Özgür İrade Gerçek Mi Yoksa Yanılsama Mı.jpg

Evrende hakim olan düzen: Neden-Sonuç Sistemi

Kur’an-ı Kerim bütün şeyleri mülken/idarî ve milken/sahiplik yönünden nasıl ki Allah-u Teâlâ’ya nispet ediyorsa bu şeyleri tesir yönünden vasıtalara da nispet etmektedir. Eşya ve evren Ona aittir ve O’nun idaresindedir, ancak evrende de vasıtaların O’nun izni dâhilinde –bağımsız olarak değil- tayin edilmiş rolleri vardır.

19 Ekim 2016 Çarşamba
Ayet'el-Kürsi - 11
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

Evrende hakim olan düzen: Neden-Sonuç Sistemi

Bu makalede ‘semavat/gökler' kavramını ele alacağımızı belirtmiştik. Ancak bu kavramı ilerleyen makalelere bırakacağız. Zira ‘semavat/gökler' kelimesinin ‘kürsî' ile daha çok bağlantılı olması sebebiyle ‘kürsî' ile ilgili bölümü işlerken bu kavramı inceleyeceğiz. Bu makalede evrenin işleyişinde ‘sebep-sonuç sistemi'nin hâkim olup olmadığını incelemeye çalışacağız. Zira birazdan da açıklayacağımız gibi Fahrüddin Razî gibi bir bilgin ayetin bu bölümünden ‘sebep-sonuç silsilesi'nin ve sisteminin olmadığı yönünde bir çıkarsamada bulunduğundan dolayı zorunlu olarak bu makaleyi bu konuya tahsis ettik. Ancak bu konuya geçmeden önce bir hususa değinmek istiyoruz. Kur'an bütünlüğü, sure bütünlüğü ve ayet bütünlüğü tefsir ve Kur'an ilimlerinin önemli konularından birisini teşkil etmektedir. “Göklerde ve yerde her ne varsa Ona aittir” bölümünün “Onu ne bir uyuklama alır ne de uyku” bölümüyle münasebetine değinmemiz gerekiyor. Ayetin bu iki bölümü arasındaki ilişki nedir acaba!? Bu sorunun cevabını kısaca şöyle ifade edebiliriz: -Rab Teâlâ'nın kayyumiyetinin ‘kemal'i ancak gökler ve yerdeki bütün şeylere malik ve melik olmasıyla mümkün olabilir.- Biz cümlede kemal sözcüğünü kasıtlı olarak tırnak içine aldık ve vurgulamak istedik. Zira Rab Teâlâ inancı kemal üzerine kuruludur. Bir sıfatın en kâmil şekilde tasavvuru nasıl mümkünse Rab Teâlâ'yı öyle tasavvur ederiz. Meliksiz ve maliksiz bir kayyumiyet eksiklik olduğundan dolayı kayyumiyeti ve tedbiri varlığa sahip oluşunu ve onları tedbir etmesini gerektirmektedir. Mutlak kayyumiyet ancak bunlarla tamamlanabilir ve kemale erişebilir.

Değinmemiz gereken ikinci konu ise kayyumiyet ile varlık düzeninde gördüğümüz sebep-sonuç ilişkisi. Zira burada kendiliğinden şöyle bir soru gündeme gelmektedir. Bütün varlığı ve varlık âlemini tedbir eden ve ayakta tutan Rab Teâlâ ise, O evrende gerçekleşen bütün eylemlerin doğrudan faili ve yaratıcısı mıdır? Bir diğer ifadeyle Onun ile varlık âlemi arasında vasıta olabilecek sebepler ve illetler var mıdır yoksa böyle bir şey bulunmamakta ve Allah-u Teâlâ her eylemi vasıtasız bir şekilde direkt olarak mı gerçekleştirmektedir?

Bir diğer cevap bekleyen soru da şudur: evrendeki olaylarda sebep-sonuç dairesinin ve vasıtanın olduğunu kabul edecek olursak, göklerde ve yerdeki her şeyin Ona ait oluşu ile sebeplerin bir etkiye sahip olmasının arasını nasıl bulacağız?

Zira önceki makalelerimizde “lehu ma fi's-semavati ve'l-erdi/göklerde ve yerde bulunan şeylerin bütününün Ona ait olmasını” şöyle tefsir etmiştik: Mevcudat hem varlık olarak hem de tedbir itibariyle Ona aittir. Bu durumda ‘sebep-sonuç', ‘illet-malul' silsilesi diye bir sistem evrende varlık bulmamış oluyor. Ateşin yakıcılığı, suyun susuzluğu gidericiliği, güneşin ısıtıcılığı vb hiçbirisinde bir neden sonuç diye bir şey bulunmamış oluyor. Hâlbuki biz bu âlemin bir sebep-sonuç âlemi olduğunu kabul ediyoruz. ‘Bir olgunun özel sebebinin olması halinde o olayın meydana gelmesi zorunludur' şeklinde bir kabule sahibiz. Beri taraftan da göklerde ve yerde bulunan bütün şeylerin hem milk/sahiplik hem de mülk/tedbir/yönetme itibariyle Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu kabul ediyoruz. Bu bir çelişki veya kendini kendini çürütme değil mi? Bir diğer ifadeyle evrende neden-sonuç ilkesini kabul etmeyen Eşarîlerin haklılığı ortaya çıkmıyor mu?

Kısaca bu noktada Eşarîlerin görüşlerine değinecek olursak iki büyük Eşarî bilginden örnek vermekle yetineceğiz. Bir Eşarî bilgin olan Gazzalî'ye göre varlıklar arasında zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi (iktiran) yoktur. Odunun ateşe atılmasıyla yanma olayının meydana gelişi o anda Allah'ın ateşte yakma, odunda yanma fiilini yaratmasına bağlıdır.[1] Özetle kâinatta cereyan eden ve varlıkların meydana gelişinde etkili olan zorunlu bir illiyyet ilkesinden söz edilemez. Evrende yegâne yaratıcı Rab Teâlâ'dır. 

Eşarî bilginlerden Cüveynî ise şöyle der: “Bizim âlemde iki şey arasında zorunlu gibi gördüğümüz bağlantı, birinin ötekini zorunlu olarak gerektirdiği bir nedensellik bağlantısı olmayıp, Tanrı'nın onları birlikte yaratmasından doğan bir bağlantıdır.”[2]

Bu tasavvura göre yakma, susuzluğu giderme, yağmur yağma, buğdayı bitirme gibi eylemlerin bütününü bilfiil doğrudan Allah-u Teâlâ yerine getirmektedir. Ateş, güneş, yağmur, su vd hiçbir şeyin bu eylemlerin gerçekleşmesinde bir rolü yoktur.

İnsan fiilleri de böyledir. Bu fiillerden hiçbirisi insana ait değildir. Bütün bu fiiller Allah-u Teâlâ'ya aittir.

Eşarî Müfessir Fahrüddin er-Razî bu ayetten kulların fiillerinin Allah-u Teâlâ'dan yaratılmış olduğu sonucunu çıkartarak şöyle der: “Bil ki âlimlerimiz, bu ayet-i kerimeyi, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delil getirerek, şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ'nın beyanı, göklerde ve yerde olan her şeyi içine alır. Kulların fiilleri de göklerde ve yerde olan şeyler cümlesindendir. Binaenaleyh bu fiillerin de, mâlik olma ve yaratma bakımından Allah'a nisbet edilmeleri gerekir. Lâfız, bu mânaya delâlet ettiği gibi, akıl da bunu destekler.”[3]

Özetle Eşarîler varlık âleminde sebep-müsebbeb, illet-malul ilkesinin uygulandığına inanmazlar.

Netice itibariyle şu üç soruya cevap vermemiz olumlu-olumsuz bir görüş ortaya koymamız gerekiyor.

a- Evren sebep-müsebbeb âlemi midir değil midir?

b- Eğer evrende sebep-sonuç nizamı geçerliyse, Rab Teala evreni de bu dizayn üzere yaratmıştır.

c- Razî'nin itirazı sadedinde her şeyin Ona ait olmasını ifade eden bu ayet ile sebeplerin bir tesire sahip oluşunun arasını nasıl bulacağız?

Bu çalışmalarımız sonuçta bir tefsir çalışması olduğundan meseleye kelam ve felsefe sahalarının detay ve tafsilatıyla değil de tefsir ilmî açısından bakmamız gerekiyor.

 

Evren sebep-sonuç sistemi üzerine kuruludur

Kur'an ayetleri çok açık ve net bir şekilde evrende bir neden ve sonuç ilkesinin geçerli olduğunu bunun uygulandığını belirtiyor, tabiat kanunlarının zorunsuzluğu diye ifade edilen görüş ile çatışmaktadır.

Biz bu ayetlerden iki tanesini sunmaya çalışacağız.

“(O öyle lütufkâr) Allah'tır ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı (14/İbrahim/32)

“Kupkuru yerlere suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yiyegeldikleri ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmediler mi? Hâlâ da göremeyecekler mi? (32/es-Secde/27)

Bu ayetler gökten indirilen suyun yerden biten meyve, ürün ve ekinlerde bir rolünün olduğunu gösteriyor. Açıkça suya bir rol veriyor. Dolayısıyla ayet bu yönü itibariyle Razî'nin yukarıda geçen delillendirmesiyle çatışıyor. Kur'an ayetleri arasında bir çatışma olmadığına göre bu iki istidlalden birisi yanlıştır. Ya İbrahim Suresinin bu ayetiyle ilgili istidlalımız sıkıntılıdır veyahut da Razî'nin ayetü'l-kürsinin bu cümlesiyle ilgili istidlali sıkıntılıdır. Bu sorunun giderilmesi gerekmektedir.

Ancak şunu hemen belirtelim ki, bizler defalarca varlık âlemindeki bir şeyin Kur'an-ı Kerim'de Allah'a da Allah dışındaki diğer varlıklara da nispet edildiğini belirtmiştik.[4] Varlık âleminde bu vasıtaların birer etki ve tesire sahip olduğu ancak buna Rab Teâlâ'dan bağımsız bir şekilde sahip olmadıkları görüşündeyiz. Dolayısıyla bir tesire sahip olmalarını kabul etmekle Eşarîlerden bağımsız bir tesire sahip olmadığını belirterek de Mutezîle'den ayrılıyoruz.

Mutezîle insanın fiilleri konusunda bağımsız bir fail olduğunu söyler.

Kadî Abdülcebbar (h.415) şöyle der: Kulların fiillerini Allah-u Teâlâ'ya nispet eden Müücebbire'nin sözünün aklen ve naklen bozuk olduğu bilinmektedir. Bu konudaki görüşün özü şudur; Tasarruflarımız bize muhtaçtır; hadis oluşları bizimle ilişkilidir.[5]

Yine O şöyle der: Kulların fiilleri Allah'tandır, Onun katındandır ve Onun tarafındandır denilemez. Bu durum açıktır. Çünkü kulların fiilleri kullara bağlı olarak hadistir, onların maksadları ve istekleri doğrultusunda varlık sahasına çıkarlar. Bundan dolayı da medhi, yergiyi, sevap ve ikabı hak ederler.[6]

Razî, kulların fiilleri hakkında grupların görüşlerini serd ederken şöyle der: Dördüncüsü; fiilin meydana gelmesinde müessir kuvvet, bağımsız kudretiyle kuldur. Bu görüş Mutezile'ye aittir.[7]

Bu görüşün tam karşısında kulun hem varlık hem de ortaya koyduğu fiiller itibariyle Allah-u Teâlâ'nın mahlûku olduğu hiçbir kuvvete sahip olmadığı düşüncesi vardır.

İlerde “Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir” bölümüne geldiğimizde de ele alacağımız gibi varlıkların tesir kudretinin O'nun izni dâhilinde varlık sahasına çıkabileceğini ancak bir tesire sahip olduklarını ortaya koymaya çalışacağız.

Kulların fiillerinin varlık sahasına çıkması hem tekvinen/var oluşsal hem de teşrien/şerî olarak Allah-u Teâlâ'nın iznine bağlıdır. Eğer iznen tekvinî olarak bir eylemi gerçekleştirmek istiyorsa bu tekvinî fiil, Rab Teâlâ'nın tekvinî iznine, eğer teşriî bir eylem gerçekleştirmek istiyorsa hem tekvinen hem de teşrien O'nun iznine bağlıdır.

Özetle Kur'an-ı Kerim bütün şeyleri mülken/idarî ve milken/sahiplik yönünden nasıl ki Allah-u Teâlâ'ya nispet ediyorsa bu şeyleri tesir yönünden vasıtalara da nispet etmektedir. Eşya ve evren Ona aittir ve O'nun idaresindedir, ancak evrende de vasıtaların O'nun izni dâhilinde –bağımsız olarak değil- tayin edilmiş rolleri vardır.

Su, susuzluk ihtiyacını gidermede bir role sahiptir, ancak bu rol Rab Teâlâ'dan bağımsız da değildir.

Allame Tabatabaî, el-Mizan adlı eserinde Kur'ân, Genel Nedensellik Yasasını Onaylar başlığını atar ve bu başlığın altında şöyle der: “Kur'ân-ı Kerim, doğal fenomenler ve olayların sebepleri olduğunu ifade eder ve genel nedensellik yasasını doğrular. Nitekim aklın kesin hükmü de bu yasayı ispat eder, bilimsel araştırmalar ve tüm kanıtlamalar bu yasaya dayanır… Herhangi bir sebep, kendisini gerekli kılan ve kendisine kendisine dayanak oluşturan etkileyici koşullarıyla birlikte gerçekleşirse ve arada bir engel yoksa, yüce Allah'ın izniyle bu sebepten etkilenen ve varlığı ona bağlı olan müsebbep de gerçekleşir. Müsebbep varsa, bu kaçınılmaz olarak sebebinin varlığını gösterir.”[8]

Özetle Eşarîlerin neden sonuç sistematiğini kabul etmemelerinin geçerli bir gerekçesi yoktur ve bu görüş temelsizdir.

 

Evrende neden-sonuç sistematiğinin bulunmasının hikmeti

Peki Allah-u Teala neden evreni sebep-sonuç dairesi üzere yarattı ve neden bunu evrende hâkim kıldı. O fiilin fail-i mübaşir/direkt fail olma kudretine sahip değil midir ki evreni bu sistematik üzere yaratıyor?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: “Rab Teâlâ'nın kudretine müracaat ettiğimizde bu kudretin Onun zatının aynısı olduğunu görürüz. Kudret, ilim sıfatı gibi O'nun kemalî zatî sıfatlarındandır.”[9]  Zat-ı İlahî sonsuz ve sınırsız olduğuna göre kudret de sonsuz ve sınırsızdır. Hiçbir ‘şey' Onu aciz bırakamaz. ‘Şey' kapsamının içine girmeyenler zaten kudret kapsamının altına girmezler. Bize göre zor veya kolay olan bir şeyin Onun kudretine nispeti aynıdır, eşittir.

Kitab-ı Kerim'in latif ve zarif nüktelerinden birisidir ki –bizim açımızdan- en zayıf ve en güçlü varlıklardan iki tanesini konu edinmesidir.

İlki; gölge. Gölge maddeye bağlıdır. Madde olmadığı müddetçe gölge varlık sahasına gelemez. Hatta bazen madde olsa dahi gölgenin varlık sahasına gelemediği olur.

İkincisi; haşr/diriliş. Varlığın yeni baştan başka bir sistematik içinde yaratılışı. Neden zordur, tabi bizim açımızdan. Çünkü imkân sistemi büsbütün değişmekte ve yeni bir sistematik içinde yaratılmaktadır. Artık oradan oranın kanunları geçerlidir, o kanunlar çerçevesinde algılanması gerekmektedir.

O gün yeryüzü bir başka yere, gökler, başka göklere çevirilecek ve bütün varlıklar, kabirlerinden çıkıp bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah'ın huzuruna toplanacaklardır. (14/İbrahim/48) Haşrin bu dünyada gördüğümüz uçsuz bucaksız gök ve yerden farklı kendi yapısına uygun bir arzı ve yeri olacaktır. Kıyametin ve evrenin sistematiğin yıkılmasını anlatan ayet ve surelere bakmak bunun için yeterlidir. Denizlerin kaynaması, göğün yarılması, yıldızların dökülmesi vd, korkunç ve dehşet şeyler. Dağların atılmış yünler gibi olması ne de ürpertici bir olay. Ancak yine de Rabbi Rahim'in ‘rahmet' boyutuyla çelişmediğini ve çatışmadığını düşünüyorum. 

İşte Kur'an-ı Kerim gölge hakkında hangi ifadeyi kullanıyorsa haşr ve mahşer hakkında da aynı ifadeyi kullanmaktadır. Bizim açımızdan bu iki varlık birbiriyle kıyas dahi kabul etmez.

Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. Sonra da onu yavaş yavaş kendimize (başka yöne) çekmekteyiz/ sümme kabeznahu ileyna kabzen yesira (25/el-Furkan/46)

Rab Teâlâ gölge için ‘yesir/basit' kelimesini kullanmaktadır.

Aynı Kur'an mahşer için de ‘yesir' kelimesini kullanmaktadır.

O gün yer yarılır, insanlar kabirlerinden çabucak çıkarlar. İşte bu, sadece bize göre kolay bir toplanmadır./zalike haşrun aleyna yesir” (50/Kaf/44)

Küçüklük-büyüklük, zorluk-kolaylık vb şeylerin kudreti ilahî karşısında aynıdır, bu değişiklik biz mahlûkata göre farklılık arz etmektedir.

Ehl-i Beyt İmamları da sonsuz kudrete ve varlığın bu kudret karşısında eşit seviyede olduğuna vurgu yapmışlardır.

İmam Sadık (as) şöyle buyurmaktadır: Eşya ilim, kudret, mülk ve sultan bakımından Ona nispetle eşit seviyededir.[10]

İmam Musa el-Kazım (as) şöyle buyurmaktadır: Bil ki O Allah vahiddir, ehaddir, sameddir. Doğurmamış ki kendisinden miras alınsın, doğmamış ki ortağı bulunsun. Ne eş, ne çocuk ne de ortak edinmiştir. O ölmeyen hayy; acze düşmeyen Kadir; mağlup edilemeyen Kahir…[11]

Ancak insanda da bu kudret var mıdır? Evet, vardır. Ancak bu a'ynlar düzleminde değil ezhan düzleminde bu kudrete sahiptir. Şöyle açıklayabiliriz; insan iki farklı eylemi gerçekleştirmek istediğinde zorluk kolaylık devreye girer. Ama ezhan/zihinde tasavvur noktasında böyle bir zorluktan bahsedemeyiz. Tüy ile dağın kaldırılmasının zihinde tasavvuru aynı, ancak bunu gerçekleştirmek noktasında ayrıdır. İnsan zihninde tüy ve sivrisineği, fil ile dağı arada tasavvur edebilir ve bu tasavvurda zorluk ve kolaylık noktasında aynıdır. Ama eyleme dökmeye gelince ise zorluk ve güçlükler başlar.[12]

Bundan dolayı İlahî hekimler şöyle derler: “İnne safhete'l-a'yani ilallahi ke sefhati'l-ezhani ila kudretina.”[13]

Emirü'l-Müminin Ali (as), Rab Teâlâ'yı ‘failun la bi'z-tırabi aletin'[14]  diye tanıtmaktadır. Çünkü O'nun kudreti, ilmine dayanmaktadır.

Kün feyekun[15] kaidesi gereği kudretin bu noktasında bir hareketlenme meydana geldiğinde küçük ile büyük, kolay ile zor arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Bu makamın insandaki tecellisi ise insanın zihin dünyasındaki tasavvurudur.

Ancak bizim cevabını aradığımız soru şudur: Mademki bütün mevcudat varlığa gelme noktasında Allah'ın kudretine nazaran eşit seviyede iseler neden bir bölümü diğerlerine nazaran daha erken varlık sahasına çıkmakta ve neden sebep-sonuç sistemine ihtiyaç duyulmaktadır?

Bunun cevabı, ‘soruya Yaratıcı Kudret açısından değil mahlûkat açısından bakmakta' yatmaktadır. Zira böyle bir şeyin gerçekleşmemesinin nedeni Failden kaynaklanan bir eksiklik ve acizlik değil mahlûkatın yapısından kaynaklanan bir eksiklik ve acizliktir. Yani varlık, evren, eşya, İlahî feyzi direkt olarak alabilecek, Rabbanî eyleme direkt muhatap olabilecek bir yapıda değildir. Dolayısıyla bir aracıya hatta aracılara ihtiyaç duymaktadır. Bu varlığın varlık sahasına gelebilmesi için vasıtalara ihtiyaç duymaktadır.

Allah-u Teâlâ onu yaratma kudretinden yoksun olduğundan dolayı araya aracı koymuş değildir. Aksine Allah-u Teâlâ kadirdir, ancak aynı şekilde hadis varlığın da bu yaratılmaya kabil yapıda olması gerekmektedir.

Örnekle somutlaştıracak olursak yetkin ve öğretme kabiliyetine sahip bir profesörün ilkokul düzeyindeki bir öğrenciye üniversitede okutulan bilgileri verememesi profesörün eksikliğinden değil de muhatabın acziyetinden ve nakıslığından kaynaklı bir durumdur. Ama profesörün karşısındaki zat da üniversitedeki bilgi düzeyini alabilecek bir yapıda olsaydı bu bilgi aktarımında herhangi bir sıkıntı olmazdı ve muhatap verilmesi gereken bilgileri alırdı.

Bundan dolayıdır ki Şeyh Tusî Kudret-i İlahî'nin sınırsızlığın mümkin varlık üzerinde tecelli edebilmesi için şöyle der: “İlletin umumî oluşu sıfatın da umumî oluşunu gerektirir.”[16] Bu ifade şu anlama gelmektedir: Koşullar yerli yerindeyse ve mümkin varlık da illeti kabul edecek bir yapıda ise kudreti sınırlandırmanın bir anlamı yoktur.

Evlere doğalgazın veya elektrik akımlarının aracılarla gelmesi de bunun bir diğer örneğidir. Yüksek akımlı elektrik bir konuta verilecek olursa o evden eser kalmaz.

Özetle sonsuz ve sınırsız kudretten sınırlı ve zayıf olan mümkin varlığın direkt olarak yararlanması mümkün olmaması sebebiyle vasıtalar devreye girmektedir.

 

Nur-u Muhammedi

Anadolu coğrafyasının Peygamber aşkı bilinmektedir. Her ne kadar uydurma olduğu söylenmeye çalışılsa da Ehl-i Beyt marifetinin ve Sufîliğin etkisiyle ilk nur nazariyesi bu coğrafyada tutunmuş ve halk arasında sürekli dile getirilmiştir. Hakikatin bir cilvesi olan bu nazariye aksi noktada bütün çabalara rağmen insanımız tarafından kabul görmüştür. Gerçi son yıllarda Selefi ve Vehhabî bakış açılarıyla bu nazariye eleştirilmeye çalışılsa da fıtrat tarafından kabul gören bu inancın insanımızın benliğinde varlığını devam ettirmesi bizim büyük bir arzumuzdur.

Bu nazariyenin oluşumundaki etkiler Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kaynaklı hadislerdir.

Bu hadislerden birkaç tanesini sunacak, Ehl-i Sünnet Kadr-i yüce bilginlerinden Allame Alusî'den aktarımda bulunacağız. Ta ki bu düşüncenin sadece Şiaya ait bir kabul olmadığı ve Ehl-i Sünnet içinde de bu nazariyeyi benimseyenlerin olduğu bilinsin.

Yaratılışta insanların ilki peygamber olarak gönderilişte ise onların sonuncusuyum.[17]

İsra Hadisinde ise şöyle geçmektedir: Sen benim kulum ve resulümsün. Seni yaratılışta peygamberlerin ilki, gönderilişte ise sonuncusu kıldım.[18]

Allah-u Teâlâ Hz. İsa'ya şöyle vahyetti: Ey İsa! Muhammed'e kendin iman et, ümmetinden de O'na yetişenlere iman etmelerini emret! Zira eğer Muhammed olmasaydı, Âdem'i yaratmazdım. Eğer Muhammed olmasaydı, cenneti de cehennemi de yaratmazdım. Arşı su üzerinde yarattığımda sallanmıştı da üzerine ‘La ilahe illallah, Muhammedu'r-Rasûlullah' yazdım, öyle sakinledi.[19]

Osmanlılar döneminde sevilerek ve rağbet görerek okunan eserlerden birisi olan Kastallanî'nin Mevahibü'l-Ledünniyye'de âlemin ulvî ve süflî varlıklarıyla Nur-u Muhammediyye'den yaratıldığı geçmektedir.[20]

Eserin şerh bölümünde ise şu hadis geçmektedir: Ey Cabir, Allah-u Teâlâ eşyayı yaratmadan önce kendi nurundan senin peygamberinin nurunu yarattı.[21]

Bu hadisler Ehl-i Sünnet kaynaklarından idi. Ehl-i Beyt kaynaklarından da teberrüken birkaç hadis aktaralım.

Emirü'l-Müminin Ali (a.s.) şöyle buyurmaktadır: Agâh olun ben Allah'ın kulu, O'nun Resulünün kardeşiyim. Resulünü ilk tasdik edenim. Adem (a.s.) ruh ile cesed arasında iken ben Onu tasdik ettim. Ümmetinizin içinde de ilk tasdik eden benim. Bizler ilk olanlar ve bizler son olanlarız.[22]

Bizler ilk olanlar ve son olanlarız ifadesinden maksad evrende ilk yaratılan varlıklarız. En son gönderilen ümmetiz.

Cabir b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Resulüne Allah'ın yarattığı ilk şey nedir, diye sordum.

O: Peygamberinin  nuru ey Cabir. Allah-u Teâlâ bütün hayırları bu nurdan yaratmıştır.[23]

Allame Alusî ise şöyle diyor: O varlığın en kâmili ve onları kemale erdireni, hakikatte varlığa feyzin ulaşabilmesi için bir vasıtadır. Zamansal olarak Ondan önce gelen peygamberlerin bütünü ve ondan sonra gelen kutub ve velilerin tümü Onun naibidirler ve Ondan istimdad alırlar.[24]

İrfan ve Ehl-i Beyt Mektebinin bakışlarıyla yoğrulan bu coğrafyanın aklın da onayladığı bu düşünceyi terk etmemesi temennisiyle bu konuyu sonlandırıyoruz.

 

Buraya kadar açıklamalarımızı özetleyecek olursak şöyle diyebiliriz.

a- Evren sebeb-sonuç dairesi üzerine kuruludur.

b- Sebep-sonuç sistemi İlahî kudretle çatışmamaktadır.

c- Bu sistem aynı zamanda Rab Teâlâ'nın malik ve kayyum oluşuyla da çatışmamaktadır.

Bir sonraki makalede “men zellezî yeşfeu indehu illa bi iznihi/Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir” bölümünü inceleyeceğiz. Buradaki şefaatin teşriî anlamdaki şefaat mi yoksa dünyada sebep-sonuç silsilesine işaret eden dilsel şefaat mi olduğunu inceleyeceğiz. Zira genel yaklaşımın aksine biz buradaki şefaatin Kıyamet günündeki teşriî şefaatle direkt bir bağlantısının olmadığı kanaatindeyiz. Bunu delilleriyle ortaya koymaya çalışacağız.

Selam, muhabbet ve dua ile

 



[1] Gazzalî, Tehafütü'l-Felasife, s.60-8, Kahire-1326

[2] Dağ, Mehmet, İmam el-Haremeyn el-Cüveyni'de Nedensellik Kuramı, s.35-53, Ondokuz M. Ünv. İlahiyat Fak. Dergisi, sayı: 2, Samsun 1987.

[3] Mefatihü'l-Ğayb, c.7, s.9-10

[4] Bkz http://intizar.web.tr/inanc-ve-dusunce/haber/2524/akli-sahada-sunnetin-kitabi-aciklamasina-bir-ornek--tevhid-i-efali-#.WAWavPmLTIU

[5] Sübhanî, Cafer, el-İlahiyat, c.2, s.322

[6] Kadî, Abdülcebbar b. Ahmed, Şerhü Usuli'l-Hamse, s.778, Kahire-1416,

[7] Muhammmed b. Ömer er-Razî, el-Kazaü ve'l-Kader, s.34, Darü'l-Kitabi'l-Arabiyy, 1990

[8] El-Mizan, c.1, s.76

[9] El-İlahiyat, c.1, s.133

[10] Şeyh Saduk, et-Tevhid, s.131

[11] Age, s.76

[12] El-Haydarî, Seyyid Kemal, et-Tevhid, c .1, s.394, Müessesetü'l-İmam Cevad

[13] Age, agy. Anlamı: Evrenin Allah'a nispeti, zihin dünyamızdaki kudretimize nispeti gibidir.

[14] Nehcü'l-Belağa, 186. Hutbe, s.365 Anlamı: O yapıcıdır, bir alete ihtiyaç duyma­dan.

[15] Ol der Olu verir.

[16] Hıllî, Allame, Keşfü'l-Murad fi Şerhi Tecridi'l-İtikad, s.283

[17] İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra, c.1, s.149, Darü Sadır-Beyrut; İbn Kesir, Hafız Ebü'l-Fida İsmail, el-Bidayetü ve'n-Nihayetü, c.2, s.376, Darü İhyai't-Türasi'l-Arabiyy, 1408.

[18] Heysemî, Nureddin Ali, Mecmeü'z-Zevaid ve Menbeü'l-Fevaid,, c.1, s.71, Beyrut-1408

[19] En-Nisaburî, Ebu Abdullah Hakim, el-Müstedrek Ala's-Sahihayn, c.2, s.615, Darü'l-Marifet, Beyrut.

[20] Ez-Zerkanî, Muhammed b. Abdülbakî, Şerhü'l-Allameti'z-Zerkanî Ela Mevahibi'l-Ledünniyye, bi'l-Minehi'l-Muhammediyye, C.1, s.54, 1417- Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye. Bu ibare Şarih Allame Zerkanî'ye değil de Müellif Kastallanî'ye aittir. Eseri Osmanlıca'da o dönemin Osmanlıca'sına çevrilen Kastallanîdir.

[21] Age, agy.

[22] Biharü'l-Envar, c.15, s.15, hadis no:19

[23] Age, c.15, s.24, hadis no:43

[24] Ruhu'l-Meanî, c.22, s.20

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler