IMG_2384 - Kopya - Kopya-crop - Kopya - Kopya - Kopya.JPG

“O önlerindekini de bilir, artlarındakini de”

‘Ön’, ‘arka’ ve bu ikisi arasındaki şeyler. Özetle bu ayette geçen ilmi ilahî, bilginin niteliğiyle alakalıdır. İkinci olarak da ilmi ilahînin nesnesi bazı Kur’an ayetlerinde olduğu gibi bir zaman veya bir grupla sınırlı değil, şehadet ve gayb olarak bütün ‘şey’lerdir

23 Kasım 2016 Çarşamba
Ayet'el-Kürsi - 14
 
 
 
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

 

“Önlerindekini de bilir, arkalarındakini de”

Defaatle belirttiğimiz gibi elden geldiğince dilsel tahlillere girmek istemiyoruz ve girmiyoruz. Ancak bu makale zorunlu olarak dilsel analizi gerektirmektedir. Zira ayette geçen ‘men/kim' ifadesinin neyi ifade ettiği, ‘hüm/onlar' adılının merciinin belirlenmesi dilsel tahlilleri zorunlu hale getiriyor.

Bunun yanı sıra anlam bütünlüğü için Kur'an bütünlüğünü ve bağlam bütünlüğünü de göz ardı edilmemesini gerektiriyor. Bu makalemizde ayrıca ilmî ilahi ve ilmi ilahîye konu olan nesneyi de ele almaya çalışacağız.  

 

Cümleler arasındaki bağlantı 

Ayeti oluşturan bölümler arasındaki bağlar o derece sistematik ki, her birisi bir diğerinin sebebi ya da her bir cümle kendisinden önceki cümlelerin sonucu gibidir. Rab Teâlâ ayete başlarken bilgiyi çağrıştıran ‘Hayyı', idare ve tasarrufu çağrıştıran ‘Kayyumiyyeti' zikretti. Bütün varlığın kendisine ait olduğunu zikretti. Önceki bölümde geçen ‘şefaat/vasıtaların' izninin dışına çıkamayacağını belirtti. ‘Hayy', ‘Mutlak Kayyumiyet', ‘mülkiyet', ‘milkiyet', ‘izin dâhilinde şefaatin' bütünü iki hususu gerektirmektedir. Varlığın bütününü bilmeyi, bu bilgide unutkanlık, yanılgı, hata, eksiklik gibi hiçbir sıkıntının olmamasını gerektirmektedir. Dolayısıyla hiçbir varlık O'nun bilgisinin ve ihata etmesinin sınırlarının dışına çıkamamaktadır. Zira O'nun ilminin dışına çıkacak olursa Rab Teâlâ ‘Mutlak Kayyumluk' sıfatını yitirmiş olur.

Ayrıca bir şey O'nun ilminin kapsamının dışına çıkacak olursa bu vasıtalar O'nun bilmediği veya dilemediği şeyleri gerçekleştirebilir. O durumda da ‘kayyumiyet' ile birlikte bir önceki ayette geçen “bi iznihi” ifadesi anlamını yitirmiş olur. O'nun adına gerçekleştirilen bütün eylemler O'nun bilgisi dâhilindedir.

Örneğin Kur'an-ı Kerim ölüm melek/ler/i için vekâlet ifadesini kullanır. Yani öldürme eylemini melekler Allah-u Teâlâ adına yapmaktadırlar. Fakat bu kesinlikle ilahî ilim ve tasarrufu dairesinde meydana gelmektedir. İsrafil'in sura üfürmesi, Cebrail'in vahy indirmesi gibi eylemlerde iki durum söz konusudur. İlki bu melekler veya vekiller Allah adına bu işi yapmaktadırlar, ikincisi bu işler ilahî bilgi ve gözetimin dışında gerçekleşemezler. 

Bütün bunlar yan yana koyunca “O önlerindekini de bilir artlarındakini de” ifadesi doğal olarak gelmektedir.

Malik, Melik ve Kayyumiyet ile varlık âlemini bilmek arasında direkt bir bağ vardır. Bu üç isim, zorunlu olarak varlığı bilmeyi gerektiriyor.

 

"Önlerindekini de artlarındakini de/Eydihim ve halfehum" sözcüklerindeki adıllar

Bu bölümde zorunlu olarak bir dilsel tahlil yapmak zorundayız. Bu dilsel tahlil ayetin bu bölümünün anlaşılmasına ve bakış açısına etki ediyor. Ayette geçen onlar adılının merciî nedir?

 

a-      İki cümle öncesinde geçen şey diye ifade edilen ‘ma' ism-i mevsulu: “lillahi ma fi's-semavati ve ma fi'l-erd/Göklerde ve yerde ne varsa Ona aittir”

b-      Bir cümle öncesinde geçen ‘men' ism-i mevsulu: “men zellezî yeşfeu indehu illa bi iznihi/O'nun izni olmaksızın katında kim şefaat edebilir ki”

 

Şöyle ki şefaat kelimesine verilen terimsel anlam müfessirlerin genelini iki cümle öncesinde geçen ‘ma/şey' sözcüğüne döndürmeye zorlamıştır.

Ayetin bu bölümüne bakan müfessirler ilmi ilahînin kuşatıcı olduğunu ve ilmi ilahînin her şeyi bildiğini göz önüne aldıklarından genelliği ifade eden sözcüğü aramışlar. Bir önceki ifadede genellik bulunmayınca mecburen iki cümle öncesinde geçen ‘ma/şey' ism-i mevsuluna döndürmüşlerdir.

Gerçi ‘men/kim' ism-i mevsuluna döndüren varsa da bunlar da bu defa ilerde de ele alacağımız gibi önlerindeki ve artlarındakini belirleme noktasında sıkıntıya düşerler.[1]

Örneğin bir dilbilgisi tefsiri olan Medarikü't-Tenzil, ‘onlar' adılının merciî olarak açıkça ‘ma' ism-i mevsulunu gösterir.[2]

Allame Kurtubî de ayetteki iki onlar zamirinin ‘ma' ism-i mevsulune döndüğünü söyler. O şöyle der: O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir" buyruğunda zamirler yü­ce Allah'ın, Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız Onundur buyruğu­nun ihtiva ettiği aklı eren bütün varlıklara aittir.[3]

Zamahşerî de ‘hüm/onlar' adılının akıllılar için kullanımını göz önüne alarak ‘ma' ism-i mevsulünün kapsamında bulunan akıllı varlıklara döndüğünü söyler.[4]

Örnek olarak sunduğumuz bu tefsirler ‘hüm/onlar' adılının merciîni belirlemek için oldukça zorlanmışlardır.  

Belagat açısından bakıldığında birkaç yönden bu belirleme sıkıntılıdır.

1-      ‘Ma' edatı genelde şuursuz bilinçsiz varlıklar için kullanılır. Hâlbuki burada ‘hüm/him' zamiri akıllılar için kullanılmaktadır.

2-      Anlam örüntüsü açısından da şık durmamaktadır. ‘Önlerinde' ve ‘artlarında' ifadesiyle ‘şey' ile “göklerde ve yerde bulunan her şey” arasında da anlam bağlantısı direkt olarak kurulamıyor. Zira bu ayetten sonra gelen “vela yuhitune/ihata etmezler” ifadesi de bilinçli varlıklar için kullanılmaktadır.

3-      Bir cümle öncesini atlayıp iki cümle öncesindeki bir sözcüğe bağlamak elbette olabilir. Ancak bir önceki cümledeki bir kelimeye döndürülmesinin mümkün olması halinde bu ikinci kelime daha öncelikli konuma sahip olur.

 

Kanaatimizce buradaki ‘hüm' zamiri ‘men/kim' adılına döndürülmelidir. Zira önceki cümlede geçen şefaatin sebep-sonuç ilişkisi olduğunu söylemiştik. Varlık âleminde bulunan ben, annem-babam, diğer insanların, canlı cansız her varlığın bir öncesi ve sonrası vardır. Ben, benden önceki bir varlığın sonucu, benden sonra gelecek olanların bir bölümünün nedeniyim. Yine aynı şekilde ben eylemlerimin nedeniyim. Sadece bu dünya içinde değil. Bu dünyanın öncesinde de sonrasında da hepsinde etkin ve öncelikli varlıklar akıllı ve bilinç sahibi varlıklardır. Bu durumda bilinçli varlıklar, bilinçsiz varlıklara göre daha öncelikli olduklarından dolayı Allah-u Teâlâ “onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir” ifadesinde merkeze bilinçli varlıkları aldı.

Sunduğumuz bu çözüm yoluyla onlar zamirini iki cümle öncesinde geçen ve bilinçsiz varlıklar için kullanılan ‘ma' edatına gönderme zorunluluğu olmaz. Varlığın özü olarak bilinçli varlık evrenin her bir noktasında ve her bir zaman diliminde etkin unsur olarak evrenin ilahî izin ve ilahî ilim ile belirleyici unsurudur.

Önceki olasılık da ‘ma/bilinçsiz' varlık bilinçli varlığa hâkim pozisyonda iken bizim benimsediğimiz görüş de ise bilinçli varlık bilinçsiz varlığa karşı hâkim ve yönlendirici pozisyondadır.          

 

Ayette geçen 'ön' ve 'arka' ifadelerinin anlamlarının belirlenmesi 

Bir diğer konu ise ayette geçen ‘ön' ve ‘arka' kelimesinin ifade ettiği anlamın belirlenmesidir. Bu konuda birçok görüş ortaya atılmıştır. Bu görüşlerden örnek sunmadan önce her zaman tekrarladığımız bir hususa vurgu yapmak istiyoruz. Ayetü'l-Kürsî'nin ilk tefsirine başlarken neden bu ayeti seçtiğimize değinmiştik. Bu ayetin anlam katmanının oldukça geniş olduğunu ve tevhid ve marifetullahı konu edindiğini belirtmiştik. Şimdi olabildiğince genel olan bu ayette özele kapı aralayacak bütün yorumlar bağlamı bozacaktır. Ayetteki şefaatin dahi genelliğe uymadığını göz önüne alarak terimsel anlamı vermekten kaçınmış, sözcük ve Kur'an bütünlüğünden hareketle bunun neden-sonuç ilişkisi olduğunu belirtmiştik. Şimdi aynı genellik üzerinden hareket etmek istiyoruz. İlmî ilahî her şeyi kuşattığına göre bu bilgi de dışta kalacak varlıkların olması genelliğin yitirilmesine neden olur. Dolayısıyla insanların dünyaları ve ahretleri, kader ve kazaları şeklindeki bütün yorumlarda dışta muhakkak bazı şeyler kalacak ve genellik az da olsa yitirilecektir.

Şimdi onların ön ve arkalarındaki ifadesine ilişkin bazı müfessirlerin görüşlerini sunalım.  

Bayraktar Bayraklı Hoca, Muhammed Esed'in görüşünü aktarıp değerlendirmesini yaptıktan sonra kendi görüşünü şöyle sunar: “Ayetin evvelki, yani şefaati ele alan kısmına baktığımızda dünyevî ameller ile ahiretteki oluşum­lar manasını vermek daha uygun olur.”[5] Ancak Bayraktar Hoca önceki cümle üzerinden hareketle anlamı yakalamaya çalışıyor. Lakin bu yorumda yukarıda belirttiğimiz sakınca kendiliğinden doğuyor. Allah-u Teâlâ dünyadaki ve ahiretteki olayları bilir gibi bir anlama ulaşınca, ilmi ilahinin kapsamı bu ayette sınırlandırılmış oluyor.

Muhammed Abduh ise veya ifadesiyle iki görüş belirtse de ikisi de bütünlüğü sağlamaz

a-      Onlardan önceki ve sonraki olaylar

b-      Dünya ve ahiretteki olaylar[6]

 

İkinci seçenekte zaten kapsamlılık olmadığından dolayı ayetin bağlamına uymuyor. İlkine gelince ise kapsamlı olduğunu varsayacak olsak dahi Kur'an'da bu anlamı çağrıştıracak hiçbir kullanım bulunmamaktadır. Dolayısıyla Kur'an bütünlüğü noktasında sıkıntılı duruyor.

Beyzavî ve Ona Haşiye yazan Konevî de ‘ön' ve ‘arka' kelimelerinin geçmiş ve gelecekten istiare olduğunu söyleyerek, dünya ve ahiret işleri olduğunu söyler.[7]

Diyanet İşleri Başkanlığının Hazırladığı tefsirde de şu yorum yapılmaktadır: Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafın­dan görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür.[8]

Konuyu oldukça özel bir alana indirgemektedir.

Muhammed Hicazî, ‘ön' ve ‘arka' ifadelerini, ‘küll' ve ‘cüz' diye tefsir eder.[9]

Nesefî, “önlerindeki ve artlarındakini de” Allah kullarından önce olanları bildiği gibi onlar­dan sonra olacakları da bilir.[10]

Allame Kurtubî ilk dönem müfessirlerinden Mücahid ve Süddî'den olmak üzere iki tane özel yorum aktarır. O şöyle der: “Önlerindekini" dünyayı, "arkalarındakini" de ahireti "bilir" demektir. İbn Atiyye de der ki: Bütün bunlar özü itibariyle doğrudur, bir mahzuru yoktur. Çünkü ‘önde' insanın önünde olan herşey ‘arka' ise ondan sonra gelen herşey demektir. Mücahid'in açıklamasına yakın açıkla­maları es-Süddî ve başkaları da yapmıştır[11]

Dahhak ve Kelbî ise ‘önlerindekini' ahiret ve ‘arkalarındakini' ise dünya olarak tefsir ederler.[12]

İbn Cüreyc, meleklerin yaratılmasından önce ve sonra diye tefsir etmektedir.[13]

Belirtilen görüşleri şu şekilde toparlayabiliriz:

a-     Dünyevî ameller ile uhrevî ameller

b-     Meleklerin yaratılmasından öncesi ve sonrası

c-     Küll ve cüz

d-     İnsanın önünde ve ardından olan şeyler

e-     Şefaate layık görülemeyenlerin iç yüzleri ve dış yüzleri

 

İlmin niteliği ve ilme konu olan nesne

Peki, doğru görüş nedir?

Bu soruya cevap verirken iki hususu göz önüne almak gerekiyor. İlki; ilahî ilmin niteliği, burada da daraltmaya gidecek yorumlardan kaçınmak gerekiyor. İkincisi ise; ‘ön' ve ‘ardı' belirlerken Kur'an bütünlüğü ve ifadeleriyle uyumlu olanların belirlenmesi gerekiyor. Örneğin Muhammed Abduh'un yorumunda geçen dünya ve ahirettekileri bilme gibi bir ifade Kur'anî bir ifade değildir. Kur'an ayetleri birbirini tefsir ettiğine göre “ya'lemu ma beyne eydihim ve ma halfehum”un Kur'an-ı Kerim'de eş ve özdeş bir ifadesinin bulunması daha doğrusu bu ifadenin diğer ifadelerin bir başka şekli olması daha şık görünüyor.

Bu soruya cevap ararken ilkiyle başlayalım. İlmin niteliğini yakalayan iki bilginle karşılaşıyoruz. Biri sünnî diğeri şiî iki bilgin. İbn Atiyye el-Endülüsî ile Allame Tabatabaî. 

İbn Atiyye de ayetteki bilgiyi, Allah-u Teâlâ'nın varlıkları bütün cihetlerden ihata olarak tefsir etmektedir.[14] O, buradaki bilginin istiare kanalıyla ihata olduğunu söyler.[15]

Ancak Allame Tabatabaî'nin ifade tarzı daha beliğ ve daha etkileyicidir. O belirttiği gibi önlerindeki ve artlarındaki bilmesi ifadesi O'nun varlığı eksiksiz kuşatmasından kinaye olarak kabul eder. O şöyle der: Şu hâlde, yü­ce Al­lah'ın on­la­rın önlerinde­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bilme­si, O'nun on­la­rı ek­sik­siz bir şe­kil­de ku­şat­mış olmasından ki­na­ye­dir. On­lar, ilâhî izin­le sa­hip ol­duk­la­rı şe­fa­at­çi­lik ve ara­cı­lık yet­ki­si­ni kullana­rak yü­ce Al­lah'ın ege­men­li­ği açı­sın­dan is­te­me­di­ği, ra­zı ol­ma­dı­ğı bir işi gerçekleştiremez­ler. Baş­ka­la­rı da on­la­rın bu şe­fa­at­çi­lik ve aracı­lık yet­ki­le­ri­ni kö­tü­ye kullanamaz, do­la­yı­sıy­la Allah'ın güç ye­ti­re­me­ye­ce­ği bir şe­yi O'nun mül­kün­de gerçekleştiremez.[16]

Allame Tabatabaî ilmî ihata görüşünü benimsiyor. İlmî ihata olmazsa O'nun razı olmadığı ve bilemediği şeyler şu varlık âleminde değişik varlıklar tarafından meydana gelebilir. Bu bakış açısı Kur'an bütünlüğü tarafından da desteklenmektedir. Zira Kur'an-ı Kerim'de ilmî ihataya delalet eden yığınlarca ayet bulunmaktadır.

“Allah-u Teâlâ'nın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” (65/et-Talak/7)

Bilmek ile ihata etmek arasında fark vardır. İkisi aynı şeyleri ifade etmemektedir. İhata sözcüğünden anlam yoğunluğu ilim sözcüğündeki anlam yoğunluğundan daha fazladır. Zira ihatada zahir, batın, iç, dış, ön, arka ne varsa onu kuşatan tarafından bilinmektedir.

İkisi arasındaki ilişkiyi şöyle kurabiliriz. ‘Her ilim ihatadır, ancak her ihata ilim değildir' Evveli, ahiri, içi, dışı ve nesne ile ilgili bulunan bütün şeylerin bilinmesi halinde ihata sözcüğü kullanılabilir.

Ancak göz ardı edilmemesi gereken husus şudur ki, ihata kavramı Kur'an-ı Kerim'de iki şekilde kullanılmaktadır. Nesnesi umum olan ihata, nesnesi özel olan ihata. Yani Allah-u Teâlâ'nın her şeyi kuşattığını bildiren kullanımlar, bir olayı, bir olguyu, bir durumu kuşattığını bildiren kullanımlar. Allame genelliği sağlamak için ilmi/bilgiyi ihata ile karşılıyor, “ma beyne eydihim vema halfehum” kelimelerini ise gayb ve şehadet kavramı ile karşılıyor.

“Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır. (41/Fussilet/54)

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun ilim ve kudretinin dışında kalamaz). (4/en-Nisa/126)

“Doğrusu Tanrı her şeyin üzerinde şahid olandır. (22/el-Hacc/17)

Seyyid Tabatabaî, kanaatimizce, bu ayetler ışığında ayete bakmıştır. Zira ihata ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de geçen diğer ayetlerde ihata ve bilgiye konu olan şey sınırlıdır. Ya insanlardır,[17] ganimetler,[18] insanların nezdinde olup bitenler[19] kâfirler[20] Kitab ehlinin yapıp ettikleri[21] Mekke müşriklerinin yapıp ettikleri[22] Hz. Şuayb'ın kavminin yapıp ettikleri.[23]

Şimdi Seyyid Tabatabaî'nin nasıl büyük bir bilge ve hekim olduğunu anlayabiliyoruz. Hem ayet bütünlüğünü hem de Kur'an bütünlüğünü nasıl da yakalamış.

Diğer müfessirler, yaptıkları yorumlarla hem Allah'ın ilminin niteliğini hem de ilmi ilahîye konu olan objeyi Ayetü'l-Kürsî ile uyuşmayacak bir şekilde daraltmışlardır. Hâlbuki buraya kadar ayeti oluşturan bölümlerin hiçbirisinde bir tahsis ve özellik olmadığını görmüştük. Hususiliği çağrıştıracak her bir yorum, siyak-sibak bütünlüğünü bozmaktadır.

O, “beyne eydihim ve ma halfehumu/önlerindeki ve arkalarındaki” ifadesini ise hazır ve gaip olarak tefsir etmektedir. Neticede anlam ‘gaip ve şehadete' dönmektedir.[24] Sanki Allah-u Teâlâ ‘Alimü'l-ğaybi ve'ş-şehadeti' demiş gibi oluyor.

Gerçi meleklerin dilinden Rab Teâlâ bir üçüncü boyuta da işaret etmektedir. Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir. (19/Meryem/64)

‘Ön', ‘arka' ve bu ikisi arasındaki şeyler.

Özetle bu ayette geçen ilmi ilahî, bilginin niteliğiyle alakalıdır.

İkinci olarak da ilmi ilahînin nesnesi bazı Kur'an ayetlerinde olduğu gibi bir zaman veya bir grupla sınırlı değil, şehadet ve gayb olarak bütün ‘şey'lerdir.  

 



[1] Kur'an Yolu, c.1, s.276-279

[2] En-Nesefî, Abdullah b. Ahmed b. Mahmud, Medarikü't-Tenzil ve Hakaikü't-Tevil, c.1, s.210 1419- Beyrut

[3] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.4, s.274

[4] El-Keşşaf, s.145

[5] Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, c.3, s.281-2

[6] Muhammed Abduh ve Reşid Rıza, Tefsirü'l-Menar, c.3, s.31, Darü'l-Menar, Mısır, 1367

[7] İsamüddin, İsmail b. Muhammed, Haşiyetü'l-Konevî, c.5, s.387

[8] Kur'an Yolu, c.1, s.278

[9] Hicazî, Muhammed Mahmud, Furkan Tefsiri, c.1, s.205, İlim-Vahdet Yayınları Yayınları

[10] Medarikü't-Tenzil, c.1, s.210

[11] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.4, s.274-5

[12] Salebî, Ahmed b. Muhammed b. İbrahim,el-Keşf ve'l-Beyan, c.1, s.419, Tahkik Muhammed Kesrevî Hasan, Trhsz- Basım yeri yok

[13] Age, agy

[14] Ebu Hayyan el-Endülüsî, Muhammed b. Yusuf b. Ali, Bahrü'l-Muhit, c.2, s.447, Beyrut- Darü İhyai't-Türasil'l-Arabîy

[15] Age, agy

 [16] El-Mizan, c.2, s.338

[17] İsra/60

[18] El-Fetih/21

[19] 72/el-Cinn/28

[20] El-Bakara/19

[21] 3/Al-i İmran/120

[22] El-Enfal/47

[23] Hud/92

[24] El-Mizan, c.2, s.338

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler