benjamin-netanyahu-unidos-jerusalen-israel_lprima20171206_0006_1.jpg_78367488.jpg
  • Anasayfa» 
  • Analiz»
  •  Suriye krizinde gelinen nokta: Amerika çıkışa yönelirken, İsrail İran karşısında yalnız kaldı

Suriye krizinde gelinen nokta: Amerika çıkışa yönelirken, İsrail İran karşısında yalnız kaldı

Suriye'de yaşanan büyük kaosun aslında ne anlama geldiği şimdi gelinen noktada daha iyi anlaşılabiliyor. Suriye'deki kaosun sebebinin; Batılı egemen güçlerin ve onların bölgedeki ortaklarının çektiği "halkın demokrasi talebi", "diktatörlük suçlaması", "insan haklarına dair talepler" gibi perdelerden ziyade İsrail'in beka problemi olduğu bu gün daha net görülebiliyor.

20 Nisan 2018 Cuma
İNTİZAR - Michel Chossudovsky, “Büyük İsrail”: Ortadoğu için Siyonist Plan - Kanlı “Oded Yinon Planı” ile ilgili metnin ön sözünde asalında bu gün Batı Asya'da yaşanan büyük kaosun hangi sebeple oluşturulduğunu gayet büyük bir açıklıkla ifade ediyor: 
Büyük İsrail, mevcut Arap devletlerinin parçalanarak daha küçük devletlere dönüşmesini gerektirmektedir. Plan, iki ana temel üzerine oturtulmuştur. İsrail hayatta kalabilmek için 1) bölgesel bir imparatorluk olmak ve 2) bütün mevcut Arap devletlerinin dağılarak küçük devletlere dönüşmesi için bütün bölgenin bölünmesini etkilemelidir. Buradaki ‘‘Küçük'' kelimesi her bir devletin etnik ve mezhepsel kompozisyonuna bağlı olacaktır. Sonuç olarak, Siyonist beklenti; mezhepsel ayrılıkları olan devletlerin, İsrail'in uydusu ve ironik bir şekilde ahlaki meşruiyetinin kaynağı olmalarıdır. Bu, ne yeni bir fikirdir, ne de Siyonist stratejik düşünce sisteminde ilk kez ortaya çıkmaktadır. Aslında, bütün Arap devletlerini daha küçük parçalara bölmek yıllardır sürekli yinelenen bir temadır.
 
Bu açıdan bakıldığında Suriye ve Irak savaşları, İsrail'in bölgesel yayılmacılığının bir parçasıdır.
Özetle Batı Asya'da yaşanan: başta Amerika olmak üzere Batılı egemenlerin İsrail'in beka probleminin çözümü için olabildiğince büyük bir kaos oluşturularak bölgenin yine olabildiğince küçük devletçiklere bölünebilmesinin zeminini oluşturabilmektir. 
 
İsrail'in beka pobleminin çözümü için 1982 yılında hazırlanan bu tip planların hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engeli 1979 yılında İran'da gerçekleşen "İslam İnkılabı" oluşturmuştur.
 
İran İslam İnkılabı'nın en belirgin hedefi Siyonist İsrail'in yok edilerek işgal edilmiş Filistin topraklarının tekrar sahiplerine, yani Filistinlilere verilmesi olarak dikkat çekti. Bu hedef hala varlığını büyük bir canlılıkla ve ete kemiğe bürünmüş olarak devam ettiriyor. 
 
İran İslam İnkılabı ile birlikte zaman içerisinde Hizbullah, Filistinli direniş örgütleri gibi direniş unsurlarının mukavemeti arttı. Bu süreçte en önemli halkalardın biri de Esad yönetimindeki Suriye idi. Bu gün artık "Direniş Ekseni" diye isimlendirilen yapının özünü bu yapı, yani başını İran'ın çektiği Suriye, Hizbullah ve Filistinli direniş örgütlerinin oluturduğu yapı oluşturuyordu. Daha sonra; Irak ve Yemen'deki Ensarullah hareketinin de dahil olduğu ve İsrail için tehdit oluşturan bu denklemin bozulabilmesi maksadıyla en önemli halka olan Suriye'deki mevcut Esad yönetimi devrilmek üzere hedef alındı. Tabi bu yapılırken daima bir takım perdelerden yararlanıldı; İnsan hakları, demokrasi talebi, diktatörlük suçlaması, reform yapılması talebi gibi talepler öne sürüldü.
 
Bu gün gelinen noktada bütün bunların hiç bir karşılığının olmadığı daha iyi görülebilmektedir. Maksat bütün bir İslam coğrafyasının tam ortasında adeta bir nokta gibi kalan İsrail'in bekasını temin edebilmektir. Binlerce insanın kanı sadece bu maksadı gerçekleştirebilmek için dökülmüştür. 
 
Direniş Ekseni'nin söz konusu planlar karşısında ortaya koyduğu karşı operasyonlar neticesinde bu gün artık başta Amerika olmak üzere Batılı egemen güçlerin bu planları boşa çıkarıldığı gibi bölgeden çekip gitmek zorunda kalmışlardır. Al-Monitor'un haftalık değerlendirme yazısında bu durum çok net bir şekilde ortaya konuyor...  
 
Suriye'yi vurduktan sonra Trump tekrar çıkış stratejisine yöneliyor
 
ABD Başkanı Donald Trump'a göre "Amerikalılar ne kadar kan dökerse döksün, ne kadar kaynak harcarsa harcasın Ortadoğu'ya kalıcı barış ve güvenlik getiremez.
 
Trump: Ortadoğu “sorunlu” bölge
 
ABD, Suriye'de yeniden kimyasal silah kullanılırsa “ateşe hazır” olduğunu söylüyor olabilir ama Trump yönetimi Suriye'den çekilme planını sürdürüyor.
 
Başkan Donald Trump, 14 Nisan'da ABD, İngiltere ve Fransa'nın Suriye'deki kimyasal silah tesislerini füzelerle vurduğunu kamuoyuna duyururken Suriye ve bölgeye yönelik genel yaklaşımını da anlattı. Bu yaklaşımda İslam Devleti'nin (İD) -IŞİD- geri kalan unsurlarının temizlenmesi hariç ABD'nin rolünün büyük ölçüde aşağı çekilmesi öngörülüyor.
 
Trump şöyle konuştu: “Amerika hiçbir koşulda Suriye'de süresiz kalmayı amaçlamıyor. Başka ülkeler katkılarını artırırken biz de savaşçılarımızı geri getireceğimiz günü dört gözle bekliyoruz.”
 
ABD'nin bölgesel dostlarına seslenen Trump şöyle dedi: “Ortaklarımızdan kendi bölgelerinde güvenliği sağlamak için kaynaklara, teçhizata ve İD'le -IŞİD'le- mücadelenin geneline ciddi parasal katkı yapmak dâhil daha büyük sorumluluk üstlenmelerini istemiştik. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Mısır gibi dostlarımızın katılımını artırması İD'in -IŞİD'in- temizlenmesinden İran'ın kârlı çıkmasını engelleyebilir.”
 
Füze saldırılarının ardından ABD Savunma Bakanı James Mattis de “Suriye iç savaşını sonlandırmak için uygar tüm ülkelerin acilen birlik olması ve Birleşmiş Milletler destekli Cenevre barış sürecine destek vermesi” çağrısında bulundu.
 
Selefinin aksine Suriye'de kimyasal silah kullanımına konan kırmızı çizgiyi uygulatacağını söyleyen Trump, aynı zamanda ABD'nin “çok yakında” Suriye'den “çıkacağı” açıklamasında ciddi olduğunu ortaya koydu. Trump şöyle konuştu: “Amerikalılar bu çok sorunlu dünyamıza bakarken kendilerini kandırmıyorlar. Dünyayı kötülükten biz kurtaramayız, zulmün olduğu her yerde harekete geçemeyiz. Amerikalılar ne kadar kan dökerse döksün, ne kadar kaynak harcarsa harcasın Ortadoğu'ya kalıcı barış ve güvenlik getiremez. Burası sorunlu bir bölge. Burayı daha iyi bir yer yapmaya çalışacağız ama burası sorunlu bir bölge.”
 
Dolayısıyla Trump'ın “Görev tamam!” demesiyle Suriye'de büyük ölçüde geleceğe dönüş yapıyoruz.
 
...
 
Dolayısıyla geçen hafta vurguladığımız gibi iş yeniden Rusya, İran ve Türkiye'nin yürüttüğü Astana diplomasi ve ateşkes sürecine dönüyor. Rusya ve İran destekli Suriye hükümetinin doğu Guta'daki askeri operasyonları kısa sürede tamamlaması, ardından da İdlib'teki Selefi ve diğer silahlı gruplara karşı nasıl ve ne zaman harekete geçeceğini kararlaştırması bekleniyor.
 
Trump'ın bölgedeki ABD ortaklarına Suriye'de etkinliklerini artırma çağrısı çok muhtemel ki etkisiz kalacak. Suudi Arabistan ve BAE Yemen savaşına ve Katar'la olan kavgalarına gömülmüş durumda. Kaldı ki her iki mesele ABD-Körfez ilişkilerinde pürüz yaratıyor. Mısır'ın iç sıkıntıları da onu bölgede öncü bir rol üstlenmekten alıkoyacak.
 
Ayrıca Suudi Arabistan ve Katar'ın Trump'ın çağrısına cevaben Ahrar El Şam ve Ceyş El İslam gibi radikal Selefi örgütlere desteğini artırması Suriye için felaket olur. Bu gruplar medyada pek çok zaman Suriyeli “muhalifler” arasında sayılsa da iki örgütün ideolojisi El Kaide ve İD'in -IŞİD'in- ideolojilerinden pek farklı değil. Özellikle Ahrar El Şam El Kaide bağlantılı gruplarla dönemsel ittifaklar yaptı. Suriye hükümet güçleri tarafından Halep ve Guta'dan çıkarılan Ahrar El Şam ve Ceyş El İslam İdlib'e yerleşti ve burada şeriatı uygulama kisvesi altında yerel halkı terörize ediyorlar.
 
Pınar Tremblay Trump'ın Suriye'de daha fazla sorumluluk üstlenmesini beklediği ABD dostlarını sayarken Türkiye'yi zikretmediğine dikkat çekiyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD öncülüğündeki saldırıya destek vermekle birlikte 14 Nisan'da yapığı konuşmada “Suriye'de gerçekten ülke halkının güvenliği, huzuru, geleceği, hakları için bir adım atılacaksa önce hem rejime hem de DEAŞ'ından PYD'sine tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tavrın ortaya konması gerekir.” dedi.
 
...
 
Suriyeli Kürt güçler İD'e -IŞİD'e- karşı askeri operasyonlarda ABD'nin en etkili ve en güvenilir yerel ortakları oldu. Dolayısıyla Amerikalı karar vericilerin Kürtleri “satma” konusunda haklı ve anlaşılabilir bir kaygısı var. Ancak Trump'ın Suriye'den çekilme niyetini açıkça ortaya koyması, PYD'nin Rus ve İran arabuluculuğunda Şam'la ve dolayısıyla Ankara'yla uzlaşma imkânını yavaş yavaş ortadan kaldırabilir.
 
...
Direniş Ekseni ortaya koyduğu mukavemetle, Amerika ile birlikte diğer Batılı egemen güçlerin ve bölgedeki ortaklarının hesaplarını boşa çıkarmayı başarmıştır. Hatta o kadar ki, Direniş Ekseni bu mukavemeti ile  tarihin nadir yaşanan dönemeçlerinden birine, yani günümüzde yaşadığımız güç dengesinin Batı'dan Doğu'ya kaydığı bu süreçte bir değirmen mili vazifesi görmüştür. 
 
Özellikle Suriye'de oluşturulan büyük kaosun, bu kaosu oluşturanların beklentilerin aksine Direniş Ekseni lehine bir çözüm sürecine evriliyor olması en çok da bu kaostan nemalanmayı bekleyen İsrail'in telaşına sebep olmuştur. İsrail bölgede yalnızlaşmıştır. Amerika bölgeden çekilme planları yapmaktadır. Bu yöndeki veriler artık İsrailli analistler tarafından da dile geritiriliyor. Bir miktar 'İsrail'in savaşı göze alacak cesareti ortaya koyacacağı' şeklindeki ifadelerle gelinen noktanın Siyonistler için vehameti gözlerden uzak tutulmaya çalışılsa da, yalnız kalan İsrail'in büyük bir endişe içerisinde olduğu ortadadır. İsrailli analist Ben Caspit'in yine Al-Monitor'daki yazısı dikkatlerden kaçırılmaya çalışılan İsrail'in bu endişesini ortaya koyuyor... 
 
 
Suriye krizi: İran'a karşı yalnız kalan İsrail el yükseltiyor
 
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ABD Başkanı Donald Trum'ı Suriye'den çekilme kararından vazgeçiremedi ama bu, İsrail'in Suriye'deki politikasını değiştireceği anlamına gelmiyor.
 
“Bu mücadelede tek başımıza olduğumuzu biliyoruz. Yine de devam etmekten başka seçeneğimiz yok.” İsrail savunma teşkilatından üst düzey bir yetkili geçtiğimiz hafta Al-Monitor'a böyle konuştu.
 
Başbakan Benjamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump ile 4 Nisan'da yaptığı telefon görüşmesi İsrail yönetimine şunu ayan beyan gösterdi: “İsrail'e karşı gelmiş geçmiş en dostane başkan” diye anılan Trump'ın ABD güçlerini Suriye'den çekme ve meydanı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e bırakma kararını değiştirme niyeti yok.
 
Netanyahu'nun bu çekilmeden doğacak sonuçları Trump'a anlatmaya çalıştığı söyleniyor. Görüşmenin içeriğine vakıf İsrailli kaynaklara göre Trump İsrail'in tutumunu anlayışla karşıladığını belirtti ama kararını değiştirmeyeceğini net bir şekilde ortaya koydu. Görüşmede ABD'nin İsrail'e uluslararası alanda güçlü destek veremeye devam edeceği ama Suriye bataklığına daha fazla saplanmak istemediği konuşuldu. Aktarılanlara göre Trump, İslam Devleti'nin -IŞİD'in- bertaraf edilmesiyle ABD'nin Suriye'de kalmak için sebebi kalmadığını söyledi. Trump ayrıca ABD'nin İsrail'in yanında duracağına ve gerektiğinde destek sağlayacağına söz verdi.
 
Netanyahu için bu büyük bir hayal kırıklığı oldu. Trump ile arasındaki tatlı aşk hikâyesi bozuldu ve yerini buruk tat bırakan bir gerilim aldı. Netanyahu elindeki en iyi kartın Trump olduğunu biliyor. Zira İsrail'in menfaatleri söz konusu olunca Trump daima doğru şeyleri söylüyor. Sorun şu ki uygulamaya gelince bunlar lafta kalabiliyor.
 
İsrail'in ulusal güvenliği için şu an en kritik mesele İran'ın var gücüyle Suriye'de kalıcı varlık oluşturmaya çalışması. Ne var ki Trump tam da bu meselede İsrail'in beklentilerini ısrarla karşılamıyor.
 
Oysa Trump ABD'nin İran politikasını tersine çevirmiş durumda. Bu konuda selefi Barack Obama'nın tam zıddını düşünüyor. Başka bir deyişle Trump İran'ı bir kazanım olarak değil engel olarak görüyor, terör ve şiddet ihraç eden bir devlet olarak tanımlıyor. Öyle ki büyük güçler ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmeyi bile ciddi ciddi düşünüyor. Bunun nedeni, Trump'ın İran'ı ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarına, ayrıca ABD'nin başlıca bölgesel ortakları sayılan Sünni rejimlerin istikrarına yakın ve ciddi bir tehdit olarak görmesi. Ancak sözleri eyleme dökmeye gelince Başkan isteksiz davranabiliyor. “Suriye'de yarın ne olacak?” sorusuna da sessiz kalıyor.
 
İsrail kabinesinin kıdemli bir üyesi, kimliğinin gizli kalması kaydıyla Al-Monitor'a şöyle konuştu: “Kuzey sınırımızdaki İran meselesinde Trump'ın tavrı Obama'nın tavrından farklı görünmüyor. Nihayetinde her ikisi de bölgeden bir an önce çıkma ve Ortadoğu bataklığının Amerika'ya maliyetini daha da büyütmeme yönünde karar aldı.”
 
Yalnız kalmış olsa da İsrail çekingen davranmayacak. Nitekim geçtiğimiz günlerde Humus yakınlarındaki Tiyas (T4) Hava Üssü'nü hedef alan büyük hava saldırısı İsrail'e atfedildi ve resmi ABD kaynakları da bunu doğruladı. İsrail ise saldırıyla ilgili sessiz kaldı. Savunma Bakanı Avigdor Liberman 10 Nisan'da “T4'te neler olduğunu, kimin saldırdığını bilmiyorum.” derken İran'ın Suriye'ye yerleşmesine “bedeli ne olursa olsun” izin verilmeyeceğini vurguladı ve ekledi: “İran'ın Suriye'ye yerleşmesini kabullenmek İran'ın boynumuza kement geçirmesini kabul etmek olur. Buna izin veremeyiz.”
 
İsrail'in politikası bundan daha açık anlatılamazdı. Görünen o ki İsrail son aylarda korku eşiğini aştı ve Suriye'de bir çarpışma rotasına girdiği gerçeğini kabullendi. Bu çarpışmanın en iyimser senaryoda İran ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad'la; kötü senaryoda İran, Esad ve Hizbullah'la; en kötü senaryoda ise İran, Esad, Hizbullah ve Rusya'yla olması öngörülüyor.
 
İsrail'de savunma teşkilatı genellikle siyasal iktidara askeri arenada sınır koyar, siyasetçilerin maceracı yaklaşımlarını frenler. Ancak bu defa savunma yetkilileri Netanyahu, Liberman ve kabinenin diğer savaşkan üyeleriyle aynı görüşte. Savaş Kabinesi ile ordunun tepe kademeleri arasında böylesi bir görüş birliği İsrail'de çok uzun zamandır görülmemişti. Mutabık kalınan politika aslında basit: İsrail'in hiçbir şart ve koşulda Suriye'de çekingen kalma lüksü yok. İran'ın Suriye'de hava ve kara üssü kurmasına, askeri altyapı oluşturmasına izin verilemez. Bugün hareketsiz kalanlar bir yıl sonra – veya belki üç yıl sonra – uyandıklarında kendilerini vahim bir durumda bulur. Ya bu politika bölgede savaşa yol açarsa? Açarsa açsın. İsrail artık bunu dert etmiyor, en azından şimdilik.
 
Suriye'deki T-4 üssüne düzenlenen hava saldırısı İsrail'e bugüne kadar atfedilen tüm saldırılardan çok daha yoğundu. Saldırıya katılan F-15'lerin sekiz füze attığı ve bunlardan birkaçının Suriye savunma sistemi tarafından vurulduğu bildirilse de istihbarat raporlarına vakıf Batılı kaynakların Al-Monitor'a verdiği bilgiye göre İran'ın kendi insansız hava araçları için bağımsız bir hava üssü oluşturduğu T4'ün kuzeybatı köşesine onlarca füze atıldı. Batı'ya ulaşan bilgilere göre üs tamamen tahrip edildi ve en az yedi İranlı öldürüldü. Saldırı görülmemiş bir tepki dalgasına neden olurken Rusya'dan da oldukça sert bir kınama geldi. Dahası İsrail'in Moskova Büyükelçisi Gary Koren olaya açıklık getirmek üzere Rus Dışişleri Bakanlığı'na bakan yardımcısıyla görüşmeye çağrıldı. İran ise İsrail'e atfedilen saldırıyı “suç” olarak niteledi ve misilleme tehdidinde bulundu.
 
İsrail'den yine herhangi bir korku işareti gelmedi. Liberman, 10 Nisan'da İran'ın Suriye topraklarından İsrail'i hedef alması halinde misliyle cevap alacağını belirtti. İsrail savunma teşkilatındaki kaynaklara göre İran tehditlerini yerine getirecek olursa İsrail Esad rejimini devirmek ve bizzat Esad'ı ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa yapacak. Başka bir deyişle Tahran, Şam ve Moskova'ya son derece açık bir mesaj veriliyor: Ev sahibi çıldırdı ve artık her şey olabilir. İsrail tek başına kalmış olabilir ama bu onun gözünü korkutmuyor, aksine kendi eliyle koyduğu kırmızı çizgileri korumak için varoluşsal önemde olan cesaret ihtiyacının altını çiziyor.
 
Top şimdi Tahran'da. Rusya'ya gelince İsrail'in beklentisi o ki Putin İsrail'in bu agresif politikası karşısında geri duracak. Bölgedeki kaotik durum düşünüldüğünde İsrail yönetiminde hiç kimse şu an geri adım atmayı düşünmüyor. İran Suriye'de askeri altyapı kurmak uğruna İsrail'le açık savaşı göze alıyorsa İsrail'in de her şeyi göze aldığını bilmek zorunda. Bölgede şu an aslında karmaşık ve çoğu zaman çelişik menfaatlere sahip pek çok çatışan gücün yer aldığı bir “tavuk oyunu” oynanıyor. İsrail işte böyle bir ortama yeni bir caydırıcı unsur getirmeye çalışıyor. Bu çabanın başarılı olup olmadığı önümüzdeki haftalarda belli olacak.
 
Batılı ortakları ile birlikte İsrail için sonun başlangıcında olunduğu tespiti çok da abartılı bulunmamalıdır. Dünyanın kendi etrafında dönmesi gibi dünya tarihi de elden ele dönüp durmaktadır. Bu gün tarihin bu döngüsü daha önce olduğunun tersine yani daha önce Doğu'dan Batı'ya gerçekleşen döngünün bu gün tekrar Batı'dan Doğuya doğru gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Tarihin döngüsünün tekrar Doğu'ya doğru evrilmesinin işaret fişeği olarak "İslam İnkılabı" ile başlayan baş kaldırı sürecinin olduğunun tespiti de bu günleri kaleme alacak olan tarihçilerin gözden ırak tutmayacakları bir tespit olacaktır. 
 
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler