 2019.
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler