7876306.jpg

Amerikan aldatmacası

Amerika Birleşik Devletlerinin tarihi, varılan anlaşmaların reddedilmesi ile doludur. Amerikan kültürünün bakış açısıyla ahlaki görev (!) anlaşan taraflar arasındaki güç dengesinde daha iyi bir değişimi yansıtan başka bir ittifakı imzalamaktan kendisini alıkoyan ve artan olanakları sınırlayan bir ittifakı reddediyor.

27 Mart 2018 Salı

İNTİZAR - Bugünlerde 21. yüzyılın ilk savaş suçu, yani Irak'ın işgali ve NATO ile bir dizi ülke tarafından uluslararası yasalar, sözleşmeler ve Güvenlik Konseyi çerçevesi dışında ülkenin yıkıma götürülmesinin yıldönümünü yaşıyoruz. Bu ittifakı yöneten Amerika ise, Güvenlik Konseyi ya da uluslararası kanunları kendisine bir engel olarak görmüyordu. Suriye'ye karşı küresel saldırı, Irak ve Suriye'deki azgın, fanatik ve vahşi grupları desteklemesi ve Suriye, Yemen ve Libya saldırıları ise ABD'nin diğer suçlarıdır. Amerika'nın yakın ya da uzak tarihini okuyanlar, Amerika'nın genel olarak sözlü anlaşmalarına güvenmenin mümkün olmadığı sonucuna kesin bir şekilde ulaşırlar. Şöyle ki, Amerika'nın “sözleşme” kültürü ülkeyi, ister özel sektör olsun ister genel, ister dost ya da dostu olmayan ülke olsun, bir taraf ile vardığı sözleşme, anlaşma veya yazılı taahhütten vazgeçmeye götürüyor.

Bu kültür, taraflar arasındaki sözleşmenin, anlaşma imzalandığında geçerli olan güç dengesinin sonucu olduğu gerçeğine dayanıyor. Tüm taraflar için içinde bulunduğu durumunu iyileştirmeye çalışmak, hayatın kanunudur. Bu bağlamda sözlü veya yazılı ittifak, durumunu iyileştirmek isteyen taraf için bir yük halini alıyor. Dolayısıyla, Amerikan kültürünün bakış açısıyla ahlaki görev (!) anlaşan taraflar arasındaki güç dengesinde daha iyi bir değişimi yansıtan başka bir ittifakı imzalamaktan kendisini alıkoyan ve artan olanakları sınırlayan bir ittifakı reddediyor.

Amerika Birleşik Devletlerinin tarihi, varılan anlaşmaların reddedilmesi ile doludur. Burada, uluslararası ve stratejik ilişkiler açısından önemli bir yer sahibi olan iki anlaşmadan söz edeceğiz. Aynı zamanda başka ekonomik, siyasi ve kültürel ittifaklara da işaret edeceğiz. Birincisi, Amerika'nın “ABM” anlaşması olarak bilinen Anti Balistik Füze anlaşmadan çekilmesidir. 2001 yılının sonlarında, Bush yönetimi tarafından bildirilip, 2002 yılında uygulanan bu çekilme tek taraflıydı, çünkü Amerika Birleşik Devletleri, bu anlaşmaya bağlı kalmanın ülkenin çıkarlarına hizmet etmediğini düşünüyordu. Nitekim ABD, “ABM” anlaşmasının yasakladığı balistik füzelere karşı füze savunma sistemi kurmayı planlıyordu.

1972 yılında Sovyetler Birliği ile ABD arasında imzalanan bu anlaşmanın önemli bir yeri vardır. Zira anlaşma, stratejik silahların sınırlandırılması görüşmelerinin sonucunda geldi. “SALT” anlaşması olarak bilinen anlaşma buna eşlik etti. 1972 yılında görüşmeler sonucu SALT – 1 anlaşması imzalanırken, bu görüşmeler 7 sene süren SALT -2 anlaşmasından sonra, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki teknolojik ve stratejik silahların dengesizliğinden dolayı görüşmeler durduruldu. Ancak daha da önemlisi, “ABM” anlaşması Bush yönetimine kadar 30 yıl boyunca sürdürüldü. Rusya ve ABD arasındaki silahlanma yarışı ise, 2000 yılında Vlademir Putin'in liderliğe gelişinden iki yıl sonra başladı.

Bush yönetiminin “ABM” anlaşmasından çekilme kararı, Rusya devlet başkanının, ülkenin askeri gücünü geliştirme kararı ile karşı karşıya geldi. 2018 yılı mart ayının başındaki son konuşmasında bunu ortaya koyan Putin, bu konuşmadan birkaç gün sonra Amerika'da yayın yapan “NBC” kanalına verdiği röportajda, Amerika'nın silah yarışındaki sorumluluğunu vurguladı. Putin'in, Amerika'nın savunma sistemlerinin, Rusya'nın modern füze sistemleri ile karşılaşmak için yeterli olmadığına dair sözleri, Pentagondaki yetkililer da dâhil, Amerikalı askeri liderlerin çoğunluğu tarafından ciddiye alındı.

Bugün, ABD ve İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere müttefiki olan Batılı ülkelerin defalarca itiraz etmesine rağmen, Amerika'nın İran İslam Cumhuriyeti ile nükleer anlaşmadan çekilmesi Beyaz Saray'da çokça konuşuluyor. Bu, Amerika'nın yaptığı anlaşmaları kayda değer görmediğini ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şeye önem vermediğini gösteriyor. Yönetimin değişmesi, uygulamaların da değişeceği anlamına gelmiyor. Amerika'nın süregelen bu uygulamaları, uluslararası yasaların yanı sıra, uluslararası ve diplomatik normlara da aykırıdır.

80'lerin sonlarında, henüz Sovyetler Birliği yıkılmadan önce, Amerika'nın Sovyetler Birliği ile sonuca varılmamış anlaşmaları vardı. Bu anlaşmalar, NATO'nun Avrupa'da doğuya doğru genişlemeyeceği gerekçesiyle, Sovyetler Birliğinin, Almanya'nın birleşmesini kabul etmesine yol açtı. Ayrıca, Ukrayna'nın Avrupa Birliği, NATO ve Rusya arasında bir engel oluşturduğu konusunda da fikir birliği sağlandı. Bu, Bush yönetimi ile yapılan anlaşmaydı, ancak Clinton yönetimi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Rusya'nın zayıf bir başkanı olan Boris Yeltsin'in gelişinden yararlanarak onu veto etti. Konu hakkında bir yazılı metin olmayışı, Clinton yönetiminin gerekçesi oldu. Gorbaçov, Bush, Alman şansölyesi Helmut Kohl ve NATO liderleri arasında meydana gelen sözlü anlaşmaya dair kesin kanıtlar olmasına rağmen, 90'lardaki Balkan savaşı, Yugoslavya'nın parçalanması ve Bosna Hersek trajedisi ile sonuçlandı. ABD'nin Sırbistan'a yönelik saldırısı ve bölgeye uzun süre boyunca düzenlediği hava bombardımanları, kendisine boyun eğdirdi. Dolayısıyla Rus müttefikini küçük düşürerek yermiş oldu.

İkincisi, Trump yönetiminin 2015 yılında Paris'te imzalanan iklim anlaşmasından çekilme kararı. Endüstriyel üretime kısıtlamalar getirmek ve çevreyi korumak için teknolojiden faydalanarak küresel ısınmayı engellemeyi hedefleyen bu anlaşmadan çekilme kararı, Trump'ın aldığı ilk kararlardan biriydi. Zira küresel ısınmayı, Amerika'nın endüstriyel üretimi üzerine kabul edilmez kısıtlamalar ve masraflar yükleyen bir şehir efsanesi olarak görüyordu. Buradaki ilk trajedi, Amerikan Başkanının radikal evangelistlerin anlatılarına inanmasıdır. Diğeri de, bunun gerçek dışı bir bakış açısı olmasıdır. Bu anlatıları çürütmek üzere, bilim insanları neredeyse tam bir görüş birliği içinde olsa bile, ABD Başkanı, eski Başkan Barak Obama'nın başarısı olarak adlandırılan bu anlaşmadan çekilme kararı aldı. Anlaşmadan çekilmenin yansımaları, ABD ve dünya için çevre açısından korkunç sonuçlar doğuracak ve mevcut ABD yönetiminin inandığı gibi, ABD enstitüsüne fayda değil zarar olarak geri dönecektir.

Ekonomik düzeyde, Dünya Ticaret Örgütünün gümrük tarifelerini azalttığı ya da ortadan kaldırdığı sırada ABD tarafından imzalanan tüm anlaşmalar, mevcut yönetim ile bir rüzgar esintisi haline geldi. Amerika Başkanı, çelik ve alüminyum ithalatında gümrük tarifeleri uyguladı. Aynı şekilde Çin'e ticari dengelerde eşitsizlik bahanesiyle, 60 milyar dolar değerindeki ürünleri için gümrük tarifeleri uyguladı. Tabi ki hem müttefikleri, hem de düşmanları üzerinde etki uyandıran bu karar, Dolar'ın zaten sarsıntılı olan durumunu daha da istikrarsız hale getiren döviz kurundaki savaşlar ve ticaret savaşları gibi vahim sonuçlara neden olabilir. Beyaz Saray'da ekonomi danışmanlarının görüşlerine aykırı olan bu karar, bazı istifalara da sebep olabilir.

Dış politika düzeyinde ise, Amerika Birleşik Devletleri uluslararası yasalar ve Güvenlik Konseyinin kararlarını umursamıyor. Irak işgali, Suriye'nin bazı bölgelerine saldırı ve ordunun mevkilerini bombalamak gibi kararları uygularken, Güvenlik Konseyinin dışında adımlar atan Amerika, uluslararası bir ceza da almıyor. Aksine, tüm yaptıkları karanlıkta kalıyor.

Buna Amerika Birleşik Devletleri Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Niki Haley'in, herhangi bir delil ve Suriye ve ABD'nin yanında durmayan diğer tüm devletlere yönelik bir tehdit ve her hangi bir delil olmaksızın, Rusya ve İran'a yaftaladığı suçlamaları da eklediğimizde, görüyoruz ki zorbalık, Amerika Birleşik Devletlerinin temel diplomasi yöntemidir.

ABD Büyükelçiliğinin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması kararı da, uluslararası kanunlara ve sözleşmelere aykırıdır. Aynı şeklide Siyonist varlığın işgal edilmiş topraklarda sömürgeyi sürdürmesi için Amerika'nın finansman sağlaması da uluslararası yasalara aykırıdır. Amerika Birleşik Devletleri, bu konuda bir kısıtlamayı kabul etmiyor. Siyonist rejim için arabuluculuk yaparken Filistin yönetimine verilen vaatlerin ise, birer hile ve aldatmacadan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Burada, Suriye Eski Devlet Başkanı Hafız Esad ve mevcut Devlet Başkanı Beşar Esad'a danışmanlık yapan Dr. Buseyna Şaban'ın kitabına değinmek istiyorum. Kitap, Suriye ve ABD arasındaki görüşmeleri, ABD'li liderlerin müzakereler sırasında ortaya koyduğu ikiyüzlülükleri ve ABD'li yetkililerin kapalı odalarda söylediklerini, halka açık konuşmalarında reddettiklerini içeriyor! Bu ikiyüzlülük, Lübnan'a gönderilen Amerikalı elçi David Satterfield için de geçerlidir. Öyle ki bu elçi, Güney Lübnan karasularına giren 9'uncu gaz sahası konusunda Lübnan hükümeti ile Siyonist rejim arasında arabuluculuk yaptığını iddia etmiş, Siyonist rejimin bakış açısının, Lübnan'ın deniz ekonomisi için bir sınırlandırmanın, uluslararası hukukun ihlali olduğunu düşündüğünü aktarmıştı.

Burada, Güvenlik Konseyinin 2011 yılında Libya'da hava uçuşlarının yasaklanması ve sivillerin korunması zorunluluğu hakkında alınan 1973 sayılı kararına ilişkin, Rusya'nın Amerika ve Batılı ülkeleri hilekârlıkla suçlaması, ABD ve Rusya arasındaki ikili ilişkide temel bir ayrıntı oluşturduğu için üzerinde durulması gereken bir diğer olaydır. Rusya bu konuda, Libya'ya karşı NATO saldırısının başlatılması, ülkenin yıkılıp harap olması ve Libya Devlet Başkanının öldürülmesi için ABD, Fransa ve İngiltere'nin bu karardan faydalanıldığını düşünüyor. NATO'nun Güvenlik Konseyi kararı için üstlendiği açıklamanın, BM kararının metnine ve ruhuna aykırı olması Rusya'yı çok kızdırdı. Bu durum, Güvenlik Konseyinde ve meydanlarda Suriye'nin varlığına karşı verilen küresel savaşta, Suriye devleti ile sıkı ve saldırgan bir ittifak kuran bir diplomasi uygulamasına yol açtı.

Bu noktada, ABD'nin eski Dışişleri Bakanı John Kerry'nin anlaşma imzalaması için Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile Suriye'de gerginliğin azaltılması konusunda görüşme girişimlerine dikkat çekmek istiyorum. Bu girişimler daha sonra yine ABD yönetimi içindeki kişiler tarafınca başarısız hale getirilmiştir. 2016 yılında Deyr ez-Zor bölgesinde Amerikan güçlerinin Suriye Ordusuna saldırması, Suriye ordusunda pek çok kayıplara ve IŞİD gruplarının Suriye yönetimine ait bölgeyi işgal etmesine yol açmıştı. Saldırıdan sayılı günler önce, Lavrov ile Kerry arasındaki varılan anlaşmaya rağmen saldırı düzenlendi. Son olarak Amerika ve Rusya arasında doğrudan çatışmayı engelleyen karşılıklı bir “anlaşma” olmasına rağmen, bu yılın başında Deyr ez-Zor bölgesinde Rus birliklerine düzenlenen saldırı, özel Rus güvenlik şirketlerine bağlı olan Rus kuvvetleri arasından 100'den fazla kişinin ölümüne yol açtı. Rusya'nın bu konuda doğrudan uyarıda bulunması ve daha sonra Rusya Cumhurbaşkanı'nın, Rusya'nın müttefiklerine karşı düzenlenen bir saldırıyı kendine saldırı gibi göreceği ve bunu aynı şekilde cevaplayacağı konusunda açıklama yapması gerekiyordu. ABD bir kez daha kendi sözünü çiğnedi.

Ortadoğu bölgesine gelince, Amerika'nın davranışları bazı müttefiklerinde kuşku uyandırıyor. Kürdistan bölgesi liderleri ile karşılıklı alışverişleri, Bağdat, Tahran ve Şam yönetimleri üzerine oynadığı bahislerinin düşmesine yol açtı. Kürt liderler ise ABD'nin onları terk ettiğini hissediyor. Ancak görünüşe bakılırsa, Suriye'deki Kürt liderliği, Amerika ile ittifak topunu geri aldı ve Afrin'de ve belki de Münbiç, Ayn Arab ve Kamışlı bölgelerinde kendisini tek başına Türk Ordusu ile karşı karşıya buldu. Diğer yandan, Amerika'nın konumuna karşı Türkiye'nin giderek dikkatinin ve kuşkusunun arttığını görüyoruz. Güven, iki taraf arasında neredeyse hiç yok. ABD Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass gibi bazı Amerikan diplomatların, Türkiye ile ittifakın gereksiz görüldüğü ve Kürtler ile ittifakın daha önemli olduğuna dair açıklamalarına şahit oluyoruz. Bu bağlamda Amerika'da, askeri müttefiki olsa bile Türkiye'nin dost olmadığı sesleri yükseliyor.

Amerika'nın anlaşma fesihleri, siyasi, askeri, ekonomik alanlar ile sınırlı değil, spor ve kültürel alanları da kapsıyor. 1980 yılında Amerika'nın Moskova'daki olimpiyatları boykot ettiğini ve aynı şekilde, ABD'nin UNESCO'dan çekilmesini de unutmuş değiliz. Öyle ki Amerika bu kurumun kurulmasında pay sahibi olmuş ve Siyonist çıkarlarını tehdit etmediği sürece desteklemişti. Şimdi ise, Amerika Büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınması kararı karıştı oylamanın akabinde ABD, Birleşmiş Milletlere olan finansmanını azalttıktan sonra, UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı)'a olan katkısını kesiyor. Entrika ve hile, daima Amerika'nın kararlarında önemli bir esas halini almıştır. Amerika, çıkarlarına ve itibarına zarar verse bile her şeyden önce kendini düşünür!

Verdiği sözlerine gelince, burada ABD'nin tartışmaları konusuna girmeyeceğiz. Çünkü ABD, Avrupalı müttefiklerine bile saygı duymuyor. Dolayısıyla, Avrupa ve Amerika arasındaki güç dengesi, hala Amerika' nın lehine olsa da, Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenirliği hakkındaki sorular daha ciddi bir hal alıyor. ABD ile bazı Avrupa ülkeleri, Siyonist rejim ve Arap Yarımadası'ndan bazı ülkeleri ile birlikte, başta Çin olmak üzere Rusya ve Direniş Ekseni'ne karşı stratejik bir savaşa girebilir mi? Özellikle de Batı ülkeleri arasındaki güven sarsıntı halindeyken bu soru, ABD ve Avrupa hükümetlerinin cevaplayamadığı risklerle doludur. Amerika hala, kendisine pahalıya mal olacak her hangi bir cevabın verilmeyeceği ve Batı ittifakını parçalamadan Direniş Ekseni ve Rusya ittifakına vurmanın mümkün olduğuna inanıyor.

Bu gözlemler, Rusya ve Çin gibi gelişmekte olan ülkelerin, Amerika Birleşik Devletleri'nin dürüstlüğü, yani verdiği sözlerin güvenirliğinden kuşku duymasını sağlayan anekdotlardan birkaçıdır. Rusya ve Çin'e karşı Amerika'nın saldırgan pozisyonu, onlarla yaptığı anlaşmalara rağmen, onlara dayattığı yaptırımların, uluslararası kanunlara göre herhangi bir meşruiyeti olmayan yaptırımlar olduğunu doğruluyor. Tüm bunların ardından Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenmek mümkün müdür? Peki, ABD'nin saygı göstermediği uluslararası yasaların gücü nedir?

Ziyad Hafız
Kaynak: Al-Binaa
Çeviri: Merve Soydaş
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler