6002.jpg

İmam Rıza (a.s.)

"...Me’mun'un siyaseti uygulanış ve derinlik açısından eşsizdi; ancak öte yandan bu savaş sahnesinde İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.) vardı ve bu yüzden Memun'un şeytanca zekâsına rağmen, onun tedbirleri her yönüyle etkisiz bir hareket olarak kalmış ve adeta bir çocuk oyuncağına dönmüştü."

13 Ağustos 2016 Cumartesi
İMAM RIZA (a.s.)
 
Musa b. Câfer Harun'un zindanlarında geçen yıllardan sonra zehirlenerek şehit edildiğinde, Abbasî saltanatının sınırları dahilinde tam bir baskı hüküm sürüyordu. İmamın yarenlerinden birinin "Harun'un kılıcından kan damlıyordu"280 diyerek tarif ettiği o boğucu atmosferde, büyüğümüz ve Masum İmamın en büyük hüneri Şîa ağacını hadiselerin fırtınalarının oluşturduğu tehlikede sağ salim korumayı ve yüce babasının dostlarının dağılıp yüreklerinin soğumasını engellemeyi başarmış olmasıdır. Şaşırtıcı bir takiyye yöntemiyle Şiî toplumunun merkezi ve ruhu olan canını korumuş ve Abbasî halifelerinin en güçlüsünün döneminde, rejimin en istikrarlı ve sağlam olduğu dönemde derin mücadelesini devam ettirmiştir. Tarih bize Sekizinci İmam'ın Harun dönemindeki on yıllık yaşamını ve ondan sonra da Horasan ve Bağdat arasında geçen beş yıllık iç savaşı açık bir şekilde resmedememiştir. Ancak daha derin bir şekilde düşünüldüğünde Sekizinci İmam'ın bu dönemde Ehl-i Beyt'in uzun soluklu savaşını ki, Âşurâ'dan bu yana bütün etkilerini sürdürerek, aynı yönde ve aynı hedef doğrultusunda devam ettirdiğini anlamak mümkündür. M'emun yüz doksan sekizinci yılda Emin ile giriştiği güç savaşından kurtulup da hilafeti rakipsiz bir şekilde ele geçirince, ilk aldığı tedbirlerden biri de Alevîler sorununun ve Şiî savaşlarının halledilmesi oldu. Onun bu amaca ulaşması için kendisinden önceki bütün halifelerin tecrübeleri göz önündeydi. Bunlar, o hareketin günden güne artan derinlik, genişlik ve gücünün, hilafet sisteminin onun kökünü kazımada, hatta durdurmada ve sınırlamadaki yetersizliğini ortaya koyan tecrübelerdi. O, Harun'un gücünün ve haşmetinin, uzun yıllar süren engellemeler ve neticede Yedinci İmam'ı zindanda zehirleyerek bile Şiî ayaklanmalarının, siyasî, askerî ve tebliğ mücadelelerinin önüne geçemediğini görüyordu. O şimdi babasının ve önceki halifelerin güçlerine sahip olmamakla birlikte buna ilaveten Benî Abbas arasındaki iç savaşlarla Abbasî saltanatının büyük problemlerin tehdidi altında olduğunu görüyordu, dolayısıyla Alevî hareketlerini daha ciddiye alması gerekiyordu.
 
Belki de Me'mun, Şiîlerin kendi sistemine karşı oluşturduğu tehlike üzerine daha gerçekçi bir şekilde düşünüyordu. Yedinci İmam'ın şahâdetinin üzerinden geçen on beş yıllık sürede, özellikle de iç savaşların vuku bulduğu beş yıl içinde Şîa hareketinin Alevî hükümetinin bayrağını dalgalandırmak için daha fazla hazırlık yaptığı tahmin edilmektedir.
 
Me'mun bu tehlikeyi zekice tahmin etti ve buna karşı koymak için yapmış olduğu değerlendirme ve teşhisin ardından sekizinci imamın Medine'den Horasan'a davet edilmesi ve hazrete zorunlu veliahtlığı kabul etme önerisi geldi, imametin bütün dönemlerinde eşine az rastlanır veya kendi kategorisinde ender bulunur bir olay cereyan etti.
 
Şimdi kısaca veliahtlık olayına göz atma zamanı gelmiştir. Bu olayda Sekizinci İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.) büyük bir tarihî tecrübe ile karşı karşıya kalmış ve Şîa'nın kaderini belirleyebilecek zafer yahut yenilgiyle sonuçlanacak gizli siyasî bir savaş gerçekleşmiştir. Bu savaşta inisiyatif rakibin elindeydi ve Me'mun bütün imkânlarıyla meydana çıkmıştı. Me'mun büyük bir akıllılıkla, güçlü bir tedbirle, anlayışla ve görülmemiş bir dirayetle meydana çıkmıştı, eğer galip gelseydi, eğer işler planladığı gibi gitse ve işi sonuçlandırabilseydi kesinlikle hicri kırkıncı yıldan, yani Ali b. Ebî Tâlib (a.s.)'ın şahâdetinden sonra hiçbir Emevî ve Abbasî halifesinin bütün çabalarına rağmen elde edemedikleri hedefe ulaşmış olacaktı. Yani Şîa ağacını kökünden sökebilecek ve her zaman tâğutî hilafetin başındakilerin gözüne saplanan bir diken gibi olan muhalif hareketi tamamen yok edecekti.
 
Ancak Sekizinci İmam ilahî bir tedbir ile Me'mun karşısında galip geldi ve kendi oluşturduğu siyasî savaş arenasında kesin bir şekilde yenilgiye uğrattı. Şîa sadece zayıflayıp yok olmamakla kalmadı aksine hicri iki yüz birinci yıl, yani hazretin veliaht olduğu yıl, Şîa tarihinin en bereketli yıllarından biri olup, Alevî mücadeleye taze bir nefes vermiştir. Bütün bunlar Sekizinci İmam'ın ilahî tedbirinin bereketi ve o Masum İmamın bu büyük imtihanda ortaya koyduğu hikmetli yöntemiyle gerçekleşmiştir.
 
Bu ilginç olaya ışık tutulabilmesi için Me'mun'un ve İmamın bu olaydaki tedbirlerini kısaca açıklayacağız.
 
Me'mun İmamın Horasan'a davet edilmesinde genel olarak bir kaç amaç gütmekteydi:
 
Bunların ilki ve en önemlisi, Şiîlerin devrim safhasına gelmiş mücadelesini sakin ve tehlikesiz siyasî faaliyet alanına dönüştürmekti. Dediğim gibi Şiîler takiyye perdesi ardında yorulmak ve bitmek bilmez bir mücadele içindeydiler, bu mücadeleler iki özelliğe, hilafet sistemini birbirine katan tarif edilemez bir etkiye sahiptiler, bu iki özellikten biri mazlumiyet ve diğeri de kutsallıktı.
 
Şiîler bu iki etkene dayanarak İslam'ın Ehl-i Beyt bakışına göre tefsir ve beyanı olan Şiî nüfuz ve düşüncesini muhataplarının zihin ve kalplerine ulaştırıyorlar ve ufacık dahi buna hazırlıklı olanları bu fikre yönlendirip inandırıyorlardı, öyle ki, Şîa çemberi günden güne İslam dünyasında yayılıyordu. Bu mazlumiyet ve kutsallık Şiî tefekkürünün desteğiyle her yerde ve her dönemde hilafet düzenine karşı silahlı kıyamları ve ayaklanma hareketlerini şekillendiriyordu.
 
Me'mun bu mücadeleci topluluğun sahip olduğu gizlilik ve saklılığı bir kerede yok etmek, İmamı devrimci mücadele meydanından siyaset meydanına çekerek bu vesileyle bu gizlilik ve saklılıkla günden güne artan etkili Şîa hareketlerini sıfırlamak istiyordu. Bu şekilde Me'mun etkili ve tesirli iki özelliği de Alevîlerin elinden alacaktı. Çünkü rehberlerinin hilafet sisteminin seçkin veliahdı olan ve devlet işleriyle uğraşan bir topluluk artık ne o kadar mazlum ve ne de o kadar kutsal olarak görülecekti. Bu tedbir, Şiî düşüncesini de tıpkı toplumda taraftarı olan diğer akide ve fikirler safına indirgeyebilecek ve onun, her ne kadar sistem tarafından yasak ve istenmeyen bir hareket olarak görülse de sisteme muhalif bir düşünce olarak halk nazarında özellikle de zayıflar nazarında cezbediciliğini ve sorgulatıcı özelliğini kaybettirmeyi hedefliyordu.
 
İkincisi; Şiîlerin Emevî ve Abbasî hilafetlerinin gasp edilmiş olduğuna dayanan iddialarının hatalı olduğunu ortaya koymak ve bu hilafetlere meşruiyet kazandırmaktır. Me'mun bu işle bütün Şiîlere ikiyüzlü bir şekilde, her zaman Şîa akidesinden sayılan mevcut hilafetlerin gasp edilmiş olduğu ve meşru olmadığı iddialarının temelsiz olduğunu, aşağılık kompleksinden kaynaklandığını ispatlamış olacaktı. Eğer diğerlerinin hilafetleri gayri meşru ve zorba ise onların vârisi olan Me'mun'un hilafeti de gayri meşru ve gasp edilmiş olmalıydı, ancak Ali b. Musa Rıza (a.s.) bu sisteme dahil olarak ve Me'mun'un veliahtlığını kabul ederek onu kanunî ve meşru bir zemine oturtmuş olacak ve dolayısıyla diğer halifeler de aynı meşruiyete sahip olacaklardı ve bu, Şiîlerin bütün iddialarının çürütülmesi anlamına gelecekti. Böylelikle Me'mun Ali b. Musa Rıza (a.s.)'dan sadece kendi ve geçmişteki hükümetlerin meşruluğunun itirafını almakla kalmayıp, Şîa itikadının temel sütunlarından birini, önceki hükümetlerin zalim olduğu temelini de yıkmış olacaktı.
 
Buna ek olarak, Şiîlerin zühd, takva ve İmamların dünyaya önem vermediği iddiası da böylelikle yalanlanmış olacak ve hazretin dünyayı elde etme imkânını sahip olmadığı şartlarda zâhidlik yaptığı ve şimdi dünya cennetinin kapılarının kendisine açılmasıyla ona doğru koştuğu ve tıpkı diğerleri gibi ondan faydalandığı şeklinde bir imaj yaratılmış olacaktı.
 
Üçüncü olarak, Me'mun böyle yapmakla, her zaman muhalefet ve mücadele merkezi olan İmamı kendi sisteminin kontrolü altında tutacak ve hazretin dışında Alevîlerin bütün liderlerini, güçlülerini ve silahlılarını da kendi hâkimiyeti altına alacaktı, bu, Me'mun'dan önceki Emevî yahut Abbasîlerden hiç birinin elde edemediği bir başarıydı.
 
Dördüncüsü, halkın içinde ümitlerin kıblesi, soruların yöneltildiği ve zaferlerin paylaşıldığı makam olan İmamı hükümetin memurlarının kuşatması altına alarak, onun halkla olan bağını kopartıp, onunla halkın arasını, sonra da onunla halkın ona olan duygu ve sevgisinin arasını açmak istiyordu.
 
Beşinci hedefi, bu iş ile kendisine manevî bir onur ve çehre kazandırmaktı, tabiidir ki, o günün dünyasında herkes onu Peygamber (s.a.a.)'in evlatlarından kutsal ve manevî bir şahsiyeti kendi veliahdı olarak atadığı ve kardeşlerini ve oğullarını bu ayrıcalıktan mahrum bıraktığı için 
onu öveceklerdi. Bu hep böyledir, dindarların dünyaperestlere yakınlaşması onların değerlerini azaltır ve dünyaperestlerin değerini arttırır.
 
Altıncı olarak, Me'mun İmamın bu şekilde hilafet sistemi için bir meşruiyet gerekçesine dönüşeceğini düşünüyordu. Açıktır ki, herkesin gözünde bu ilim ve takva seviyesine, bu onurlu ve eşsiz saygınlığa sahip bir şahsiyetin Peygamber (s.a.a.) evladı unvanıyla, hükümet sisteminin meşruiyet gerekçesi olma işini omuzlarına alması durumunda, hiç bir muhalif ses bu sistemin meşruiyetine bir zarar veremeyecekti ve bu yüksek surlar hilafet sisteminin bütün hatalarını ve çirkinliklerini gözlerden uzak tutacaktı.
 
Bunların Dışında Me'mun'un Başka Hedefleri de Vardı
 
Görüldüğü gibi bu tedbirler öylesine karmaşık ve derindir ki, kesinlikle Me'mun dışında hiç kimse bunu iyi bir şekilde yönlendiremezdi, bu yüzden Me'mun'un yakınları ve dostları bu işin boyutlarından ve farklı yönlerinden habersizlerdi. Bazı tarihî raporlarda, Me'mun'un veziri ve ordu komutanı, hilafet sistemine en yakın kişi olan Fezl b. Sehl'in dahi bu siyasetin hakikatinden ve içeriğinden haberdar olmadığı anlaşılmaktadır. Me'mun hedeflerine en küçük bir darbe dahi almamak için bu karmaşık hareketi konusunda sebep ve gerekçelerle dolu hikâyeler uydurarak insanlara anlatmaktaydı.
 
Doğrusunu söylemek gerekirse Me'mun'un siyaseti uygulanış ve derinlik açısından eşsizdi; ancak öte yandan bu savaş sahnesinde İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.) vardı ve bu yüzden Memun'un şeytanca zekâsına rağmen, onun tedbirleri her yönüyle etkisiz bir hareket olarak kalmış ve adeta bir çocuk oyuncağına dönmüştü. Me'mun'un bu yolda katlandığı bütün zahmetler ve harcadığı büyük paralarla, bu işten sadece fayda elde edememekle kalmayıp aksine uyguladığı siyaset kendi aleyhine bir siyasete dönüştü. İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.)'ın itibarını, onurunu ve inancını hedef aldığı ok, kendisine yönelmişti, öyle ki, kısa bir zaman sonra daha önceden almış olduğu tedbirleri çaresiz bir şekilde hiç yokmuş gibi kabul edip, kendisinden öncekilerin İmam karşısında kullandıkları yöntemi kullanmıştır. Yani "öldürmek" ve Me'mun kutsiyet atfedilmiş bir halife, sevilen kutsanan ve akıllı biri olmak için sarf ettiği onca çabanın sonunda neticede kendisinden önceki tüm halifelerin düşmüş olduğu çöplüğe, yani fesad, fahşa, zevk ve safa ile birlikte zulüm ve kibre saplandı.
 
Me'mun'un veliahtlık olayından sonraki on beş yıllık hayatında riya perdelerinin yırtılmasından sonra, bu türden onlarca örneğe rastlamak mümkündür. Yahya b. Eksem gibi fâsık, facir, ayyaş birinin Kâdı'l Kudât (baş kadılık) makamına getirilmesi, şarkıcı amcası ve ozan olan İbrahim b. Mehdi ile oturup kalkması, Bağdat'taki Dârü'l-Hilafet'te bütün o zevk-ü sefalar ve çirkinlikleri sayabiliriz. Şimdi bu olaydaki İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.)'ın siyaset ve tedbirlerini açıklayacağız:
 
1- İmamı Medine'den Horasan'a davet ettiklerinde, hazret Medine kamuoyuna isteksizliğini ve razı olmadığını ifşa etti, öyle ki, İmamın etrafındaki herkes Me'mun'un kötü niyetlerle hazreti vatanından ayırdığına kesin olarak inanmıştı. İmam Me'mun'a karşı hoşnutsuzluğunu mümkün olan her şekilde herkese duyurmuştu. Peygamber (s.a.a.)'in haremine veda ederken, ailesiyle vedalaşıp Medine'den ayrılırken, veda babından Kâbe'yi tavaf ederken sözleriyle ve davranışlarıyla, dua diliyle, gözyaşı diliyle herkese bu yolculuğun ölüm yolculuğu olduğunu göstermişti. Me'mun'un beklentisine göre; İmama iyi gözle bakıp onun önerisini kabul ettiği için kötü gözle bakması gereken herkesin, bu yolculuğun ilk anlarından itibaren aziz İmamlarını böylesine zalimce onlardan ayırdığı için ve katletmek üzere alıkoyduğu için yürekleri Me'mun'a karşı kin ile dolmuştu.
 
2- Merv'de hazretin veliahtlığı gündeme geldiğinde, İmam şiddetle reddetti, Me'mun onu açıkça öldürmekle tehdit edene kadar bu teklifi kabul etmedi. Ali b. Musa Rıza (a.s.)'ın Me'mun'un kendisine ısrarla teklif ettiği veliahtlık ve sonrasında halifelik konusunu kabul etmediği her yerde konuşuldu. Me'mun'un tedbirlerinin inceliklerinden haberdar olmayan devlet görevlileri de acemice İmamın kabul etmeyişini her yerde yayıyorlardı. Hatta Fezl b. Sehl devlet görevlisi ve memurlarından oluşan bir gruba şöyle demişti: “Ben hilafeti hiç bir zaman böylesine utanç içinde görmedim, emîrelmü'minîn onu Ali b. Musa Rıza (a.s.)'a takdim ediyor ve Ali b. Musa Rıza (a.s.) red yumruğunu onun göğsüne vuruyor.281
 
İmam her fırsatta, bu atanmanın zorla olduğunu insanlara duyuruyor, her zaman “Öldürülmekle tehdit edildiğim için veliahtlığı kabul ettim” diyordu. Böylesine ilginç bir siyasî oluşum hakkında sözlerin dilden dile, şehirden şehre ve o günkü İslam coğrafyasında yayılması yahut sadece kardeşi Emin'in veliahtlığından azledildiği için onunla birkaç yıl süren bir savaşa tutuşan, içlerinde kardeşinin de bulunduğu binlerce kişiyi katleden, duyduğu öfkesinden dolayı kardeşinin başını şehir şehir gezdiren Me'mun karşısında Ali b. Musa Rıza (a.s.) gibi birinin veliahtlığa itibar etmemesi, bu teklifi kerhen ve ölüm tehdidiyle kabul ettiğini anlaması çok tabiî bir şeydi. Bu süreçte İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.) ile Me'mun Abbasî arasında yapılan zihinlere kazınan kıyaslama, Me'mun'un bunca yatırımı karşısında beklediği sonucun tam aksi netice vermişti.
 
3- Bütün bunlarla birlikte Ali b. Musa Rıza (a.s.) sadece, hükümetin hiç bir icraatına, savaşa, barışa, atamalara devlet işlerine dahil olmamak şartıyla veliahtlığı kabul etmişti. Me'mun işin başında şimdilik bu şartın kabul edilebilir olduğunu düşündü ve sonradan İmamı yavaş yavaş hilafet faaliyetleri alanına çekebilirdi ve hazretin bu şartını kabul etti. Açıktır ki, bu şartın gerçekleşmesiyle Me'mun'un planları etkisiz kalıyor ve en çok güttüğü hedefler karşılanamıyordu. İmam veliaht adına sahip olduğu ve hilafet sisteminin imkânlarının da zorlamayla verildiği halde, hilafet sistemine karşı muhalif ve ona karşı itiraz ediyormuşçasına bir tavır takındı, ne emir ne yasak ne bir sorumluluk ne bir işi kabul etmek, ne hükümeti savunmak, tabiî olarak ne de o sistemin yaptığı hiç bir işi meşrulaştırmıyordu. Hükümet mekanizmasındaki bir kişinin kendi ihtiyar ve iradesiyle bütün sorumluluklardan feragat etmesi durumunda o hükümete karşı samimi ve taraftar olarak görülmeyeceği çok açıktır. Me'mun bu eksikliği çok iyi hissediyordu ve bu yüzden veliahtlık işi gerçekleştikten sonra defalarca kendi sözlerini çiğneyerek kurnazlıkla hilafet işlerine çekmeye ve İmamın karşı mücadele siyasetini kırmaya uğraşmıştı; ancak her defasında İmam büyük bir uyanıklıkla onun planlarını boşa çıkarıyordu.
 
Bunun bir örneği de Muammer b. Hallad'ın İmamın kendisinden naklettiği şu rivayette; Me'mun İmama kendi sözünü dinleyen kimselere durumları kötü olan bölgeler hakkında raporlar yazmasını söylediğinde, İmam bundan kaçınıyor ve mutlak anlamda hiç bir işe karışmamak olan anlaşmalarını hatırlatıyor. Bir başka çok önemli ve ilginç örnek de bayram namazıdır ki, Memun "insanlar senin kadrini bilsin ve yürekleri ferahlasın" bahanesiyle İmamı bayram namazı için imamlığa davet etmiştir. İmam bundan kaçınmış ve Me'mun'un ısrarlarından sonra, Peygamber (s.a.a.)'in ve Ali b. Ebî Tâlib (a.s.)'ın kıldırdığı yöntemle kıldırmak şartıyla bunu kabul etmişti. İmam bu şekilde Me'mun'u, yapmış olduğu ısrarlardan dolayı pişman etme fırsatını yakalamıştı ve İmamı namaza giderken yarı yolda geri çevirdi, yani çaresiz bir şekilde ikiyüzlü sistemine zâhirde bir darbe daha vurmuştu.282
 
4- Ancak İmamın bu olaydan asıl elde ettiği fayda bunlardan daha önemlidir. İmam veliahtlığı kabul ederek, Ehl-i Beyt hilafetinin sona erdiği hicri kırkıncı yıldan o güne kadar ve hilafet döneminin sonuna kadar İmamların yaşam tarihlerinde eşi görülmemiş bir harekete girişmiştir. Bu hareket Şîa'nın imamet iddialarını büyük İslam coğrafyasında açığa vurmuş, kalın takiyye perdesini yırtarak Şîa'nın mesajını bütün Müslümanların kulağına ulaştırmıştır. Hilafetin büyük etki alanı İmamın eline geçmiş ve İmam orada yüz elli yıldır gizlice, takiyye ile özel fertlerden ve yakınlarından başkalarına söylenmeyen sözleri yüksek sesle haykırmış ve o dönem sadece halifenin ve birinci derecedeki yakınlarının ihtiyarında bulunan imkânlardan yararlanmış ve bu sözleri herkese ulaştırmıştır.
 
İmam âlimler topluluğunda ve Me'mun'un huzurunda yaptığı münazaralarda imametin en güçlü delillerini beyan etmiştir, Şîa'nın akidevî ve fıkhî kavramlarının en önde geleni "Cevâmiu'ş-Şeria" adlı mektubunu Fezl b. Sehl'e yazmıştır, meşhur imamet hadisini Merv'de bulunan Abdulaziz b. Müslim'e beyan etmiştir, veliahtlığı münasebetiyle hazreti metheden pek çok kasideler okunmuş, Di'bil ve Ebû Nuvvas kasideleri gibi bazıları Arap kasidelerinin en seçkinleri arasında sayılmıştır. Bunlar, İmamın büyük başarısının göstergeleridirler.
 
O yıl Medine'ye ve belki de pek çok İslam beldesine Ali b. Musa Rıza (a.s.)'ın veliahtlık haberi ulaştığında, hutbelerde Ehl-i Beytin faziletleri dile getirildi. Peygamber (s.a.a.)'in Ehl-i Beyt'ine yetmiş yıl minberlerden hakaret edildikten sonra kimse onların faziletlerini dile getirmeye cüret edemiyordu, şimdiyse her yerde büyüklük ve iyilikle anılıyorlardı, dostları bu olaydan dolayı moral bulmuş ve yüreklerine cesaret gelmişti, habersizler ve ilgisizler onları tanımış ve onlara değer vermeye başlamışlardı. Onların yeminli düşmanları zaaf ve yenilgi hissine kapılmışlardı, Şîa hadisçileri ve düşünürleri o güne kadar gizlice beyan edebildikleri öğretileri dile getirmeye başladılar, büyük ders halkalarında ve genel sohbetlerde dillendirdiler.
 
5- Me'mun İmamı halktan ayırmak istiyordu ve neticede bu ayrılığın İmam ve halk arasındaki duygusal ve manevî bağı koparmasını umuyordu, Me'mun'un, İmamı Medine'den Merv'e getirirken yol üstünde bulunan Ehl-i Beyt'e muhabbetiyle tanınan Kûfe ve Kum gibi şehirlere uğramamasına rağmen İmam her fırsatta halkla irtibat kuruyordu. İmam belirlenen bu yolculukta halkla arasında yeni bir ilişki kurmak için her fırsattan yararlandı. Ahvaz'da imamet nişanelerini göstermiş, Basra'da kendisine sevgi beslemeyen insanların kalbinde taht kurmuş, Nişabur'da "Silsiletu'z-Zeheb" (altın silsile) hadisini sonsuza kadar hatıra olarak bırakmış ve buna ilaveten bazı mucizevî nişaneler göstererek bu uzun seferi insanları irşad etmek için bir fırsat olarak görmüştür. Merv'de asli menzilinde ve hilafet ikametgâhında da her fırsatta hükümet saraylarının kapılarını halka açıyordu.
 
6- İmam Şîa'nın önde gelenlerini susmaya ve uzlaşmaya teşvik etmemekle yetinmemiş, tam tersine karinelerin ortaya koyduğu üzere İmamın bu yeni durumu onların ümitlenmesine neden olmuş ve ömürlerinin büyük kısmını geçit vermez dağlarda ve uzak diyarlarda zorluklar içinde geçiren isyancılar İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.)'ın desteğiyle farklı şehirlerde hükümet görevlileri tarafından saygın ve muhterem insanlar olarak görülmüşlerdir. Di'bil gibi asla hiç bir halifeye, vezire ve yöneticiye güler yüz göstermeyen, onların sistemlerinden faydalanmayan ve hilafet sisteminin liderlerini yeren ve bu yüzden sürekli gözetim altında tutulan, uzun yıllar boyunca evini sırtında taşıyan, şehirden şehre kaçak bir halde dolaşan uzlaşmaz ve sert dilli bir şair bile İmamın huzuruna ve sevdiğine kavuşabilmiş, bu dönemde Emevî ve Abbasî karşıtı Alevî hareketinin iddialarını içeren en meşhur ve güzel kasidesini İmama ulaştırmış, onun bu şiiri kısa bir zaman içinde bütün İslam dünyasında yankılanmıştır. Hatta İmamın huzurundan dönüşte o şiiri yolda bir eşkıya reisinin ağzından duydu. Şimdi bir kez daha Me'mun'un inisiyatifi elinde tuttuğu ve İmam Ali b. Musa Rıza (a.s.)'ı işaret ettiğimiz nedenlerle çekmiş olduğu gizli savaş meydanının genel durumuna bir göz atalım.
 
Veliahtlığın ilan edilmesinden bir yıl sonraki durum şöyledir:
 
Me'mun, Ali b. Musa Rıza (a.s.)'a sınırsız imkân ve saygı sunmuştur, ancak herkes biliyordu ki, bu yüce veliaht hiçbir devlet yahut hükümet işine karışmıyor ve kendi isteği üzerine hilafet sistemiyle alakalı olan her şeye sırtını çeviriyordu ve herkes biliyordu ki, o veliahtlığı hiç bir işe karışmamak şartıyla kabul etmiştir.
 
Me'mun hem veliahtlık fermanının metninde, hem de diğer söz ve beyanlarında onu sahip olduğu fazilet, takva, yüce soy, yüksek ilmî makamından dolayı övmüştür. O şimdi bazılarının sadece ismini duyduğu, bazılarının bu kadar bile tanımadığı ve belki de bazılarının her zaman yüreklerinde ona karşı kin beslediği halkın gözünde saygı değer, yüce ve halifeden yaş, ilim, takva ve Peygamber (s.a.a.)'e yakınlık itibariyle hilafete daha layık bir insan olarak biliniyordu. Me'mun onun varlığıyla sadece Şiî muhaliflerini kendine karşı hoşgörülü olmalarını, kendini ve hilafetini onların sert eylem ve söylemlerinden koruyamamakla kalmamış, aksine Ali b. Musa onlar için güven ve moral kaynağı olmuştu. Medine'de, Mekke'de ve diğer önemli İslam beldelerinde Ali b. Musa'nın ismine atılan dünya hırsı, makam ve mevki sevgisi iftiraları tutmamakla kalmamış, tersine onun manevî izzetine zâhirî haşmeti de eklenmiştir ve onlarca yıl sonra mazlum ve masum babalarının manevî rütbe ve faziletleri hakkında övgü dolu sözler dillerden dökülmüştür. Kısacası, Me'mun bu büyük kumarda bir şey elde edememekle kalmamış, birçok şeyi kaybetmiş ve elinde kalan diğer şeyleri de kaybetmesi beklenir bir hale gelmiştir. Tam da bu aşamada Me'mun yenilgi ve hüsran hissine kapılmış ve yaptığı korkunç hatayı telafi etmek amacıyla, hilafet sistemiyle uzlaşma kabul etmeyen bu düşmana, yani Ehl-i Beyt İmamlarına karşı geçmişteki zalim ve fâcirlerin başvurdukları yönteme başvurmak zorunluluğu duymuştur, yani öldürme.
 
Açıktır ki, Sekizinci İmam'ın böylesine seçkin bir konuma sahip olduktan sonra öldürülmesi hiç de kolay değildi. Karineler Me'mun'un İmamı şehit etmek için kesin karar verip eyleme geçmeden önce başka işlere de yöneldiğini göstermektedir ki, belki de bu, son çareyi daha kolay yerine getirmesine yardımcı olabilirdi. Söylentiler yaymak, İmamın ağzından yalan sözler nakletmek bu tedbirlerden bazılarıdır. Ansızın Merv'de Ali b. Musa'nın bütün insanları kendi kölesi olarak gördüğü yalanının yayılması büyük bir ihtimalle Me'mun'un ajanlarının parmağı olmadan mümkün değildi.
 
Eba Salt bu haberi İmama getirdiğinde hazret şöyle buyurdu:
 
"Ey Allah'ım, ey göklerin ve yerin Yaratıcısı, sen şahitsin ki, ne ben ve ne babalarımdan biri asla böylesi bir söz söylemedik ve bu, onlar tarafından bize karşı yapılan zulümlerden biridir."
 
İmam karşısında üstün geleceğine küçük de olsa bir ihtimal verilen herkesle münazara meclisleri kurulması da bu tedbirlerdendir. İmam farklı din ve mezheplerden kimselerle genel münazaralar yapıp onları yendiğinde, ilminin yüceliği ve delillerinin kesinliği her yerde yankılanmaya başladı, Me'mun belki birinin İmama cevap verebileceği ümidiyle ulaşabildiği tüm düşünür ve münazaracıları İmamla yapılan münazaraya getiriyordu. Elbette bildiğimiz gibi münazaralar ne kadar devam ederse İmamın ilmî gücü açığa çıkıyor ve Me'mun bunun etkisiyle daha çok ümitsizliğe kapılıyordu.
 
Rivayetlere göre, bir ya da iki kez uşakları ve yakınları vasıtasıyla imamı öldürmek için komplo kurdu ve bir kez de hazreti Serhas'ta zindana attı; ancak bu yöntemler de bu işi yapan kimselerin İmamın manevî derecesine olan imanlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı, Memun iyice çaresiz kalmış ve öfkelenmişti. Son olarak çareyi hiç bir aracı kullanmadan İmamı zehirlemekte buldu ve böyle de yaptı. Hicri iki yüz üç yılının sefer ayında, yani hazreti Medine'den Horasan'a getirdikten yaklaşık iki yıl ve hazretin adına veliahtlık fermanını sâdır etmesinden yaklaşık bir yıl sonra ellerini İmamın bu büyük ve unutulmaz cinayetine bulaştırdı.
 
Bu, Ehl-i Beyt İmamları'nın 250 yıllık siyasî yaşamlarının genel başlıklarından birinin üzerinden kısaca geçmekti, ümit edilir ki, İslam'ın ilk yıllarıyla ilgili olarak, araştırmacılar, düşünürler ve meraklılar bu meseleleri tashih, teşrih ve tahkik için daha fazla himmet gösterirler.283
 
 
 
Kaynak: Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, 250 YILLIK İNSAN / Hz. Peygamber (s.a.a.)'den İmam-ı Zaman (a.f.)'a kadar Ehl-i Beyt'in İki Yüz Elli Yıllık Mücadele Tarihi, çev. Muaz Pazarbaşı, s. 26-29, Feta Yayıncılık, 2015.
 
 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
280 El-Kâfî, c. 8, s. 257.
281 El-İrşad fî Marifet-i Hücecillah ale'l-İbad, c. 2, s. 260.
282 Şeyh Müfîd, el-İrşâd, Resul Mahallati tercümesi, c. 2, s. 357-358.
283 09.08.1984 tarihli konuşmalarından.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler