ayet-el-kürsi.jpg

"Onu ne bir uyuklama alır ne de uyku"

"Ayetin bu bölümünde ‘uyuklama ve uykunun’ kullanılması Rab Teâlâ’nın gafil olmadığını mübalağalı bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim birçok ayette Allah-u Teâlâ’nın gafil olmadığına vurgu yapar. Ancak burada gaflet kelimesini kullanmak yerine bu sözcüğün dış âlemdeki örnekleri olan ‘uyuklama ve uyku’ zikredilerek dikkatleri kendisine çeker."

23 Ağustos 2016 Salı
Ayet'el-Kürsi - 9
 
 
 
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

"Onu ne bir uyuklama alır ne de uyku"

Bu bölümün tefsirine geçmeden önce bölümün kısaca el-Hayy ve el-Kayyum ile münasebetine değinmemiz gerekiyor. Bir eylemi yapan öznenin eylemle ilişkisinde iki tane temel husus vardır.

a-      Eylemi nasıl yerine getirdiği

b-      Eylemin özne üzerindeki etkisi

Kitab-ı Kerim evreni ayakta tutan Rab Teâlâ'nın kayyumiyetinin iki boyutuna da değinmektedir. İlk önce kayyumiyette adaletin kaçınılmaz olduğuna vurgu yapmakta, ikinci olarak da evreni yaratmanın Rab Teâlâ'yı olumsuz bir yönde etkilemediğini belirtmektedir. Yani O, bu yaratma eyleminden dolayı yorulup, acze düşmemiştir. Dolayısıyla tevhidî dünya görüşü bir Müslümanın İlah düşüncesinde iki noktada hataya düşmesinin önüne geçiyor ve zihni inşa ediyor.

a-      Karşınızda mutlak adil var ve bu evrende adalete aykırı bir şekilde tasarrufta bulunmaz.  Adalete aykırı olarak gördükleriniz şeylerde zihinsel çıkarımlarınız tutarlı değildir. Tekrar tekrar kontrol ediniz. Yahut da bir diğer olasılık olarak henüz bu konuda bilgi düzeyiniz olgunlaşmamıştır. Bilgi düzeyi olgun ve mantıksal çıkarımı eksiksiz işleyen zatlardan bu eksikliğinizi giderecek veriyi elde ediniz.

b-      Rab Teâlâ mutlak kadir ve mutlak kemal sahibidir. Ona, kudret ve kemalle çatışan şeyleri nispet etmeyiniz ve bu tür şeyleri zihin dünyanızda barındırmayınız. O, gökleri ve yeri yaratmaktan dolayı ne acze düşer ne de sıkıntı yaşar. O'nun varlık âleminde bir şeyi yerine getirmiyor olması O'nun yorulacağından ve acizliğinden kaynaklanmıyor. Kemaline ve adilliğine aykırı olduğundan dolayı yaratmıyor. O, emrini gerçekleştirir, yeter ki bu durum adalete ve kemale aykırılık teşkil etmesin.

Ayetin bu bölümünde ‘uyuklama ve uykunun' kullanılması Rab Teâlâ'nın gafil olmadığını mübalağalı bir şekilde ifade etmektedir. Kur'an-ı Kerim bir çok ayette Allah-u Teâlâ'nın gafil olmadığına vurgu yapar. Ancak burada gaflet kelimesini kullanmak yerine bu sözcüğün dış âlemdeki örnekleri olan ‘uyuklama ve uyku' zikredilerek dikkatleri kendisine çeker.   

'Sine' kelimesinin anlamı

‘Sine' kelimesi, ‘vesen' kelimesinden türetilmiştir. Er-Rağıb'a göre sözcük hafif uyku ve dalgınlığı ifade etmektedir.[1] Dolayısıyla ‘nevm/uyku' ‘sinet'ten daha kuvvetlidir.[2]

İbn Abbas'a göre bu sözcük uyuklama anlamına gelmektedir ve bir diğer Kur'anî kavram olan ‘en-nuas' ile eş anlamlıdır. Ona göre sözcük, Cahiliye dönemi Arapları tarafından bilinmekteydi. O, Araplar tarafından bilindiğine dair Züheyr b. Ebu Selma'nın şu beytini ileri sürer:

“Ve la sinete tıvali'd-dehri te'huzuhu ve la yenamu ve ma fi emrihi fenedun/Gece boyunca onu uyuklama almaz Uyumaz da O: O'nun işinde zayıf görüşlülük ve tutarsızlık yoktur”.[3]

İbnü'l-Manzur ise şu açıklamayı yapar: Uyku söz konusu olmaksızın gerçekleşen uyuklama haletidir. ‘Nuas' gözde olan uyuklamadır. Kalpte oldu mu artık ‘nevm/uyku' olur… ‘Vesen' uykunun ilk aşamasıdır.[4]

Allame Tabatabaî ise ‘sine' kelimesinin anlamı hakkında şöyle der: can­lı­la­rın uyu­ma­ya başladık­la­rı sı­ra­da vü­cut­la­rın­da baş gös­te­ren gev­şe­me­yi ifa­de eder. ‘en-Nevm' ise, can­lı­nın du­yu or­gan­la­rı­nın do­ğal iş­lev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­ye­cek şe­kil­de dur­gun­laş­ma­sı­nı ifa­de eder. ‘Rü­ya' ise, bun­dan fark­lı­dır. Uyu­yan kim­se­nin, uy­ku hâlindey­ken gör­dü­ğü şey de­mek­tir.[5]

Kur'an bilimcisi olan Fahrüddin et-Türeyhî ise şu açıklamalarda bulunur: ‘Sine' başta, ‘en- nuas' ise gözde meydana gelen ağırlıktır. ‘Uyku/nevm' ise kalpte meydana gelir. Ayet-i kerimede ‘sinetün' kelimesinin ‘nevm/uyku' kelimesinden önce gelmesi hakkında bir takım açıklamalar yapılmıştır. Kural gereğince olumsuz cümlelerde âlâdan esfele (kuvvetliden zayıfa), müspet cümlelerde ise esfelden âlâya (zayıftan kuvvetliye) doğru diziliş olması gerekmektedir….[6]

Tabersî;

Özetle ‘sine/uyuklama' bir tür uyku veya uykunun bir bölümüdür. Ama uykuya göre daha zayıftır ve onun eş anlamlısı değildir.

Mehmed Vehbî Efendi ise ‘sine' ve ‘nevm'in açıklamasını zımnen yapar ve Hayy ve el-Kayyumu pekiştirdiğini söyler. O şöyle der: Bi­naenaleyh; uyku ve uykunun evvelinde olan fütur kendisini tut­maz: Bu cümle; Vacip Teâlâ'nın hayy ve kayyum olduğunu te'kid ve işraf için gelmiştir. Gerek uyku ve gerek uykunun ev­velinde olan uyuşukluk ve yorgunluk arız olan kimsenin hayatı afetten salim olamadığından umur-u ibadı ve bütün mahlûkatı lâyıkıyla hıfzedemez. Şu halde bu gibi avarıza maruz olan kimsede hayat-ı hakikiye olamayacağın­dan…[7]

Şevkanî'ye göre ise ‘sine' ile ‘en-nuas' eş anlamı olup uyuklama anlamına gelmektedir. ‘Sine' ile ‘nevm' arasındaki fark, ‘sine'de akıl devre dışı kalmazken, ‘en-nevm/uykuda' akıl devre dışı kalmaktadır. Hatta diğer bütün idrakler devre dışı kalmaktadır. İnsan uykuda gevşer ve kendi kendisini salıverir.[8]

Özetle:

·         ‘Sine' ile ‘nevm' eş anlamlı değildir.

·         ‘Sine' uyuklama anlamına gelmektedir.

·         Uykunun bir bölümünü ifade etmektedir.

·         Uykuya göre daha zayıftır, akıl ve idrak devre dışı değildir.

 

Bir itiraz ve cevabı

Ayetin bu bölümünde ilk dönemlerden itibaren sözcüklerin dizilişinde bir sorun ve ayette bir mantık hatası görülmüş ve buna cevap verilmeye çalışılmıştır. İtiraz ana hatlarıyla şöyledir: Genel kabul olarak şöyle tasavvur ederiz: Biz iki tane, giderek artan veya giderek azalan bir cümle kurmak istediğimizde cümle olumlu bir yapıya sahipse zayıftan kuvvetliye doğru seyreder. Olumsuz bir yapıya sahipse bunun tam tersi olur.

Örneğin; ‘Ahmed değil on kg buğdayı beş kg buğdayı dahi kaldıramaz'. Olumsuz cümle kuvvetliden zayıfa. Cümlede yukarıdan aşağı, kuvvetliden zayıfa doğru devam etmelidir ve öyle de kurulmuştur. Bu tür cümlelerde ‘on' ile ‘beş'in yerini değiştirecek olursak mantık hatası söz konusu olur.

‘O, 50 kg'yi değil 100 kg'yi dahi kaldırır'. Cümle olumlu, zayıftan kuvvetliye doğru diziliş. Cümle olumlu olduğundan dolayı zayıftan kuvvetliye, azdan çoğa doğru hareket etmelidir.

‘O bu iş için değil 10 TL 5 TL dahi yardım etmez'.

‘Ali bu iş için 100 değil 500 TL dahi yardım eder'.

Örnekler böylece çoğaltılabilir.

Ayet-i kerimenin bu bölümünün cümle yapısı olumsuzdur. Zira cümle “la tehuzuhu/onu almaz”. Uyku da uyuklamadan daha kuvvetli olduğuna göre cümle de uykudan uyuklamaya doğru hareket edilmesi gerekiyor. Bu cümlenin ‘la ye'huzuhu nevmun ve la sinetun/onu uyku alır ne de uyuklama' şeklinde olması gerekir. 

Açıktır ki kendisini uyuklama almayan uykuya da mağlup olmaz.

Hâlbuki bu ayette böyle bir şeyin gözetildiğini göremiyoruz.

Bilginler bu itiraza birkaç şekilde cevap vermişlerdir:

İlki; Fahrüddin er-Razî'nin bu itiraza verdiği cevap. Fahrüddin er-Razî ayette takdirin olduğu görüşündedir. Ona göre bu sorunun üstesinden gelmenin yegâne yolu cümlede bir takdire gitmektedir. O bu konuda şöyle der: ‘Sine' kelimesi, uykunun öncüsü mânasına olmaktan ibarettir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak “la te'huzuhu sinetun/onu uyuklama almaz” buyurunca, bu, Allah'ı haydi haydi bir uyku tutmayacağına delâlet eder. Böyle­ce de ‘nevm/uyku' kelimesinin âyette yeniden zikredilmesi bir tekrar olmuş olur" denilirse, biz deriz ki: Âyetin takdiri, "O'nu uyku tutmak şöyle dursun, uyuklama dahi tutmaz" şeklindedir.[9]

İkinci cevap ise Allame Tabatabaî'ye aittir. O, ilk önce böyle bir mantıkî kuralın her zaman söz konusu olmadığını söyler. Ona göre bağlamda terakkî diye ifade ettiğimiz kuvvetliden zayıfa veya zayıftan kuvvetliye gitmenin kullanımının sahih olup olmamasının tespit edilmesi gerekmektedir. Eğer konu terakkî dediğimiz daha ve bile kavramlarının kullanımını gerektiriyorsa müspetlik ve menfiliğe riayet edilir. Terakkînin sahih olamadığı yerlerde bu menfilik ve müspetliğe göre zayıflık ve kuvvetlilik göz önüne alınmaz.

O şöyle der: Sö­zü edi­len ter­tip her za­man müspet ve­ya men­fi olu­şa gö­re ger­çek­leş­mez. Nitekim: ‘Fa­lan ada­mı yir­mi öl­çek­lik, hat­ta on öl­çek­lik yük yo­ru­yor.' de­ni­le­bi­lir, ama ak­si söyle­ne­mez. Do­la­yı­sıy­la kas­te­di­len, iler­le­me ol­gu­su­nun sa­hih olu­şu­dur. Bu da ye­ri­ne gö­re deği­şir. Uy­ku tut­ma­sı hâli, uyuk­la­ma­ya gö­re ‘kayyûm' ol­ma açı­sın­dan da­ha bü­yük et­ki­li ve da­ha çok za­rar­lı ol­du­ğu için, ön­ce uyuk­la­ma­nın et­ki­si­nin nef­yi ge­rek­miş­tir. Ar­dın­dan da­ha güç­lü ola­nın et­ki­si­nin nef­yi­ne doğ­ru bir iler­le­yiş kay­de­dil­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la, "O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz." ifa­de­si, şu­na ben­zer bir an­lam içer­miş olu­yor: Şu za­yıf et­ken, işi­ni gevşetecek şe­kil­de O'na et­ki ede­mez, da­ha güç­lü ve et­ki­li ola­nı da.[10]

Üçüncü cevap; varlıkta meydana geliş sırasını göz önüne almak. İlk önce uyuklama hali başlar, ardından uyku hali meydana gelir. Dolayısıyla olumsuz cümlede şart olan zayıftan kuvvetliye doğru geçiş sağlanmış olur. Buna göre terakkînin gerekçesi varlık temellidir. Bu görüşü Muhammed Rıza el-Kummî el-Meşhedî dile getirmektedir.[11]

Kanaatimizce en güzel görüş Allame Alusî'ye aittir. O da bu meşhur itirazı dile getirmekte ve sonra şöyle çözümlemeye gitmektedir. ‘A-h-z' kelimesinin iki tane anlamı vardır. Bunlardan ilki, meydana gelmek, arız olmak, diğeri ise Kur'an'da sıklıkla kullanılan yakalamak, mağlup etmek, hegamonyasına girmek. Örneğin Kamer Suresinde yakalamak ve kahr anlamında kullanılmıştır. “Fe eheznahum ehza azizin muktedir/Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık (54/el-Kamer/42) Buna göre cümlenin tertibi ayetin zahirinin gerektirdiği şekilde olur. Cümlenin anlamı da şöyledir: Onu ne uyuklama mağlup edebilir ne de ondan daha kuvvetli olan uyku.[12]    

Bu durumda ne ayetin zahiri iptal edilip, Razî de olduğu gibi ne bir kelime takdirine ihtiyaç vardır ne de kuralı işletmeme gibi bir durum söz konusudur. Bu kural geçerlidir. Geçerli olunca da sadedinde olduğumuz cümle de olumsuz olduğuna göre zayıf-kuvvetli dengesi oluşturulmuş olur.

 

Göklerde ve yerde her ne varsa Ona aittir 

Öncelikle ayetin bu bölümü açıkça şunu ifade ediyor ki göklerde ve yerde her ne varsa sadece Ona aittir.

Fakat biz biliyoruz ki birazdan etraflıca ele alıp açıklayacağımız gibi iki türlü ‘mülkiyet' ve iki türlü ‘milkiyet'[13] vardır. Kur'an-ı Kerim bu iki türlü mülkiyetin ve milkiyetin de Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu ifade etmektedir.

‘M-l-k' kökünden gelen aidiyet bildiren iki kelime bulunmaktadır. Bunlar ‘malik' ve ‘melik'. Kitab-ı Aziz Rab Teâlâ'nın hem Malik hem de Melik olduğunu söylüyor.

 

'Malik' ile 'melik' arasındaki fark

Bu iki kelime arasında büyük bir fark bulunmaktadır. İlkinin masdarı ‘milkiyyet', ikincisinin masdarı ise ‘mülkiyet'tir. Bir şeye sahip olan milkiyetini elinde bulundurana ‘malik', o şeyin yönetimini elinde bulunduran ‘melik' deriz. Kur'an-ı Kerim bize Rab Teâlâ'nın hem malik hem de melik olduğundan bahsetmektedir. Bazı ayetlerde bundan dolayı kıraat farklılığı meydana gelebilmektedir. Örneğin her gün namazda okuduğumuz Fatiha Suresinde geçen “Maliki yevmi'd-din” ayeti bilfiil “meliki yevmi'd-din” şeklinde okunuş olarak Resulullah'tan (s.a.a.) da rivayet edilmiştir.[14]

Kıraat İmamlarından Asım, Kisaî, Halef ve Yakub sözcüğü ‘sahiplik' anlamına gelen ‘Malik' olarak okurken diğer kıraat imamları ise ‘Melik' olarak okumuşlardır.[15] Başka kıraatler varsa da okuyucuyu sıkmak istemediğimizden kıraat konusuna girmek istemiyoruz.

Ama Kur'an-ı Kerim'in değindiği Rab Teâlâ'nın ‘Malik' ve ‘Melik' oluşuna değinmek istiyoruz. Zira bu konu Kuranî bir konudur ve burasını es geçemeyiz. Kur'an-ı Kerim Rab Teâlâ'nın bütün mevcudatın hükümranlığının O'nun elinde olduğuna da vurgu yapar; O'nun bütün varlığın sahibi olduğunu da belirtir.

Kur'an-ı Kerim Rab Teâlâ hakkında ‘m-l-k' kökenli üç sözcük kullanır: ‘Malik', ‘melik' ve ‘melîk'.

a-      Rab Teâlâ her şeyin sahibidir. Yani eşyanın milkiyeti. Bu konuda yığınlarca ayet vardır. “lillahi ma fi's-semavati ve ma fi'l-erd/göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Allah'a aittir” “lillahi ma fi's-emavati ve'l-erd” “lehu ma fi's-semavati ve'l-erd/ göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Ona aittir” şeklindeki bütün ayetler milkiyeti yani sahipliği ifade etmektedir.

Ayetü'l-Kürsî'nin bu bölümü de ‘milkiyeti/sahipliği' varlığın Ona aitliğini ifade etmektedir.

b-      Rab Teâlâ her şeyin melikidir. Yani bütün mevcudatın yönetim ve hükümranlığı Ona aittir. Bu konu çerçevesinde de Kur'an-ı Kerim'de yığınlarca ayet vardır.

Göklerin ve yerin mülkiyetinin/hükümranlığının veya varlığın mülkiyetinin Ona ait olduğunu bildiren 29 tane ayet vardır.

Biz bunlardan örnek olması kabilinden 2 veya 3 tane alacağız.

“e lem ta'lem ennallahe lehu mülkü's-semavative'l-erd/bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? (2/el-Bakara/107)

“Göklerin ve yeri mülkü Ona aittir. Dönüş Allahadır” (24/en- Nur/42)

“Tebarekellezî bi yedihi'l-mülk….Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter”. (67/el-Mülk/1)

 

Rab Teâlâ'nın malikliği 

Malikliğin iki türü vardır. Biri ‘itibarî' diğeri ‘hakikî'. Rab Teâlâ'nın bütün boyutlarıyla varlığa malikîyeti hangi kısma dâhildir. O varlığın sadece itibarî sahibi midir?

Yoksa sadece hakikî sahibi midir? Yahut da hem itibarî hem de hakikî sahibi midir?

Konuyu biraz açalım.

İtibarî/göreceli milkiyet/sahiplik anlamca açıktır. Varlığın tasarruf izninin zamanın bir bölümünde bir insana ait olmasıdır. Dolayısıyla fıkıh kitaplarında konu edinilen milkiyet/sahiplik bu kısma girmektedir. ‘Sahibinin izni olmaksızın bir malda tasarrufta bulunmak caiz değildir' şeklinde fıkıh kitaplarında konu edinilen milkiyetlerin bütünü itibarîdir ve izin de var oluşsal değil teşriî bir izindir. İtibarî milklerin ve itibarî malikliğin çeşitli özellikleri varsa da en belirgin özellikleri üç tanedir.

a-      Bu milkiyetin en temel ve bariz özelliği sahibinden ayrılabiliyor oluşudur. Yani bir müddet sonra malikin eşya üzerindeki tasarrufu son bulabiliyor. Örneğin satışla, kiraya verişiyle, hediye veya hibe olarak vermesiyle, ölümüyle vd. Kişi bir eşyayı sattığında veya birisine kiraya verdiğinde ya da öldüğünde artık o eşyanın sahibi olma niteliğini yitirir.

b-      İkinci bariz özelliği, sahibin vefat etmesiyle veya ortadan kalkmasıyla eşya ortadan kalkmaz. Malikin vefat ettiğini düşünelim. Malik vefat ettikten sonra eşya varlığını sürdürür, ancak malik varlık sahasından ayrılmıştır. Dolayısıyla malik ile memluk/eşya arasındaki ilişki sona ermiştir.

c-      Bu tür milkiyetlerde sahibin dışında başka birisinin o eşya üzerinde var oluşsal olarak tasarrufu mümkündür. Her ne kadar şeriat bu tür bir tasarrufu yasaklasa da ikinci bir şahıs malikin izni olmaksızın o eşya üzerinde gasp vd kanallarla tasarrufta bulunabilir. Var oluşsal olarak bu tür tasarruf her zaman imkân dâhilindedir.

İtibarî/göreceli milkiyetin özelliklerini bu şekilde belirlediğimize göre hakikî milkiyetin özelliklerini de bunun karşıt noktasını söyleyerek belirleyebiliriz. Yani hakikî milkiyetin ve hakikî malikliğin özellikleri şunlardır.

a-      Eşya ile sahip arasındaki ilişki kopmaz. Eşya ve malik birbirinden ayrılmaz.

b-      Malik ortadan kalkacak olursa eşya da varlığını sürdüremez.

c-      Malik -var oluşsal olarak- izin vermezse kimsenin o eşyada tasarrufta bulunma olanağı olamaz.

Konunun daha iyi kavranabilmesi için insan nefsinin sahip olduğu kuvvetleri ve insanın organlarını örnek olarak verebiliriz. Açıktır ki bizim arabamız, evimiz, elbiselerimiz ve ayakkabılarımız vd şeyler üzerindeki sahipliğimiz itibarîdir. Ama idrak kuvvetlerimiz üzerindeki milkiyetimiz hakikîdir. İdrak kuvvetlerimiz ile bu kuvvetlerin aletlerinin birbirinden farklı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Nefis görme kuvvetine sahiptir, göz aracılığıyla o kuvveti kullanır. Nefis işitme kuvvetine sahiptir, kulak ile bu kuvveti kullanır. Nefis hayal etme kuvvetine sahiptir, akıl ile bunu kullanır. Nefis ve nefsin sahip olduğu kuvvetler arasındaki ilişki hakikî milkiyete örnek olabilir. Nefis ve nefsin sahip olduğu aletler daha çok itibarî milkiyete benziyor.

İlk ölçüt çerçevesinde şunu diyebiliriz: Nefsin sahip olduğu kuvvetlerin nefisten ayrılması mümkün değildir.

Yukarıda hakikî milkiyet ile itibarî milkiyetin ikinci ölçüt şuydu: Malik ölecek olur da memluk varlığını sürdürecek olursa o şey itibarî ama varlığını sürdüremezse hakikî idi. İnsan ölünce göz ve kulak hala varlığını devam ettiriyor. Ama görme ve duyma kabiliyeti varlığını devam ettiremiyor. Zira bu görme ve işitme kabiliyeti, o can ve ruhla kaimdir. Can ve nefis hayatta olduğu müddetçe bunlar da hayatta olur, varlık sahasından çekilince bunlar da varlık sahasında çekilirler. Özetle hakikî memluk, sahibinin ortadan kalkmasıyla kalkar.

Üçüncü kriter; Var oluşsal olarak başkasının kullanmasının mümkün olmayışı. İnsanın sahip olduğu bu kuvvetleri sadece insanın kendisi kullanabilir başkası bu kuvvetleri kullanamaz. Bu tür milkiyetler sahibi kullanmadıkları müddetçe hiçbir işlev göremezler. Bu tür kuvvetleri aslında başkasının kullanma olanağı esasında mümkün değildir.

Bu çerçevede sorumuza dönelim. ‘Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Allah'a aittir' ifadelerinde geçen milkiyet, hakikî midir, itibarî midir yoksa hem hakikî hem itibarî midir?

El-Cevap; Rab Teâlâ göklerde ve yerde daha doğrusu varlık âleminde bulunan bütün şeylerin hem hakikî hem de itibarî malikidir.

Hakikî milkiyet ve malik olmasına gelince gerekçe açıktır. O bütün evrenin yaratıcısıdır. O halık, biz mahlûk; O ganî biz fakir; O Rabb biz kul isek O hakikî maliktir. Bizim dahi yukarıdaki örnekte açıkladığımız üzere kuvvetlerimiz üzerindeki malikliğimiz hakikî olduğuna göre Onun eşya üzerindeki malikliği öncelikli olarak hakikîdir.

Allame Tabatabaî O'nun hakikî malik olduğunu şu sözlerle ifade eder: Yüce Allah, mutlak bir şekilde her şeyin maliki ve her şeye malik ve egemendir. Her şey üzerinde mutlak sahipliğe sahip oluşuna gelince; bu, O'nun mutlak Rabliğinden, her şey üzerindeki mutlak egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır, her şeyin ilahıdır.[16]

Allah-u Teâlâ'nın eşya üzerindeki malikliğinin itibarî olan boyutuna gelince ise yine Allame'den alıntı yapacağız. O şöyle diyor: Yüce Allah, maliktir; çünkü herhangi bir mala sahip olan bir kimsenin sahip olduğu her şeyi veren O'dur. Eğer sahip olmasaydı böyle bir durum doğru olmazdı ve sahip olmadığı şeyi sahip olamayana veren konumuna düşerdi. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin." (Nur, 33)[17]

 

Bir sonraki makalede Allah-u Teâlâ'nın melikliği ve mülkiyetin hakikî ve itibarî olan bölümlerine değineceğiz.

 

 


[1] Rağıb el-İsfahanî, el-Müfredat, s.524

[2] İbn Kesir, Ebü'l-Fida İsmail b. Ömer, Tefsirü'l-Kurani'l-Azim, s.319, Beyrut-2000

[3] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.1, s.45

Züheyr b. Ebu Sulma, Cahilîyye dönemi şairlerinden olup, İslamî Davet dönemine ulaşmamıştır.

[4] İbn Manzur el-İfrikî, Lisanü'l-Arab, c.13, s.449, 1405-Lübnan

[5] El-Mizan, c.2, s.336

[6]  Mecmeü'l-Bahreyn, c. 5-6, s.520

[7] Konyalı Mehmet Vehbî, Büyük Kur'an Tefsiri, c.1-2, s.472, Üçdal Neşriyat, 2012-İstanbul

[8] Eş-Şevkanî, Muhammed b. Ali b. Muhammed, Fethü'l-Kadîr, c.1, s.464, Hadislerin Tahrici Muhammed Umeyre, Basım yeri ve Tarihi yok.

[9] Mefatihü'l-Ğayb, c.7, s.8-9

[10] El-Mizan, c.2, s.336

[11] El-Meşhedî, Muhammed Rıza el-Qummî, Tefsirü Kenzi'd-Dekaik ve Bahrü'l-Ğaraib, c.2, s.428, 1430-Tahran

[12] Alusî, Muhammed Şükrî, Ruhu'l-Meanî fi Tefsiri'l-Kurani'l-Azim ve's-Sebi'l-Mesanî, c.3, s.8-9, Beyrut- Tarihsiz, Darü İhyai't-Türasi'l-Arabiy

[13] Milkiyet, sahiplik mülkiyet ise hükümranlık ve tasarrufta bulunma. Bir şeyin sahibi olana malik, o şeyin tasarrufta bulunma yetkisini elinde bulundurana ise melik deriz.

[14] Tirmizî, Kıraat, 1; Ebu Davud, Huruf ve Kıraat, 27

[15] Mecmeü'l-Beyan, c.1, s.28

[16] El-Mizan, c.3, s.149

[17] Age, c.3, s.150

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öne Çıkan Haberler