imam ali.jpg

Emîrelmü’minînin Hayatında İktidar, Mazlumiyet ve Zafer

Emîrelmü’minîn (a.s.) .. tarihin en mazlum çehresidir ve bu mazlumiyet hayatının bütün bölümlerinde vardır. Gençlik döneminde mazlum durumdaydı. Peygamber (s.a.a.)’den sonraki gençlik döneminde mazlum oldu. Sükût ve hilafet döneminde mazlumdu. Şahâdetinden sonra da uzun yıllar boyunca minberlerden ona hakaretler ve iftiralar. Onun şahâdeti de mazlumcaydı.

26 Haziran 2016 Pazar

Bu yüce insanın şahsiyeti, yaşamı ve şahâdetinde zâhiren birbiriyle pek uyuşmayan üç unsur bir aradadır. Bu üç unsur; iktidar, mazlumiyet ve zaferdir.

O hazretin iktidarı-gücü, onun çelik gibi iradesinden, derin azminden, en zor durumlardaki askerî idaresinden, zihinleri ve fikirleri en yüce İslamî ve insanî hedeflere hidayet etmeden, Mâlik Eşter, Ammar, İbn Abbas, Muhammed b. Ebû Bekir ve diğerleri gibi büyük insanları yetiştirme ve beşerî tarihte bir akım oluşturmaktan ibarettir. O yüce şahsiyetin iktidarı; mantığın, fikrin, siyasetin, hükümetin ve cesaretin iktidarıdır.  Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın şahsiyetinde hiç bir yönden hiç bir zaaf bulunmamaktadır. Bununla birlikte tarihin en mazlum çehresidir ve bu mazlumiyet hayatının bütün bölümlerinde vardır. Gençlik döneminde mazlum durumdaydı. Peygamber (s.a.a.)'den sonraki gençlik döneminde mazlum oldu. Sükût ve hilafet döneminde mazlumdu. Şahâdetinden sonra da uzun yıllar boyunca minberlerden ona hakaretler ve iftiralar attılar. Onun şahâdeti de mazlumcaydı.

Bütün İslamî eserlerde "Sarallah" olarak tabir edilen iki kişi vardır. Bizim dilimizde Arapça "Sar" olarak geçen kelimenin tam anlamıyla bir karşılığı yoktur. Bir kimse bir aileyi zulüm ile katlederse, katledilenlerin ailesi bu kanın sahipleridirler. Buna “sar” denilmektedir ve o aile dökülen kanın hesabını sormakta hak sahibidir. Şu halde “Allah'ın kanı” denilmesi çok eksik ve yetersiz bir tanımdır ve buradaki murat edilen şeyi tam olarak anlatamamaktadır. Sar, yani kan talep etme hakkı, eğer bir kimse bir ailenin “sar”ı ise, yani o aile katledilenlerin kanını isteme hakkına sahip demektir. İslam tarihinde kanlarını isteme hakkının Allah'a ait olduğu söylenen iki kişi vardır. Bu iki kişiden biri, İmam Hüseyin (a.s.) diğeri de babası Emîrelmü'minîn (a.s.)'dır; "Yâ Sârallah ve Sârallah'ın oğlu."[1] Babası Emîrelmü'minînin kanının hesabının sorulma hakkı Allah'a aittir.

Üçüncü unsur o yüce şahsiyetin zaferidir. Zafer, öncelikle yaşadığı zamanda ona yüklenen bütün zorlu tecrübeler karşısında galip gelmesidir, yani düşmanın yıkıcı saldırıları ki, sonradan açıklayacağım, neticede Ali'yi dizlerinin üzerine çökertememiştir, onların hepsi Ali karşısında yenilgiye uğramışlardır. Şahâdetinden sonra da günbegün onun parıldayan hakikati daha da açığa çıktı, yani yaşadığı dönemdekinden daha da aşikâr hale geldi. Bugün sizler dünyaya göz atın, sadece İslam dünyasına değil bütün dünyaya, İslam'ı kabul etmeyenlerin bile onu ne kadar övdüğüne, onu, tarihin parlak bir çehresi olarak kabul ettiklerine bakın. Bu, o aydınlık cevherin ortaya çıkmasıdır ve Allah Teâlâ o mazlumiyetinin karşılığı olarak böylesi bir ödül vermiştir. O mazlumiyet, o boğucu baskılar, o güneşi balçıkla sıvamalar, o inanılmaz iftiralar, onun, bunlar karşısında gösterdiği sabır Allah katında bir değere ve mükâfata sahiptir. Bunun mükâfatı da beşer tarihi boyunca bu kadar parlak ve herkes tarafından kabul gören bir başka kimseyi bulamamanızdır. Belki bu güne kadar da Emîrelmü'minîn (a.s.) hakkında yazılmış olan bizim bildiğimiz kitaplar arasında en âşıkane olanını Müslüman olmayanlar yazmışlardır. Hatırlıyorum da üç Hıristiyan yazar Emîrelmü'minîn hakkında övgü dolu âşıkane kitaplar yazmışlardı. Bu alaka ve samimiyet ilk günden itibaren başladı; yani şahâdetinden sonra herkes -Şam hükümetinin hâkimleri, onların tâbileri ve yürekleri Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın kılıç ve adaletiyle kanayanlar- onun aleyhine söz söyleyip propaganda yaparken,  bu olay ta o zaman belli oldu. Ben burada bir örneğini arz edeyim.

Abdullah b. Urve b. Zübeyr'in oğlu, babasının önünde Emîrelmü'minînin hakkında kötü sözler söyledi. Zübeyr'in ailesi -biri dışında, yani Mus'ab b. Zübeyr- bütünüyle Emîrelmü'minîn (a.s.)'a karşıydılar. Mus'ab b. Zübeyr cesur, cömert, Kûfe, Muhtar ve sonra da Abdülmelik olaylarında kavgada yerini almış birisiydi, aynı zamanda Sakine'nin kocası ve İmam Hüseyin (a.s.)'ın ilk damadıydı. Onun dışında herkes, Zübeyr ailesi ardı arkasına Emîrelmü'minîn (a.s.) hakkında kötü sözler söylediler. İnsan tarih okudukça, bunu görüyor. Bu kötü sözlerden sonra, babası ona karşı bir söz söyledi çok da taraftarlık kokan sözler değildi, ancak burada önemli bir nokta vardır ve ben bu noktayı not ettim. Abdullah oğluna şöyle dedi: “Dinin meydana getirdiği her binayı ve dinin üzerine kurulduğu her binayı dünya ehli ne yaptılarsa yok edemediler.” Yani Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın adını -ki onun işi din ve imandır-  silmeyi başaramadılar. Sonra şöyle dedi: “Mervan oğulları da her fırsatta, her minberde güçlerinin yettiği kadar Ali b. Ebî Tâlib'i kınayıp onun hakkında yalan söylüyor. Ancak bu kınamalar ve kötü sözler, bu parlak çehreyi daha da çok yüceltip aydınlatıyor.”[2] Yani insanların zihninde onların bu hakaretleri ters etki yapıyor. Bunun tam karşı noktasında Benî Ümeyye vardır: “Benî Ümeyye kendi atalarını övüp, yüceltti; ancak ne kadar çok övdülerse halkın onlara karşı olan nefreti daha da artmaktadır.” Bu söz yaklaşık olarak Emîrelmü'minînin vefatından otuz yıl sonra söylenmiştir. Yani Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın bütün o mazlumiyetine rağmen, hem yaşadığı dönemde, hem tarih nazarında ve hem de insanlığın hatırasında muzaffer olmuştur.  

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın mazlumiyetiyle beraber iktidar süreci böyle sonuçlanmıştır ve bu şekilde özetlenebilir. Bu hükümet zamanında -Emîrelmü'minînin beş yıldan az süren hükümeti- üç hareket o hazretin karşısında saf tutmuşlardır: Kâsıtîn, Nâkisîn ve Mârikîn. Hem Şîa ve hem de Ehl-i Sünnet şu rivayeti Emîrelmü'minîn (a.s.)'dan nakletmiştir:

"Kâsıtîn, Nâkisîn ve Mârikîn ile savaşmakla emrolundum."[3]

Bu isimleri hazretin kendisi koymuştur. Kâsıtîn, yani zalimler anlamına gelmektedir. "Kıst" kelimesi mücerret olarak kullanıldığında –Kasete-Yeksitu, yani Câre-Yecuru, Zaleme-Yezlimu- zulmetmek manasına gelir. Sülâsi mezid olarak if'al babında kullanıldığında -Eksete,-Yeksitu- adalet ve insaf anlamına gelir. Dolayısıyla eğer “Kıst” if'al babında kullanılırsa adalet anlamındadır; ancak “Kasete-Yeksitu” şeklinde kullanıldığında bunun tam tersi anlam kazanır. Kâsıtîn, yani zalimler. Emîrelmü'minîn (a.s.) onların ismini zalimler olarak koymuştur. Bunlar kimlerdi? Bunlar; zâhirde ve maslahat icabı İslam'ı kabul etmiş olup, Alevî hükümeti esastan kabul etmeyen kimselerdi. Emîrelmü'minîn bunlara ne yaptıysa, fayda etmedi. Elbette bu hükümet, Benî Ümeyye ve Muaviye b. Ebî Süfyan -Şam valisiydi-  etrafında toplanmıştı. Bunların en öne çıkan şahsiyetleri de Muaviye'nin kendisiydi, sonra da Mervan b. Hakem ve Velid b. Ukbe'dir. Bunlar aynı cephedeydiler ve Ali'nin yanında olmak ve onunla anlaşmak istemiyorlardı. Her ne kadar Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın hükümetinin ilk zamanlarında Muğire b. Şube, Abdullah b. Abbas ve diğerleri “Ey Emîrelmü'minîn! Bunlara biraz mühlet ver ve kendi yanında tut” dedilerse de hazret kabul etmedi. Onlar hazrete, siyaseti bilmiyor diye saldırdılar; ancak hayır, gafil olanlar kendileriydi. Sonradan yaşanan olaylar bunu göstermiştir. Emîrelmü'minîn (a.s.) her ne yaptıysa Muaviye anlaşmaya yanaşmadı. Her ne kadar öncekiler, bazılarını kabul etmiş olsalar da bu düşünce, Alevî hükümeti gibi bir hükümeti kabul edecek bir kafa yapısına sahip değildi.

Muaviye'nin Müslüman olmasından, Emîrelmü'minîn ile savaşmak istemesine kadar geçen süre otuz yıldır. O ve etrafındakiler yıllarca Şam'a hükmetmişlerdi, nüfuz kazanmışlar ve konumlarını güçlendirmişlerdi. Artık bir şey söylediklerinde “Siz yeni Müslüman oldunuz, ne diyorsunuz?!” denilen günler geçmişti, bir konum elde etmişlerdi. Dolayısıyla bunlar esasen Alevî hükümeti kabul etmeyen akımlardı ve hükümetin başka türlü olmasını, kendilerinde olmasını istiyorlardı. Sonra da bu isteklerini ortaya koydular ve İslam dünyası bunların hükümetlerini tecrübe etti. Yani Emîrelmü'minîn (a.s.) ile rekabet ettiği yıllarda bazı sahabelere güler yüz ve muhabbet gösteren Muaviye, sonradan hükümeti döneminde katı ve haşin davranışlar sergilemeye başladı ve iş Yezit döneminde Kerbela olayına kadar uzandı. Sonra da Mervan, Abdülmelik, Haccac b. Yusuf Sakafî ve Yusuf b. Ömer Sakafî dönemlerine vardı ki, bunlar o hükümetin meyvelerindendir. Yani tarihin, işledikleri suçlar karşısında titrediği bu hükümetler -tıpkı Haccac'ın hükümeti gibi- Muaviye'nin temellerini attığı ve bu yüzden Emîrelmü'minîn (a.s.) ile savaştığı hükümetlerdir. Onların neyin peşinde oldukları ve neyi istedikleri en başından belli olmuştu; yani kendini beğenmişliklerin ve bencilliklerin merkezde olduğu dünyevî bir hükümet. Bunlar Benî Ümeyye hükümetinde müşahede edilen şeylerdi. Elbette burada akidevî ve kelamî hiç bir şey demedim, bu arz ettiğim şeyler tarih kitaplarında yer alan metinlerdir. Şîa tarihi de değildir, bunlar İbni Esir, İbni Kuteybe ve benzeri tarih kitaplarıdır. Bu söylenenler aynen yazılmış, zikredilmiş ve korunmuşlardır. Bunlar kesin olan sözlerdir, Şîa ve Sünnî arasındaki fikrî ayrılıklar değildir.  

Emîrelmü'minîn (a.s.) ile savaşan ikinci cephe ise Nâkisîn'dir. Nâkisîn, yani bozanlar, dönenlerdir ve burada biatlerinden dönenler ve biatlerini bozanlar anlamındadır. Bunlar ilk önce Emîrelmü'minîne biat ettiler; ancak sonradan bu biatlerinden döndüler. Bunlar Müslümanlardı ve birinci grubun aksine iman etmişlerdi, gönüllüydüler; fakat bunların gönüllülükleri Ali b. Ebî Tâlib (a.s.)'ın hükümetinde kendilerince kabul görecek konum ve faydalar ölçüsündeydi. Kendileriyle meşveret edilecek, onlara yetki verilecek, onlara yönetim verilecek, ellerindeki haksız kazanılmış mal ve servete dokunulmayacak, nereden getirdikleri sorulmayacaktı. Bu grup, Emîrelmü'minîni kabul ediyordu, kabul etmiyor değildi; ancak bu malları nereden topladıkları, niçin biriktirdikleri, neden yedikleri, neden götürdüklerini ve bu tür şeyleri sormaması şartıyla. Bu yüzden en başta da gelerek çoğunlukla biat ettiler. Elbette bazıları da biat etmedi; lakin Cenab-ı Talha, Cenab-ı Zübeyr, ashabın büyükleri ve diğer başkaları Emîrelmü'minîn (a.s.)'a biat ederek teslim oldular, kabul ettiler. Ancak üç dört ay geçtikten sonra bu hükümetle uyum sağlayamayacaklarını gördüler; çünkü bu hükümet dost tanıdık kayırmayan, kendine ve ailesine dahi imtiyazlı davranmayan, her ne kadar kendileri İslam'da herkesten daha eski olsa bile İslam geçmişi olan kimselere de ayrıcalık tanımayan, ilahî hükümlerin uygulanmasında ise hiç bir gevşeklik göstermeyen bir hükümetti. Bütün bunları gördüler, bu insanla uyuşamayacaklarını anladılar bu yüzden ayrılıp gittiler ve gerçekten bir fitne olan Cemel Savaşı meydana geldi. Ümmü'lmü'minîn Ayşe'yi de yanlarına aldılar. Bu savaşta pek çok insan öldü. Elbette Emîrelmü'minîn (a.s.) galip geldi ve meseleyi halletti. Bu da o yüce insanı bir müddet uğraştıran ikinci cepheydi.

Üçüncü cephe Mârikîn idi. Mârikîn, yani kaçanlar. Bunların “Mârik” olarak adlandırılmasının sebebi şuydu: Söz konusu kişiler öylesine dinden kaçmışlardı ki, tıpkı yayından fırlayan bir ok gibiydiler. Sizler oku attığınızda, o ok nasıl fırlayıp uzaklara düşüyorsa, bunlar da aynı şekilde dinden uzaklaştılar. Elbette bunlar dinin zâhirlerine sıkı sıkıya bağlıydılar ve dinin adını da anıyorlardı. Bunlar Haricîlerdi. Temellerini sapkın anlayış ve idrakler -ki çok tehlikeli bir şeydir- üzerine bina etmişlerdi. Dini, Kur'an'ın müfessiri ve kitap ilmine sahip olan Ali b. Ebî Tâlib'den öğrenmiyorlardı, kendi hatalı arzularına göre öğreniyorlardı. Elbette bu tür insanlar her toplumda vardır, ancak bir grup oluşturmaları ve teşkilatlanmaları bugünün deyimiyle birlik oluşturmaları siyasetlerinin gereğiydi. Bu siyaset başka bir yerden yönlendiriliyordu. Burada önemli olan nokta şuydu; bu grubun üyeleri söyledikleri her söze bir ayeti  delil olarak getiriyorlardı ve cemaat namazının ortasında, Emîrelmü'minîn (a.s.) geldiğinde ona göndermede bulunacakları kinayeli bir ayet okuyorlardı, şiarları da "Hüküm ancak Allah'ındır" sözüydü. Yani biz senin hükümetini kabul etmiyoruz, biz Allah'ın hükümetine tâbiyiz. İşlerinin zâhiri böyle olan bu insanların yapılanmaları, siyasî teşkilatlanmaları ve yönlendirilmeleri Kâsıtîn'nin ve Şam'ın büyükleri -yani Amr b. As ve Muaviye-  tarafından gerçekleştirilmekteydi, bu kimseler onlarla ilişki içindeydiler. Zavallı ve zayıf halktan bir grup da fikrî olarak onların peşine takılarak hareket etti. Dolayısıyla Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın karşı karşıya geldiği ve onlar karşısında zafer kazandığı bu üçüncü grup Mârikîn'di. Nehrivan Savaşı'nda onlara kesin bir darbe vurdu; ancak bunlar toplumun içindeydiler ki, sonradan da varlıkları hazretin şahâdetini meydana getirdi.

Haricîlerin tanınmasında hataya düşülmemelidir. Bazıları Haricîleri içi boş inançlılar olarak tanımlamaktadırlar, hayır, konu inançlar ve kutsallara değer vermek değildir. Kutsala değer verenler bir köşede oturup namazlarını kılıp dualarını edenlerdir. Bu, Haricî oldukları anlamına gelmez. Haricîler ayaklanma talebinde bulunanlar, kaos çıkarmak isteyenler, meydanları dolduranlar, Ali ile savaşmayı dillendirip onunla savaşanlardır. Dayanakları hatalıdır, savaşmak hatalıdır, yöntemleri hatalıdır, hedefleri batıldır. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın karşı karşıya olduğu üç grup bunlardır.  

Peygamber (s.a.a.)'in hükümeti dönemiyle ile Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın mübarek yaşamları ve hükümeti arasındaki genel fark şudur ki, Peygamber (s.a.a.)'in zamanında saflar belliydi, iman ve küfür safı. Münafıklar etkisizdi, Kur'an ayetleri devamlı, toplum içindeki münafıklara karşı uyarıda bulunuyor, parmakla onlara işaret ediyordu, mü'minleri onlar karşısında destekliyor, onların morallerini bozuyordu, yani Peygamber (s.a.a.) dönemindeki İslam nizamında her şey aşikârdı. Saflar belli ve karşı karşıyaydı, bir tarafta küfür, tâğut ve cahiliye taraftarı, diğer tarafta ise iman, İslam, tevhid ve maneviyat taraftarı. Elbette orada da bu türden insanlar vardı, o zaman da her türlü insan mevcuttu; ancak saflar ayrışmıştı. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın zamanında sorun, safların belli olmamasıydı, bu yüzden ikinci grubun, yani Nâkisîn'in, ilgi duyulan bir çehresi vardı. Herkes Cenab-ı Zübeyr ve Cenab-ı Talha gibi kimselerle karşı karşıya gelmekte tereddüt ediyordu. Bu Zübeyr, Peygamber (s.a.a.) zamanında seçkin şahsiyetlerden, O'nun halasının oğlu ve O'na yakın bir kimseydi. Hatta Peygamber (s.a.a.) döneminden sonra da Sakife'de Emîrelmü'minîn (a.s.)'ı savunmak için itiraz eden kimselerdendi. Evet, akıbetimizin ne olacağı belli değildir. Allah hepimizin akıbetini hayır eylesin. Bazı zamanlar dünya sevgisi, çeşitli durumlar, dünyanın cilveleri öylesine etkiler bırakmaktadır, bazı şahıslarda öylesine değişimler meydana getirmektedir ki, bu seçkin kimseler dahi bazen şüpheye düşmektedir, sıradan halkın durumunu söylemek bile gereksizdir. Dolayısıyla o günler gerçekten çok zorluydu.

Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın etrafında olanlar, direnenler, savaşanlar çok basiretliydiler. Ben defalarca Emîrelmü'minînin şöyle buyurduğunu naklettim:

"Bu savaş sancağını basiret sahiplerinin dışında kimse taşıyamaz."[4]

İlk olarak "basiret" gereklidir. Bu tür kavgalarda Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın sorunlarının ne olduğu malumdur. İslam'a dayandırdıklarını iddia ettikleri o yanlış davranışlarla Emîrelmü'minîn (a.s.)'a karşı savaşıyorlar, yanlış sözler sarf ediyorlardı. İslam'ın ilk yıllarında hatalı düşünceler çok fazla gündeme geliyordu; ancak hem Mekke hem de Medine döneminde nazil olan Kur'an ayetleri açıkça o düşünceleri reddediyordu. Sizler Medenî bir sûre olan Bakara Sûresi'ne bir bakın. Açıktan, Peygamber (s.a.a.)'in Yahudiler ve münafıklarla olan çeşitli mücadele ve tartışmalarını ayrıntılı bir şekilde şerh ettiğini, hatta o dönemdeki Medine Yahudilerinin Peygamber (s.a.a.)'e psikolojik olarak eziyet etmekte kullandıkları yöntemlerin dahi Kur'an'da zikredildiğini göreceksiniz:

"Ey iman edenler, 'Râina-Bizi güt' demeyin. 'Unzurnâ-Bizi gözet' deyin ve dinleyin."[5]

Ve bu türden diğer ayetler de mevcuttur. Yine Mekkî bir sûre olan Araf Sûresi'nde muşbi', yani doyma kelimesini gündeme getirerek hurafelerle savaşmıştır. Bu, etleri haram ve helal kılma meselesini gerçek haramlar karşısında, sahte haramlar ve geçersiz haramlar olarak telakki etmektedir:

"De ki: Rabbin ancak açığa vurulabilen ve gizlenen kötülüklerle günahı, haksız yere isyan etmeyi ve hiçbir delil indirmediği halde Allah'a şirk koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri tutup Allah'a isnad ederek söylemenizi haram etmiştir."[6]

Haram olan bunlardır, yoksa putlara adanarak serbest bırakılmış develer yahut sonuncusu erkek olmak üzere beş kez doğuran develerin eti yahut falanı filanı kendinize haram kılmanız değildir. Kur'an bu türden fikirlerle açıkça mücadele ediyordu; ancak Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın zamanındaki muhalifler de Kur'an'dan istifade ediyorlar, Kur'an ayetlerinden faydalanıyorlardı. Bu yüzden Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın işi bu açıdan daha zordu. Emîrelmü'minîn kısa hükümet dönemini bu zorluklarla geçirdi.

Bunların karşısında Ali'nin cephesi vardır, gerçekten güçlü bir cephe. Ammar gibi, Mâlik Eşter gibi, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Ebûbekir, Meysem-i Temmar ve Hucr b. Adiyy gibi kimseler vardı bu cephede. Mü'min, basiretli ve bilinçliydiler, halkın fikirlerinin hidayetinde önemli etkileri vardı. Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın döneminin güzel kısımlarından biri de -elbette bu büyüklerin hünerli çabaları yönüyle güzeldi, fakat bunlara yapılan eziyet ve işkenceler yönünden de acıydı- böyle bir ortamda onların hareket merkezleri olan Basra ve Kûfe'de geçirdikleri yıllardı. Talha, Zübeyr ve benzerleri bir araya gelip Basra'yı alarak, Kûfe'ye doğru hareket ettiklerinde hazret, İmam Hasan (a.s.) ve ashabından bazılarını oraya gönderdi. Onların halk ile yaptıkları görüşmeler, mescitte söyledikleri sözler, ortaya koydukları mantık, İslam'ın ilk yıllarındaki güzel, zekice ve heyecan dolu bölümlerinden biridir.  Bu yüzden sizler Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın düşmanlarının genel olarak saldırdıkları yönün burası olduğunu görmelisiniz. Mâlik Eşter'e karşı çok fazla komplolar yapıldı, Ammar b. Yasir'e karşı da aynı şekilde, Muhammed b. Ebûbekir'e karşı da komplolar düzenlenmişti. İşin en başından beri Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın olayında imtihan edilip ne kadar sağlam iman ve basiret sahipleri olduklarını ortaya koyan kimselerin tümüne karşı düşman tarafından çeşitli şekillerde iftira okları fırlatılmıştı. Onlara karşı suikastta bulunulmuş ve nitekim çoğunluğu da şehit olmuştu. Ammar savaşta şehit edilmişti; ancak Muhammed b. Ebûbekir Şamlıların hilesiyle şahâdete ulaşmış, Mâlik Eşter de Şamlıların komploları sonucunda şehit olmuştu ve diğer bazıları da aynı akıbete uğramıştı. Fakat bir kısmı ise sonradan daha da şiddetli şekillerde şahâdete ulaşmışlardı. 

Bu, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın yaşam ve hükümet etme şeklidir. Eğer özetlemek istersek, bu hükümet döneminin güçlü ve muktedir; ama aynı zamanda da mazlum ve muzaffer olduğunu söylemek durumundayız. Yani hem kendi zamanında düşmanı dizleri üstüne çökertebilmiş, hem de mazlumca şahâdetinden sonra tarih boyunca tarihi aydınlatan bir meşale gibi olmayı başarmıştır. Elbette bu müddet içinde Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın dertleri ve sıkıntıları, tarihin en çok ihanetle dolu maceralarındandır.[7]

 

İslam İnkılabı Rehberi 
Ayetullah Seyyid Ali Hamanei

 

 


[1] Usûl-u Kâfî, c. 4, s. 576.

[2] Nesru'd-Dürer, c. 3, s. 36.

[3] Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 36.

[4] Nehcü'l-Belâğa, 173. Hutbe.

[5]  Bakara Sûresi, 104.

[6]  Araf Suresi, 33.

[7] 08.01.1999 tarihli konuşmalarından.

 

Kaynak: Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, 250 YILLIK İNSAN / Hz. Peygamber (s.a.a.)'den İmam-ı Zaman (a.f.)'a kadar Ehl-i Beyt'in İki Yüz Elli Yıllık Mücadele Tarihi, çev. Muaz Pazarbaşı, s. 26-29, Feta Yayıncılık, 2015.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler