86158-cats.jpg

İran sinemasında süreklilik ve sanatın değişmeyen doğası

Siyasal anlamda İran’da gerçekleşen büyük dönüşüm sanatsal alanda bir kopuştan ziyade sürekliliğin yansımalarını bize göstermektedir. ... . İran sineması bizlere fıtratımızın sesini duyuruyor, yitirdiğimiz hikmetin önemini bizlere seyrettiriyor olması açısından kayda değer örnekler sunmaktadır.

16 Kasım 2016 Çarşamba

İRAN SİNEMASINDA SÜREKLİLİK VE SANATIN DEĞİŞMEYEN DOĞASI

“Sanata muazzam bir görev düştüğüne inanıyorum. Bu görev maneviyatın diriltilmesidir.” der Tarkovski…  Sanatın 7. dalı olarak sinema bizlere hayatı bir tefekkür alanı olarak göstermelidir. Sanatın işlevi nedir sorusuna verdiği cevap ne güzeldir:  “İnsanların kalbine bir kıvılcım çakmak bir inanç uyandırmak kelimenin tam anlamıyla birey ile ilahi kudret arasında bir bağlantı tesis etmektir.” Sanat nedir? Niçin vardır? Sanata ihtiyacımız var mı? Bu sorular üzerine ciltler dolusu literatür vardır.

Yazılı kültüre geçtiğimiz çağlardan itibaren insanlığın amacı Yaratıcıya benzemeye çalışmak olmuştur. Felsefe tarihine baktığımızda ilkçağlardan itibaren insan-Tanrı ilişkisi hep Tanrı'nın rızasını kazanmak üzere yoğunlaşmış yapıp etmeler döngüsüdür. Evreni kim yaratmıştır? İlk madde nedir? vb. sorular.  Ardından İbrahimi geleneğin ‘üç büyük din' merkezinde tek tanrı vardır. Eski Yunan ve Helen Kültürü uzantısı olan –grekoromen-Ortaçağ Avrupa'sında kilise insanların her iki dünya saadeti için reçeteler sunmaktaydı. N e zaman kilise rayından çıktı -ki bu 1600 yıllara denk gelir- ( Burada coğrafi keşifler, Rönesans –Reform sürecini aklımızın bir tarafında tutalım) işte bu noktada insan iradesinin tanrısallaşma iddiası ortaya çıkmaya başlamıştır. Şu örneği iyi tahlil etmemiz gerekir. F. Bacon İngiltere'de savcıdır. Bir suçluya suçunu itiraf etmesi için işkence yapılır ve mücrim suçunu itiraf eder. Buradan yola çıkarak şunu der: “İşte biz de tabiata işkence yapıp onu emrimiz altına almalıyız.” Yani artık her şeyi Tanrı'ya mal etmemize gerek yok, bizim de yapıp etmelerimiz var. Bu düşünce zamanla merkezdeki   -hayatın anlamı olan- Tanrı yerine insan sadece insanı getirir. Değerli olan nedir? Anlam nedir? Bunun gibi soruların cevabı Ortaçağ Hıristiyan dünyasında Tanrı iken, Aydınlanmayla beraber bu sorunun cevabı insandır. Artık merkezde birey vardır,  alın size Hümanizm. Tanrı evreni bir saat gibi kurup bırakmıştır ve köşesine çekilmiştir, dolayısıyla artık kiliseye ve onun kurumlarına ihtiyacımız yok. Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya Sezar'ın hakkı Sezar'a. Nietzsche “Tanrı öldü.”  derken tastamam bunu söylüyordu.

 

Aydınlanma düşüncesi bize yeryüzünde -bunu ideolojiler aracılıyla yapmıştır- cenneti vaat etti. Liberalizm, Marksizm ve diğer… izmler ama sonuç iddia edildiği gibi olmadı.   I. Dünya, II. Dünya Savaşları, Vietnam, gününüzdeki Ortadoğu bize hiç de Aydınlanmanın dediği gibi yeryüzünde bir cennet yaşatmadı. Aksine cehennemi yaşattı ve yaşatmaya da devam ediyor. Modern zamanların ardından Postmodern zamanları yaşadığımız dillendirilmeye başlandı. ‘Tanrı öldü', İnsan da ölmeye yüz tutacak.  Nietzsche'nin şakirdi Foucault  “İnsan, tıpkı denizin sınırındaki bir kum görüntüsü gibi kaybolacaktır” der. Peki, bizi bu durumdan ne kurtaracaktır? El-cevap: Din ve Sanat.  Sanat bu süreçte bunalımdan kurtulma reçetesi olarak (resim, mimari, heykel, sahne sanatları ve 1900 başından itibaren sinema) sürekli bir kapı aralamaya çalışmıştır. Hollywood sineması bir yandan şiddet ve cinselliği dayatırken Avrupa sineması ve İran sineması özelde özgünlük, yerlilik evrensel mesajlar, naif olanı göstermek minimalist anlatımlar ve kaybetmeye yüz tutan değerlerimizi bize hatırlatıyor. Bize Tanrıyı ve insanı tekrar hatırlatan iki film üzerinden İran sineması üzerine analizler yapmaya çalışacağız.

                  

İran Sinemasına Genel Bir Bakış

Daryuş Mehrcui'nin ‘İnek' filmiyle Homayoun Assadian‘nın ‘Bakır ve Altın' 

Filmleri üzerine düşüncelerimizi ve yorumlarımızı ele almadan önce İran sineması hakkında genel bilgiler vereceğiz. Amacımız bu iki filmin devrim öncesi ve sonrası sinema anlayışında çok ciddi değişiklikler olmadığı, aksine bir sürekliliğin olduğunu göstermektir. Kent ve kır yaşamına ait bu iki filmde kadim İran kültürü ve dinin iç içe işlendiği filmleri tanıtmadan önce İran Sineması'nın kısa bir tarihçesini sunup filmleri okumaya geçebiliriz.

 

A- İran İslam İnkılâbı Öncesi:

20. yüzyılın başında Kaçar şahı Muzafferud-din Şah döneminde kamera İran'a gelir. İran'ın ilk uzun, konulu filmi 1929 yılında Avans Oganyats'ın yönetmenliğinde çekilen “Mavi ve Rabi”dir. Ardından 1932 yapımı “LoR Kızı” çekilir. Bu filmin çekildiği yıl ilginçtir, Şah kadınların çarşaf giymesini yasaklamıştır. On yıllık bir aradan muhtemelen II. Dünya savaşının olumsuz etkileri nedeniyle film çekilmez. 1948 yılına gelindiğinde ilk sesli İran filmi çekilir. “Hayat Fırtınası” 1900-1970 yılları arası yapılan filmler İran Sineması'nın çocukluk dönemi olarak adlandırabiliriz.  Bu süreçte yapılan filmlerin isimlerini vermekle yetineceğiz, meraklıları ilgili filmleri araştırabilirler. “Şehrin Güneyinde” (1958)  ve “Uğursuz Gece” (1964) (Farrohkh Gaffari), “Balçık ve Ayna” (1965 - İbrahim Golestan ) , “Ahu Hanım'ın Kocası” (1968 - Davud Mollapur) , “İnek” (Daryuş Mehrcui) , “Kayser” (Mesud Kimyai) , “Sağanak” (Behram Beyzai), “Cansız Tabiat” (Sohrab Şehide Sales) , “Sutedelan”(Ali Hatemi) vd...

1970 yılı Modern İran Sineması için bir milattır. 1969-79 arası Modern İran sineması döneminin oluşum ve biçimleniş evresi olarak önem kazanır. Daryuş Mehrcui'yi devrime kadar olan süreçte bu dönemin baş mimarı olarak kabul edebiliriz. "İnek, Safdil Bey, Postacı Mina'nın Dairesi ve Hamun” filmlerini yapmıştır. Bu dönemlerde yapılan filmlerin bazıları Şah tarafından yasaklanır. Uluslararası arenada İran Sinemasının sesini ilk defa 1970 yılında Venedik Film Festivali'nde ödül alan “İnek” filmi duyurmuştur. Mehrcui'nin  “İnek”  filmiyle beraber İran Yeni Dalgası başlamış oldu. Akımın öncü yönetmenleri arasında, Füruğ FerruhzadSohrab Şahit SalesBehram Beyzayi ve Perviz Kimyavi de vardır. Bu yönetmenler, şiirsel bir sinema diliyle, siyasi ve felsefi tonları ön planda olan yenilikçi sanat filmleri çekti. Bu türde daha sonra çekilen filmler, önceki örneklerden ayrı tutularak, ‘Yeni İran Sineması' adıyla anıldı. İran Yeni Dalgasının en önemli yönetmenleri, Abbas KiyarüstemiCafer PanahiMajid MajidiBehram BeyzayiDariush MehrjuiMohsen MakhmalbafMesud KimiaiSohrab Şahit SalesPerviz KimyaviSamira MakhmalbafAmir Naderi ve Abolfazl Jalili'dir. 1970'lerin ortalarında Encümeni Sinemayi Civani ve Şahın eşi Farah Diba'nın öncülüğünde düzenlenmeye başlanan Uluslararası Tahran Film Festivali (1972) İran sinemasının gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Abbas Kiarostami, Behram Beyzai gibi yönetmenler ilk filmlerini bu yıllarda çektiler.

 

B- İslam İnkılâbı Ve Sonrası:

1979 yılında gerçekleşen devrimle İmam Humeyni (r.a.) İran'a gelişinin ilk gününde yaptığı konuşmada şu meşhur cümlesini söyleyerek çok sade ve açık bir şekilde sinemaya bakışını açıkladı: “Biz sinemaya karşı değiliz, fahşaya karşıyız.” “Farabi Sinema Kurumu”nun  kurulması (1983),  “Sinema Evi” (1995) ve sinema meslek örgütlerinin kurulmasına yardım edilmesi, film yapımcılarına sübvansiyon uygulanması, genç sinemacıların desteklenmesi, her yıl Uluslararası Fecr Film Festivali'nin düzenlenmesi, ülke içi ve dışından sinema teknik araç gereçlerinin temin edilmesi, dünyanın en uzak noktalarındaki film festivallerine dahi İranlı film yapımcılarının katılımının desteklenmesi...  gibi girişimlerle, başarılı İranlı film yapımcıları ile omuz omuza, “Yedinci sanatı” İran'da yüceltmeye çabalamıştır. Devrimden sonra kendine has anlatım üslubunu geliştirerek birçok nitelikli eser vermeyi sürdüren İran Sineması özellikle 1990'larda büyük yükseliş kaydetti. Sanırım benim kuşağım abartısız en az 10 tane film adı sayabilir. 1990 ile günümüze kadar olan süreçte İran'da sinema dili daha netleşmeye başlamıştır. Özgünlük, yerlilik dili, evrensel mesajlar vermek insani, naif konular aşk, ayrılık, yoksulluk iyiyi ve güzelini olanı göstermek ve bu arayış içinde olmak, minimal anlatılar, düşük bütçeli filmlere bütün bir dünyayı sığdırıp, kaybetmeye yüz tutan değer-anlam dünyamızı yeniden hatırlatmak.

Mecid Mecidi‘nin "Cennetin Çocukları” filmini hatırlayalım bir ayakkabının etrafında dönen hayatların ruhlarımızda bıraktığı izler, gizli ağlamaklı hallerimiz hala sanırım hafızalarımızdadır. Bu kimlik oluşturma, sinema dili yaratma İran Sinemasına zaman içinde dünya sineması içinde haklı bir yer kazandırmıştır. Netice olarak Abbas Kiyarostem'nin eseri olan “Kirazın Tadı” (1997) filmi Cannes Film festivalinde Altın Palmiye ödülü aldı. Asgar Farhadi “Bir Ayrılık” (2011) filmiyle en iyi yabancı film Oscarını aldı.

1990 yılı ve sonrası filmlere kronolojik olarak baktığımızda göze çarpan filmler olarak şunları görmekteyiz: Nema-ye Nazdik (1990)   Abbas Kiarostami ; Bacheha-Ye Aseman (1997)     Mecid  Mecidi;  Ta'm e Guilass  (1997)   Abbas Kiarostami; Rang-e khoda (1999)     Mecid  Mecidi; Takhte Siah  (2000) Samira Makhmalbaf ; Talaye Sorkh  (2003)   Cafer Panahi;  Marmoulak (2004)  Kamal Tabri;   Lakposhtha Parvaz Mikonand  (2004) Bahman Ghobadi; Avaze Gonjeshk-ha  (2008) Mecid  Mecidi; Jodaeiye Nader az Simin  (2011) Asghar Farhad; Tala va mes (2011) Homayoun Assadian.

   

Dariush Mehrjui ‘İnek' ve Homayoun Assadian ‘Bakır ve Altın' Filmlerinde Yerelden Evrensele: İnsani özler

İnek filminin insanın gündelik hayatına değinen iddiasız ancak oldukça etkileyici bir anlatımı vardır. Bu etkileyicilik hikâyesinin orijinal veya çarpıcılığından çok, filmin anlatımının sade, minimalist ve naif ögelere sahip olmasındadır. Dariush Mehrjui, İtalyan yönetmen Vittoria de Sica'nın “Bisiklet Hırsızları” (1948) filmini izledikten sonra sinemacı olmaya karar vermiştir. O, Amerika'ya okumaya gitmiş, Gholam Hossein Sa'edi'nin başyapıtlarından sayılan Azadaran-e Bayal (Beyel'in Matemlileri) kitabından uyarladığı ve yönetmenliğini üstlendiği Gaav (İnek) filmi ile Venedik film festivalinde ödül alarak İran sinemasını dünyaya tanıtmıştır. Pehlevi rejimi, filmi yasaklar, İran'ı geri kalmış bir ülke gibi gösterdiğini; ama daha sonraki yıllarda film İran'da gösterime girer.

 

İnek (The Gav)

Filmi iki bölümde ele alabiliriz. Köyde tek ineğe sahip olan Hasan'ın ineğe verdiği değer ve aşırı sevgisi öyle ki Hasan yeri gelir ineği kendi elleriyle yıkar, onunla konuşur adeta kendi çocuğu gibi ilgi ve alaka gösterir. Bolouri adlı hırsız çetesi köyün tavuklarına, koyunlarına ve Hasan'ın da ineğine çalmak için göz koyar ve bunun için fırsat kollar. İneğin süt vermesinin yanı sıra köylü daha çok Hasan ve ineği arasındaki bu ilgi ve alakaya odaklanır. Hasan bir süreliğine köyden ayrıldığı vakit inek köylüler tarafından ahırda ölü olarak bulunur. Köylüler ineğin ölümünü Hasan'a haber vermeden köyün ortasındaki eski kuyuya gömerler ve Hasan'a söylemezler. ikinci bölümde ise; Köylülerin Hasan'a farklı davranmaları, köydeki sessizlik sonucu Hasan köyde ters giden bir şeylerin olduğunu sezer ve bunun üzerine ineğin öldüğünü Hasan'a söylemek zorunda kalırlar. Akabinde ineğinin ölmesiyle psikolojisi bozulan ve Hasan'ın ölümüne yol açan trajedisi. Hasan kendini inek yerine koyar. İneğin ölümüyle ortaya çıkan kişilik bozukluğu nedeniyle kendisinin inek gibi davrandığını onun gibi yiyip, içtiğini ahırda yaşamasını izleriz. Köylüler ona inek olmadığını anlatmaya çalışırlarsa da, O ise kendisinin Hasan'ın ineği olduğunu, Hasan'ın damda kendisini Bolouri'lere karşı koruyacağını dolayısıyla kendisinin inek olduğunu köylülere söylemiş olur. Köylü ihtiyar kadınlar Hasan'ın eski haline, akıl sağlığına kavuşması için birtakım dini ritüeller düzenlerler. Bu ritüellerde Şii İslam geleneğindeki sinezeni vb gözlemleriz. Eslaam karakteri köylüler arasında fikrine başvurulan önde gelen kişiler arasındadır. Eslaam ve iki kişi Hasan'ı şehirdeki hastaneye götürmeye karar verirler. Şiddetli yağmur altında bir inek gibi ipe bağlanmış Hasan'a yeri gelir Eslaam şiddet uygular. Filmin başında tepede görülen üç şahıs filmin sonunda tekrar görülür. Hasan bir şekilde ipten kurtulup kaçmaya başlar tepeye vardığında ayağı kayar ve yardan aşağı düşüp ölür. Köyde düğün hazırlıkları başlamaktadır. Eslam cenazeyi köye getirmek için yoldan geri döner ve arabayı alır. Bolouri çetesinin filmde ilk göründüğü sahneden sonra inek ölür; Hasan'ın şehre doktora götürüldüğü yağmurlu havada ikinci defa yine ortaya çıkar üç kişilik Bolouri çetesi. Bunun ardından kısa bir süre sonra Hasan ölür. Köydeki günlük hayat ise düğün hazırlıklarıyla beraber devam eder.

 

Altın ve Bakır

Nişabur'dan Tahran'a dini eğitimini tamamlamak için gelen Seyyid Rıza ve ailesinin sımsıcak ilişkilerini, hayatın içinde ne varsa görebileceğimiz 2011 yapımı  Homayoun Assadian filmi bize modern dünyanın kaybetmeye yüz tutmuş insana dair olanları hatırlatır. Tahran'da kiralık ev tutarlar ve Seyyid Rıza medreseye kayıt yaptırır. Medresede okutulan kitap ile hayatın kitabını okumaya geçiş eşi Zehra'nın MS hastalığına yakalandığını vakit anlaşılır. Tevekkülle beraber bir yandan çocuklarına bakar, onlara yemek yapar, elbiselerini yıkar, para kazanmak için halı dokur, bir yandan da geceleri ders çalışır. Komşu kızı Ayda ‘down sendromludur' ona ev işlerinde yardım etmeye çalışır. Seyyid Rıza ile arasında geçen diyalog gayet insanın yüreğini burkar. Ayda ocakta yemek yapan Seyyid'e soğanları gösterek “ yanıyor” der. Ciğerim yanıyor. Seyyid Rıza gündüzleri çocuk kucağında ders dinlemeye gider. Yeri gelir isyan eder eşi Zehra'ya bağırır. Eşinden özür diler onun gönlünü almaya çalışır. Hemşire Sepideh'in eve geldiği sahne insanın yüzünde tebessüm havası yaratır. Seyyid'in gözünde ileri seviyede miyop hastalığı vardır. Filmin son sahnesi ise Kur'an okuma sahnesi insanın gözyaşlarına hâkim olamadığı sahnedir. Medreseden gelen ders sesi ve bizlere verilen o naif mesajlarla tekrar insana fıtratının sesini hatırlatır. 

“Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı. Bir hazine ya da bir kimya, iksir... Bu hazineyi hayal edenler bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar... İnsanların arayıp durduğu bu kimya aşktır, gerisi çer-çöptür... Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı. Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz.”

 

Sonuç

Fıtrat diliyle yapılacak her şeyin insanların gönüllerini fethedeceğini sanatın özelde sinema böyle bir misyonu olduğunu yazımızın başında belirtmiştik. İnek filmini izleyen İmam Humeyni'nin (R.A)  bu filmi beğendiği söylenir. Siyasal anlamda İran'da gerçekleşen büyük dönüşüm sanatsal alanda bir kopuştan ziyade sürekliliğin yansımalarını bize göstermektedir. Yukarıda incelediğimiz iki filmde de görülmektedir ki insan ve insani değerler merkezdedir. İran sineması bizlere fıtratımızın sesini duyuruyor, yitirdiğimiz hikmetin önemini bizlere seyrettiriyor olması açısından kayda değer örnekler sunmaktadır.  İnek filmi köylülerin dayanışmasını gösterirken, Altın ve Bakır filminde ise kentteki bir aile çevresindeki dayanışmayı ve yardımlaşmayı anlatıyor. Mistik sinemanın üstadı Tarkovski sanatın bir yakarma, bir dua biçimi olduğunu ve insanın yalnızca duası ile yaşadığını söyler…  DUA ile

 

Muharrem Çalışkan/İntizar Dergisi

 

 

--------------------------------------------------------------------------------------

Kaynakça

Tarkovski Andrei, Mühürlenmiş Zaman, Agora Kitaplığı  İstanbul,2007

Tarkovski Andrei, Şiirsel Sinema, Agora Kitaplığı İstanbul 2009

Teksoy Rekin, Sinema Tarihi, Oğlak Yayıncılık, İstanbul 2005

https://www.academia.edu/6789712/Dariush_Mehrjui_Modern_Iran_Sinemasinin_Baslangici  (erişim tarihi:06.07.2014)

http://www.irankulturevi.com/turkce/tarih/sinema.htm (erişim tarihi:05.07.2014)

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler