tumblr_static_13d2mwg1wr8gkgcckskcsg80c.jpg

İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamının hedefi

"Neden kıyam etti? Ders budur. “Bir köşeye çekilin Yezid'e bulaşmayın, Yezid de size bulaşmasın. Bütün takipçiler, Şiîler, yaşayın, ibadet ve tebliğinizi edin. Neden kıyam ettiniz?!” Mesele nedir? Asıl soru budur. Asli ders budur."

12 Ekim 2016 Çarşamba

İmam Hüseyin (a.s.)

Aziz bir oluşum olan İslam'ı tehdit eden tehlikeler, meydana çıkmasından önce yahut meydana çıkmaya başlaması esnasında, yüce Yaradan tarafından öngörülmüş ve bu tehlikelere karşı koyma vesileleri de oluşturularak, İslam'ın içine, bu topluluğun kendi içine yerleştirilmiştir. Tıpkı Allah Teâlâ'nın savunma mekanizmasını kendi içine yerleştirdiği sağlıklı bir beden gibi yahut mühendis ve yapımcılarının bir aracın içine tamir malzemelerini koymaları gibi. İslam bir olgudur, tıpkı diğer olgu ve fenomenler gibi bir tehlikenin tehdidi durumunda gerekli savunma mekanizmasına sahiptir. Allah Teâlâ bu vesileleri ve mekanizmaları İslam'ın kendi içine yerleştirmiştir. Ancak bu tehlike nedir? Genel olarak iki tehlike İslam'ı tehdit etmektedir ki, birincisi, "dış düşman" ikincisi ise "dahilî yıkım"dır.

Dış düşman, yani birisinin sınırların dışından çeşitli silahlarla, bir nizamın varlığını fikirsel olarak, kendi inanç ve kanunlarını ve tüm her şeyinin temelini oluşturmak için saldırmasıdır... Dışarıdan derken neyi kast ediyoruz? Kast edilen, ülke dışından değil, nizamın dışından olmasıdır. Ülke içinden olsa bile nizam dışından olmasıdır. Öyle insanlar vardır ki, kendilerini nizamdan ayrı görmektedirler ve ona karşıdırlar. Bunlar dışarıdadırlar. Bunlar yabancıdırlar. Bunlar nizamı yok etmek ve ortadan kaldırmak için çalışmaktadırlar. Kılıçla, ateşli silahlarla, en modern maddî silahlarla, propagandayla, parayla ve ellerinde olan her şeyle. Bu, birinci tür düşmandır. İkinci düşman ve afetse dahilî yıkım afetidir. Yani nizamın içindeki bunlar, yabancı değildir, bizim kendi adamlarımızdır. Bizden olanların bıkkınlık, yanlış anlama, nefislerine yenilmiş olma duygusu, maddî şeylere yönelme ve bunları gözünde büyütme sebebiyle ansızın içlerinde, afete duçar olmaları mümkündür. Bu, elbette birinci tehlikeden daha tehlikelidir.

Bu iki tür düşman, -dış ve iç afetler-  her nizam için, her teşkilat için ve her olgu için mevcuttur. İslam bu her iki afetle mücadele için ilaç olarak cihadı belirlemiştir. Cihad sadece dış düşmana has bir şey değildir.

"Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et."[1]

Münafık kendini nizamın içinde konumlandırır. Bu yüzden tüm hepsine karşı cihad etmek gerekir. Cihad, nizama olan inançsızlığından ve düşmanlığından dolayı saldırmak isteyen düşmanlara karşıdır. Aynı şekilde, ona karşı koymak için, yani dahilî düşmanı ayırmak ve ayırt etmek için çok değerli ahlakî öğretiler vardır, bunlar dünyayı insana çok iyi tanıtmakta ve anlatmaktadır:

"Bilin ki, dünya yaşayışı, ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir bezentidir ve aranızda bir övünmedir ve bir mal ve evlat çokluğu gayretidir ancak ve bunlardan ibarettir..."[2]

Yani bu mal mülk, bu cilveler, bu dünya zevkleri her ne kadar sizin için lazımsa, her ne kadar siz onlardan faydalanmak zorundaysanız, her ne kadar sizin yaşamınız onlara bağlıysa ki, öyle olduğuna şüphe yoktur ve kendiniz için onları temin etmelisiniz; ama bilin ki, bunları mutlak olarak kabul etmek, gözleri kapalı bu ihtiyaçların peşinden koşmak ve asıl hedefleri unutmak çok tehlikelidir.

Emîrelmü'minîn (a.s.), düşmanla yapılan savaş meydanlarının aslanıdır ve konuştuğu zaman, insan konuşmalarının yarısının cihada, savaşa ve kahramanlığa dair olacağı beklentisi içine girmektedir. Oysa ondan gelen rivayetlere ve Nehcü'l-Belâğa'daki hutbelerine baktığımızda, konuşmalarının ve tavsiyelerinin çoğunluğunun zühd, takva, ahlak, dünyayı hakir görmek, manevî değerleri üstün tutmak ve insanî yücelikler üzerine olduğunu görürüz.

İmam Hüseyin (a.s.)'ın olayı, bu ikisinin bir sentezi, birleşimidir. Yani hem düşman ile cihad ve hem de nefis ile cihadın en yüksek derecesi Âşurâ olayında tecelli etmiştir. Yani Allah Teâlâ bu olayın gerçekleşeceğini biliyordu ve burada en yüce örneğin olmasını, o en yüce örneğin model teşkil etmesini istiyordu. Tıpkı bir ülkede bir sporcunun şampiyon olduğunda o spor dalının gündeme oturması ve şampiyonun, diğerlerini o spor dalına teşvik etmesi gibi. Elbette bu, olayın zihinlerde daha iyi canlanması için verilen küçük bir örnektir. Âşurâ olayı her iki cepheyi de kapsayan büyük bir mücadele hareketidir. Hem savaş cephesinde haricî düşmanla yapılan mücadele ki, fâsid hilafet mekanizmasıdır ve dünyaya bağlanmış olanlar, Peygamber (s.a.a.)'in insanların kurtuluşu için kurmuş olduğu bu mekanizmayla gücü ele geçirmişlerdi, onlar yüce Peygamber (s.a.a.)'in yolunu tam tersine çevirmek istiyorlardı. Aynı zamanda iç düşmana karşı cihad etmekteydi ki, o gün toplum genel olarak, bu iç fesad yönünde hareket etmiştir.

İkinci nokta, bana göre daha önemlidir. Zaman geçmişti. İlk zamanki zorluklar dönemi bitmişti. Fetihler gerçekleşmişti. Ganimetler elde edilmişti. Ülke sınırları daha geniş bir hale gelmişti. Haricî düşmanlar her yerde ezilmiş, bastırılmıştı. Büyük ganimetler ülke içinde dönmeye başlamıştı. Bir kısım insanlar zenginleşmiş ve sınıf atlayarak üst tabakadan olmuşlardı. Yani İslam'ın sınıf farkının, seçkinciliğin kökünü kazımasından sonra, İslam dünyasında yeni bir seçkin, üst tabaka meydana gelmişti. İslam olarak adlandırılan unsurlar, İslamî unvanlarla -falan sahabenin oğlu, Peygamber (s.a.a.)'in falan arkadaşının oğlu, Peygamber (s.a.a.)'in falan yakınının oğlu- layık ve uygun olmadıkları işlere dahil oldular, bazılarının isimleri tarih kitaplarında yazılıdır. Kızlarının mihri için, Peygamber (s.a.a.)'in, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın ve İslam'ın ilk yıllarında uygulanan sünnet olan yüz seksen dirhem yerine milyonlarca dinar, bir milyon miskal saf altın isteyen kimseler türedi, bunlar kimlerdi? Büyük sahabelerin oğullarıydı, örneğin, Mus'ab b. Zübeyr ve benzeri kimselerdi.[3]

Bu meseleler Peygamber (s.a.a.)'in vefatından on yıldan daha az bir süre sonra başladı. Başlangıçta, İslama daha önce girenler -sahabeler, dostlar, Peygamber (s.a.a.) zamanındaki savaşlara katılanlar- ayrıcalıklardan faydalandılar, beytülmalden daha fazla pay almak bu ayrıcalıklardan biriydi. Onların, diğerleriyle eşit olmasının doğru olmadığı, onların diğerleriyle bir tutulamayacağı düşünülüyordu. Bu, yerinden oynayan ilk tuğlaydı. Sapmayla sonuçlanan hareketler böyle küçük bir noktadan başlar ve sonra atılan her adım bir sonraki adıma hız kazandırır. Sapmalar, bu noktadan başladı ve Osman döneminin ortalarına kadar geldi. Üçüncü halife döneminde, vaziyet öyle bir hal aldı ki, Peygamber (s.a.a.)'in seçkin sahabeleri kendi zamanlarının en büyük zenginleri arasına girdi. Dikkat edin! Yani o yüce makama sahip sahabeler ki, isimleri bilinmektedir -Talha, Zübeyr, Sad b. Ebû Vakkas ve diğerleri-, Bedir'de, Uhud'da ve Huneyn'de, her biri, kalın kitaplar oluşturacak kadar övgü dolu işler yapan o yüce insanlar, Müslüman zenginler sıralamasının en başında yer aldılar. Onlardan biri öldüğünde, mirasçıları arasında bölüşülmek üzere altınlarını getirdiler. Getirilen altın külçelerini, baltayla kırılıp parçalanması için dizdiler. Tıpkı bir odun gibi baltayla küçük parçalara ayırmak için böyle yaptılar. Usulen altının ağırlığını tartarlar. Ama ne kadar çok altın olduğuna bakın ki, baltayla parçalara ayırdılar. Bunlar tarih sayfalarında yerini almıştır ve Şîa'nın kendi kaynaklarında yazdığı şeylerdir, denilemez. Herkesin kayıt altına almak için uğraştığı hakikatlerdir. Onlardan geriye kalan dirhem ve dinarların miktarı efsane haline gelmişti.[4]

Biz sistemin içeriden fesada uğradığını söylerken bunu kast ediyoruz. Yani toplumda bulunan fertlerin bulaşıcı ahlakî hastalıklarını -dünyaperestlik ve şehvetperestlik- ki, maalesef aynı zamanda helak edicidirler de, topluma bulaştırmalarıdır. Böylesi bir durumda, kim Yezid b. Muaviye'nin sistemine karşı muhalefet etme cüretini ve yürekliliğini gösterebilir? Böyle bir şey olabilir mi? Kim, o günkü zulüm sistemi ve fâsid Yezid'le savaşma düşüncesinde olabilirdi? Böylesi bir zeminde, büyük Hüseynî kıyam meydana geldi ki, hem düşmanla ve hem de Müslümanlar arasında artık sıradanlaşan rahatçılık ve fesada aldırmama ruhuyla savaştı. Bu önemlidir.[5]

 

İmam Hüseyin (a.s.)'ın Kıyamının Hedefi

Eğer bu olayı dikkatlice gözden geçirirseniz, İmam Hüseyin (a.s.)'ın Medine'den çıkıp Mekke'ye, oradan Kerbela'ya gidişi ve şehit oluncaya kadarki bir kaç aylık süreçten yüzden fazla çok önemli ders çıkarabilirsiniz. Binlerce ders demek istemedim, binlerce ders olduğu da söylenebilir. O yüce şahsiyetin her işaretinin bir ders olması mümkündür; ama ben yüzden fazla dedim, yani eğer bu yapılanları dikkatlice incelersek bu olaylardan yüzden fazla konu başlığı çıkarabiliriz. Demek istiyorum ki, bunların her biri bir ümmet, bir tarih, bir ülke için, kendini terbiye için, toplumu Allah'a yakınlaştırmak için derstir. Bundan dolayıdır ki, Hüseyin b. Ali âlemdeki mukaddesat içinde tıpkı bir güneş gibi böylesine parıldamaktadır. Enbiyayı, evliyayı, imamları, şehitleri düşünün. Eğer onlar bir ay ve yıldız olarak görülecek olsalar, bu büyük insan onların yanında bir güneş gibi parlamaktadır. İşaret edilen yüz dersi bir kenara bırakarak, ben İmam Hüseyin (a.s.)'ın kıyam ve hareketinde asli olan bir dersi sizlere arz etmeye çalışacağım, asıl metin budur ve diğerleri bunun dipnotudur. Neden kıyam etti? Ders budur. “Bir köşeye çekilin Yezid'e bulaşmayın, Yezid de size bulaşmasın. Bütün takipçiler, Şiîler, yaşayın, ibadet ve tebliğinizi edin. Neden kıyam ettiniz?!” Mesele nedir? Asıl soru budur. Asli ders budur. Kimsenin bu meseleyi açıklamadığını iddia etmiyorum, aksine bu alanda pek çok iş yapılmış, çaba gösterilmiş ve söz söylenmiştir. Şimdi arz edeceğimiz bu mesele de bu olayda bizim notlarımız ve yeni bir bakış açısıdır.

Bazıları, hazretin fâsid Yezid hükümetini yıkıp yerine kendi bir hükümet kurmak istediğini söylemektedirler. “Ebû Abdullah'ın hedefi buydu.” demektedirler. Bu söz yarı doğru bir sözdür. Hatalı olduğunu söylemiyoruz. Eğer bu sözden kasıt; hazret, bir sonuç elde edemeyeceğini gördüğünde “olmadı” diyerek geri dönmek kaydıyla hükümet kurmak için kıyam etti, demek ise bu hatalıdır. Evet, bir kimse hükümeti ele geçirmek amacıyla harekete geçer ve bu işin olabilirliği mümkün olduğu müddetçe ilerler. Böyle bir şeyin olma ihtimalinin olmadığını gördüğünde ise vazifesi geri dönmektir. Eğer hedef hükümet kurmaksa, insanın gidebileceği yere kadar gitmesi caizdir. Daha ileri gidebilmenin mümkün olmadığı yerde, geri dönmelidir. Eğer bu sözün sahibi bu kıyamın hedefinin Alevî bir hükümet kurmak olduğunu söylüyor ve bunu kast ediyorsa, bu söz doğru değildir. Çünkü İmam Hüseyin (a.s.)'ın hareketinin genel seyri bunu göstermiyor.

Buna karşın, şöyle söylenmektedir: “Hayır efendim, hükümet ne demek? Hazret hükümet kuramayacağını biliyordu, gerçekte şehit olmak için gelmiştir.” Bu söz de bir müddet dillerde çok dolandı. Bazıları süslü deyimlerle, şairane bir şekilde bunu beyan ediyordu. Hatta ben bazı büyük âlimlerimizin de bunu söylediklerini gördüm. Hazretin şehit olmak için kıyam ettiği sözü, yeni bir söz değildi. Söz de şöyle dedi: “Çünkü sağ kalmakla bir şey yapılamaz, o halde gidip şehit olana kadar bir şeyler yapayım.” Bu söz de kaynaklarımızda yer almaz, git kendini ölümün kucağına at, bizde böyle bir şey yoktur. Biz şahâdeti kutsal bir başlangıç olarak biliriz, rivayetlerde ve Kur'an ayetlerinde ona dair nişaneler görürüz. Şahâdetin manası ise insanın, vacip olan yahut gerekli olan kutsal bir hedefin peşinden giderek o yolda canını vermesidir. Bu sahih olan İslamî şahâdettir. Ancak bir insanın “ben gideyim de öleyim” diyerek bir yola çıkması ya da şairane bir sözle, “benim kanım zulmü boğacak ve onu yerle bir edecektir” diyerek yola koyulması, o büyüklükteki bir olayla alakalı şeyler değildir. Bunda da hakikatin bir kısmı vardır, ancak hazretin hedefi bu değildir. O halde özet olarak, ne “hazret hükümet kurmak için kıyam etti ve hedefi hükümet kurmaktı” diyebiliriz ve ne de “hazret şehit olmak için kıyam etti” diyebiliriz. Gerçek başka bir şeydir. Bana göre, hedefi "hükümet kurmaktı" diyenler yahut hedefi "şahâdet idi" diyenler, hedef ve sonucu birbirine karıştırmışlardır. Hedef bunlar değildi. İmam Hüseyin (a.s.)'ın hedefi başkaydı, ancak o başka hedefe ulaşmak hareket etmeyi gerektiriyordu ki, bu hareket iki sonuçtan biriyle noktalanacaktı, hükümet yahut şahâdet. Elbette hazret her ikisi için de hazırlıklıydı. Hem hükümet için gerekli adımları atıyordu ve attı da hem de şahâdet için gerekli hazırlıkları yapıyordu, yaptı da. Hem onun için, hem de diğeri için kendini hazırlıyordu. Hangi şekilde neticelense doğruydu ve bir problem yoktu; ancak hiç birisi hedef değildi, belki iki ayrı sonuçtu. Hedeflenen başka bir şeydir.

Hedef nedir? Öncelikle o hedefi özet olarak bir cümlede arz edeyim, sonra açıklamasını yapayım. Eğer İmam Hüseyin (a.s.)'ın hedefini beyan etmek istersek, onun hedefi dinî vaciplerden büyük bir vacibi yerine getirmekti ki, o büyük vacibi İmam Hüseyin (a.s.)'dan önce hiç kimse -hatta Peygamber (s.a.a.)'in kendisi bile- yerine getirmemişti. Ne Peygamber (s.a.a.) bu vacibi yapmıştı, ne Emîrelmü'minîn (a.s.) ve ne de İmam Hasan-ı Mücteba. Bu vacip İslam'ın fikrî, değersel ve amelî nizamının bütünselliği içinde önemli bir yere sahipti. Çok önemli ve çok esasî bir vacip olmasına rağmen İmam Hüseyin (a.s.)'ın zamanına kadar bu vaciple amel edilmemişti, neden amel edilmediğini arz edeceğim. İmam Hüseyin (a.s.) bütün tarihe ders olması için bu vacibi yerine getirmek zorundaydı. Tıpkı Peygamber (s.a.a.)'in İslam devleti kurması gibi, devletin kurulması bütün İslam tarihi için bir ders oldu, sadece hükmünü getirmekle kalmadı. Yahut Peygamber (s.a.a.)'in Allah yolunda cihad etmesinin bütün Müslümanların ve beşerin tarihi için ebediyete kadar ders olması gibi. Bu vacip de Müslümanlar için tarih boyunca amelî bir ders olsun diye, İmam Hüseyin (a.s.) tarafından yerine getirilmeliydi.

Peki, İmam Hüseyin (a.s.) neden bu işi yapmalıydı? Çünkü bu işi yapmanın gerekli şartları İmam Hüseyin (a.s.) zamanında ortaya çıktı. Eğer bu şartlar ve zemin İmam Hüseyin (a.s.) zamanında değil de mesela, İmam Ali el-Nâkî zamanında ortaya çıksaydı aynı işi İmam Ali el-Nâkî yapacaktı ve İslam tarihinin büyük olayı ve büyük kurbanı İmam Ali el-Nâkî olacaktı. Eğer İmam Hasan-ı Mücteba zamanında yahut İmam Sâdık zamanında olsaydı o yüce şahsiyetler bu işi yapacaklardı. İmam Hüseyin (a.s.)'dan önceki zamanda bu şartlar oluşmadı ve ondan sonraki bütün İmamlar döneminde de gaybet dönemine kadar oluşmadı.

Şu halde hedef, bu vacibi yerine getirmekten ibaret oldu, şimdi de bu vacibin ne olduğunu açıklayacağım. Tabii olarak o zaman bu vacibin yerine getirilmesi iki neticeden biriyle sonuçlanacaktı, ya güç ve hükümeti ele geçirecekti; "ehlen ve sehlen" İmam Hüseyin (a.s.) hazırdı. Eğer hazret iktidara da gelseydi, iktidarı sağlam tutacak ve toplumu tıpkı Peygamber (s.a.a.)'in zamanında, Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın zamanında olduğu gibi idare edecekti. Eğer bu vacibin yerine getirilmesi, iktidarı elde etmekle sonuçlanmayıp şahâdetle sonuçlanacaksa, İmam Hüseyin (a.s.) hazırdı. Allah Teâlâ, İmam Hüseyin (a.s.) ve diğer yüce İmamları, böylesi bir vacibin yerine getirilmesinden dolayı doğacak olan şahâdetin ağır yüküne tahammül edecek şekilde yaratmıştır, nitekim tahammül de ettiler. Elbette Kerbela musibetinin hikâyesi, başka bir büyük hikâyedir. Şimdi olayı kısaca açıklayalım.

Yüce Peygamberimiz ve her peygamber geldiği zaman, bir kısım hükümlerle gelirler. Peygamber (s.a.a.)'in getirdiği bu hükümlerin bazıları ferdîdir ve insanın kendisini ıslah etmesi içindir, bazıları ise toplumsaldır ve beşerin dünyasını âbad ve idare etmek, beşer toplumunu ayağa kaldırmak içindir. Bir grup hükümler de vardır ki, ona İslamî nizam denilmektedir. İslam yüce Peygamber (s.a.a.)'in mukaddes kalbine nazil oldu. Namaz, oruç, zekât, infak, hac, aile hukuku, şahsî ilişkiler, Allah yolunda cihad, hükümet kurma, İslam ekonomisi, yönetici ve halk arasındaki ilişkiler, halkın hükümete karşı vazifeleri gibi birçok konu ve hükme yer verdi. İslam bütün bunları beşeriyete sundu, hepsini de yüce Peygamber (s.a.a.) beyan etti.

"Ey insanlar, vallahi emrettiklerim dışında, sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak bir şey yoktur."[6]

Yüce Peygamber (s.a.a.) bir insanı ve insan toplumunu saadete götürecek her şeyi beyan etmiştir. Sadece beyan etmekle kalmamış, onları amelî olarak da ortaya koymuştur.

Peygamber (s.a.a.) zamanında İslam hükümeti ve İslam toplumu kuruldu, İslam ekonomisi yürürlüğe girdi, İslamî cihad yapıldı, İslamî zekâtlar toplandı, bir ülke ve bir nizam İslamî oldu. Bu nizamın mühendisi ve kervanın bu yönde ilerlemesi için kılavuz, yüce Peygamber (s.a.a.) ve O'nun yerine geçen kimselerdir. Bu yol da açık ve bellidir. İslam toplumu ve Müslüman fert bu yolda, bu hat üzerinde, bu yönde ve istikamette hareket etmelidir. Eğer böylesi bir hareket gerçekleşirse o zaman insanlar kemale ulaşırlar, insanlar salih ve melek gibi olurlar, insanların arasında zulüm ortadan kalkar, kötülük, fesat, ihtilaf, fakirlik ve cehalet yok olur. İnsanlık, kemalin mutluluğuna ulaşır ve Allah'ın kâmil bir kulu olur. İslam bu nizamı Peygamber (s.a.a.) vasıtasıyla getirdi ve o günün toplumunda uyguladı. Nerede? Adına Medine dedikleri bir yerde, sonra da Mekke ve bir kaç diğer şehre yayıldı. Burada cevaplanması gereken soru şudur: Peygamber (s.a.a.)'in harekete geçirip bir hat üzerinde yönlendirdiği bu vagonların bir el yahut bir olay tarafından hat dışına çıkarılması durumunda yapılması gereken vazife nedir? İslam toplumunun sapması durumunda, bu sapmaların bütün İslam'ın ve İslamî öğretilerin sapmasına kadar varması durumunda görev nedir?

İki tür sapma vardır. Bazen insanlar fâsid olurlar, çok defalar bu görülmüştür; ama İslamî hükümler yok olmaz. Ancak bazen insanların fâsid olmasıyla hükümetler de fâsid olurlar, âlimler ve din adına konuşanlar da fâsid olurlar. Fâsid insanlardan kesinlikle sahih bir din sâdır olmaz. Kur'an'ı ve hakikatleri tahrif ederler. İyileri kötü, kötüleri iyi, münkeri maruf, marufu da münker yaparlar. Mesela, İslam'ın bu yöne doğru çizdiği hattı, yüz seksen derece ters istikamete çevirirler. Eğer toplum ve İslam nizamı böylesi bir şeye duçar olursa, yapılması gereken görev nedir? Elbette Peygamber (s.a.a.) görevin ne olduğunu buyurmuştur, Kur'an da buyurmuştur:

"... İçinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği..."[7]

Bu türden ayetler ve rivayetler çoktur, size İmam Hüseyin (a.s.)'dan bir rivayet nakledeceğim. İmam Hüseyin (a.s.), Peygamber (s.a.a.)'in bu rivayetini insanlara söylemiştir. Peygamber (s.a.a.) buyurmuştu; ancak kendisi bu ilahî hükümle amel edebilmiş midir? Hayır, çünkü bu ilahî hükmün uygulanması toplumun sapmış olması halinde mümkündü. Eğer toplum sapmışsa, bir şeyler yapmak gerekirdi. Burada, Allah'ın bir hükmü vardır. Toplumdaki sapmalar İslam'ın aslının sapma tehlikesine ulaştığında, Allah bir görev yüklemektedir. Allah insanı hiç bir olayda sorumluluktan, görevden azade kılmaz. Peygamber (s.a.a.) bu görevin ne olduğunu açıklamıştır. Kur'an ve hadis bunları söylemiştir; ancak Peygamber (s.a.a.) bu görevi uygulayamamıştır. Neden uygulayamamıştır? Çünkü bu görev toplumun sapması durumunda uygulanacak olan bir görevdir. Toplum Peygamber (s.a.a.) zamanında ve Emîrelmü'minîn (a.s.) zamanında o derce sapmamıştı. Muaviye'nin başta olduğu İmam Hasan döneminde, her ne kadar bu sapmanın birçok belirtileri meydana gelmişse de henüz, İslam'ın tamamının değişmesi gibi korkulacak bir seviyeye ulaşmamıştı. Muhtemelen, belli bir zamandan sonra böylesi durumların da meydana geldiği söylenebilir; ama o zaman bu işin yapılması için uygun bir fırsat ve ortam yoktu. İslamî hükümlerin bir parçası olan bu hükmün önemi, hükümetin kendisinden daha az değildir, hükümet kadardır, yani toplumu idare etmek kadar. Eğer aşamalı olarak çizgisinden çıkar, bozulur ve ifsat olursa Allah'ın hükmü değiştirilirse, eğer biz durumunu değiştiren ve yeniden canlandıran o hükme, -günümüz tabiriyle inkılâb- eğer o inkılâb hükmüne sahip olamazsak, bu hükümet ne işe yarar? Şu halde o hükmün önemi, sapmış olan toplumu asli çizgisine döndürmekle alakalıdır, hükmün kendisinin önemi, hükümetten aşağı değildir. Belki, öneminin kâfirlerle cihad etmekten daha fazla olduğu bile söylenebilir. Bu hükmün öneminin İslam toplumunda olağan bir şey olan emr-i bi'l maruf ve nehy-i ani'l münkerden daha fazla olduğu da söylenebilir. Hatta bu hükmün büyük ibadet olan hac ibadetinden de önemli olduğunu söylemek mümkündür. Neden? Çünkü hakikatte bu hüküm, İslam'ın canlı kalmasının kefilidir; bundan sonrası ölüme doğru gidişidir yahut ölmüş ve ortadan kalkmış olmasıdır.

Peki kim bu hükmü uygulamalıdır? Kim bu görevi yerine getirmelidir? Peygamber (s.a.a.)'in yerine geçenlerden biri, bu sapma meydana geldiğinde bu işi yapmalıdır. Elbette koşulların uygun olması şartıyla; çünkü Allah Teâlâ faydası olmayan bir işle insanları sorumlu tutmaz. Eğer koşullar uygun değilse, ne yapılırsa yapılsın, faydasızdır ve etki etmeyecektir. Koşullar uygun olmalıdır. Elbette koşulların uygun olması da başka bir anlam taşımaktadır, yoksa tehlike vardır o halde koşullar uygun değildir diyemeyiz, kast edilen bu değildir. Koşullar uygun olmalıdır, yani insan bilmelidir ki, bu işi yaptığında ondan bir netice alınacaktır, yani mesaj insanlara ulaşacak, insanlar anlayacak ve hatada ısrar etmeyeceklerdir. Bu, birinin yerine getirmesi gereken sorumluluktur. İmam Hüseyin (a.s.) zamanında da o sapma meydana gelmişti ve hem de o fırsat oluşmuştu. Şu halde İmam Hüseyin (a.s.) kıyam etmeliydi; çünkü sapma meydana gelmişti. Çünkü Muaviye'den sonra, İslam'ın zâhirlerine bile riayet etmeyen birisi hükümetin başına geçmişti. Şarap içiyor, ahlaksız işler yapıyordu. Cinsî fesat ve sapkınlıklarını açıkça yapıyordu. Kur'an aleyhine sözler sarf ediyor, alenen Kur'an aleyhine, dini reddeden şiirler okuyor, İslam'a açıkça karşı geliyordu. Ancak ismi, Müslümanların lideri olduğu için, İslam'ı yok etmek istemiyordu. O, İslam'a göre yaşayan, İslam'ı seven ve düşünen biri değildi, aksine amelleriyle, tıpkı lağım suyu akan bir kaynak gibi kaynamakta ve dışarı akarak eteklerini doldurmaktadır. Onun vücudundan lağım suyu dökülmekte ve bu su, İslam toplumunu da kirletmektedir. Fâsid hâkim böyledir işte, hâkim olduğu için en tepededir ve ondan akan şey olduğu yerde kalmaz, sıradan insanların aksine, dökülen şey bütün her yeri kaplamaktadır. Sıradan insan kendi bulunduğu yer kadarını pisletir. Elbette daha yüksek makamda olanların, toplumda daha yüksek bir konumda bulunanların fesadı ve zararı daha fazladır. Sıradan insanların fesadı kendisine ve etrafındakilere zarar verebilir; ancak başta bulunan kimse eğer fâsid ise onun fesadı taşar ve bütün atmosferi kaplar. Aynı şekilde eğer salih bir insansa, onun salihliği akar ve bütün etrafını kaplar. Böyle bir insan böylesi bir fesad ile Muaviye'den sonra Müslümanların halifesi oldu, Peygamber (s.a.a.)'in halifesi! Bundan daha büyük bir sapma olabilir mi?

Ortam da hazırdı. Ortamın hazır olması ne demektir? Yani tehlikeli değil mi? Aksine, tehlike vardır. Başta olan bir insanın, kendisine muhalif ve düşman olan kimseler için bir tehlike oluşturmaması mümkün müdür? Açıktır ki, o da size darbe vuracaktır. Şu halde tehlike vardır. Uygun koşullar dediğimiz şey, İslam toplumunun içinde bulunduğu atmosferin İmam Hüseyin (a.s.)'ın mesajının o günkü insanlara ve tarih boyunca ulaştırılması için mümkün oluşudur. Eğer Muaviye zamanında İmam Hüseyin (a.s.) kıyam etmek isteseydi, onun mesajı kaybolup gidecekti. Bu, Muaviye zamanındaki hükümetin durumundan dolayı böyledir. Siyasetleri öyleydi ki, insanlar hak sözün doğruluğunu işitemiyorlardı. Bu yüzden o yüce insan, on yıl boyunca Muaviye'nin hilafeti zamanında imam olmasına rağmen bir şey demedi. Bir iş, bir girişim ve bir kıyam yapmadı. Çünkü o zaman koşullar uygun değildi. Ondan öncesinde de İmam Hasan vardı. O da kıyam etmedi; çünkü uygun koşullar yoktu. Yoksa İmam Hüseyin ve İmam Hasan (a.s.)'ın bu işin ehli olmadıklarından değil. İmam Hasan'la İmam Hüseyin (a.s.) arasında bir fark yoktu. İmam Hüseyin ve İmam Seccad (a.s.) arasında da bir fark yoktu. İmam Hüseyin, İmam Ali el-Nâkî ve İmam Hasan Askerî (a.s.) arasında da fark yoktu. Elbette bu yüce şahsiyet bu mücadeleyi yaptı, makamı yapmayanlardan daha yüksektir; ancak bunlar imamet makamı açısından aynıdır. O yüce şahsiyetlerin her biri için de bu durum meydana gelseydi, aynı şeyi yapacaklardı ve bu makama ulaşacaklardı. İmam Hüseyin (a.s.) böylesi bir sapmayla karşı karşıya kalmıştır. Şu halde görevi yerine getirmelidir. Ortam da uygundur. Artık hiçbir mazeret yoktur. Bu yüzden Abdullah b. Câfer, Muhammed b. Hanefiyye ve Abdullah b. Abbas ki, bunlar sıradan insanlar değillerdi, dini bilen, ârif, âlim ve bir şeylerden anlayan insanlardı. Hazrete: “İmam! Bu iş tehlikelidir, gitme” dediler. Yani görev yolunda bir tehlike varsa görev yükümlülüğü kalkar demek istiyorlardı. Onlar bu görevin tehlikeyle ortadan kalkmayan bir görev olduğunu anlamıyorlardı. Bu görevde her zaman tehlike vardır. Acaba insan zâhirde o kadar güçlü sayılan bir iktidara karşı kıyam ettiğinde tehlikenin olmaması mümkün mü? Böyle bir şey olabilir mi? Bu görev her zaman tehlikelidir.

... İmam Hüseyin (a.s.) zamanında yapılan iş, daha küçük bir ölçekte İmamımız (İmam Humeynî) zamanında da yapıldı. Orada şahâdetle sonuçlandı, buradaysa hükümet ile. Bu aynı şeydir, bir farkı yoktur. İmam Hüseyin (a.s.)'ın hedefi ile yüce İmamımızın hedefi birdi. Bu konu İmam Hüseyin (a.s.)'ın öğretilerinin esasıdır. Hüseynî öğretiler, Şîa öğretilerinin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Bu, önemli bir temeldir ve aynı zamanda İslam'ın temellerinden biridir.

Şu halde hedef, İslam toplumunu sahih çizgiye döndürmektir. Ne zaman? Yol değiştiği zaman, cehalet, zulüm, istibdat ve birilerinin ihaneti Müslümanları saptırdığı zaman ve ortamın da el verişli olduğu zaman. Elbette tarihin farklı dönemleri vardır. Bazen şartlar hazırdır ve bazen hazır değildir. İmam Hüseyin zamanında hazırdı, bizim zamanımızda da hazırdı. İmam aynı işi yaptı. Hedef aynıydı. Ancak insan bu hedefin peşinden yola çıktığında, İslam'ın, toplumun ve İslam nizamının sahih merkeze dönmesi için hükümet ve bâtıl merkezine karşı kıyam yapmak istediğinde, bazen bu kıyam hükümete ulaşmakla neticelenir, bazen ise bu kıyam hükümetle değil de şahâdetle sonuçlanır, peki bu durumda vacip değil midir? Hayır, şahâdetle de sonuçlansa vaciptir. Acaba şahâdetle sonuçlanacak olması durumunda, artık kıyam etmenin bir faydası yok mudur? Hayır, hiç fark etmez. Bu kıyam ve bu hareket her iki surette de faydalıdır, ister şahâdetle sonuçlansın, ister hükümetle; ancak her birinin ayrı bir faydası vardır. Yapılması gereklidir ve harekete geçilmelidir.

Bu, İmam Hüseyin (a.s.)'ın yaptığı iştir. Ancak İmam Hüseyin bu hareketi ilk kez yapan kişiydi. Ondan önce böyle bir hareket gerçekleşmemişti. Çünkü ondan önce Peygamber (s.a.a.) ve Emîrelmü'minîn (a.s.)'ın zamanında böylesi sapmış bir ortam oluşmamıştı yahut bazı noktalarda sapmalar olsa bile bu hareketi gerçekleştirmek için ortam elverişli değildi. İmam Hüseyin (a.s.)'ın zamanında her ikisi de vardı. İmam Hüseyin (a.s.)'ın kıyamında olayın aslı budur. Bu durumda sözü şöyle toplayabiliriz: İmam Hüseyin (a.s.), İslam nizamı ve toplumunu yeniden inşa etmek olan büyük vacibi yerine getirmek için kıyam etti yahut İslam toplumunda meydana gelen büyük sapmaya karşı koymak için kıyam etti. Bu iş kıyam ve emr-i bi'l maruf nehy-i ani'l münker yoluyla yapılmaktadır, bunun kendisi emr-i bi'l maruf nehy-i ani'l münkerin büyük bir örneğidir. Elbette bu iş, bazen hükümeti elde etmekle sonuçlanır - imam Hüseyin bunun için hazırdı - bazen de şahâdete ulaşmakla sonuçlanır, bunun için de hazırdı. Biz hangi delile göre böyle olduğunu arz ediyoruz?

Bunu İmam Hüseyin (a.s.)'ın kendi sözlerinden elde ediyoruz. Ben Ebû Abdullah'ın sözlerinden bir kaç tanesini seçtim. Elbette bunların hepsi aynı manayı vermektedir. İlk olarak, Medine'de oranın valisi olan Velid'in hazreti çağırtarak “Muaviye öldü ve sizler Yezid'e biat etmelisiniz” dediği gece, hazret şöyle buyurdu:

"Bakalım ve bakın, hangimiz biate ve hilafete daha layığız."

Oturup düşünelim, bakalım bizim mi halife olmamız gerekir, yoksa Yezidin mi? Mervan o günün ertesinde, Medine'nin sokaklarında hazreti gördü, “Ebû Abdullah, sen kendini ölüme atıyorsun” dedi. “Neden halifeye biat etmiyorsun? Gel biat et, kendini öldürme, kendini zahmetlere sokma.” Hazret ona verdiği cevapta şöyle buyurdu:

"Allah'tan geldik ve Allah'a döneceğiz. Yezid gibi birisi ümmete bela olursa İslam'a veda etmek gerekir."[8]

Yezid gibi birisi iş başına gelir ve İslam Yezid gibi birinin hâkimiyeti altında olursa İslam'a veda etmek gerekir. Mesele Yezid'in şahsı değildir, her kim Yezid gibi olursa durum budur. Hazret şunu demek istiyordu: Şimdiye kadar her ne olduysa tahammül edilebilir nitelikteydi; ama şimdi dinin ve İslam nizamının asli temelleri söz konusudur ve Yezid gibi birinin hükümetinde yok olacaktır. Burada, sapma tehlikesinin ciddi boyutlara ulaştığına işaret ediyor. Mesele, İslam'ın esasının tehlike altında olmasıdır.

Hazret-i Ebû Abdullah hem Medine'den çıkışı esnasında, hem Mekke'den çıkışı esnasında Muhammed b. Hanefiyye ile konuşmuştur. Bana öyle geliyor ki, bu sohbetler vasiyeti ile alakalıydı. Hazret Mekke'den çıkmak üzereyken, zilhicce ayında da Muhammed b. Hanefiyye Mekke'ye gelmiş, hazretle mülakatlarda bulunmuştu. Hazret, kardeşi Muhammed b. Hanefiyye'ye vasiyet olarak bir şeyler yazıp vermişti.

"Ben makamperest, mevkiperest, bozguncu, müfsid ve zalim bir kişi değilim..."

Yani kimse yanılmasın, yanlış tebliğlerde bulunmasın ki, İmam Hüseyin (a.s.) da gücü elde etmek için, kendini göstermek, zenginlik, zulüm ve fesad çıkarmak için sağdan, soldan çıkarak, meydanlara inip savaşan kimselerden biriydi. Benim yaptığım böyle bir şey değildir: "Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek için kıyam ediyorum." Bu işin adı "ıslah"tır, ıslah etmek istiyorum. Bu, İmam Hüseyin (a.s.)'dan önce gerçekleşmeyen bir vaciptir. Bu ıslah "huruc" yoluyladır. Huruc, yani kıyam. Hazret bu vasiyetnamesinde bunu zikretmiştir ve aşağı yukarı şu manaya gelmektedir, yani evvela kıyam etmek istiyorum ve bu kıyamım ıslah etmek içindir, mutlaka ne pahasına olursa olsun hükümeti elde etmek için değil, gidip bir şekilde şehit olmak için de değil, hayır, ıslah etmek istiyorum. Elbette ıslah, küçük bir iş değildir. Bazen şartlar öyle bir hal alır ki, insan, hükümeti ele geçirir ve gücü elde eder; bazen bunu yapamaz, olmaz, şehit olur. Aynı şekilde ikisi de ıslah için kıyamdır. Sonra şöyle buyurmuştur:

"Ben emri bil maruf ve nehyi anil münkerde bulunmak, dedemin sîretine göre yaşamak istiyorum."[9]

Bu ıslah, emr-i bi'l maruf nehy-i ani'l münkerin bir örneğidir. Bu da başka bir beyan.

Hazret Mekke'deyken, biri Basra'nın reislerine ve diğeri Kûfe'nin reislerine olmak üzere iki mektup yazdı. Basra reislerine yazdığı mektupta şöyle diyordu:

Allah, Resûlünü size bu kitapla göndermiştir. Sizi Allah'ın Kitabı'na ve Peygamber (s.a.a.)'in sünnetine davet ediyorum. Çünkü sünnet öldürülmüş, bid'at ise dirilmiştir. Eğer sözümü dinlerseniz ve emrime itaat ederseniz, sizi doğru yola hidayet ederim..."[10]

Yani, İslam'ın, Peygamber (s.a.a.)'in sünnetinin ve İslam nizamının dirilişi olan o büyük görevi yerine getirmek istiyorum. Daha sonra Kûfelilere yazdığı mektubunda şöyle buyurdu:

"Allah'a yemin ederim ki, gerçek İmam, Allah'ın Kitabı'yla amel eden, adalete sarılan, Hakk'a boyun eğen ve kendisini sadece Allah yoluna adayan bir kimsedir..."[11]

İslam toplumunun önderi fâsık, fâcir, hain, fesad ehli ve Allah'tan uzak kimse olamaz. Allah'ın Kitabı'yla amel eden birisi olmalıdır. Yani toplum içinde amel etmelidir, inzivaya çekilip sadece namaz kılan değil, aksine Kitap'la amel etmeyi toplumda diriltmeli, adaleti sağlamalı, hakkı kanun olarak görmelidir. "Hakka boyun eğen..." yani, dini ve toplumun kanun ve kurallarını hak olarak görmeli bâtılı reddetmelidir. "Kendisini sadece Allah yoluna adayan..." Zâhiren bu cümlenin manası; kendisini ilahî sırat-ı mustakimde her şekliyle korumalı, şeytanî ve maddî cazibelerin esiri olmamalıdır, vesselam. Bu şekilde hedefi de belirlemiş oluyor.

İmam Hüseyin (a.s.) Mekke'den çıktı. Hazret yol boyunca hangi konaklama yerinde durduysa, faklı şekillerde konuşmalar yaptı. "Beyza" denilen konak yerinde, Hür b. Yezid de yanındaydı, hazret yola koyulduğunda o da onunla beraber hareket ediyordu. Bu konak yerine ulaşıp indiler. Ya istirahat etmeden önce yahut istirahat ettikten hemen sonra, düşman ordusuna şöyle hitap eti:

"Ey insanlar! Resûlullah şöyle buyurmuştur: ‘Her kim zalim, Allah'ın haramlarını helale çeviren, Allah'ın ahdini bozan, Allah resulünün sünnetine muhalefet eden, Allah'ın kullarına karşı günah ve düşmanlık eden bir sultanı görür de, onu sözüyle ve davranışıyla değiştirmezse, gideceği yer olan cehenneme onu göndermesi Allah'ın üzerine bir haktır.'"

Yani, eğer bir kimse toplumda zulmeden, Allah'ın haramını helal eden, Allah'ın helallerini harama çeviren, ilahî hükmü bir kenara atan, onlarla amel etmeyen ve diğerlerini amel için zorlamayan bir sultanı görüp de -fâsid, zalim yönetici ki, bunun tam karşılığı Yezid idi- onu söz ve davranışlarıyla değiştirmek için çaba göstermezse, Allah Teâlâ kıyamet günü sessiz kalan, bir şey yapmayan, amel etmeyen kimseyi de o zalimle aynı kadere duçar edecektir, yani onunla aynı safta, aynı tarafta olacaktır. Peygamber (s.a.a.) İslam nizamının sapmaya uğraması halinde, ne yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. İmam Hüseyin de Peygamber (s.a.a.)'in bu emirlerini dayanak olarak almaktadır.

Şu halde yapılması gereken şey nedir? Yapılması gereken şey "söz ve davranış ile değiştirmek"tir. Eğer insan böylesi şartlarda bulunursa -elbette ortamın el verişli olması durumunda-  bunun karşısında kıyam etmesi ve girişimlerde bulunması vaciptir. İşin sonu nereye varırsa varsın, öldürülsün ya da hayatta kalsın, zâhire göre muvaffak olsun ya da olmasın. Her Müslüman böylesi bir durum karşısında kıyam etmeli ve bir şeyler yapmalıdır. Bu, Peygamber (s.a.a.)'in buyurmuş olduğu bir görevdir. Sonra İmam Hüseyin (a.s.) şöyle buyurdu: "Ben bu işte herkesten daha çok hak sahibiyim"[12], ben bu kıyam ve girişimde bulunmaya her Müslüman'dan daha layığım; çünkü ben, Peygamber (s.a.a.)'in oğluyum. Her ne kadar Peygamber (s.a.a.) bu değiştirme işini, yani bu girişimi tek tek her bir Müslüman'a vacip kıldıysa da açıktır ki, Hüseyin b. Ali'ye, Peygamber (s.a.a.)'in oğlu, Peygamber (s.a.a.)'in ilim ve hikmetinin vârisi olarak, bu işi yapmak diğerlerinden daha vacip ve uygundur. "Ve ben bunun için kıyam ettim." Şu durumda, İmam kıyamının sebebini beyan etmiştir.

"Uzeyb" adlı konak yerinde, dört kişi hazrete katılmıştı. İmam Hüseyin (a.s.)'ın burada da başka bir beyanı vardır. Hazret şöyle buyurdu:

"Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın benim için irade ettiği şey hayırdı, ister öldürüleyim, isterse muzaffer olayım."[13]

Bu da aralarında bir fark yoktur dediğim şeye bir işarettir. İster zafere ulaşsın, isterse öldürülsün fark etmez. Görev, görevdir. Yapılması gerekir. Dedi ki, ben Allah'ın benim için dilediği şeyin hayır olduğunu ümit ediyorum, ister öldürüleyim, isterse galip geleyim, fark etmez, biz görevimizi yerine getiriyoruz. Kerbela'ya ulaştıktan sonra okuduğu ilk hutbesinde şöyle buyurdu:

"Artık işlerin nereye vardığını müşahede ediyorsunuz. Acaba görmüyor musunuz ki, hak gözetilmiyor ve bâtılın önüne geçilmiyor? Doğrusu mü'min şahıs Rabbine ulaşmak için kesin bir istek duyuyor..."[14]

Demek ki, İmam Hüseyin (a.s.) bir farzı yerine getirmek için kıyam etti. Bu farz, tarih boyunca her bir Müslüman'ın dikkatini çekmiştir. Bu farz, İslam toplumu nizamı bir fesada düştüğünde ve bütün olarak İslam ahkâmının değiştirilmesinden korkulduğunda, her Müslüman'ın kıyam etme gerekliliğinden ibarettir. Elbette uygun şartlar altında, bu kıyamın bir etkisi olacağını gördüğünde. Bu şartlar içinde, hayatta kalmak, öldürülmek, eziyet ve işkence çekmek yoktur. Bunlar, şartların içinde değildir. Bu yüzden İmam Hüseyin (a.s.) kıyam etti ve herkes için ders olsun diye amelî olarak bu farzı yerine getirdi.[15]

Hüseyin b. Ali öyle bir iş yaptı ki, insanların vicdanları uyandı. Bu yüzden İmam Hüseyin (a.s.)'ın şahâdetinden sonra İslamî kıyamların birbiri ardınca ortaya çıktıklarını görüyorsunuz. Elbette bastırıldılar; ama bu hareketlerin düşman tarafından bastırılması önemli değildir. Tabii ki, acıdır; fakat ondan daha acı olan, bir toplumun düşman karşısında bir tepki vermeyecek duruma gelmiş olmasıdır. Bu, büyük bir tehlikedir.

Hüseyin b. Ali öyle bir iş yaptı ki, bütün tâğut hükümdarlar döneminde birileri çıkmış ve İmam Hasan-ı Mücteba'nın dönemindeki hükümetten daha fazla zalim ve fâsid olan bu iktidarlara karşı mücadele iradesi göstermiştir ki, bunlar, İslam'ın ilk zamanlarını da görmemişti. Hepsi de bastırılmıştır. Harre olarak meşhur olan Medine halkının kıyamı olayından tutun, sonraki olaylara, Tevvâbîn hareketinden Muhtar'a tâ Benî Ümeyye'den Benî Abbas dönemlerine kadar, düzenli olarak, halklar arasında kıyam hareketleri meydana geldi. Bu kıyam hareketlerini kim meydana getirdi? Hüseyin b. Ali. Eğer İmam Hüseyin (a.s.) kıyam etmeseydi, acaba tembellik ve sorumluluktan kaçış ruhu, zulme karşı koyuş ve sorumluluk alma ruhuna dönüşebilecek miydi? Neden sorumluluk alma ruhunun öldüğünü söylüyorduk? Bunun delili, İmam Hüseyin (a.s.)'ın İslam büyüklerinin merkezi olan Medine'den Mekke'ye gitmesidir. İbn Abbas, İbn Zübeyr, İbn Ömer, ilk halifelerin oğulları, bunların hepsi Medine'de toplanmışlardı ve hiç kimse İmam Hüseyin (a.s.)'ın kanlı ve tarihî kıyamına yardım etmeye yanaşmadı. Demek ki, İmam Hüseyin (a.s.)'ın kıyamının başlamasından önce seçkin kimseler de bir adım atmaya hazır değildi. Ama İmam Hüseyin (a.s.)'ın kıyamından sonra bu ruh hali dirildi. Bu, Âşurâ olayının diğer derslerinin yanında bilmemiz gereken büyük bir dersidir. Bu olayın azameti budur.

Dolayısıyla, "Doğumundan önce şehit olacağı sözü ve haberi verilen, gökyüzü ve sema ehlinin, yeryüzü ve yeryüzündekilerin ağladığı kimse"[16] olan Hüseyin b. Ali'ye bu büyük matem zamanlarında yönelmek, onun matemini tutmak ve bu ziyaretnâmede geçen ifadeyle, ona ağlamak bu yüzdendir. Bu yüzden sizler bugün baktığınızda, İslam'ı Hüseyin b. Ali'nin dirilttiğini görürsünüz. Onu, İslam'ın muhafızı olarak bilirsiniz.[17]

 

Kaynak: Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, 250 YILLIK İNSAN / Hz. Peygamber (s.a.a.)'den İmam-ı Zaman (a.f.)'a kadar Ehl-i Beyt'in İki Yüz Elli Yıllık Mücadele Tarihi, çev. Muaz Pazarbaşı, s. 26-29, Feta Yayıncılık, 2015.

 


[1]  Tövbe Sûresi, 73.

[2]  Hadid Sûresi, 20.

[3] 26.02.1993 tarihli konuşmalarından.

[4] 09.06.1996 tarihli konuşmalarından.

[5] 26.02.1993 tarihli konuşmalarından.

[6]  El-Kâfî, c. 2, s. 74.

[7]  Maide Sûresi, 54.

[8]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 325-326.

[9]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 329.

[10]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 340.

[11]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 334.

[12]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 382.

[13]  A'yânu'ş-Şîa, c. 1, s. 597.

[14]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 381.

[15] 09.06.1995 tarihli konuşmalarından.

[16]  Bihârü'l-Envâr, c. 44, s. 347.

[17] 26.02.1993 tarihli konuşmalarından.

 

Öne Çıkan Haberler