20081117_derin_dusunce_org_din_para.jpg

Kimin maslahatı; İslamın mı, İslamcının mı?

"Dikkatli olmak, uyanık olmak, bilgilenmek ve ilgilenmek lazımdır, aksi taktirde maslahat masallarıyla bizler dere tepe düz gidip de bir arpa boyu bile yol kat edemezken, maslahatçı atlılar Üsküdar’ı geçeceklerdir."

26 Mayıs 2016 Perşembe

Çalınan minarenin kılıfı: Maslahat

 

İNTİZAR - "Maslahat" kelime anlamı olarak, iyinin, doğrunun, uygun olanın, maksada yararlı olanın, yaraşanın yapılması gibi anlamlara gelir. Dolayısıyla tüm insanlarda adına maslahat demeseler de bu yönde bir çaba vardır. Tarih boyunca insan yeterliliği, düşünce yapısı ve arzuları doğrultusunda kendi yahut göz önünde bulundurduğu birilerinin veya bir şeylerin iyiliğini, doğruluğunu, maksada uygunluğunu gözetmiştir. Aklın da mantığın da gereği bu yöndedir, zira insan kendini ve önem verdiği şeyleri korumak adına bazen tavizler verebilmektedir. insanlar sahip olduğu şeyleri korumak ve mümkün olduğunda bunları artırmak için bir takım yararlardan vazgeçip, yapılmasının kendine ağır geldiği şeyleri yapmak zorunda kalabilirler. Bazen bunların yapılması da gerekmektedir, yapılmaması halinde daha büyük zararlar doğacak ve telafisi imkansız hasarlara neden olacaktır. Dolayısıyla "maslahat", anlamı gibi doğru, iyi ve yararlı bir şeydir ve gözetilmesi gerekmektedir. Dinimiz de maslahatı gözetmeyi önemsemiş ve bunu hatırı sayılır bir ciddiyetle tavsiye etmiştir. Maslahat bir nevi daha ileri atlayabilmek için geriye adım atmak gibi görülebilir. Bazen yapılan işleri daha ileri bir seviyeye taşıyabilmek için, geri adımlar atılarak, uygun zamanın ve şartların oluşması beklenmektedir. Buraya kadar söylenenler maslahatın tarifi, aklen ve mantıken gerekliliğini ortaya koymaktadır.

 

Takip edilen kimin maslahatı; İslamın maslahatı mı, yoksa şahsi maslahatlar mı? 

Ancak maslahatın sınırları ne olmalıdır? Buna kim karar verebilir? Karar verecek olan kimse hangi özelliklere sahip olmalıdır? Gerçekten yapılan işin maslahat olduğunun ölçüsü nedir? Tüm bu sorular cevabını bulduğunda İslamcı camianın röntgeni de çekilmiş olacaktır. Burada tabii ki insanların kişisel maslahatları konusunda söyleyecek sözümüz yoktur. Ancak bazen dava adına gözetilen maslahatların gerçekte kişisel maslahatlar olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Burada İslam adına, bize maslahat diye yutturulan, dayatılan bir takım şeylerin gerçekte kimin maslahatına olduğu sorusunu sormak istiyoruz. Evet maslahat vardır ve gözetilmelidir, ancak kimin maslahatı? İşte olayın can alıcı noktası tam da burasıdır.

 

"İslamcı"lıktan "maslahatçı"lığa: Emperyalist güçlere payanda olma, kapı kulluğuna evrilme süreci 

Genel anlamda günümüz insanlığının, özelde de İslamcıların düştüğü büyük bir hata vardır. Aslında bu hatadan da öte cehalet sınırlarında gezinilen bir aymazlık, kendini beğenmişlik ve hadsizlik olarak tanımlanabilecek bir ruh halidir. İnsanlar savundukları ve mensup oldukları davanın bekasını kendi bekalarıyla özdeşleştirmektedirler. "Kendisi varsa davası vardır, kendisi yoksa dava da onunla birlikte yok olup gidecektir" gibi bir safsataya kapılmışlardır. Aynı şekilde davalarının gücünü kendi güçlerine endekslemiştir bu hastalıklı ruh hali. Zaten dikkat edildiğinde ortada var olan mevcut problemlerin temelinde bu sorunun yattığı çok açık bir şekilde görülebilir. Ben varsam dava vardır, ben güçlüysem dava güçlüdür vehmi, insanı ben varlığımı sürdürmeliyim, ben güçlenmeliyim düşüncesine sevk eder. Dolayısıyla insan burada davasıyla kendisi arasındaki o ince çizgiyi korumakta zorlanır ve istisnalar dışında bu çizgiyi yerle bir etmekten kurtulamaz. Bu hastalıklı ruh hali, hemen hemen tüm ideolojilerin ön saflarında bulunan kimselerde maalesef vardır, buna tüm dinleri de katmakta bir mahsur yoktur. Özellikle İslam'da maslahat koyma ve gözetme yetkisi örfen âlimlerde havale edilmiştir. Gerçek anlamda bir âlim, içinde bulunduğu toplumun önderi ve onların rehberidir. Dolayısıyla insanları ulaştırmaya çalıştıkları hedef doğrultusunda, bir takım maslahatları gözetmek de onların uhdesine bırakılmıştır. Elbette Türkiye olarak belki de hiç bir alanda normal bir süreç ve yapılanma oluşturamadığımız gibi, siyasal İslam hareketinde de, normal bir seyir izlenememiştir. Siyasal İslam'ın belki de en büyük talihsizliği, toplumun siyasi bilince sahip âlimlerden yoksun olmasıydı. Âlimlerin olmadığı yerde doğan boşluk, ağzı laf yapan, adı konulmamış hiyerarşide bir alt basamağındaki insandan bir kaç kitap fazla okumuş kimseler tarafından dolduruldu. İslamcı cemaatleri az çok bilen kimseler durumun vahametini ikrar edeceklerdir. Bugün geldiğimiz noktadan bir zamanlar İslamcı hareketlere yön veren insanlara baktığımızda, bunların ne denli yetersiz, ne denli bencil, ne denli boş insanlar olduğunu acı bir şekilde görmekteyiz. Bu gelinen süreçte dimdik ayakta kalabilen, siyasal İslamcılığın hızla yayıldığı dönemdeki söylemlerini devam ettirebilen kaç insan, kaç abi, kaç hoca kalmıştır? Bütün bunlar yetersiz insanların kendilerini dev aynasında görerek, varlıklarını İslam'ın teminatı olarak telakki edip, İslami maslahat adı altında gerçekte kendi maslahatlarını gözetmelerinden kaynaklanmıştır. Bu İslamcı "abiler", geldikleri nokta itibariyle, İslam adına nasıl bir maslahat gözetmişlerdir ki, kendileri mal, mülk, makam sahibi olurken, İslam adına kuru bir isimden ve manasından koparılmış kavramlardan başka bir şey kalmamıştır? Elbette istisnaları tenzih ederek, eski İslamcı yapıların büyük çoğunluğu derneklere, STK'lara, vakıflara dönüşmüş, her biri iktidarın eteklerinden bir püsküle tutunarak, adeta iktidarın fikirsel lejyonerleri ve şuursuz kitlelerin oluşturduğu potansiyel oyları manipüle eden değersiz kuklalar haline gelmişlerdir. Bakın bugün din adamlarının bir çoğu iktidarın kendi azgınlığı için fetvalar veren çağdaş "Ebu Suud"lara, kanaat önderleri ise karakterlerinden sıyrılmış kapı kullarına dönmüş, iktidarın tüm kötülüklerine alkış tutmakta, mazeretler üretmektedirler. Üstelik tüm bunların kılıfı olarak da, maslahatı gözettikleri masalını anlatmaktadırlar. Eski idealist dava adamları, birden bire NATO'nun ve emperyalistlerin payandalıklarını büyük bir iştahla üstlenmekte, bunun mukabilinde ceplerini doldurmakta bir sakınca görmemektedirler. Özellikle Suriye konusunda, hepsi bilerek, kasten, isteyerek tüm çirkinlikleriyle, menfaatleri / maslahatları uğruna zalimlerle kol kola girmiş, hakkı hakikati savunan direniş eksenine küfürler yağdırmaktadırlar. Dün zalim dedikleri Suudiler bugün en yakın müttefikleri olmuş, kahrolsun diyerek meydanlarda ateşli sloganlar attıkları İsrail'in dostluğunu bile tiksindirici bir pişkinlikle sineye çekmişlerdir. Üstelik bunların İslam'ın maslahatı olduğu yalanını da insanların zekasıyla, aklıyla alay edercesine kusmaktan haya etmemektedirler. İşte insanın davasıyla arasındaki çizginin ne denli ince olduğunun ve genellikle bir kaç tavizden sonra bu çizgiden eser kalmadığının canlı şahididir İslamcılarımız. Siyasal İslamcılıktan maslahatçı Müslümancılığa evirilişin acıklı hikâyesidir bizim İslamcı abilerimiz.

 

Bir kısım alimler için Maslahatçılık; davalarını aslından koparıp çıkmaza sokarken, kendilerinin ise çıkarlarını temin ediyor

Bir de meselenin âlim geleneğinden gelen İslami hareketler boyutu vardır. Aynı hastalıklar, aynı tespitler bu âlimli hareketler için de maalesef söz konusudur. Üstelik kendini ruhen eğitememiş, İslami öğretileri sindirememiş, İslam'ın ahlakıyla ahlaklanamamış âlimlerin önünde ekstradan bir başka büyük handikap daha vardır. O da ilimdir. Gerçekten içselleştirilemeyen ilim, çoğu zaman insanla hakikat arasında bir perde, bir engel meydana getirmektedir. Âlim olmayan hareket önderlerinin hakla aralarındaki perde cehaletleriydi, ancak âlimlerin hakla aralarındaki perde üzücü bir şekilde bizzat ilmin kendisi olmaktadır. Âlim olamayanların cehaletle kendilerini İslam'la, davayla özdeşleştirerek düştükleri hataya, âlimler ilimlerinin vermiş olduğu özgüvenle daha çabuk ve daha çok düşmektedirler. Zaten örf olarak da maslahat koyma, toplumu yönlendirme yetkisini elinde bulundurdukları için, davalarıyla kendileri arasındaki o ince çizgiyi çeşitli mazeretlerle bir çırpıda geçmektedirler. İslam için, mektep için falan için filan için susmalıyız, şu işleri yapmayı bırakmalıyız, bu işleri sonraya atmalıyız, bunu yapmamamız lazım ama maslahat icabı şimdilik şöyle demeliyiz diyerek, mensubu ve önderi oldukları davayı sekteye uğratmakta bir sakınca görmemekte, ancak buna mukabil kendi yaşam standartlarında, gelirlerinde ve diğer ekstralarında herhangi bir sekteye uğrama durumu görülmemektedir. İşler hala tıkırında, gelirler artmakta evler ve arabalar sürekli model yükseltmekte, banka hesapları git gide kabarmaktadır. Adına maslahat dedikleri bir takım manevralarla savundukları dava saçma sapan bir mecraya sürüklenirken, bu maslahatlar sürekli kendilerinin çıkarına sonuçlanmaktadır.

 

Şahsi çıkarların temini peşinde koşmayı gözlerden saklayan sihirli perde: "Maslahat"

Peki tüm bu saçmalığın sebebi nedir? Neden insanlar kendilerini ve kendi çıkarlarını davalarının ve dinlerinin önünde tutmaktan çekinmiyorlar? Neden dava ve din adına maslahat kılıfıyla sürekli tavizler vermekten, geri adım atıp, onurunu çiğnetmekten çekinmiyorlar? Neden dik durmaktan kaçınıp, sürekli eğiliyorlar? Neden hakkı mecbur olmadıkça söylememeyi, mecbur kalınca da cılız bir sesle dile getirmeyi adet edinmişler? Neden zalim yöneticileri kızdıracak sözler söylemekten korkuyorlar? Ne karşılığında? Din adına ceplerini dolduracak, yahut benliklerini tatmin edecek bir takım girişimlerin akamete uğramaması için, dinin akametine göz yummayı nasıl içlerine sindirebiliyorlar? Makam sahibi bir yetkili karşısında yüzlerinde kesintisiz bir temenna ifadesini korumayı nasıl başarıyorlar? Kutsallarına küfreden ciğeri beş para etmezlerin yüzüne tükürmek yerine elini sıkmak için sıraya girmeyi nasıl vicdanlarına kabul ettiriyorlar? Bütün bu soruların cevabı bir tek sihirli kelimede gizli, "maslahat".

 

Hakikat için her şeyin feda edilmesi gerekirken, maslahata hakikat feda ediliyor

Yukarıda bahsettiğimiz İslam'ın bekasını, kendi bekasıyla, İslam'ın gücünü kendi gücüyle bağdaştıran, hastalıklı bir zihniyetin neticeleri tüm bunlar. Tüm benliklerini birilerinin insafına, iki dudağının arasından çıkacak kelimelere mahkum eden veya mahkum hisseden kimselerin, peşinde olacakları bir davaları olamaz. Çünkü her an korkularından veya tamahlarından kaynaklanan reflekslerle hakikati maslahata kurban etmeye meyillidirler. Şöyle bir bakın etrafınıza Sünniler Hazreti Ömer'in adaletinden bahsederler ama pek çoğu asla o tarif ettikleri adaletten yana olmazlar. Adalet her zaman maslahata feda edilir. Şiilerdeyse Hazreti Ali'nin, hazreti Hüseyin'in yüceliği gündemdedir. Ancak Ali'nin hakikati maslahata kurban etmeyişini pek çoğu asla pratikte kendi hayatlarına uygulamazlar. Ali eğer dinin bekasını bir kaç kişinin valilik karşılığında kendisine ordu toplamamalarında görmüş olsaydı bu maslahatı uygulardı şüphesiz. Ancak Ali asla kendisinin bekasıyla dinin bekasını özdeşleştirmedi. O dinin bir sahibi olduğunu idrak etti ve emrolunduğu şeyi dosdoğru yaptı. Kim, hangi âlim Ali'den daha vazgeçilmezdir? Ali hakikat için her şeyini feda etti ama asla hakikati maslahata kurban etmedi. Aynı şekilde Hüseyin hakikat için, din için ailesiyle beraber kendini feda etti. Tabii ki biz her zaman her dönemde her şart altında Hüseyin gibi davranılsın demiyoruz, ancak bu değerlerin ve bu ölçülerin azami bir dikkatle korunması gerektiğini savunuyoruz. Tabii ki, yeri geldiğinde davanın selameti için geri adım atılabilir, ancak atılan bu geri adamın gerçekten davanın mı yoksa din adına ahkam kesen kimselerin mi maslahatı olduğu çok iyi tespit edilmelidir. Herkes din adına, dava adına bir takım maslahatlar gözettiğini iddia etmektedir, aynı din ve aynı dava adına gözetilen maslahatların bu kadar taban tabana zıt olması zaten ortada bir bit yeniğinin olduğunu göstermektedir.

 

"Maslahatçılık"; mal, makam, güç edinmek için kullanılan bir yöntem

Etrafımızdaki İslamcıların maslahat anlayışları günü ve yevmiyeyi kurtarmaktan öteye gitmemektedir. Bu çok acı bir gerçek olarak yüzümüze çarpmaktadır. Çünkü geçmişte maslahat adına yapılan şeyler gerçekten İslam'ın maslahatı gözetilerek yapılmış olsaydı, İslamcıların bugünkü durumu çok farklı olurdu. geçmişte maslahat adına verilen tavizler ve atılan geri adımların daha ileri sıçramak üzere yapılmadığı aşikardır. Bu durumda gözetilen bu maslahatlar kimin maslahatlarıydı? Bunun cevabını o günlerde maslahat adına kararlar alan abilerin ve âlimlerin bu günkü durumlarında gizlidir. O günlerde evi arabası malı mülkü olmayan abilerin ve âlimlerin bugün apartmanları, daireleri, lüks arabaları, malları mülkleri varsa onlar kendi maslahatlarını gütmüşlerdir. Hadi bakın hemen etrafınızda tanıdığınız abilere, âlimlere, bir muhasebe yapın hemen. Sonuç muhtemelen canınızı acıtacaktır, ama hakikat ve doğrular insanın canını acıtır.

 

İslam'ın maslahatini gözetmenin neticesi bedel ödemektir

Hakikat peşinde koşan ve varını yoğunu hakikate feda etmekten çekinmeyen insanların, kimin adımlarını takip ettiğine dikkat etmesi gerekmektedir. Ölçümüz hak olmalı, şahıslar değil. Falan âlim, filan abi şöyle takvalı, şöyle bilgili, böyle ahlaklı sözlerinden çok, o insanın dirhemle olan imtihanına bakmak gerekmektedir. İslam'ın maslahatı adına yaptıkları şeylerin gerçekten İslam'ın mı yoksa kendi ikbalinin maslahatı mı olduğunu iyi tahlil etmek lazım. Hüseyni nutuklar atıp, ilk zorlukta İmam Hasan barışından dem vuranları dikkatle takip etmemiz lazım. İmam Hasan barış yapmak zorunda kaldı, ordusunu toplamış savaşa gidiyordu, ama ihanete uğradı ve mücadele için her yolu denedi, tüm çareler tükendikten sonra gerçekten İslam'ın maslahatı için barış yaptı. Gerçekten İslam'ın maslahatı olduğu çok aşikârdır, çünkü o barışla İslam tamamen yok olma tehlikesinden kurtulmuş ve hakikatin geleceğe taşınması sağlanmıştır. Maslahat budur, yoksa mücadele etmeden, tüm yolları denemeden, çareleri tüketmeden, maslahat adına eğilmek, bükülmek zelil duruma düşmek tamamen kişisel menfaatlerin yol açtığı bir sefilliktir.

 

Üsküdar'ı geçen maslahatçı atlıların nalları altında ezilen davalarıdır

Dikkatli olmak, uyanık olmak, bilgilenmek ve ilgilenmek lazımdır, aksi taktirde maslahat masallarıyla bizler dere tepe düz gidip de bir arpa boyu bile yol kat edemezken, maslahatçı atlılar Üsküdar'ı geçeceklerdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler