1445531911541355.jpg

Savaş ve Barış Arasında Toplumlar: Yarının Dünyasında Çatışma Mantığını Aşmak (Özel Dosya)

"Uluslararası topluluğun tüm hareketlerini bu bölgelerde yaşayan insanlarla koordine etmesinin zamanı değil mi? Bence buna geç kalınmış; herkes gibi bu insanlara da saygıyla muamele edilmelidir... Mevcut durumunun bütün bu acıklı haliyle Suriye, herkesi etkileyen sorunları çözerek ve etkili bir risk yönetim sistemi geliştirerek müşterek menfaatler adına ortak olma konusunda bir örnek olabilir."

16 Kasım 2015 Pazartesi

İNTİZAR - Valdai Forumu bir düşünce ve tartışma kulübü olarak 2009 yılından bu yana faaliyet göstermekte. Her yıl düzenlenen toplantılara, alanında en önemli uzmanlar iştirak etmekte. Bu seneki Valdai konferansının konusu “Savaş ve Barış Arasında Toplumlar: Yarının Dünyasında Çatışma Mantığını Aşmak” idi. 19 -22 Ekim tarihleri arasında, 30 ülkeden uzmanlar hem kamu bilincinde hem de uluslararası ilişkilerde, dinlerde ve devletler arası ekonomik ilişkilerde savaş ve barış algısının çeşitli açılarını tartışıyor. 

Vladimir Putin Soçi'de gerçekleşen Valdai İstişare Kulübü'nün 12. Yılık Toplantı'sının son oturumuna katıldı. Önceki yıl da bu toplantılara katılım gösteren Vladimir Putin'in konuşması dikkat çekmişti. Kayda değer tespitler ve yaklaşımlar içeren tarzını bu seneki konuşmasında da muhafaza etmiş görünüyor. Bu konuşmasında Ortadoğu merkezli özelliklede Suriye konusu üzerinden yaptığı tespitler; batının çözümden uzak yaklaşımına vurgusu ile aslında bilinenin aksine batı tipi politikalar ile Rusya'nın politik yaklaşımı arasında, çözüm odaklı yaklaşım ve samimiyet üzerinden ortaya koyduğu farkı görmek açısından oldukça not edilmeye değer gözüküyor.

 Vladimir Putin'in konuşmasının ve Soru & Cevap bölümünün tercümesi ilginize sunuyoruz;

 

Rusya Başkanı Vladamir Putin:

 

Meslektaşlar, bayanlar ve baylar,

 

Bana Valdai Uluslararası İstişare Kulubü'nün bu düzenli buluşmasında sizleri selamlamam için müsaade edin.

 

Şu bir gerçektir ki 10 senedir burası en baskılayıcı konuları tartışmak ve hem Rusya hem de tüm dünyanın kalkınması için gerekli olan istikamet ve umutları düşünmek için bir platform olmuştur. Elbette katılımcılar değişir fakat bütünde bu istişare platformu kendi çekirdeğini korur; tabiri caizse - biz bir çeşit karşılıklı anlayış ortamına dönüşmüş bulunuyoruz.

 

Burada açık bir münazara imkânımız var; bu, Rusya'da görüşlerin, değerlendirmelerin ve tahminlerin değişimini sağlayan, bizim için çok önemli bir entelektüel platformdur. Tüm Rus ve yabancı politikacılara, uzmanlara, tanınmış kişilere ve gazetecilere bu kulüp çalışmasında yer aldıkları için teşekkür etmek istiyorum.

 

Bu sene münazara savaş ve barış mevzularına odaklanıyor. Bu mevzu açıkça tarih boyunca insanlıkla alakalıdır. Antik Çağlar'a dönersek, antik dönemde insanlar doğa, çatışma sebepleri, gücün adil ve adil olmayan biçimde kullanımı, sadece ateşkeslerle duran savaşların her zaman medeniyetin gelişiminin ardından gelip gelmediğini ya da tartışma ve çekişmelerin savaşsız çözülüp çözülmediğini tartıştılar.

 

Eminim ki büyük yazarımız Leo Tolstoy'u hatırlarsınız. Kendisinin müthiş romanı Savaş ve Barış'ta barışın insanlar için iyi olduğuna inanırken, savaşın insan mantığı ve doğası ile çeliştiğini yazdı.

 

Doğru, barış ve barış dolu bir yaşam her zaman insanlığın ideali olmuştur. Devlet adamları, felsefeciler ve hukukçular sık sık barış dolu uluslararası etkileşim için modeler üretmişlerdir. Çeşitli koalisyon ve ittifaklar amaçlarının güçlü ve ebedi barışı sağlamak olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat asıl problem savaşın kendisi dünyada savaş sonrası hiyerarşileri kurmak için araç olarak hizmet ederken birikmiş çelişkileri çözmek için savaşa yönelmeleriydi.

 

Bu arada dünya siyasetinin bir devleti olarak barış hiçbir zaman istikrarlı olamamış ve kendisine gelememiştir. Avrupa ve dünya tarihindeki barış dönemleri her zaman güçler dengesinin varlığını korumaya ve sürdürmeye dayanmıştır. Bu 17. asırda Vestfalya Barışı diye isimlendirilen -ki 30 Yıl Savaşlar'ını nihayete erdrmiştir- zamanlarda gerçekleşmiştir. Daha sonra 19. asırda, Viyana Kongresi döneminde ve tekrar Nazizm üzerinde muzaffer olanların Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nı kurma kararını verdikleri ve devletlerarası ilişkilerin ilkelerini ortaya koydukları Yalta'dan 70 sene evvel gerçekleşmiştir.

 

Nükleer silahların ortaya çıkışıyla küresel bir galibin olamayacağı açıklığa kavuştu. Sadece bir son olabilir: Karşılıklı yıkım garantili bir son. İnsanlığın her zamankinden daha yıkıcı silahlar yapma girişimleri daha önceki herhangi bir savaşı anlamsız kılmıştır.

 

Bu arada, 1950'lerin, 1960'ların, 1970'lerin ve hatta 1980'lerin dünya liderleri silahlı güç kullanımına istisnai bir tedbir olarak muamele ettiler. Bu anlamda, tüm şartları ve mümkün sonuçları tartarak sorumlu davrandılar.

 

Soğuk Savaş'ın bitmesi ideolojik düşmanlıklara son verdi, fakat tartışmaların ve jeopolitik çatışmaların temelleri varlığını sürdürdü. Dünya tarihi her zaman uluslar ve müttefikleri arasındaki yarışmayla devam ederken tüm devletler kendi farklı çıkarlarına sahipti ve buna devam edecekler. Bence bu tamamen doğaldır.

 

Asıl mesele bu mücadelenin sabit siyasi, hukuki ve ahlaki normlar ve kurallar çerçevesinde gelişmesini temin etmektir. Aksi halde, mücadele ve çıkarların çatışması ağır krizlere ve dramatik patlamalara sebep olabilir.

 

Bunu geçmişte pek çok defa gördük. Bugün, maalesef, yeniden benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Tek taraflı egemenlik modeli teşvik girişimleri, pek çok fırsatta söylediğim gibi, uluslararası hukuk sistemi ve küresel düzenlemede dengesizliğe sebep oldu ki bu da bir tehdidin var olduğu ve siyasi, ekonomik ya da askeri mücadelenin kontrolden çıkabileceği anlamına gelir.

 

Mesela böyle kontrolsüz bir mücadele uluslararası güvenlik için ne anlam ifade eder? Bilhassa büyük milletlerin ya da blokların buluştuğu sınırlarda artan sayıdaki dini çatışma ne anlama gelir?  Bu aynı zamanda kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi sisteminin muhtemel yıkılışına yol açabilir (ayrıca bunu çok tehlikeli buluyorum) ki geri dönüşü yeni bir silahlanma yarışının sarmalı olabilir.

 

Biz yüksek hassasiyetli, uzun menzilli, nükleer olmayan, etkileri nükleer silahlarla mukayese edilebilir silahların kullanımını da içeren sözde bir kerede silahsızlandırma konseptinin ortaya çıkışını zaten gördük.

 

Hepimizin bildiği gibi İran'dan nükleer bir saldırı tehdidinin bir bahane olarak kullanılması modern uluslararası güvenliğin en derin temelini yok etti – Anti Balistik Füze Antlaşması. Birleşik Devletler antlaşmadan tek taraflı olarak çekildi. Bu arada, bugün İran mevzuunu çözdük ve söylediğimiz gibi İran'dan bir tehdit yoktur ve de hiç olmamıştır.

 

Amerikan ortaklarımızın bir füze savunma sistemi inşa etmek için gördükleri sebep ortadan kalkmıştır. Sona ermesi için ABD füze savunma sistemini geliştirmek amacıyla çalışmayı beklemek mantıklı olabilirdi. Gerçekte ne oluyor? Bir tür şey ya da aslında tam tersi – her şey devam ediyor.

 

Son zamanlarda Birleşik Devletler Avrupa'da füze savunma sisteminin ilk testlerini yaptı. Bu ne anlama geliyor? Amerikan ortaklarımızla olan tartışmalarımızda haklı olduğumuz anlamına geliyor. Basitçe bizi ve tüm dünyayı yeniden kandırmayı deniyorlardı. Açıkça söylemek gerekirse, yalan söylüyorlardı.  Hiçbir zaman var olmamış farazi İran tehdidiyle alakası yoktu. Bu sadece kendi egemenlikleri için değil ayrıca herkese kendi arzularını zorla kabul ettirmek için yapılan bir stratejik dengeleri değiştirme girişimiyle ilgiliydi: Hem kendi jeopolitik mücadeleleri ve inanıyorum ki hem de kendi müttefikleri için…. Bu bence Birleşik Devletler de dahil herkes için çok tehlikeli bir senaryodur.

 

Nükleer caydırıcılık değerini kaybetti. Hatta bazıları dünyadaki bir çatışmayı uzmanların söylediği gibi kazananlar için geri dönülemez, kabul edilemez sonuçları olmadan yeniden bir grubun kazanabileceği hayaline sahiptiler.

 

Geçen 25 sene içinde, kuvvet kullanım eşiği farkedilir ölçüde düştü. İki dünya savaşından sonra elde ettiğimiz savaş karşıtlığı ki bilinçaltımızda, psikolojik düzeyde buna sahiptik, giderek zayıfladı. Savaş algısı oldukça değişti: Eğer çarpışmada kimse ölmezse, sanki kimse acı çekmemiş ve tüm şehirlerle devletler yok edilmemiş gibi tv izleyicileri için eğlenceli bir medya öğesi oluyordu ve oldu.

 

Maalesef, askeri terminoloji gündelik hayatın bir parçası oluyor. Bu yüzden, savaşların sahip olduğu ticaret ve yaptırımlar bugünün küresel ekonomi gerçekliği oldu – bu, medya tarafından kullanılan bir dizi ifade haline gelmiştir. Yaptırımlar, bu arada, sık sık adaletsiz rekabetin bir aracı olarak baskıyı arttırmak ya da rekabeti tamamen market dışına atmak için kullanılırlar. Bir örnek olarak, Avrupa'dakiler de olmak üzere, Birleşik Devletler tarafından şirketlere düpedüz bir salgın gibi verilen cezalardan bahsedebilirim. Çürük bahaneler kullanılıyor ve tek taraflı Amerikan yaptırımlarını ihlal etmeye cesaret eden herkes şiddetli bir biçimde cezalandırlıyor.
 

Biliyorsunuz ki bu Rusya'nın işi olmayabilir fakat burası bir istişare kulübüdür, bu sebeple şunu soracağım: Bu müttefiklere davranış biçimi midir? Hayır, bu kendi istedikleri gibi davranan vasallara davranış biçimidir – edepsizlikleri için cezalandırılırlar.

 

Geçen sene bir Fransız bankasına yaklaşık 9 milyar dolarlık bir ceza kesildi – 8.9 milyar dolar, sanırım. Alman Commerzbank Amerikan bütçesine 1.7 milyar dolarlık bir ödeme yapacağına dair antlaşmayı imzalarken Toyota 1.2 milyar dolar ödedi ve benzeri…

 

Şeffaf olmayan ekonomik blokların oluşması için sürecin gelişimini de görüyoruz ki bu komplonun tüm kurallarına uyarak yapılır. Amaç açıktır: Egemenlikten ve ekonomik, ticari ve teknolojik düzenleme standartlarının yayılmasından daha fazla kar elde etmeyi mümkün kılmak yoluyla dünya ekonomisini yeniden biçimlendirmek.

 

Kendi şartlarını en güçlü oyunculara zorla kabul ettirerek ekonomik blokların oluşumu dünyayı belli ki daha iyi bir yer yapmaz ancak gelecek çatışmalar için gereken şartları ve zaman bombasını yaratır.

 

Dünya Ticaret Örgütü bir kez kuruldu. Şu bir gerçek ki buradaki tartışma sorunsuzca ilerlemiyor ve Doha görüşmeleri muhtemelen bir çıkmazla sona erdi, fakat biz çıkış ve uzlaşma için yollar aramaya devam etmeliyiz çünkü yalnızca uzlaşma ekonomi dahil herhangi bir alanda ilişkilerin uzun dönem sisteminin oluşmasını sağlayabilir. Bu arada, eğer ekonomik ilişkilere katılan bazı ülkelerin endişelerini inkâr eder, onlar atlanılabilir gibi davranırsak; çatışmalar son bulmayacak, çözülmeyecek ve devam edecektir ki bu da birgün yeniden ortaya çıkacaklardır anlamına gelmektedir.
 

Bildiğiniz gibi, biz farklı bir yaklaşıma sahibiz. Avrasya Ekonomi Birliği'ni oluştururken başta Çin İpek Yolu Ekonomi Kemeri içindeki ilişkilerimiz olmak üzere partnerlerimizle olan ilişkilerimizi de geliştirmeyi denedik. Aktif olarak BRICS, APEC ve G20 eşitliği temelleri üzerinde çalışıyoruz.

 

Bugün, lafın gelişi, küresel bilgi ortamı da savaşlarla çalkalanıyor. “Tek doğru” görüş ve olayların yorumu saldırgan bir biçimde insanlara empoze ediliyor, kesin olgular ya gizleniyor ya da manipüle ediliyor. Hepimiz etiketleme ve bir düşman imajı yaratılması için kullanılıyoruz.

 

Her zaman konuşma ve serbest bilgi dolaşımı hakkı gibi değerlere başvurduğu görülen ülkelerdeki otoriteler – bazen geçmişte çok sık duyuyorduk- şimdi nesnel bilgilerin ve kendilerininkinden farklı herhangi bir fikrin yayılmasını önlemeye çalışıyor; açıkça antidemokratik araçları kullanarak onu mücadele edilmesi gereken düşmanca bir propaganda olarak ilan ediyorlar.

 

Maalesef, çeşitli kültür, din ve etnisiteden insanlar arasındaki ilişkilerden bahsederken artık daha sık savaş ve çatışma sözleri duyuyoruz. Bugün, yüzbinlerce göçmen gittikleri ülkelerin kültürü, gelenekleri, dili hakkında hiçbir bilgiye; herhangi bir mesleğe sahip olmadan o farklı toplumlara entegre olmaya çalışıyor. Bu arada, o ülkelerin sakinleri – ve bundan herhangi bir düzeltme olmadan açıkça konuşmalıyız- yabancıların egemenliğinden, artan suç oranından, kendi ülkelerinin bütçesinden mülteciler için harcanan paradan rahatsız oluyor.

 

Pek çok insan elbette mültecilere sempati duyuyor ve onlara yardım etmek istiyor. Asıl problem bunun mültecilerin gittikleri ülkelerin sakinlerinin çıkarlarını ihlal etmeden nasıl yapılabileceğidir. Bu arada, farklı yaşam tarzlarının çok büyük derecedeki kontrolsüzce şok edici çatışması artan milliyetçilik ve hoşgörüsüzlüğe, toplumda kalıcı çatışmaların oluşmasına sebep olabilir ve zaten oluyor.

 

Meslektaşlar, gerçekçi olmalıyız: askeri güç elbette uluslararası siyasetin bir aracıdır ve uzun süre de öyle olmaya devam edecektir. İyi veya kötü bu hayatın bir gerçeğidir. Asıl soru onun sadece tüm diğer seçenekler tükendiğinde mi kullanılacağıdır? Mesela terörizm gibi olağan tehlikelere direnirken, uluslararası hukukta belirtilen malum kurallarla uyumlu olarak mı yoksa herhangi bir bahaneyle, hatta dünyaya patronun kim olduğunu göstermek için güç kullanımının meşruiyeti ve sonuçları hakkında hiç kafa yormadan, problemleri çözmeden fakat sadece onları çoğaltarak mı kullanacağız gücü?

 

Orta Doğu'da neler olduğunu görüyoruz. On yıllarıdır, belki de asırlardır, etnik gruplar arası dini ve siyasi çatışmalar ve şiddetli sosyal mevzular orada birikiyor. Tek kelimeyle, bölgeyi zorla yeniden düzenlemek için yapılan girişimler gerçek bir patlamaya, terörizmin başlaması demek olan devletin varlığının yok oluşuna ve son olarak da küresel risklerin büyümesine neden olurken, fırtına orada kopuyor.

 

Bir terrorist organizasyon, sözde İslami Devlet (IŞİD'i kast ediyor- ç.n.), muazzam büyüklükteki bölgeleri kontrol altına aldı. Bunu bir düşünün: Eğer Şam veya Bağdat'ı işgal etselerdi, bu terörist çeteler pratikte resmi bir güç elde etmiş, küresel genişleme için bir kale inşa etmiş olurlardı. Herhangi biri bunu düşünebiliyor mu? Tüm uluslararası toplumun neyle uğraştığımızı fark etme zamanı gelmiştir. Bu (IŞİD), aslında, nefret ve barbarlık ideolojisini beraberinde getiren, ahlak ve İslam'ın da dahil olduğu dünya dinlerinin değerlerinin üzerini çiğneyen bir medeniyet ve dünya kültürü düşmanıdır. Böylece İslam'ı da tehlikeye atmaktadır.

 

Burada kelime oyunlarına ihtiyacımız yok; tetöristleri ılımlı ve aşırı olanlar şeklinde ayırmamalıyız. Farklı bilmek iyi olur. Muhtemelen, bazı uzmanlara göre, sözde ılımlı olanları daha az sayıda insanın kellesini daha hassas yöntemlerle kesiyor.

 

Aslolan gerçek şu ki biz şimdi gerçek bir terörist gruplar birleşimi görüyoruz. Evet, zaman zaman İslami Devlet (İŞID) içinden el-Nusra ve diğer el-Kaide varisleri ve parçaları gibi militanlar birbirleriyle savaşıyorlar fakat bunu para çetelerini beslemek için yapıyorlar. Terör, cinayet, insanları çaresizleştirmek ve korkutmak, kitleleri itaatkârlaştırmak olan özleri ve yöntemleri aynı kalmasına rağmen ideolojik sebeplerle savaşmıyorlar.

 

Geçen yıllar içinde durum kötüleşiyordu; sözde ılımlı muhalefete sağlanan silahlar en sonunda terörist organizasyonların eline geçerken, teröristlerin altyapısı artan sayılarıyla beraber güçleniyordu. Dahası, bazen tüm çeteler dalgalanan renkli bayraklarla, söylendiği gibi, onların tarafına yürürdü.

 

Neden Amerikan ortaklarımız ve onların müttefiklerinin İslami Devlet (IŞİD) ile mücadele için sarf ettiği çabalar somut neticeler doğurmadı? Açıkçası, bu herhangi bir askeri ekipman yada potansiyel eksikliğinden kaynaklanmıyor. Birleşik Devletler muazzam bir potansiyele, hatta en yakın rakibini ikiye katlayarak dünyadaki en büyük askeri potansiyele sahiptir. Terörsitler üzerine savaş açıyor ve aynı zamanda kendi çıkarına uygun olarak Ortadoğu'da rakamlar düzenlemek için onları kullanmayı deniyorsun; düşünebileceğiniz gibi…

 

Eğer bazı teröristler birilerinin sevmediği rejimleri devirmek için koçbaşı olarak kullanılırlarsa terörizm ile genel olarak mücadele imkânsızlaşır. Bu teröristlerden onlardan gücü alarak ya da onlarla anlaşmaya vararak kurtulamazsınız, onlardan ileride kurtulmayı düşünmek sadece bir ilüzyondur. Libya'daki durum buradaki en iyi örnektir.

 

Bu henüz gerçekleşmemiş olsa da yeni hükümetin istikrarı sağlayacağını umalım. Yine de, bu istikrarı sağlamaya yardım etmeliyiz.

 

Ortadoğu'da savaşan muhariplerin Rusya dahil herkes için bir tehlike oluşturduğunu gayet iyi anlıyoruz. Ulusumuz terörist saldırganlığın ne demek olduğunu ve Kuzey Kafkaslar'da çetelerin neler yaptığını biliyor. Budennovsk, Moskova, Beslan, Volgograd ve diğer Rus şehirlerindeki kanlı terrorist saldırıları hatırlıyoruz. Rusya terörizmin her şekliyle küresel toplumun bu şeytana karşı çabalarının gerçek birleşimini sürekli olarak detekleyerek savaşmıştır. Bu yüzden Birleşmiş Milletler'deki son konuşmamda söylediğim gibi geniş bir anti-terör koalisyonu kurulması önerisinde bulunuyoruz.

Suriye'nin resmi otoriteleri bize yardım için başvurduktan sonra, Rus askeri operasyonu yapma kararı aldık. Tekrar vurguluyorum: Bu tamamen meşrudur ve amacı sadece barışı sağlamaya yardım etmektir. Eminim ki Rus servisi üyelerinin hareketleri bu durum üzerinde Suriye'nin resmi otoritelerine siyasi bir yerleşime ulaşmada sonradan gelen hareketleri için koşullar yaratmalarına ve ulusumuzu, Rusya'yı, tehdit eden teröristlere karşı önleyici askeri müdahaleler sergilemelerine yardım edecek gerekli bir müspet tesire sahiptir. Bu yüzden, bu teröristlerin eve dönmesi halinde kesinlikle tehlikede olacak tüm uluslara ve halklara yardım ediyoruz.

Burada benim inandığım şey bölgedeki uzun dönemli yerleşimleri desteklemektir, tıpkı onun sosyal, ekonomik ve siyasi dirilişi gibi. Öncelikle, Suriye ve Irak'ın topraklarını teröristlerden temizlemek ve onların faaliyetlerini diğer bölgelere yaymalarını engellemek. Ve bunu yapmak için Iraklı ve Suriyeli düzenli ordular, Kürt militanlar, muharip teröristlere gerçek bir yardım yapmış çeşitli muhalif guruplar gibi tüm güçlere katılmalı; bölge içindeki ve dışındaki terörizme karşı ülkelerin hareketlerini koordine etmeliyiz. Aynı zamanda, ortak bir anti-terörist hareket kesinlikle uluslararası hukuka dayanmalıdır.

İkinci olarak, şu açıktır ki militanlar üzerinde bir galibiyet tek başına tüm problemleri çözmeyecek, fakat ana fikir için şartlar oluşturacak: Suriye toplumunun tüm sağlıklı, vatansever güçlerinin katılımıyla işleyen bir siyasi başlangıç. Uluslararası toplumun yalnız sivil, saygılı yardımıyla; ultimatomlar, tehditler ve şantaj aracılığıyla dış baskı olmadan kendi kaderine karar vermesi gereken Suriyelilerdir.

Suriye resmi otoritesinin çöküşü, mesela, sadece terörsitleri harekete geçirecektir. Tam olarak şu anda, onları sarsmak yerine diriltmeli; bu çatışma ortamında devlet kurumlarını güçlendirmeliyiz.

Tarih aracılığıyla size hatırlatmak isterim ki Orta Doğu çeşitli imparatorluklar ve güçler arasında sık sık bir çarpışma alanı olmuştur. Onlar sınırlarını yeniden çizdiler ve bölgelerinin siyasi yapısını kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirdiler. Ve sonuçlar orada yaşayan insanlar için her zaman iyi veya faydalı olmadı. Aslında, onların fikirlerini kimse sormadı. Kendi uluslarında neler olup bittiğini farkeden son insanlar Orta Doğu haklarıdır.

Elbette, bu bir soruyu akla getiriyor: Uluslararası topluluğun tüm hareketlerini bu bölgelerde yaşayan insanlarla koordine etmesinin zamanı değil mi? Bence buna geç kalınmış; herkes gibi bu insanlara da saygıyla muamele edilmelidir.

Müslüman din adamlarının, İslam liderlerinin ve Müslüman ulusların başlarının siyasal çözüm sürecine katılımı çok önemlidir. Onların sağlamlaştırılmış pozisyon ve yardımlarını onların ahlaki otoriteleri gibi hesaba katıyoruz. Terröristlerin ideolojisinin yıkıcı tesirine karşı insanları ve bilhassa sadece ölüme yollamak için kullanılan gençleri korumak çok önemlidir. Değerleri barış, aile, iyi işler, diğerlerine yardım, geleneklere saygı olan gerçek İslam ile militanların İslam kisvesi altına ektikleri nefret edilen İslam'ı açıkça ayırmalıyız.

Dördüncü olarak, şu anda bölgenin ekonomik ve sosyal kalkınmasını geliştirmek; temel altyapıları, evleri, hastaneleri ve okulları restore etmek için bir yol haritasına muhtacız. Terörü yok edip bir siyasi yerleşime ulaştıktan sonra sadece bu çeşit yerinde yaratıcı işler Avrupa uluslarına muazzam sayıdaki mülteci akışını durdurabilir ve onları evlerine döndürebilir.

Şu açıktır ki savaşın yaralarını sarabilmek için Suriye çok büyük finansal, ekonomik ve insani yardıma muhtaçtır. Bu işi yapabileceğimiz biçime karar vermeliyiz; bağışçı uluslar ve uluslarası finansal kurumlar dahil... Tam olarak şimdi, Suriye'nin problemleri Birleşmiş Milletler'de ve diğer uluslararası organizasyonlarda devletlerarası ilişkiler çerçevesinde tartışılıyor. Şimdilik şu doğru ki her zaman bir anlayışa ulaşamadık ve belki de olabilirdi şeklindeki beklentileri ve gerekçesiz hesaplamaları terk etmek acılı şekilde zordu; fakat yine de bazı süreçler gerçekleşti.

Bizim istediğimiz kadar hızlı ve etkin bir şekilde olmasa da askeri birimler ile terör karşıtı operasyon kadrosu arasında yavaş yavaş temas kurulduğunu görüyoruz. İki ülkenin de Suriye üzerinde yapılan askeri hava aracı uçurma görevi için oluşturulan Rus-Amerikan güvenlik kılavuzunun onaylanması, doğru yöne atılmış bir adımdır.

Militanların konumları ve hareketleri üzerine batılı meslektaşlarımız ile bilgi alışverişi başlatmaya oldukça yakınız. Bütün bunların doğru yönde birer adım olduğu aşikâr. En önemli olan şey ise; ortak kavgada birbirimize müttefik olarak davranmak, dürüst ve açık olmaktır. Ancak bundan sonra teröristlere karşı zaferimizi ilan edebiliriz.

Mevcut durumunun bütün bu acıklı haliyle Suriye, herkesi etkileyen sorunları çözerek ve etkili bir risk yönetim sistemi geliştirerek müşterek menfaatler adına ortak olma konusunda bir örnek olabilir. Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra biz bu fırsata çoktan sahiptik. Ne yazık ki, bundan faydalanmadık. Bundan ayrı olarak, 2000'lerin başında Rusya, ABD ve birçok diğer ulus terör güçleriyle karşı karşıya kaldığında da fırsatımız vardı, ne yazık ki, o zaman da işbirliği yapmak için iyi bir kuvvet oluşturamamıştık. O konuya ve neden yapamadığımıza ilişkin sebeplere dönmeyeceğim. Herkesin zaten bildiğini düşünüyorum. Şimdi, önemli olan geçmişten doğru dersi seçip çıkarabilmek ve ileriye doğru hareket edebilmektir.

Eminim ki, elde ettiğimiz tecrübe ve bugünün durumu doğru seçimi yapmamızı sonunda sağlayacaktır- işbirliğinin lehine, karşılıklı güven ve saygıyı taşıyan, barış yanlısı bir seçim.

İlginize çok teşekkür ederim. (Alkış.)

<…>

Vladimir Putin: Her şeyden önce, konuşan herkese teşekkür etmek istiyorum. Bence bu oldukça değerli ve ilginçti ve tartışmamızın, tamamen kuru bir konuşma yerine hareketli ve dolu dolu geçmesinden çok memnunum.

Uzak geçmişi eşelemenin bir anlamı yok. Sıra Sovyetler Birliği'nin çöküşü için kimi suçlamaya geldiğinde, bana göre temel sebep iç nedenlerdi ve elbette, bu bağlamda Sayın Büyükelçi haklıydı. Sovyetler Birliği'nin ekonomik ve politik sistemlerinin yetersizliği devletin çöküşünün temel sebebiydi.

Ancak bu sürece kimin yardım ettiğiyse başka bir konu. Jeopolitik düşmanlarımızın hiçbir şey yapmadan beklediğini düşünmüyorum, gene de temel sebep iç nedenlerdi. Anladığım kadarıyla Sayın büyükelçi, benimle uzaktan münazara ediyordu, ancak şimdi burada, yüz yüzeyken, benim aksime, Sovyetler Birliği'nin çöküşünü 20. asrın en büyük trajedilerinden biri olduğunu kabul etmediğini söylüyor. Kendi adıma, bunun bütün insanlık trajedilerinin üzerinde bir trajedi olduğunda ısrar edeceğim. Söylediğim buydu.

Sovyetlerin çöküşü 25 milyon Rus'u yurt dışında bıraktı. Bu sadece bir gecede oldu ve kimse onlara sormadı. Rusların dünyanın en bölünmüş milleti olduğuna ve bunun sorgulanamaz bir trajedi olduğuna dair iddiamı tekrarlıyorum. Bu, tabi sosyo-ekonomik boyutunu saymazsak böyle. Sovyetlerin çöküşü sosyal sistemi ekonomiyle birlikte dibe götürdü. Evet, eski ekonomi pek etkili değildi, ama çöküş milyonlarca insanı fakirliğe itti ve bu da bireyler ve aileler için bir trajediydi.

Şimdi, stratejik saldırı güçleri sınırlandırma üzerine konuşmaya devam etmek için gelen sorunuza dönmek istiyorum. Bu söyleşiyi devam ettirmek istemekte haklısınız. Ancak aynı zamanda, Rusya ve ABD'nin burada hiçbir şey yapmadığını söyleyemem. Stratejik saldırı güçlerini sınırlandırma üzerine bir ateşkesi sonuçlandırdığımız ve bu türdeki silahları da sınırlandırmak gibi hedefler koyduğumuz doğrudur. Bununla birlikte, ABD'nin uluslararası güvenliğin ve gücün dengesini sağlamakta köşe taşı olan Anti Balistik Füze Antlaşması'ndan tek taraflı geri çekilmesi, bu sistemi ciddi ve karmaşık bir halde bıraktı.

Bu bağlamda, burasının bir münazara kulübü olduğunu düşünürsek, Sayın Büyükelçi'ye ABD'nin Anti Balistik Füze Antlaşması'ndan tek taraflı geri çekilmesi üzerine ne düşündüğünü sormak istiyorum.

Jack Matlock: Ben kişisel olarak geri çekilme hareketine karşıydım ve ne demek istediğinizi anlıyorum. Sonradan gelen herhangi bir planın veya konuşlandırmanın Rus sistemlerine ne geçmişte, ne şimdi bir tehdit oluşturduğunu belirtmek isterim. Ama genel olarak, Anti Balistik Füze Antlaşması'nın bir destekçisi değilim. Bunun ana kaynağının Rusya'yı tehdit etmek değil ancak ABD'de istihdamı güvence altına almak olduğuna dikkatinizi çekerim. Askeri sanayi kompleksinden ve iş verdiği insanlardan birçok şey sağlanıyor.

Vladimir Putin: Sayın Büyükelçi, iddialarınızı ikna edici bulmuyorum. Bize net bir cevap vermeyerek gösterdiğiniz diplomatik becerilerinize ve tecrübenize saygım sonsuz. Aslına bakarsanız, sorumu cevapladınız ancak biraz süslemekten de geri durmadınız.

Kimse, sonucu bütün insanlığı tehdit eden bir hareketten istihdam yaratmamalıdır. Ve eğer yeni füze savunma sistemleri geliştirmek yeni bir istihdam yaratmak içinse, neden onu bu alanda oluşturalım? Neden biyoloji, farmasötik veya silahlardan bağımsız ileri teknoloji sektörlerinde istihdam oluşturmayalım?

Bunun Rusya'ya bir tehdit oluşturup oluşturmadığı sorusuna gelirsek, sizi temin ederim ki ABD emniyeti ve stratejik kuvvetler uzmanları bunun Rusya'nın nükleer kabiliyetini tehdit etmediğinden ve bu olayın bütün amacının ABD'nin dışındaki ülkelerin hepsinde bulunan nükleer gücün sıfıra inmesi için yapıldığının tamamıyla farkındalar. Bunca zamandır İran'ın bir nükleer tehdit olduğuna dair birçok iddia duyuyoruz, ancak daha evvel de belirttiğim gibi, biz öyle bir tehdit olmadığına dair duruşumuzu almıştık ve şimdi, yalnızca biz değil uluslararası komitenin tamamı bu görüşü paylaşıyor.

ABD İran'la nükleer sorun üzerine bir anlaşmanın imzalanmasını başlattı. Biz, etkin bir şekilde ABD'li ve İranlı ortaklarımızı ortak bir karara giden yolda destekledik; şimdi bu anlaşma yürürlüğe girdi ve İran zenginleştirilmiş uranyum kaynaklarını ülkeden göndermeyi kabul etti. Bu durumda, madem İran'da bir nükleer problemi yok, neden füze savunma sistemi geliştiriyorsunuz? Projeyi durdurabilirdiniz, ancak bırakın projeyi durdurmayı, aksine, yeni denemeler ve tatbikatlar yapılmaya başlandı. Bu sistemler sene sonuna kadar Romanya'da, 2018 veya 2020'ye kadar da Polonya'da yerini almış olacak.

Benim size söyleyebileceğim, uzmanların da bildiği gibi, füze savunma mevzileri aynı zamanda güdümlü nükleer saldırılar için oldukça etkili alanlar olarak kullanılabilir. Peki bu bizim için bir tehdit yaratmıyor mu? Elbette yaratıyor ve uluslararası güvenliğin temel felsefesini değiştiriyor. Eğer bir ülke kendisini herhangi bir saldırıdan koruyacak bir füze savunma kalkanı oluşturduğunu düşünüyorsa, o ülke aynı zamanda istediği herhangi bir tür silahı kullanma özgürlüğüne sahip olmuş oluyor ve bu da stratejik dengeyi bozuyor. Siz geçmişte cephane anlaşmalarında çalıştınız ve harika başarılar elde ettiniz. Size ancak şapka çıkarabilir ve bu hususta sizi tebrik edebilirim. Rus ortaklarınızla birlikte birçok büyük başarıya imza attınız, ancak şu anda olanlar yüzünden endişelenmemek bizim elimizde değil. Eminim ki içinizden siz de bize katılıyorsunuz. Neticede, ABD'nin ateşkesten tek taraflı çekilmesini desteklemediğinizi kabul etmiştiniz.

Şimdi, Ukrayna'ya ve bizim için bir tehlike olduğu fikrine gelirsek, evet, tabi ki bazı tehlikeler yaratıyor, ama bu duruma biz mi sebep olduk? Sayın Yanukovych'in seçimleri kaybettiği ve Sayın Yuschenko'nun iktidara geldiği seneyi hatırlıyor musunuz? Nasıl iktidara geldiğine bir bakın. Üçüncü turu yapılan bir oylama sonucuydu, üstelik bu Ukrayna Anayasası'nın koşullarında yer almıyor bile. Batılı ülkeler bunu etkili bir şekilde destekledi. Ukrayna Anayasası tamamen ihlal edildi. Ne biçim bir demokrasi bu? Bu sadece kargaşa... Bunu daha önce bir kere yapmıştılar ve sonra daha aleni bir şekilde tekrar yaptılar, kısa süre önce Ukrayna'da gerçekleşen bir askeri darbe ile yönetim şeklini değiştirerek.

Rusya'nın konumu Ukraynalıların seçimine karşı çıkmak değil. Biz her seçimi kabul etmeye hazırız. Ukrayna gözümüzde öz kardeşimiz gibi bir ülke, kardeş gibi insanlarla. Ruslar ile Ukraynalılar arasında hiçbir ayrım gözetmem. Ancak bu hükümeti devirme yöntemine karşıyız. Bu, dünyanın hiçbir yerinde iyi bir yöntem değil, fakat Sovyet sonrası bölgede kesinlikle kabul edilemez ki açık olmak gerekirse birçok eski Sovyet cumhuriyeti devlet olma geleneklerine sahip değil ve henüz siyasi düzenlerini geliştiremediler. Bu bağlamda, elimizdekilere çok iyi bakmalıyız ve siyasi düzenlerinin gelişmesine yardım etmeliyiz. Biz, o zamanlar, o yasadışı üçüncü tur sonrasında iktidara gelen insanlarla bile birlikte çalışmaya hazırdık. Tamamen Batı yanlısı politikacılar olarak görülmelerine rağmen Sayın Yuschenko ve Sayın Timoshenko ile birlikte çalıştık. Bunun genel olarak doğru bir etiket olduğuna inanmıyorum ancak bu şekilde algılanıyorlardı. Onlarla buluştuk, birlikte Kiev'e seyahat ettik ve onları burada, Rusya'da karşıladık. Evet, bazen ekonomik meseleler üzerine hiddetli çekişmeler yaşadık, ancak beraber çalışmayı başardık.

Peki, bir askeri darbe ile karşılaştığımızda ne yapacağız? Burada bir Irak ya da Libya mı oluşturmak istiyorsunuz? ABD'li yetkililer burada milyarlarca dolar harcadıkları gerçeğini saklamadılar. Yetkililer muhalefeti desteklemek için 5 milyar dolar harcadıklarını halka net bir şekilde açıkladılar. Doğru seçim bu mu?

Bir başka meslektaşımızın dediğine göre olayları ABD'nin Rusya'daki siyasi sistemi ve hükümeti değiştirmek istediğine dair yorumlamak yanlışmış. Bu iddiaya katılmak benim için zor. ABD'nin Ukrayna ile ilgili bir yasası var, ancak Rusya'nın adı bu yasada doğrudan geçiyor ve bu yasa, amacının Rus Federasyonu'nun demokratikleştirilmesi olduğunu belirtiyor. Bir düşünün eğer biz yasalarımıza amacımızın ABD'nin demokratikleşmesi olduğunu yazsaydık neler olurdu; aslında prensipte biz de yapabiliriz bunu, hatta bırakın nedenini açıklayayım.

Bunun temelleri var. ABD tarihinde iki kez bir başkanın seçmen heyetindeki oyların çokluğuyla, ancak seçmenlerin oyunun azlığıyla iktidara geldiğini herkes biliyor. Bu demokratik mi? Hayır, demokrasi insanların gücüdür, çoğunluğun iradesidir. Siz bir kişiyi ülkenin en yüksek mevkiine yalnızca azınlık oyuyla nasıl seçebilirsiniz? Bu sizin anayasanızda olan bir sorun, ancak biz sizden anayasanızı değiştirmenizi talep etmiyoruz.

Bu münazarayı sonsuza kadar yapabiliriz ancak bir ülke, iç hukukuna böyle şeyler yazıyorsa, bir başka ülkenin iç sorunlarına para sağlıyorsa… Muhalefetin olması normal bir şeydir, ancak kendi kaynakları üzerinden hayatta kalması gerekir ve eğer bir başka ülke onu desteklemek için açıkça milyarlar harcıyorsa, bu normal bir siyasal uygulama mıdır? Bu uluslararası güven ruhunu inşa etmeye yardım edecek mi? Hiç sanmıyorum.

Şimdi, demokrasinin sınırlarımıza yaklaşması konusuna gelirsek... (Kahkaha). Tecrübeli birine benziyorsunuz. Sınırlarımızda demokrasinin oluşuna karşı olabileceğimizi düşünüyor musunuz? Demokrasi dediğiniz nedir? NATO'nun sınırlarımıza doğru hareket etmesinden mi bahsediyorsunuz? Demokrasiden kastınız bu mudur? NATO bir askeri ittifaktır. Biz sınırlarımızda demokrasiden değil, ancak sınırlarımıza yaklaşan askeri altyapıdan endişeliyiz. Böyle bir vakaya nasıl karşılık vermemizi bekliyorsunuz? Ne düşünmeliyiz? Bizi endişelendiren sorun budur.

Bugünün sorununun kalbinde ne olduğunu biliyor musunuz? Bunu sizinle paylaşacağım ve şimdi bahsedeceğim belgeyi kesinlikle halka açıklayacağız. Almanya'nın birleşmesinden hemen önce Alman politikacıları ile üst düzey Sovyet görevlileri arasında geçen bir tartışmanın kaydı. Oldukça ilginç bir okuma olacak, tıpkı polisiye bir hikâyeyi okumak gibi.

Zamanında öne çıkan bir Alman politikacısı, Sosyal Demokrat Parti'nin lideri, üst düzey Rus görevlilerle olan konuşmalarında –kelimesi kelimesine aktaramam ama konuşmanın aslını yeterince iyi hatırlıyorum- diyor ki: “Eğer şimdi Almanya'nın birleşmesi ve Avrupa'nın geleceği hakkındaki prensipler konusunda bir anlaşmaya varamazsak, krizler Almanya'nın birleşmesinden sonra da devam edecek ve onları sonlandıramayacağız ancak daha farklı şekillerde karşılayacağız. Daha sonra, Sovyet görevlileri onunla tartışmaya girdiğinde, şaşırarak şunu söyledi: “Siz benim Sovyetler Birliği'nin menfaatlerini savunduğumu düşünüyorsunuz –onların ileriyi göremeyen görüşlerini kastederek- ancak ben Avrupa'nın geleceğini düşünüyorum.” Ve tamamen haklı çıktı.

Sayın Büyükelçi, meslektaşlarınız o zamanlar Almanya'nın birleşmesinden sonra olacaklara dair temel prensiplerde anlaşmaya ulaşamamışlardı: Almanya için ileriye dönük bir NATO üyeliği sorusu, askeri altyapının geleceği, şekilleri ve gelişimi ve Avrupa'daki güvenlik sorunlarının düzenlenmesi. O zamanlar sözlü anlaşmalara ulaşılmıştı, ancak hiçbir şey kâğıda dökülmemişti, hiçbir şey düzeltilmemişti ve bu böylece gitti. Ancak hepinizin Münih'teki konuşmamdan hatırlayacağı gibi, ben o zamanlar bu noktaya değindiğimde, NATO Genel Sekreteri -alıntı yapıyorum- “Sovyetler Birliği'nin, NATO'nun günümüz GDR sınırlarından daha doğuya yayılmayacağından emin olabileceğine” dair sözlü bir güvence vermişti. Ve fakat gerçek tamamen farklı oldu. NATO iki kere doğuya doğru yayıldı ve şimdi bizim de tam sınırda füze savunma sistemlerimiz var.

Bence bütün bunlar gözümüzde meşru kaygılar oluşturuyor ve bu kesinlikle üstüne çalışmamız gereken bir konu. Bütün zorluklara rağmen beraber çalışmaya hazırız. Füze savunması hakkında, zaten teklifleri geçtik ve ben tekrar bir üçlü olarak beraber çalışabileceğimizi düşünüyorum – ABD, Rusya ve Avrupa. Böyle bir işbirliği neleri içerir? Üç tarafın da füze tehditlerinin geldiği yönde anlaşmaya ulaşması, sistemin yönetilmesinde ve diğer ikincil meselelerde eşit hakka sahip olmaları demek olur. Ancak tekliflerimiz reddedildi. İşbirliğini istemeyen ben değildim, bizi reddeden diğerleriydi.

Şimdi Suriye'de ciddi problemlerle yüzleşiyoruz ve eminim ki bu daha ileri bir tartışmanın konusu olacaktır. Güya yanlış hedefe saldırdığımıza dair eleştiriliyoruz. Yakın zamanda, Moskova'da konuşurken, “saldırmak için doğru hedefleri eğer biliyorsanız söyleyin bize” dedim. Ama hayır, bize söylemiyorlar. Dolayısıyla onlara hangi hedeflerden kaçınmamız gerektiğini soruyoruz, ama gene cevap vermiyorlar.

Harika bir filmimiz var, adı “İvan Vasileviç İşini Değiştiriyor”. Rus dinleyiciler iyi bilir. Filmdeki karakterlerden biri diğerine “Eğer hiçbir şey söylemezsen ne dediğini nasıl anlayabilirim?” diye sorar. Neyse ki, en azından askeri düzeyde, daha önce de söylediğim gibi, biz birbirimize bir şey söylemeye ve anlaşmaya başladık. Şartlar bizi buna mecbur etti.

Askeri insanlar en sorumlu insanlar gibi görünüyor ve umuyorum ki eğer onlar anlaşmaya varabilirse, hepimiz siyasi bir bağlamda anlaşmaya varabiliriz.

Teşekkür ederim.

<…>

Vladimir Putin: Suriye'deki operasyonlarımız ne kadar etkili olacak?

Böyle sorulara nasıl net cevaplar verebilirim ki? Kesin olan tek şey sigorta poliçesi. Kanaatlerimiz doğrultusunda ve uluslararası savaş normlarına göre hareket ediyoruz. Hava saldırılarımız ile diğer askeri sistemlerin kullanımı, Suriye Ordusu'nun saldırıları ile eşgüdümlü gittiğinde olumlu sonuçlara ulaşacağımızı umuyoruz. Ben inanıyorum ki sonuçlara çoktan ulaşıldı, askeriye de böyle düşünüyor.

Peki, bu Suriye'de terörizmi yendik demeye yeterli mi? Hayır, böyle bir şey diyebilmemiz için halen büyük çabalar gereklidir. Fazlaca iş yapılmasına halen gereksinim var ve bunun katılımcı bir iş olması gerektiğini vurgulamak isterim.

Parmakla göstermeye başlamak istemiyoruz ama yaklaşık 18 aydan fazla bir süredir ABD'nin yönetimindeki bir koalisyon 11'den fazla ülkenin katılımıyla, 500'den fazla hedefe hava saldırıları düzenliyordu ve henüz bir sonuç yok, bu açık bir gerçek. Eğer teröristler güçlerini Suriye'de ve Irak'ta kuvvetlendirdilerse, aldıkları bölgeye daha derinlemesine nüfuz ettilerse ve daha da yayıldılarsa ne gibi bir sonuçtan bahsedebiliriz ki? Bu bağlamda, meslektaşlarımız henüz hiçbir etkili bir sonuç elde edemedi.

Bizim silahlı birliklerimiz ile Suriye arasında olan ilk operasyon sonuç verdi, ancak bu yeterli değil. Eğer güçlerimizi birleştirseydi harika olurdu, terörizmle savaşmak isteyen herkes, bunun için bir araya gelseydi. Özünde, teklif ettiğimiz şey de buydu.

Askeri bir heyetin önce Moskova'ya gelmesini teklif ettik, daha sonra ben siyasi soruları tartışmak adına Rusya'nın başbakanı tarafından yönetilen yüksek seviye askeri bir heyet göndermeye hazır olduğumuzu söyledim. Ancak teklifimiz reddedildi. Amerikalı meslektaşlarımızın bir yanlış anlaşılma olduğuna dair bakanlık seviyesinde açıklamalar sunduğu, yolun açık olduğunu ve bizim bu yola çıkarak güçlerimizi nasıl birleştirebileceğimiz üzerine düşünmemiz gerektiğini belirttikleri doğrudur.

Şimdi, ABD'nin dışişleri bakanları, Rusya, Sudi Arabistan ve Türkiye görüşecekler. Bence bölgedeki diğer ülkeler, eğer bu meseleyi çözmek istiyorsak katılımları esas olan ülkeler de bu sürece dâhil olmalı. İlk olarak İran'ı düşünüyorum. Bunu daha önce birçok defa söyledik zaten. Ancak dışişleri bakanlarının tartışmak için görüşmeleri bu aşamada bir başlangıç. İranlı ortaklarımıza gelince, onlarla bu konuyla alakalı olarak irtibattayız ve İran meseleye kendi önemli katkısını yapıyor.

 

İngilizceden tercüme eden: Özgür Göndiken 

Kaynak: http://valdaiclub.com/opinion/highlights/vladimir-putin-meets-with-members-of-the-valdai-discussion-club-transcript-of-the-final-plenary-sess/

 

Önceki yıl yapılan "Dünya Düzeni: Yeni Kurallar veya Kuralsız Bir Oyun" başlıklı konuşmanın linki: 

http://intizar.web.tr/analiz/haber/1538/dunya-duzeni--yeni-kurallar-veya-kuralsiz-bir-oyun#.VkmTq3bhCHs

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler