peyami_gurel_2011_01.jpg

El-Melik

"Kur’an-ı Kerim, Rab Teâlâ’nın hem malikliğine hem de melikliğine, yani hem varlığın sahibi olduğuna hem de varlık üzerinde tasarrufta bulunduğuna vurgu yapmaktadır." .. "Rab Teâlâ malik olmasının ötesinde meliktir de. Hakikî malik ve hakikî melik, itibarî/teşriî malik ve itibarî/teşriî melik."

17 Eylül 2016 Cumartesi
Ayet'el-Kürsi - 10
 
 
 
 
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

El-Melik

Önceki makalede ayetin “Onu ne uyuklama alır ne de uyku” bölümünü ele almış, ardından “göklerde ve yerde ne varsa Ona aittir” bölümüne giriş yapmış, varlığın bütününün hem hakikî hem de itibarî ve teşriî olarak Rab Teâlâ'ya ait olduğuna (O'nun milkiyetinde) değinmiştik. Ancak ayetin bu bölümü milkiyeti ifade etmektedir.

Biz bu makalemizde ‘m-l-k' kökünden geldiğinden dolayı Rab Teâlâ'nın varlık üzerindeki mülkiyetini yani tasarrufunu ve hükümranlığını ele alacağız. Kur'an-ı Kerim, Rab Teâlâ'nın hem malikliğine hem de melikliğine, yani hem varlığın sahibi olduğuna hem de varlık üzerinde tasarrufta bulunduğuna vurgu yapmaktadır.

Muavizeteyn Surelerinden birisi olan Nas Suresi'nde Rab Teâlâ kendi kendisini “meliki'n-nas/insanların meliki” olarak ifade etmektedir.

Bir diğer dikkate calip nokta da şudur ki; Rab Teâlâ milkiyet kelimesini Kur'an-ı Kerim'de kullanmaz. O'nun yerine bu anlamı karşılayan ‘lam' harf-i cerrini kullanır. Bu kullanımla varlığın bütününün kendisine ait olduğunu belirtir. ‘lillahi/Allah'a aittir' ‘lehu/Ona aittir' gibi. Ama Kur'an-ı Kerim mülk kelimesini direkt olarak kullanır. Hem de birçok ayette.[1]

Rab Teâlâ malik olmasının ötesinde meliktir de. Hakikî malik ve hakikî melik, itibarî/teşriî malik ve itibarî/teşriî melik. Hakikî malik ile itibarî malikin birbirinden ayrıldığı noktalara değinmiştik. İki kavram arasındaki en net farklardan birisi şuydu: hakikî sahiplikte sahip olunan şey insandan ayrılamaz. Ama itibarî sahiplikte, sahip olunan şeyin bir şekilde insandan ayrılması mümkündür. Örneğin elbisemiz, kitabımız, kalemimiz, satış, bağışlama, ödünç verme gibi kanallardan birisiyle bizden ayrılabildiğinden dolayı itibarî/teşriî milkiyet kavramının kapsamına girmektedir.

Melikin de Malik gibi hakikî ve itibarî olan kısmı vardır. Eğer tasarrufu, emirler ve direktifler çerçevesinde yani hükümler çerçevesinde gerçekleşiyorsa itibarî meliklik; ama bizim yaşamımıza, kalbimize, aklımıza müdahale ediyorsa hakikî ve tekvinî meliklik denilir. ‘İçki içmek haramdır', ‘faiz haramdır', ‘sözü doğru söyleyin', ‘ahde vefa gösterin' türündeki Rab Teâlâ'nın bütün tasarrufları itibarî melikliktir. Ancak bazen düşüncelerimizde, algılarımızda dünyaya bakışımızda bir takım değişikliklerin olduğunu ve önceki düşüncelerimize nazaran çok farklı düşündüğümüzü görürüz. İşte bu tür değişimler Rab Teâlâ'nın var oluşsal hakikî melikliğidir. Şu var ki, Rab Teâlâ'nın bu tür tasarrufları asla ve kat'a hikmete aykırı ve adalete zıt değildir, dahası adalet ve hikmetin kendisidir. El-Hekim ve el-Adl olan zatın eylemleri de hikmet ve adalete mutlak şekilde uygundur. Ne var ki ortalama insan aklı bu hikmet ve adalet boyutlarının bir bölümünü anlayabilse de bir bölümünü henüz anlayabilecek seviyeye gelmiş olmayabilir. Ama mutlak akıl sahipleri o tasarrufların her birisinin akla ve hikmete uygun olduğunu görür ve anlar.

Melik, mülk kökünden gelmektedir. Allame Tabatabaî Fatiha Suresi'nin tefsirinde “Maliki Yevmi'd-din/din gününün sahibi” ayetinde şöyle der: Bilindiği gibi ‘malik' kelimesi, ‘milk' kökünden gelir. ‘Melik' ise, ‘mülk' kökünden gelir ve ulusal düzene egemen olan ve onları idare eden kimse demektir. Diğer bir ifadeyle, onlar üzerinde emir ve hüküm yetkisine sahip kimse demektir.[2]

Allah-u Teâlâ meliktir, dediğimiz zaman şunu kastederiz. O, insanların sahip olduğu şeyler üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Yani bir hükümdarın reayanın sahip olduğu mal ve emtia üzerinde tasarruf sahibi olması gibi Rab Teâlâ da bizim sahip olduğumuz bütün şeyler üzerinde tasarruf sahibidir. O, sahip olduğumuz bedenimizi, malımızı, mülkümüzü, evlatlarımızı nasıl yönlendireceğimizi ve onlara nasıl tavır takınacağımızı emirler ve nehiyler aracılığıyla belirler. Belirlemek suretiyle tasarrufta bulunur. Onun bu tasarrufu itibarî mülk/tasarruftur. Çünkü bir takım kanunlar ve ilkeler vazeder, biz de o kanunlara uyarız veya uymayız. Dolayısıyla burada bir itibarîlik ve teşrîlik söz konusudur.

 

İlahi mülk ve beşeri mülk

Aslında bu başlık başlı başına bağımsız bir makaleyi hatta bir eseri kaleme almayı gerektirmektedir. Fakat çok öz ve kısa olarak değinmek istiyoruz. Bu başlıktan kısaca iki şeyi kastediyoruz.

a-      Rab Teala'nın melikliği ile insanların kendi aralarından seçtiği yöneticilerin melikliği arasındaki temel fark.

b-      Rab Teâlâ'nın teşriî/var oluşsal kendilerine mülk verdiği kimselerin melikliği ile bizim seçtiklerimizin melikliği arasındaki fark.

a-Rab Teala'nın melikliği aynı zamanda sahipliğe dayanan bir melikliktir. Yani O, bütün varlığın sahibi olduğundan dolayı melikliği de bu sahipliğe dayanmaktadır. Hakikî sahiplik üzerine kurulu bir melikliktir. Ama insanların yöneticilik anlamındaki melikliği böyle bir şeyden yoksundur. İkinci fark ise Rab Teâlâ'nın tasarrufları yukarıda da belirttiğimiz gibi hikmet ve adalet temelli bir melikliktir. İçinde hiçbir şekilde zulme, başıboşluğa dayalı bir tasarrufu barındırmaz. Hâlbuki insanların tasarrufu en iyimser ifadesiyle birçok çıkmazı ve yanlışı barındıran dahası nefse uymanın olduğu yerlerde zulmü ve haksızlığı barındıran bir melikliktir. İnsanlık tarihinin kan ve gözyaşı tarihi olması da bunun bir göstergesidir. Rab Teâlâ'nın ilim, hikmet ve adalet temelinden yoksun yönetimler, hele bir de insanî erdemlerden de bütünüyle uzaklaşmış ve ahlakî ve vicdanî olan ilkeleri de tanımıyorsa zulüm ve yıkımdan başka hiçbir şey getirmemektedir. Büyük arif İmam Humeynî'nin, Amerika'yı “Büyük Şeytan” diye nitelendirmesi de melikliğin temellerinin ilahî ve fıtrî (insanî erdemler) olmaması durumunda varacağı noktayı göstermektedir. Bir diğer ifadeyle ilahî ve semavî yönden uzak bir yönetim, insanî erdemlere de riayet etmez ve bu noktada da sınır tanımazsa yönetimin şeytanî sahadaki güzel bir örneği olur ki Merhum İmam (k.s.) buna dikkat çekmektedir. Günümüz dünyasının kan ve gözyaşı müsebbibi olan ‘Büyük Şeytan'ın bir an önce varlık sahasından silinmesini Rabbimizden temenni ediyoruz. Siyonizm ve Amerika insanlığın ve coğrafyamızın mutsuzluk ve bedbahtlık kaynağıdır.

b-Rab Teâlâ yeryüzünde mülkü dilediğine verir. İnsanlara verdiği mülk de iki yönlüdür. Birisine yöneticilik makamını vermesi. Varlık âlemindeki her şey Ona ait olduğundan dolayı şartlar ve koşullar çerçevesinde insanların bir bölümü vali, başbakan, hükümdar, cumhurbaşkanı olabilmekte ve yöneticilik makamına geçebilmektedirler. İnsanlar Rab Teâlâ'nın yöneticilik için belirlediği sebep-sonuç dairesine dikkat ederek bir uğraşı verir ve bunun için başarı ortaya koyarlarsa yönetim tabakasında bir yerlere gelirler. Özetle yöneticiliği o kişiye bağışlayan Rab Teâlâ'dır. Burada zalim-adil, bilge-cahil fark etmemektedir. Kur'an-ı Kerim, Nemrud'a dahi hükümdarlığı verenin Allah-u Teâlâ olduğunu söylüyor. “Elem tera ilellezî hacce İbrahime fi Rabbihî en atahullahu'l-mülk/ Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan Allah-u Teâlâ'nın kendisine mülkü/yöneticiliği verdiği kimseyi görmedin mi?” Var oluşsal anlamda Hz. Davud ile Nemrud ve Firavun arasında yöneticiliğin verilmesi noktasında herhangi bir fark yoktur. Yöneticilerin özellikleri, nitelikleri, meziyetleri ise ayrı bir husustur.

Ancak bizim değinmek istediğimiz husus, acaba Rab Teâlâ teşriî anlamda melik tayin etmekte midir? Tayin etmiş midir yoksa etmemiş midir? Melik tayin etmesi mi adaletine ve hikmetine daha uygundur yoksa tayin etmemesi mi?

Bu sorunun cevabı oldukça önemli. Zira Rab Teâlâ'nın işi kendisi gibi sağlam, adaletli, güzel, yerindedir. Ama insanların kendi içlerinden seçeceği ise ne kadar iyi ve kabiliyetli olursa olsun, eksiklikler, haksızlıklar, yanlışlıklardan yoksun değildir. Bir de Rab Teâlâ'nın teşriî melik (kanunsal yönetici) belirlemediğini söyleme, 632 yılından Kıyamete kadar teşriî melik atamadığı anlamına gelmektedir ki Allah'ın fiillerinin bir bölümünün olmaması anlamına gelmektedir.

Her halükarda Rab Teâlâ'nın seçtiği bir melikin olması, olmamasına nazaran daha sağlıklı görülmektedir. İnsan ihtiyacına ve düşüncesine en yatkın olan da böyle birisinin seçilmiş olmasıdır. Tabi Rab Teâlâ'nın teşriîen belirlediği kişinin teşriî boyutundan yararlanabilmek için ümmetin Onu melik olarak kabul edip başa geçirmesi gerekir. Ümmet Onu lider olarak kabul etmezse bu İlahî nimetten yoksun kalacaklardır.

Görülen bir diğer farklılık da Rab Teâlâ'nın teşriî melik olarak atadığı kimsenin bizim açımızdan nasıl değerlendirileceğidir. Onu da hata yapabilen, yanlışlara ve yanılgılara düşebilen ve İlahî ikazlara maruz kalan bir beşer olarak mı göreceğiz yoksa Rab Teâlâ'nın eşsiz ve mükemmel fiilinin bir tezahürü ve tecellisi olarak Onu masum mu göreceğiz. Girift ve çetrefilli meselelerin olduğunu göz önüne alacak olursak seçki makamının masum olmaması en azından bazı konular için doğruya ulaşma olanağımızı ortadan kaldırmakta ve bu alanı flulaştırmaktadır. Hâlbuki hakkın ortada olması İslam'ın ve Kitab-ı Kerim'in gönderiliş amacıdır.          

Ancak arada bir fark var; vali, devlet başkanı, hükümdar aslında halkın sahip olduğu şeylere sahip değildirler. Sadece onlara halkın sahip olduğu şeyler üzerinde bir takım tasarrufta bulunma yetkisi verilmiştir. Dolayısıyla devlet başkanları, hükümdarlarlar, vd yöneticiler malikliği ya olmayan ya da cüzî olan meliklerdir. Hâlbuki Allah-u Teâlâ'nın melikliği, malikliği olan bir melikliktir. O, tasarrufta bulunurken zaten sahip olduğu şeyler üzerinde tasarrufta bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim'deki malikü'l-mülkün sahibi ifadesi bu anlama gelmektedir. Yani O tasarrufun sahibidir.

 

İçsel kuvvetlere meliklik

Önceki makalede insanın içsel kuvvetlerine (görme, işitme, düşünme vb) sahipliğinin hakikî sahiplik olduğunu belirtmiştik. Buna göre insanın bu kuvvetleri üzerindeki mülkiyeti ve tasarrufu da hakikî olmuş oluyor. Ama Şari Teâlâ'nın verdiği izin çerçevesinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olanın mülkiyeti hakikî mülkiyet değil, teşriî ve itibarî mülkiyettir. Ama insanın sahip olduğu eşyada, arabada, evde, vd şeylerdeki tasarrufu teşriî tasarruftur. Tabi teşriî derken şerî izin ve sınırlar dâhilinde olmasını kastediyoruz, yoksa hakikî milkiyet ile sahip olmadığımız bütün tasarruflar teşriîdir anlamına gelmemektedir. Kişinin bir başkasının eşyasını gasp ederek tasarrufta bulunması ne hakikîdir ne de teşriî, şeriatın izin vermediği çerçevede gerçekleşen bir tasarruftur.

Rab Teâlâ'nın tasarrufları hem hakikîdir hem de teşriî. Ancak bizim hakikî milkiyet ile sahip olduğumuz şeylerde de O hem hakikî hem de teşriî tasarrufa sahiptir. İlginç olan nokta da burasıdır, zaten. Yani biz nefsî kuvvetlerimize sahibiz. Bizden başka kimsenin bunlarda tekvinî olarak tasarrufta bulunmaması lazım. Ancak bakıyoruz ki Rab Teâlâ tekvinî olarak sahip olduğumuz şeylerde de tasarrufta bulunabiliyor. Zira söz konusu bu kuvvetleri bize bağışlayan da O'dur. Evet, insan kendi kuvvetlerine sahip olsa da ve bunda tasarrufta bulunsa da bu sahiplik ve bu tasarruf Rab Teâlâ'nın sahiplik ve tasarrufunun uzamındadır. Kur'an-ı Kerim bu hususa da dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “Velemu ennallahe yehulu beyne'l-meri ve kalbihi/ Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız. (8/el-Enfal/24) İnsanın kendisi ile kalbi arasına girmek ne demektir. İnsanın kendi kuvvetlerine sahipliği doğrudur. Ancak insan bu nefsî kuvvetlerine sahip olmadan önce başka bir sahip daha vardır ve bu sahip asıl sahiptir O da Allah-u Teâlâ'dır. O hem insanın sahibidir hem de insanı sahip kıldığı şeylerin sahibidir. Yoksa ortada şirki gerektirecek ortaklık söz konusu değildir. ‘Allah-u Teâlâ sahip olduğumuz şeylerin bir bölümüne sahip, biz de kendi sahip olduğumuz kuvvetlerin Allah-u Teâlâ'nın sahip olmadığı bölümüne sahibiz' türü bir anlayış gelmesin. O hem bize sahiptir hem de bizim düşünme, görme, duyma vd nefsî kuvvetlerimize sahiptir. Bizim sahipliğimiz O'nun sahipliğinin bittiği yerde başlıyor değildir, bizim sahipliğimiz O'nun sahipliğinin uzamıdır.

 

Bir örnek

Bu konunun soyut olduğunun farkındayız. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnek vermek istiyoruz. İslam fıkhında köle diye bir konu var. Kölelik kurumunu dinin kabul edip etmediği meselesini şu anlık bir tarafa bırakıyoruz. Bizi ilgilendiren eden nokta şurasıdır. Köle bir efendinin mal varlığıdır. Ancak kölenin kendisi de aynı şekilde fukaha nezdinde malik konumuna çıkabilmekte ve mal mülk sahibi olabilmektedir. Bu sahip olduğu şeyler kendisine aittir. Ancak kölenin kendisi ve sahip olduğu şeyler efendinin milkidir. Yani kölenin sahipliği, malikin sahipliğinin uzamındadır. Allah-u Teâlâ'nın kullar üzerindeki malikliği kulların hem zatına hem de sahip olduklarına yöneliktir.

İşte Malikü'l-Mülk kavramı, bu anlamla alakalıdır. İnsanların ve varlıkların tasarruflarının sahibi de O'dur. Yani Malikü'l-Mülk kavramı Malikü'l-milk kavramından farklıdır. Malikü'l-milk bizim sahip olduklarımıza Rab Teâlâ'nın sahip olması, malikü'l-mülk ise bizim tasarruflarımıza Rab Teâlâ'nın sahip olmasıdır. Bu tekvinî açıdan böyledir.

Teşriî boyuta gelince ise kişinin itibarî bir şekilde sahip oldukları üzerinde Rab Teâlâ'nın tasarruf hakkının olduğunu görebiliyoruz. Örneğin biz bir arabaya veya eve ya da bir elbiseye sahibiz. Rab Teâlâ bunlarda nasıl tasarrufta bulunacağımızı belirlemekte, bize haklar vermekte veya engeller ortaya koymaktadır.

Tasarruflardan birkaç örnek verecek olursak. Belirli bir mal varlığına sahip olduğumuzda veya belirli koşullar oluştuğunda Rab Teâlâ'nın bize infakta bulunmamızı veya zekât, humus, sadaka gibi malî sorumluluklarımızı yerine getirmemizi emretmektedir.  Ya da kullanımlarımızda israfa kaçmamamızı bize emretmektedir ki bunların bütünü birer tasarruftur. Yani sahipliğimize bu noktada bir sınır ortaya koymaktadır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalarla ayetin bu bölümündeki “lehu ma fi's-semavati ve ma fi'l-erd”, “lehu/Ona aittir” ifadesinin hem milkiyete hem de mülkiyete bakan bölümüne değindik.

 

“Ma fi's-semavat/göklerde bulunanlar”

Ayette neden ‘men/kim' değil de ‘ma/şey' denildiğini incelemeye çalışacağız. Bilindiği gibi arapçada ‘men' ism-i mevsulu akıl, bilinç ve şuur sahibi, olan varlıkları yani insanlar vd ifade etmektedir. Ma ism-i mevsul-u ise genelde taş, toprak, ağaç, ot, inek gibi bilinç ve akıldan yoksun olarak kabul ettiğimiz varlıklar için kullanılmaktadır. Ayet-i kerimede neden ‘men' yerine ‘ma' ism-i mevsulu kullanılmıştır acaba!?

Bu konuya değinen bazı müfessirler vardır. Bu soruya verilen cevapları ikiye ayırabiliriz.

İlki, ‘galebe' cevabı. Yani varlık sahasına baktığımızda genel ve çoğunluğu göz önüne alır, ona göre cevap veririz. Çoğunluğu söyleyince az ve nadir olanlar kendiliğinden bu işin içine girerler.

Kurtubî bu cevaba çok kısa bir şekilde işaret eder. O şöyle der: Göklerde ve yerde bulunan­lar arasında akıl sahibi varlıklar da bulunmakla birlikte (akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanılan) edatın kullanılması maksadın genel ve bütün varlıklar oluşundan dolayıdır.[3]

Buna etraflıca işaret eden Fahrüddin er-Razî işaret ederek şöyle der: Buna göre eğer ‘Allahu Tealâ ‘men fi's-emavat/gökteki kimseler' demeyip de, niçin “ma fi's-semavat/gök­teki şeyler demiştir?' denilirse, biz deriz ki: Maksat, kendisi dışında kalan şeylerin yaratılmış olma bakımından O'na nisbet edilmesi olup, kendisi dışın­da kalan varlıklar içinde de akıllı olmayan varlıklar çoğunluğu teşkil edince, Allahu Teala, çoğunluğu hepsinin yerine koyarak, bunları  ‘ma/şey, şeyler....' lafzıyla beyan buyurmuştur. Yine bu şeyler Allah'a, O'nun birer mahlûku ol­ması bakımından isnad edilmişlerdir. Bunlar, O'nun birer mahluku olması ba­kımından (müessir) akıl sahibi değildirler. Binaenaleyh Allahu Teala bu nisbetin kendisine yapılmasından maksadın, işte bu cihetten bir nisbet olduğuna dik­kat çekmek için ‘ma' lâfzını getirmiştir.[4]

Bize şöyle bir itiraz gelebilir. Siz bundan önceki makalelerinizden birisinde varlığın şuur ve bilinç sahibi olduklarını hayata malik olduklarını ifade etmiştiniz. Dolayısıyla bu sizin dediğinizle çatışmıyor mu? Biz görüşümüzde sabitiz ve bu cevabı yerli yerince ve doğru olarak görmüyoruz. Gerçi şöyle diyerek işin içinde sıyrılabiliriz. Biri kelam ve tefsir sahasıyla ilgili bir sonuç, diğeri ise Arap dili ve grameri ile ilgili bir kabuldür. Malumdur ki bilim dallarında farklı kabuller olabilir. Arap dili ve grameri şuur ve bilincin kendilerinden belirgin olduğu insan ve benzeri şeyler için ‘men/kimse' ismi mevsulünü taş, ağaç, yaprak, dağ gibi bilinç ve aklın kendilerinde insana nazaran pek de belirgin olmadığı şeyler için ‘ma/şey' ism-i mevsulünu kullanmaktadır. Yoksa Arap dili bunlar kesinlikle akıl ve şuurdan yoksundur demiyor. Dahası bu noktaya değinmiyor.

Fakat biz bu görüşü de kabul etmiyoruz. Bizim benimsediğimiz bir başka görüş var. Kur'an-ı Kerim “ma fi's-semavat ve'l-erd/göklerde ve yerde bulunan her şey Ona aittir” (2/el-Bakara/116) ayetini ilginç bir şekilde “küllün lehu kanitun/ hepsi O'na boyun eğmiştir. İfadesiyle bitirmektedir. Kunut eyleminin bilinçsiz, akılsız ve idraksiz gerçekleşebileceğini kim iddia edebilir!? Dahası ayet Arap dili ve gramerine aşina olanlar için söyleyelim. ‘el-Kanıtu/ قانِت' sözcüğünün çoğulu ‘kunnetun/ قُنَّت' olarak geçmemekte, onun yerine akıllı ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan ‘kanitun (vav ve nun)/ قانتون' ile geçmektedir.

Bundan dolayıdır ki Allame Alusî gibi bir bilgin bu sorunun farkına vardığı halde ayetin zahirinden kaçarak şöyle bir yorum yapmaktadır. Melekler, Hz. İsa, Hz. Uzeyr vd akıllı varlıklar vardır. Akıllı varlıklar ile akıllı olmayan varlıklar göz önüne birlikte alındığında akıllı olmayan varlıklar akıllı varlıklara tabi olurlar. Bundan dolayı ‘kanitun' kelimesi getirildi.[5]  

 

Kur'an'dan birkaç örnek

Bir olasılık olarak yukarıda zikrettiğimiz ayete ilişkin Allame Alusî'nin yorumu belki kabul edilebilirse de yine de ayetin zahirine aykırı olduğunu belirtelim. Fakat Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde iki örneğe daha değinerek benimsediğimiz diğer görüşü açıklamaya geçeceğiz.

Hz. Yusuf'un henüz daha çocuk yaşlardayken gördüğü bir rüya vardır. 11 yıldız, ay ve güneşin kendisine secde etmesi. Yıllar sonra Hz. Yusuf Mısır'da önemli bir konuma gelip de anne, babası ve kardeşleri kendisine secde ettiğinde rüyasına vurgu yaparak şöyle dedi: Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp oturttu. Hepsi onun için secde ettiler. O zaman dedi ki: Babacığım! İşte bu, önce­leri gördüğüm rüyanın tahakkukudur. (12/Yusuf/100)

Öyle anlaşılıyor ki Hz. Yusuf (a.s.) bilfiil güneşin, ayın ve 11 yıldızın kendisine secde ettiğini görmüştür. Bir diğer ifadeyle gördüğü şey anne, babası ve kardeşlerinin kendisine secde etmesi değil, belirttiği şeylerin kendisine secde etmesidir. Yıldız, ay ve güneşin secde ettiğini belirtmesi için kullanılacak ifade şudur: ‘reeytuha li sacidat/ ben onların bana secde ettiğini gördüm' zira bunlar akılsız varlıklardır. Akılsız varlıklar için kullanılacak zamir ‘ha' zamiri ve ‘müennes cemi/çoğul dişil' ekidir. Ama Hz. Yusuf (a.s.) bunların bilinç ve akıl sahibini olduğunu gösterir bir tarzda cümleyi kurmakta ve “reeytuhum li sacidin/onların bana secde ettiklerini gördüm” demektedir.[6] Nitekim kimi müfessirler bu şeylerin akıllı varlıklara ait olan secde eylemini yerine getirdiklerinden dolayı bu şekilde çoğul olarak getirildiğini söylemişlerdir.[7]

Birer dil bilimci olan Halil ve Sibeveyh ise şöyle derler: Hz. Yûsuf bu eşyaya itaat ve secde et­tiklerini haber verdiğinden -ve bunlar da akıl sahibi varlıkların fiillerinden olduğundan- dolayı bu varlıklar hakkında aklı eren varlıklar gibi haber ver­miştir.[8]

Cevad-ı Amulî ise kısmen farklı bir yorum getirerek şöyle der: ‘Gayr-ı zevi'l-ukul (bilinç ve akıl sahibi olmayan)' varlıklar için getirilecek zamir duruma göre farklılık gösterir. Sadece isim yönü göz önüne alındıklarında onlar için ‘gayr-ı zevi'l-ukul' zamirler getirilir. ‘Zevi'l-ukul (akıl sahibi)' varlıkların sahip olduğu özellikler ve eylemler ‘gayr-ı zevi'l-ukul' varlıklara nispet edilirse –secde vb- kullanılacak zamir ‘zevi'l-ukul' zamiri olur.[9]

Özetle bir önceki görüşte ifade edilen çoğunluk göz önüne alınarak ifade kullanılacak olursa akılsız ve bilinçsiz varlıkları ifade eden kelimeler seçilir. “ma fi's-semavati ve'l-erd/göklerde ve yerde bulunan şeyler” ayetinde olduğu gibi ‘‘ma' ism-i mevsulunun kullanımın varlığın çoğunluğu akılsız olduğundan dolayı kullanılmıştır', görüşüne katılamıyoruz. Zira varlığın bütününün şuur ve bilinç sahibi olup olmadığını geçiyoruz, varlığın çoğunluğunun akılsız olduğu dahi çok su götürür. Özellikte gökyüzünde sayısız meleğin olduğu biliniyor. İsra ve Mirac gecesiyle ilgili hadislerde meleklerin sayılamayacak kadar çok olduklarına dair ifadeler vardır.

Biz bunlardan bir veya iki tanesini aktaracağız.

Mirac hadisinin bir bölümünde şu ifadeler geçmektedir: Sonra bana el-Beytu'l-Ma'mûr gösterildi. Ben Cibril'e bunu sordum. Cibril:

— Bu el-Beytu'l-Ma'mûr'dur, her gün onun içinde yetmişbin me­lek namaz kılar, bundan çıktıkları zaman artık bu onların son girişi­dir, bir daha oraya dönmezler, dedi.[10]

Bir diğer hadiste ise: Onların içinde bıkıp usanmaksızın saf saf duran melekler, rüku etmeksizin kıyamda duran melekler, rüku ve secdeye gidip de başını kaldırmayan melekler vardır.[11]

Bu hadisler Kur'an-ı Kerim ile çatışmamakta hatta Kur'an tarafından desteklenmektedir. Çünkü Rab Teâlâ “Rabbinin ordularını Ondan başka kimse bilemez.” (el-Müddessir/31)

İkinci görüş; Bütün mevcudat akıl, şuur, idrak sahibidir. Rab Teâlâ'yı da tesbih etmektedir. Ancak bütün bu mevcudat, Allah-u Teâlâ'nın ilmine, idrakine, kudret ve azameti karşısında ‘zevi'l-ukul' varlıklar olarak değil ‘gayr-u zevi'l-ukul' varlıklar olarak değerlendirilir. Ama varlıkların kendisini birbirine kıyasladığımızda bir bölümü ‘zevi'l-ukul', bir bölümü ise ‘gayr-u zevi'l-ukul' olacaktır. Ama aynı varlığın akıl ve idrakını Rab Teâlâ'ya kıyasladığımızda O'nun karşısında bir hiç mesabesinde olacaktır. Bu görüş Molla Sadra'ya aittir. O, bu ayetin tefsirinde özetle şöyle der: O'nun mülkünün genişliği, cömertliği, hüviyet dairesinin kapsamlılığı karşısında bütün mevcudat boyun eğmekte olup bir yok hükmündedir.[12] Özetle ‘ma' ve ‘men' ism-i mevsullerinin kullanımı Molla Sadra'ya göre Rab Teâlâ'ya kıyas edilip edilmediğine bağlıdır. Eğer Rab Teâlâ'ya nispet ediliyorsa akıl ve şuurdan yoksun bir varlık hükmünde olduğundan dolayı ‘ma' ism-i mevsulu kullanılır. Ama varlığın kendisi temel alınarak bir kullanım söz konusu ise bu durumda akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan ‘men/kim' ism-i mevsulu kullanılır.

Varlıklar arasındaki derece farkı açıktır. Bir öğretmen ilkokul 1. veya 2. Sınıfa giden bir öğrenci karşısında her şeyi bilen konumundadır. Ama aynı öğretmen, geniş çaplı araştırmalar yapan bir profesör karşısında bir şey bilmeyen kimse hükmündedir.

Bizler son risalet sahibinin O ulvî makamı ve engin bilgisi karşısında birer cahiliz. Kanaatimiz ve inancımız da bu yöndedir. Dolayısıyla Resul (s.a.a.) ile bazı konularda bilgi, anlayış ve kavrayış yönünden yarışabilecek, hatta Ondan daha bilgili olabilecek bir kimsenin var olduğu düşüncesini ve inanışını kabul edemiyoruz. Zira nebi ve resul, bir öğretmen, bir kılavuz, bir rehberdir. Hem de insanın ihtiyaç duyduğu bütün sahalarda. O kanıt ise gönderildiği ümmetin zihin ve akıllarına takılan, güncel hayatta karşılaştıkları bütün noktalarda doğru cevabı kendisinde barındıran bir kanıttır.

“Çünkü ümmîlere[13] içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. (69/el-Cumua/2) ayette geçen ümmilerden kasıt Kıyamet gününe kadar ki bütün ümmettir. Yoksa arınma, Kitab'ı ve hikmeti öğrenme ihtiyacı sadece 632 yılına kadar ki Arap Yarımadası'nın birkaç şehrinde yaşayan bir takım insanlar için değildir. Bu ihtiyaç, bütün insanların temel ve esas ihtiyacıdır. Biz O yüce ve kutlu nebi karşısında evet ümmî pozisyonundayız. Akıl, ilahî mesaj ve ilahî mesajın uygulayıcısı karşısında kibirlenmeyi, ben de biliyorum edasında bulunmayı değil, hak ve hakikati öğrenebilmek, arınmış bir benliğe sahip olabilmek için Ona can kulağıyla kulak vermeyi, çaba ve cehd içine girmeyi gerektirmektedir.

Bir sonraki makalede semavat/gökler kavramını ele alacağız.

 



[1] Mülk kelimesinin Allah-u Teâlâ için kullanıldığı ayetler için bkz: Bakara/107, 251, 258; Al-i İmran 26, 189; el-Maide/17, 18, 40 ve 120; el-Enam/73; el-Araf/158; et-Tevbe/116 vd.  Toplamda 33 ayette mülkiyetin Allah-u Teâlâ'ya ait olduğu belirtir.

[2] El-Mizan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.1, s.25

[3] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.4, s.271

[4] Mefatihü'l-Ğayb, c.7, s.9

[5] Ruhu'l-Meanî, c.1, s.367

[6] Hz. Yusuf'un cümleyi bu şekilde kurmasının diğer olasılığı ise şudur: Hz. Yusuf (a.s.) rüyasında anne, babasının ve kardeşlerinin kendisine secde ettiğini gördü. Bunu babasına anlatırken edep sınırlarının dışına çıkmamak için temsile başvurdu. Babasını güneşe, annesini aya kardeşlerini ise yıldızlara benzetti. Ancak sonuçta gördüğünün kendilerini olduğunu hissettirir tarzda da ‘cem-i müzekker salim/eril çoğul' ekini kullandı.

[7] Ebu Hayyan, Esirüddin Muhammed b. Yusuf b. Ali b. Yusuf, Tefsirü'l-Bahri'l-Muhit, C.5, s.366, Beyrut- Tarihsiz, Darü İhyai't-Türasi'l-Arabiy

[8] Nehhas, İrabü'l-Kur'an, c.2, s.313; İbnü'l-Enbarî, el-Beyan, c.2, s.33

[9] Tesnim fi Tefsiri'l-Kur'an, c.3, s.191

[10] Sahihü'l-Buharî, Kitabü Bedi'l-Halk, Bab no:6, hadis no:17

[11] Hafız Ahmed İbn el-Hakkî, Mearicü'l-Kabul bi Şerhi Süllemi'l-Vusul İla İlmi'l-Usul, c.2, s.670, 1415, Darü İbni'l-Kayyım

[12] Eş-Şirazî, Muhammed Sadrüddin (Molla Sadra), Tefsirü'l-Kur'ani'l-Kerim, c.4, s.115, Beyrut-1998

[13] Ümmî kelimesi sözcük anlamında da kullanılmaktadır, terim anlamında da kullanılmakta. Terimsel anlamıyla ümmi Ehl-i Kitab'a mensup olmayan. Sözcük anlamıyla ise anneye mensup yani bilgiden yoksun, ibtidaî, basit bir bakış açısına sahip demektir. Bu ayette kanaatimizce bu ikincisi yani sözlük anlamında kullanılmıştır. Yoksa Peygamber'in tezkiye, okuma ve arındırması sadece Araplara özgü olmadığı gibi buna ihtiyacı olanlar da sadece araplar değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler