8906-cats.jpg
  • Anasayfa» 
  • Analiz»
  •  Suriye savaşından eli boş dönen saldırı güçlerinin “barışı önleme” girişimleri

Suriye savaşından eli boş dönen saldırı güçlerinin “barışı önleme” girişimleri

Görüyoruz ki, Batı'nın istilasını fiyaskoya uğratan bölge, “barışı önleme” adı altında yeni bir saldırıya açık hedef olmuş durumda. Burada, terörist ve askeri savaş ile kıyasıya yarışacak büyük bir meydan okuma görüyoruz. Belki de bu kez meydan okumak daha tehlikeli ve önemli olabilir.

6 Eylül 2018 Perşembe
İNTİZAR - Bölgede birbiri ardına çeşitli savaşlara giren Amerika ve beraberindeki sömürgeci askeri kampın kurucuları, Amerika liderliğindeki tek kutuplu dünya düzeninin temelini oluşturacak Amerikan Ortadoğu'sunu kurma hayallerine ulaşmayı umuyorlardı. Fakat Amerika ve beraberindeki NATO ülkelerinin büyük güçleri, kimsenin bu projeyi durdurabileceğini, engelleyebileceğini, hatta geciktirebileceğini dahi düşünmemişlerdi.
 
Ne var ki, saha bu felaket sömürge projesini planlayan ve geliştirenlerin beklentilerini boşa çıkardı. Çünkü bölgede ABD'nin konuşlandırdığı silahlar ve diğer savaş araçlarına karşı, kendini savunan güçler sahneye çıktı. İlk aşamada, sömürgeci güçlerin planlarının gerçekleştirilmesini engellemeyi başaran bu savunma, ardından sahada sömürgeci güçlerin dizginlerini eline alma aşamasının eşiğine kadar ilerledi. Daha sonra ise, bölgenin halkının, oluşumunun ve meşru politikasının, sömürgeci ve işgalci saldırı güçlerine karşı girilen savunma savaşının zaferine yatırım yapmasını önleme girişimlerini engellendi.
 
Çünkü birçok cephede gerçekleşen çok yönlü sömürgeci saldırı, aslında ve özünde tek bir hedefe kilitlenmiş durumda. Bu hedef, daha önce belirttiğimiz gibi bölgeye ve doğal zenginliklerine el koyarak, halkı için özgürlük, güvenlik ve refah sağlayacak bağımsız bir siyasi oluşum kurulmasını engellemektir. Çünkü bu, saldırı güçlerinin doğası ve ana hedefidir. Bu hedef karşısında mantıklı olan tek hareket, düşmanın bir olduğu ve operasyonlarının tek hedefinin ülkeye saldırı olduğu esasına dayanarak, birbirine sarılan güçlü bir ortak savunma cephesinin tehditler ve tehlikelerle yüzleşmesidir. Burada “önce filanca” sloganı altında saldırgan güçlerin planladığı gibi, savunmanın parçalanması ve güçlerin bölüklere ayrılmasına başvurmak büyük ve çirkin bir hatadır. Herkes, Amerika'ya bağımlı seslerin “önce Lübnan”, “önce Irak” ya da “önce Gazze” diyerek sloganlar attıklarını çok iyi hatırlıyor.
 
Bu alanda hukuku çiğneyen ve ülkenin serveti ile itibarını kendilerine mubah gören bu saldırı güçlerinin, saldırdığı ülkelerin kendilerini savunmak için bir dost ya da müttefik eli aramalarını yasaklarken, hedeflerini gerçekleştirebilmek için kendilerine saldırı, müdahale ve ittifak kurma hakkı veriyor olmaları, son derece üzücüdür. Askeri kampın Suriye'ye yaptıkları bunun açık ve mide bulandırıcı bir örneğidir. Çünkü kendisine uluslararası koalisyon kurma hakkı veren ABD, yine kendisinin kurduğu, beslediği ve koruduğu “IŞİD” ile savaş bahanesiyle dünyanın dört bir yanından ve Suriye'ye on binlerce kilometre uzaklıktan gelerek bu koalisyona katılan ülkeler ile Suriye'ye saldırdı. Buna karşın Amerika Suriye yönetiminin bölgedeki komşularından yardım istemesini ve ortak hedeflerle saldırı güçlerine karşı bir araya gelmelerini yasakladı ve kınadı.
 
Gel gelelim ki Suriye yönetimi ile olaylara Suriye'nin stratejik bakış açısı ile bakanlar, ne saldırganların pozisyonlarını ne de saldırı güçlerinin büyüklüğünü önemsedi. Suriye yönetimi, başlangıçta tek başına, daha sonra Hizbullah ve İran'ın yer aldığı Direniş Ekseni'nin katılımıyla saldırı güçlerine karşı mücadele etmeye karar verdi. Bu savaş, Amerika'nın yönetimindeki saldırı ekseni ve Suriye'yi savunma ekseninden oluşan iki ana eksen arasında cereyan etti.
 
Bugün çatışma, savunma güçlerinin tüm saldırılara karşı direnerek sahada askeri savaşı kazanmayı başardığını söyleyebileceğimiz bir noktaya geldi. Bu duruma, ilk önce saldırı güçleri tarafından şahit olundu. Daha sonra İsrail, birçok yetkili ve araştırma merkezi tarafından Esad liderliğindeki Suriye'nin kazandığını ve kimsenin Esad'ı liderlikten düşüremediğini vurguladı. Bu noktada Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un yanı sıra, İngiliz ve Amerikalı yetkililer de, Suriye'nin savaşı kazandığı kabul eden, hatta vurguluyorlar. Ancak, açıklamalarında “barış kazanmadı” diyen tüm bu liderler, habis ve tehlikeli niyetlerini ortaya koyarak konunun sadedine geliyorlar.
 
“Barış kazanmadı” sözü, çok sayıda anlam içeriyor ve hedefin görünenin çok daha üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. Zira barışın kuralı, yöntemi ve en temel dayanağı, hayatın normale dönmesidir. Bu alanda 5 temel dayanak, ülkenin savaştan çıktığını ve “barış cenneti” ne girdiğini kuvvetli bir şekilde gösteriyor. Bunlardan ilki, savaş sırasında zorla tahliye edilen sivillerin, evlerine geri dönüşüdür. İkincisi, ülkeyi halkının çıkarlarına göre yönetebilen siyasi bir otoritenin kurulmasıdır. Üçüncüsü, savaşta yıkılan bölgelerin yeniden imarının başlatılmasıdır. Dördüncüsü, ülkenin ulusal, askeri ve sivil kurumlarının onarılarak yenden düzenlenmesi ve insan hakları ve güvenliğini sağlamak için meydana gelen savaşın bıraktığı izlerin tedavi edilmesidir. Beşincisi ise, halkın ihtiyaçlarını ve refahını sağlayacak acil bir ekonomik çözüm başlatmak.
 
Buradaki “barış” sözcüğü, herhangi bir temeli olmadan öylece düşünmeksizin söylenmiş bir kelime değildir. Aksine, barış 7 yıldır dünyanın her yerinden gelen teröristlerle savaşan Suriye halkının çok yönlü tehdit çemberinden çıktığını ve varlıkları ile ihtiyaçlarının güvence altına girdiğini hissettiren kurallar, yaşam ve davranış sistemidir.
 
Suriye'de barışın geri dönüşü ve ABD ile beraberindekiler Suriye'de savaşı kaybettikleri için, her noktada ve her cephede barışın yerleştirilmesini engelleme savaşına girdiklerini görüyoruz. Bu durum bölgede bugün yaşananları bize açıklıyor:
 
BM ve ABD yörüngesinde dönen uluslararası çevrelerin desteklediği Amerikan askeri kampı, Suriye sahalarında başarısız olduktan sonra, sığınmacıların ülkelerine dönmesini engellemeye çalışıyor. Çünkü şu an ülkelerinin dışında olan Suriyeliler, saldırı güçlerinin engellediği Suriye'de barış geçidinin kapılarının kapatıyorlar. Diğer yandan konu hakkında skandal niteliğinde birtakım uluslararası belge karşımıza çıkıyor. Bu belgeler, Suriye'de yeniden yapılanmanın sağlanması için, Suriye'nin kukla bir otorite kurarak saldırı güçlerine boyun eğmesini şart koşuyor.
 
Bölgenin bağımsızlığı ve savunması için oluşturulan askeri kampın temel köşe taşı olarak kabul edilen İran'a gelirsek, bu konuda ABD, “askeri olmayan” yöntemlerle tüm gücüyle İran'ı kuşatma altına almaya, baskı uygulamaya ve içeriden sivil eylemleri tetiklemeye çalışıyor. Bu baskının amacı, İran'ın bölgesel zaferinin meyvelerini toplamasını engellemektir.
 
Amerika'nın yeniden kontrol altına alabilmek için musallat ettiği “IŞİD” teröristlerinden topraklarını temizlemeyi başaran Irak'a gelirsek, Amerika bugün Suriye ve Irak arasında dostluk, kardeşlik ve iyi komşu ilişkileri kuran bağımsız ulusal bir hükümetin kurulmasını engellemek için tüm ahlaksızlığı ve utanmazlığı ile müdahale ediyor. ABD sadece kendi yönettiği kukla bir hükümetin kurulması için ısrar ediyor.
 
Aynı durum Lübnan için de geçerlidir. Lübnan'da başta Hizbullah ve müttefiklerinin yer aldığı, ABD hegemonyasını reddeden güçler, son parlamento seçimlerinde mutlak çoğunluğu elde ederek, anayasal olarak bir hükümet oluşturma imkânı kazandılar. Ancak ABD ve yerel – bölgesel aracıları bu hükümetin kurulmasını engelledi. Bu doğrultuda ABD, Lübnan'ı iki seçenekten birini seçmek zorunda bıraktı: Bunlardan ilki, Amerika'nın şartlarını kabul ederek dizginleri ABD'lilerin eline bırakmak. İkincisi ise, Lübnan'ı bu süreçte büyük tehlikeler altında bırakarak, devleti etkin bir hükümetsiz bırakmak.
 
Görüyoruz ki, Batı'nın istilasını fiyaskoya uğratan bölge, “barışı önleme” adı altında yeni bir saldırıya açık hedef olmuş durumda. Burada, terörist ve askeri savaş ile kıyasıya yarışacak büyük bir meydan okuma görüyoruz. Belki de bu kez meydan okumak daha tehlikeli ve önemli olabilir. Barış, kişisel çıkarlara karşı bölgesel ve ulusal çıkarlar altında birleşen herkes tarafından gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluktur. “İlk önce ben” sloganı, yerini bağımsız ve güçlü bir “vatan ve bölgeyi birlikte kuruyoruz” sloganına bırakmalıdır.
 
Emin Muhammed Hatit
Al-Binaa
Çeviri: Merve Soydaş
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler