7098-Bahrain-Procession-Attacked-600x330.jpg

“Şiiler” adaletsizliğe karşı uzun bir mücadele tarihine sahiptir

Tahminen Körfez ülkelerinde yaşayan Şii vatandaşların sayısı 7 milyona ulaşıyor. Bahsi geçen ülkelerde yaşayan Şiiler, bölgedeki köklü tarihlerine rağmen, doğal haklarının çoğundan mahrum bırakılmış ve günümüzde hala durmaksızın devam eden büyük bir zulüm ile karşı karşıya kalmış durumdalar. Bu zulüm bugün Suudi Arabistan'ın Bahreynlilere yaşattıklarına bakıldığında net bir şekilde görünüyor.

4 Aralık 2018 Salı

İNTİZAR - Körfez ülkelerinin hâlihazırdaki şeklini almadan öncesine kadar uzanan çok eski zamanlarda, büyük bir rakama sahip olan Şii toplumunun, tüm Körfez ülkelerinde yayıldığı biliniyor. Resmi olmayan istatistiklere göre, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn, Umman ve Kuveyt'te yaşayan Şii vatandaşların sayısı 7 milyona ulaşıyor. Bahsi geçen ülkelerde yaşayan Şiiler, bölgedeki köklü tarihlerine rağmen, doğal haklarının çoğundan mahrum bırakılmış ve günümüzde hala durmaksızın devam eden büyük bir zulüm ile karşı karşıya kalmış durumdalar. Bu zulüm bugün Suudi Arabistan'ın Bahreynlilere yaşattıklarına bakıldığında net bir şekilde görünüyor.

Modern Tarih

Tarihin tozlu sayfalarına inmek ve çok eski tarihlerde yaşanan bazı olayları irdelemek istemiyoruz. Ancak, son yüzyılda Körfez ülkelerinde Şiilere uygulanan muamelenin tarihsel bir okumasını yapacak olursak, Suudi Devletinin Abdulaziz el-Suud tarafından bugünkü haliyle kuruluşundan başlamalıyız. Ülkenin kurucusu olan kral, 1923 yılında ilk olarak Medine-i Münevvere, Katif ve el-İhsa şehirlerinde Şiiler ile imzalanan anlaşmalar ve belgeleri feshederek yönetimine başladı. Hala devam eden fesih ile, Şiilerin dini ve vatandaşlık hakları gasp edildi.

Bu durum, 1979 yılında İmam Humeyni'nin liderliğindeki İran İslam Devrimi zaferine kadar olduğu gibi devam etti. İran devriminden sonra ise, Körfez bölgesindeki krallar ve sultanların tahtları, devrimin ülkelerine sıçraması korkusu ile sallanmaya başladı. Bu korkuyu takiben gelişen İran - Irak savaşının, petrol zengini Şattu'l-Arab bölgesinin sınırları hakkında Irak ve İran arasındaki anlaşmazlığın artması ve askeri çatışmaların yanı sıra, devrim dalgasının körfez ülkelerine doğru ilerlemesinin durdurulmasının bir parçası olarak başlatıldığı söyleniyor.

Bu savaş başladıktan sonra Körfez ülkeleri, İran'a karşı Saddam Hüseyin'i desteklemeye başladı. Bu ülkelerin Şii vatandaşlarını sorgu altına almaları ve İran ajanlığı ile suçlamaları tam bir kırılma noktası oldu. Bu durum Şii vatandaşların hem sivil alanda hem de siyasetten uzaklaştırılmaları ve dışlanmalarını arttırdı. O dönemde Mısır gibi bir ülkenin devlet başkanı olan Hüsnü Mübarek'in, Şiiler ile ilgili şu sözleri şaşkınlık uyandırmaktadır: “Körfez ülkelerindeki Şiiler önemli bir oran oluşturuyorlar. Şiiler genellikle yaşadıkları ülkeye değil, İran'a bağlıdırlar.” Bu sözler, o dönem laik ve demokratik olduğunu iddia eden bir devletin başkanı için ahlak dışı bir ifade olarak yorumlandı.

Şiilerin Körfez ülkelerinde dışlanması, bölgelerinde bulunan petrol üzerindeki haklarından mahrum bırakılmalarına kadar ulaştı. Aynı zamanda yabancı işçi bahanesi ile Şiiler yoksul bırakılmak istendi. Bu vatandaşlara karşı adaletsizlik sürdürülüyor, ülkede bağımsız bir konuma gelmeleri engelleniyor ve kasıtlı olarak Şiiler görmezden geliniyorken, 7 milyon Şii vatandaşın, yabancı bir ülkenin ajanı olması düşünülebilir mi?

Suudi Arabistan

Daha sonra “Arap Baharı” rüzgârı esmeye başladı. 2011 yılında Arap Baharı devrimlerinin patlak vermesi ile birlikte kraliyet saraylarında da korku yayılmaya başladı. Bu noktada, Şii azınlıklar siyasi reform arayışı için yeni bir fırsat elde ettiler. Zaten Arap Baharından önce uzun yıllar boyunca siyasi ve sivil hakları için mücadele etmekten hiç vazgeçmediler. Bu bağlamda 2007 yılında Suudi Arabistanlı Şii din adamı Şeyh Nimr Bakır en-Nimr, Suudi Arabistan'ın doğu bölgesi valisine kademeli siyaset projesi bağlamında reform talebi içeren bir dilekçe göndermişti. Şii aktivistlere göre Suudi yönetimi Şii azınlıkların siyasi reform talebini dikkate almadı.

2011 yılına gelindiğindeyse, Arap baharı ateşinin yayılması ile birlikte Bahreyn'de gösteriler patlak verdi. Rejimin düşmesi ve reform talebiyle düzenlenen bu gösteriler, Suudi Arabistan'ın çoğunluğu Şiilerden oluşan doğu bölgesine kadar uzandı. Şubat ayında başlayan bu gösteriler, 18 Mart tarihinde Kral Abdullah'ı reform paketi açıklamak zorunda bıraktı. Bu gösteriler tüm ülkeye yayılmadan önünü almak isteyen Kral Abdullah, yolsuzluk ile mücadele heyeti kurdu. Ne var ki bu rejimlerin düşünce mekanizmasında hiçbir şey değişmedi. Bu düşünce yapısı ile demokrasinin en düşük seviyesine dahi ulaşmaları mümkün değildir. Çünkü bu rejimler halkları için değil, tahtları için korkuyorlar. Suudi Arabistan rejimi, 2012 yılı Temmuz ayında, mezhepçi ve terörist eylemleri kışkırttığı suçlamasıyla Şeyh Nimr'i tutukladı. 2014 yılında idama mahkum edilen Şeyh Nimrin cezası, 2016 yılında uygulandı.

Bahreyn

Aynı olaylar, farklı suretler ile Bahreyn'de de yaşandı. Aslen Bahreyn'e mensup olmayan Âl-i Halife yönetimi, Arap Baharının başlamasının ardından ülkenin yerli halkından korkmaya başladı. Ancak Bahreyn'de Şiiler yaklaşık olarak nüfusun yarısını oluşturduğu için, Âl-i Halife yönetimi Şiileri bastırmak için dış güçlerden yardım istemeye başvurdu. Bu bağlamda Bahreyn yönetimi 2011 yılında çoğunluğu Şiilerden oluşan göstericileri bastırmak için “yarımada kalkanı” adlı güçlere sığındı. Bugün hala Bahreyn hapishaneleri düşünce suçluları ile doludur.

Kaynak: Al-Waght
Çeviri: Merve Soydaş
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler