kayyum-esma.png

El-Kayyum

"..El-Kayyum bir şeye varlığını ve bütün kemalatını veren demektir. .. Bir varlığa ister birincil ister ikincil özelliklerini veren varlığa ‘kayyum’ deriz. Ancak bu özellikleri veren zatın ‘kaim bizzat’ (varlığı başkasının varlığına ihtiyaç duymayan) olması gerekmektedir."

18 Ağustos 2016 Perşembe
Ayet'el-Kürsi - 8
 
 
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

El-Kayyum

İNTİZAR - El-kayyum ‘kame' kökünden gelmektedir. Mübalağa sığalarından olan ‘feyul' vezni üzeredir. Herhalde Rab Teâlâ için kullanılmış olsa gerek. Beyzavî kelimeye sözcük anlamında ed-daimü'l-kıyam, “kaimliği daim olan” anlamını vermiştir.[1]

Hadî Sebzevarî'ye göre ise el-Kayyum zatıyla kaim olduğu gibi diğer varlıkları da ikamet edendir (el-ikametü li ğayrihi). Ayrıca diğer varlıkların takvimini de sağlayandır. Ona göre kıyam ve takvim aklen ve naklen sabittir.[2]

Bir Ku'ran bilimcisi olan et-Tureyhî ise el-Kayyum, bütün mevcudatın kendisiyle kaim olduğu, bütün mevcudatı durumunu ve kemal derecesini gözeterek onları ikame eden demektir.[3]

Rauf Pehlevan ise kayyumu şöyle tanımlamaktadır: Her şeyin kıyam ve idaresini üzerine alan. Her şeyin muhafaza ve himayesini üzerine anlamlarının yanı sıra ezelden ebede kadar zail olmama anlamını da işin içine katmaktadır.[4]

Kayyum ile ilgili bir diğer tanım şudur: Her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare eden, gökleri, yeri ve her şeyi tutan.[5]

Profesör Metin Yurdagür'ün tanımı ise hem özlü hem de kapsayıcıdır. O şöyle tanımlar: Her varlığın kendisine bağlı olduğu kâinatı yöneten en yüce varlık![6]

Gazzali el-Kayyumun anlamıyla ilgili olarak ‘kaimlik' ve ‘ikametlik' anlamını vurguladıktan sonra ‘varlığın Onsuz tasavvur edilemeyeceği' anlamının da el-Kayyum'un içinde bulunduğunu söyler.[7]

Tanımlarda kayyumiyetin, varlığı kendiliğinden olan ve diğer varlıklarının kendisine bağlı olduğu ifadelerinin bulunması gerekiyor. Bu hususu barındırmayan tanımlar eksik demektir. Dolayısıyla Hasan el-Basrî'nin ‘Kayyum, iyi ya da kötü yaptıklarının karşılığını vermek için her canlının başında duran ve onu gözetleyendir'[8] tanımı efradını cami olmadığından dolayı hatalıdır.

Buna göre el-Kayyum bir şeye varlığını ve bütün kemalatını veren demektir. El-Kayyum tam kemalatı yani bir şeye varlığını veya nakıs kemalatı diğer özelliklerini verendir. Bir varlığa ister birincil ister ikincil özelliklerini veren varlığa ‘kayyum' deriz. Ancak bu özellikleri veren zatın ‘kaim bizzat' (varlığı başkasının varlığına ihtiyaç duymayan) olması gerekmektedir. Başkasıyla ayakta duran varlığın kendisinin başka bir varlığa bu özellikleri verebilme salahiyeti yoktur. Çünkü bir şeye sahip olamayanın kendisi, o şeyi başkasına veremez. Varlığa bu özelliklerini nasıl verdiği, hangi hususları temel alarak verdiği gibi hususlar Rab Teâlâ'nın diğer kemal ve cemal sıfatlarıyla ilintilidir.

 

Kayyumiyetin delili

Rab Teâlâ mutlak olarak kayyumdur. Varlık âleminin bütünü Onunla kaimdir. Peki, Rab Teâlâ'nın kayyumiyetinin delili nedir? Bu soruya Kur'an bütünlüğünden cevap verilebilse de şimdilik sadece bu ayet özelinden cevap vermeye çalışacağız. Bir ayetin kendi içindeki mantıkî örgünün görülmesi açısından bu önemlidir.

“Allah, Ondan başka ilah yoktur” Bu bölüm tevhide delalet etmektedir. Bu tevhid, önceki makalelerde de açıkladığımız gibi tevhid-i adedî değildir. Bu bölüm tevhidin her üç kademesine delalet etmektedir. Yani zatta tevhid, sıfatta tevhid ve fiilde tevhid. Tevhid-i efalî, bütün fiillerin Ona nispet edilmesidir. Varlık sahasında bulunan her bir varlığın ve her bir etkinin O'nun tarafından yaratılmış olmasıdır. Her bir şeyin Onun tarafından yaratılmış olması demek O'nun kayyumiyetini gerektirmektedir. Ancak mutlak kayyumiyet, zatıyla kaim olup varlığın tümünün Ona bağlı olması demek, iki sıfatı gerektirmektedir. Bu iki sıfat olmadan kayyumiyet gerçekleşemez. Bunlar da ‘ilim' ve ‘kudret' sıfatlarıdır. İlim ve kudret de hayatın doğal sonucudur. Yani sırasıyla ayetin bu bölümü en genel hatlarıyla tevhidi, sonra tevhidin zatını, sonrasında da fiil merhalesini birbiriyle bağlantılı bir şekilde sunmaktadır. Bir takım ayetler gerekçelerin ve illetlerini kendi içinde barındırırlar. Dolayısıyla bu ayet de bunun örneklerindendir.

Bir diğer örnek verecek olursak

“ve tevekkel ale'l-hayyillezi la yemut/ölmeyen el-Hayy olan Allah'a tevekkül et” Allah-u Teâlâ'ya tevekkül etmenin gerekçesini ayet-i kerime O'nun özel bir hayata sahip olmasına bağlamaktadır. Bu hayat, mümkin varlıkların sahip olduğu hayattan farklıdır. Zira bu hayat ölümsüzlük içermektedir.[9] İnsanın doğal ihtiyacı olan tevekkülün böyle bir el-Hayy ile giderilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Ayette ki ikinci vurgu ise bakiliğedir. Yani fani olan bir el-Hayya değil, bakî olan el-Hayya tevekkül edin ki bütün sıkıntılarınız giderilsin.

Bu bağlamda ayete bakıldığında ‘Allah-u Teâlâ neden kayyumdur?' sorusunun cevabı ayet tarafından şöyle cevap verilmektedir: Çünkü O kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır ve el-Hayydır.

Bundan dolayıdır ki Allame Tabatabaî ayette tek bir özgülüğün/hasrın değil iki özgülüğün olduğu görüşündedir. O'nun kı­ya­ma öz­gü kı­lı­nı­şı ve kı­ya­mın O'na öz­gü kı­lı­nı­şı. Bi­rin­ci­si­ne, ayet-i ke­ri­me­de­ki ‘kayyûm' sı­fa­tı­nın ‘Al­lah' is­mi­nin ha­ber­den son­ra­ki ha­be­ri olu­şu de­la­let et­mek­te­dir. (Al­la­hu'l-kayyûm=Al­lah kayyûm­dur). İkin­ci­si­ne de, bun­dan son­ra ge­len cüm­le de­la­let edi­yor: "O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz."[10] Yani kendisinden başka ilah olmayan ve hayat sahibi olan bir varlık kaim olmalıdır. Kaim ve kayyum birisi varsa da O da el-Hayy ve yegane ilah olan Allah'tır.

 

El-Kayyum isminin El-Hayy isminden farkı 

Zatî sıfatlar rivayetten dolayı yedi tane olarak kabul edilmektedir: Bunlar, hayat, ilim, sem', basar, kudret, irade ve kelam. İlim ve kudretin el-Hayy isminden sızdığını önceki makalelerde ele almıştık. İlim ve kudret hayatı gerektirmektedir. İlim, sem' ve işitme sıfatlarını; kudret ise kelam ve irade sıfatlarını gerektirmektedir. İlim, sem', kudret, basar, kelam, irade ve hayat zatî sıfatları bu taksime göre üçe düşmektedir: İlim, kudret ve hayat. İlim ve kudretin de hayatın gereklerinden olduğunu görmüştük. Tabi burada tevhidin basitlik boyutuna halel gelmemesi için hayatın ilim ve kudretten oluşmadığını hayatın basit ve mücerred olduğunu, ilim ve kudretin onun doğal sonucu olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor.[11] Dolayısıyla Allah-u Teâlâ'nın el-Hayy ismiyle nitelenmesi demek aslında bütün kemal sıfatlarıyla nitelenmesi anlamındadır. Bu isim, bütün diğer isimleri mündemiçtir.

El-kayyum deyince direkt olarak akla iş ve eylem geliyor. Verme, bağışlama, rızıklandırma, yaratma, rahmet, merhamet, koruma, sayma, şifa, öldürme, yaşatma, sınama vd. el-Kayyum ism-i şerifi bütün fiil sıfatlarını mündemiçtir. Allah'a nispet edilmesi sahih olan her bir eylem bu ismin kapsamındadır. İmkân âlemi bu açıdan bütünüyle el-Kayyum sıfatıyla ilintilidir.

El-Hayy ve el-Kayyum, zatî ve fiilî sıfatların şemsiye kavramlarıdır. El-Hayyın aksine el-Kayyum direkt olarak imkân âlemiyle ilintilidir. Bundan dolayıdır ki yukarıda ele aldığımız el-Kayyum'un tanımında Gazzalî, varlığın onsuz düşünülemeyeceğine vurgu yapmıştır.

Burada Rab Teâlâ'nın zatının aynısı olan zatî sıfatları imkân âlemiyle ilintili fiilî sıfatlarından ayırt edebilmedeki kriterlere dikkat çekmemiz gerekiyor.

Ehl-i Beyt mektebinin bilginleri zatî sıfatları fiilî sıfatlardan ayırt edebilmek için birtakım ölçütler ortaya koymaya çalışmışlardır. Bu ölçütleri kelamî ve felsefî ölçüt olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Bu noktadaki ilk ölçütü Küleynî ortaya koymaktadır. Küleynî'nin ölçütünü kelamî ölçüt olarak değerlendirebiliriz.

O, el-Usul mine'l-Kafî adlı eserinde şöyle der: Allah'ı nitelendirmede kullanabildiğin ve varlık âleminde de var olan iki sıfat­tan her biri fiilî sıfattır. Şimdi bu cümleyi tefsir edelim: Sen varlık kapsamında Allah'ın dilediği, dilemediği, hoşnut olduğu, öfke duyduğu, sevdiği ve buğz ettiği şeyleri ispat ediyorsun. Eğer irade, tıpkı ilim ve kudret gibi zati sıfat olsaydı Allah'ın dile­mediği şey bu nitelikler açısından eksik olacaktı. Eğer Allah'ın sevdiği şey zati sıfatı olsaydı buğz ettiği şey, bu sıfattan yoksun olacaktı. Görmez misin ki biz, varlık âleminde Allah'ın bilmediği, güç yetiremediği bir şey bulamıyoruz.[12]

Bir diğer Muhaddis olan Allame Meclisî bu ibarelere şu notu düşer: Musannifin bu tahkiki hadisin bir bölümü değildir. O bu cümlelerle sadece zatî sıfatları fiilî sıfatlardan ayırt etmek amacındadır. Ona göre mukabili olan her bir sıfat zatî sıfatlardan değil fiilî sıfatlardandır. Zira zatî sıfatlar O'nun zatının aynısıdır. Zatının da zıddı yoktur.[13]

Zatî sıfatının mukabilinin olmamasının gerekçesi bellidir. Çünkü Rab Teâlâ'nın zatı sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan bir varlık mukabilini kabul edemez. Mukabilini kabul edecek olursa zaten sınırlı olmuş olur.  

Ama fiilî sıfatlarda durum farklıdır. Örneğin gazap fiilî bir sıfattır ve sınırlıdır. Onun mukabili rahmettir. Rahmet için Rab Teâlâ ‘rahmetim her şeyi kuşatmıştır' buyurmaktadır. Bu ayetle gazabın sınırlı bir alan için geçerli olduğunu anlayabiliyoruz.

Felsefî ölçüt; felsefî ölçüte göre bir sıfatın zatî veya fiilî olabilmesi için Rab Teâlâ'nın kendisinin temel alınmasının yeterli oluşudur. Herhangi bir varlığa bakmadan o sıfatı Rab Teâlâ ile nitelendirebiliyorsak bu sıfat zatî sıfattır. Ama o sıfatla Rab Teâlâ'nın nitelenebilmesi için bir varlığın da göz önüne alınması gerekiyorsa bu fiilî sıfattır.

Allame Tabatabaî Nihayetü'l-Hikme adlı eserinde bu ölçütü benimseyerek şöyle der: Bir başka açıdan ise sıfatlar zatî ve fiilî olmak üzere ikiye ayrılır. Zatî sıfat, elde edilmesi Rab Teâlâ'nın zatının göz önüne alınmasının yeterli geldiği sıfatlardır. Fiilî sıfatlar ise, elde edilmesi noktasında başka varlıkların da varsayılmasını gerektiren sıfatlardır. Fiilî sıfatlar fiil makamından elde edilen sıfatlardır.[14] Bu ölçüte göre Allah-u Teâlâ yaratmadan önce Halık sıfatıyla nitelenemez. Rızık vermeden önce rezzakiyet sıfatıyla nitelenemez.

Allame ilerleyen sayfalarda şöyle der: Vacib bi'z-Zat'ın başka varlıklara oranla Halık, Razık, Mutî, Cevad, Ğafur ve Rahim gibi sıfatları vardır. Bunlar oldukça çok olup bunların bütününü el-Kayyum ismi toplamaktadır.[15]

Zatî sıfatlar ile fiilî sıfatlar arasındaki farkı iki maddede özetleyebiliriz.

a-      Zatî sıfatlar sınırsızdır. Fiilî sıfatlar sınırlıdır.

b-      Zatî sıfatlar kadimdir, fiilî sıfatlar fiille bağlantılı olduklarından dolayı hadistir.

Herhangi bir varlık olmayınca Allah-u Teâlâ'nın halık, rezzak, cevad gibi isimlerle isimlendirilmesinin herhangi bir anlamı bulunmamaktadır.

Özetle ayetin ilk bölümü zatî olsun fiilî olsun el-Hayy ve el-Kayyum isimlerinin sayesinde bütün isimleri kendi içinde barındırmaktadır. Ayete bakıldığında her bir bölümünün genel ifadelerden oluştuğu görülür. Bu genelliğe uygun olarak da zatî ve fiilî sıfatların en genelinin gelmesi cümlelerin münasebeti açısından zorunluluk arz etmektedir.

Bir diğer husus da rivayetlerde söz konusu edilen bu ayetin ism-i azamı içeriyor olmasını da buradan elde edebiliyoruz. İsm-i azam önceki makalelerde değindiğimiz gibi tecellisi en genel olan isim demektir. Bu ayet tecelli bakımından Rab Teâlâ'nın en genel ve en kapsamlı isimleriyle başlamaktadır.

Ayetin ilk bölümünde hakikî vahdet sahibi olan Rab Teâlâ'nın tevhdinden, O'nun hayatından ve kayyumiyetinden bahsetmektedir. El-Kayyumiyet, el-Hayyı el-Hayy da tevhidi gerektirmektedir.

 

Kur'an'da Kayyumiyet

Peki, Rab Teâlâ eşyaya nasıl değer vermekte ve onları nasıl ayakta tutmaktadır?

Muhammed Sadıkî'nin yerinde tespitiyle O zatında kayyum olduğu gibi mahlûkata karşı da tekvinen, teşrien ve takdiren kayyumdur.[16]

Bu açıdan bakınca kayyumiyetin geniş ve hangi düzlemlerde olduğunu görebiliyoruz.

Bir diğer husus Kur'an bize kayyumiyetin hangi özelliklere sahip olduğunu da belirtiyor.

a-      Adalete dayalı bir kayyumiyet; Kur'an Rab Teâlâ'nın kayyumiyetinin adalete dayalı bir kayyumiyet olduğuna dikkat çekmektedir. Bu adalet de salt kuru bir adalet değil rahmet, rahmaniyyet ve rahimiyet ile iç içe olan bir adalettir. Kemal ve cemal sıfatlarla iç içe geçmiş bir adaletle evren ayaktadır.

“Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur (3/Al-i İmran/18)

Allah-u Teâlâ'nın eşyayı ayakta tutması, eşya ile ilişkisi zulme, zorbalığa, haksızlığa dayalı bir ilişki değildir. Bütün mevcudat Ona boyun eğdiği halde Onun eşyadaki tasarrufunda zulüm ve haksızlık görülmez.

Allah-u Teâlâ'nın fiillerinin en bariz özelliği adalet ve hakkaniyettir ki bundan dolayı Ehl-i Beyt mektebi adaleti dinin ve mezhebin beş temel ilkesinden birisi olarak kabul etmiştir. Ehl-i Beyt'e göre O, ne yaparsa kime ne verirse kimden neyi engellerse hep adaletle gerçekleşir.

Düzmece ilahların ve varlıkların kayyumiyetinin adalet üzere gerçekleşmesi olanaksızdır. Kayyumiyet O'nun fiilleriyle bağlantılı olduğundan, şeriat ve elçi gönderme bir fiil olduğundan bu ikisinde bir eksikliğin ve eksikliğin olmaması gerekmektedir. Şeriata ve resule gelebilecek bir halel Kayyumiyetin kıst ve adaletine halel gelmesi demektir. İnsanların resul ve şeriat ilkelerine yönelik herhangi -küçük de olsa- bir itirazı Rab Teâlâ'nın teşrîdeki adaletine yönelik bir itirazdır. Genel geçer bir takım doğruları bulunan ancak içinde eksiklik ve hataları çelişkileri barındıran, birçok soruya ve soruna olabilirli cevaplar veren bir şeriat hiç de şeraitteki kayyumiyeti yansıtmamaktadır. Kanaatimizce şeriat, insanın aklına ve düşüncesine ne gelirse gelsin, hangi yeni konu ortaya çıkarsa çıksın bunlara eksiksiz ve net bir cevabı olmalıdır ve vardır da. Bu da Rab Teâlâ'nın tarih boyunca seçtiği masum şahıslarla mümkündür. Aklın bu noktadaki hükmü de budur kanaatindeyiz.

Evrende bir düzen ve bir adalet görülür. Bu adalet Rab Teâlâ'nın kayyumiyetinin nasıl ki doğal sonucu ise evrenin bir parçasında da düzen ve adaletin görülmesi gerekmektedir. Ancak Rab Teâlâ bu kozmozu ve düzeni bir şarta bağlamıştır. Bu şart kendisinin gönderdiği vahy ve vahyi bütün zaman ve zeminlerde açıklayacak, anlatacak, uygulayacak İlahî emanetçinin iradesine teslim olmaktır. Zira vahy elzem olduğu gibi vahyin yanlış anlaşılmaması, uygulanmaması, ilahî düzen adına zulme kalkışılmaması ve hataya düşülmemesi için küllî bir akıl, Rab Teâlâ ile bağlantılı olan bir müessese, kendi benliğini tezkiye ettiği gibi Rab Teâlâ tarafından tezkiye edilmiş bireyler de elzemdir. Ancak ilahî emanetçi sayesinde evrende gördüğümüz düzen ve intizam insanlar arasında hâkim olabilir.

b-      O'nun kayyumiyetinin bir diğer boyutu kullarının maslahatını gözetmesi, onları maslahata dayalı bir düzen içinde işlerini sevk ve tedbir etmesidir.

 Herkesin kazandığını gözetleyip muhafaza eden, (hiç böyle yapamayan gibi olur mu?). (13/er-Rad/33)

c-      O'nun kayyumiyetinin boyutlarından birisi de herkesin kazandığını kaydetmesidir. O, kullarının eylemlerini kaydeder. Bu hususta da bir eksiklik görülmez.

“Oysa gerçekten sizin üzerinizde koruyucular  var, Şerefli-üstün' yazıcılar. (82/el-İnfitar/10-11)

d-     Allah-u Teâlâ'nın kayyumiyetinin bir diğer boyutu ise sebep sonuç dairesi içinde yani illiyet prensibi içinde gerçekleşmesidir.  Her bir âlemin başlı başına kendine ait neden sonuç ilişkisi vardır. Dünyadaki neden sonuç ilişkisi ile ahiretteki neden sonuç ilişkileri aynı değildir. Dolayısıyla hangi âlemde yaşıyorsak o âlemin kurallarını göz önüne almalıyız. Örneğin Rab Teâlâ dünya için “vetteku fitneten la tusibennellezine zalemu minkum hasseten/ öyle bir fitneden korkun ki içinizden sadece zalimlere dokunmaz” (8/el-Enfal/25) buyururken Ahiret için “ve la teziru vaziretun vizra uhra/hiçbir kimse bir başkasının yükünü taşıyamaz” buyurmaktadır.

Bir diğer husus, dünyadaki neden sonuç ilişkisi biri diğerinin uzamında olan manevî ve maddî sebepler vardır. Maddî sebepler göz önüne alındığı gibi manevî sebep-sonuç silsilesi de göz önüne alınmalıdır.

Varlık âleminde gerçekleşen bir olay sebep-sonuç dairesinin dışında gerçekleşmez. Bu kanunlar silsilesi hiçbir zaman değişmez ve farklılık göstermez. Ama oldukça da dakiktir. Öyle sıradan ve banal değildir. Bu kanunlar manzumesi içinde bazılarının yürürlükte olduğu alan oldukça genişken bazıları da oldukça sınırlıdır. Mucizeler de bu kanunlar silsilesinin bir parçasıdır. Gerçekleşebilmesi için birtakım şartların oluşması gerekmektedir. Bu şartlar oluşmadan mucize de gerçekleşmez.[17] Eğer kanunlar manzumesi İbrahim'in ateşte yanmamasını gerektiriyorsa o an İbrahim yanmayacaktır. Asanın yılana dönüşmesi gerekiyorsa ve şartlar da oluşmuşsa o asa yılana dönüşecektir.

“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır." (11/Hud/56)

Allah-u Teâlâ dilediğini yapma hakkına sahip olsa da evrende adalete ve kemal sıfatlarına aykırı davranmaktan zulüm etmekten münezzehtir.

“Rabbin kullarına zulüm edici değildir” ayeti Kurtubî'nin de belirttiği gibi küçük büyük bütün zulümleri olumsuzlamaktadır.[18] Yani Allah-u Teâlâ kendisinden çıkacak olan küçük bir zulmü dahi büyük bir olay olarak görmekte ve kendi kendisini zalim olarak nitelendirmektedir.

e-      Rab Teâlâ'nın kayyumiyeti uyuklama, uyku ve ölümü de olumsuzlamaktadır. Uyuklamanın, uykunun ve ölümün olması halinde kayyumiyet devre dışı kalır.

f-       Rab Teâlâ'nın kayyumiyetinin bir diğer boyutu yorulma ve acizlik söz konusu değildir.

“İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler (50/Kaf/15)

“Andolsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk çökmedi. (50/Kaf/38)

O varlığı ikame ederken işlerini görürken bir yorgunluğa, bir acziyete ve bir sıkıntıya duçar olmaz.

Bu ayetler Tevhidî dünya görüşünün İlah tasavvurunu ortaya koymaktadır. Dünyayı yaratmada hiçbir şeyden etkilenmeyen Rab Teâlâ nerede altı günde yarattıktan sonra dinlenme ihtiyacı hisseden Rab Teâlâ nerede.

Kutsal Kitab'ta geçen ‘Tanrı yapmakta olduğu işi yedinci gün bitirdi. O gün işi bırakıp dinlendi.'[19] İfadeler eğer bir ifadenin ters anlaşılması veya yorumu bulunan bir ifade değilse eğer oldukça sıkıntılı bir inanç ve kabuldür.

Bir sonraki makalede ‘Onu ne bir uyuklama alır ne de bir uyku' bölümünün tefsirini sunacağız.

Selam ve dua ile



[1] Envarü't-Tenzil ve Esrarü't-Tevil, c.3, s.153

[2] Şerhü Esmaillahi'l-Hüsna, s.363,

[3] Mecmeü'l-Bahreyn, c.6, s.406

[4] Pehlivan, Rauf, Esmaü'l-Hüsna, s.76, İstanbul-2002

[5] Tatlısu, Ali Osman, Esmaü'l-Hüsna Şerhi, s.173, İstanbul-2002

[6] Yurdagür, Metin, Ayet ve Hadislerle Esma-i Hüsna, İstanbul-1996

[7] Gazzalî, Esmaü Hüsna Şerhi, s.158, 2005 İstanbul

[8] Heyet, Esmaü'l-Hüsna, İstanbul-2007 Polen yayıncılık

[9] Es-Sebzevarî, Muhammed, el-Cedid fii Tefsiri'l-Kur'ani'l-Mecid, c.5, s.158, Beyrut-1406

[10] El-Mizan, c.2, s.335

[11] El-Haydarî, Seyyid Kemal, Mantıkü Fehmi'l-Kuranî, c.2, s.253, 1433-Qum

[12] El-Usul mine'l-Kafî, c.1, s.111

[13] Age, agy, haşiye bölümü.

[14] Tabatabaî, Muhammed Hüseyin, Nihayetü'l-Hikmet, s.284, 1405-Qum

[15] Age, s.287

[16] El-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an, C.2, s.203,

[17] Bu şartlar için bkz Mefahimü'l-Kur'an,  c.4, s.120-1

[18] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.18, s.432

[19] Kutsal Kitab, Yaratılış, 2. Bölüm, http://kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?id=6&mc=1&sc=4

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler