mehdi.jpg

İlim, insan ve masumiyet

O, varlığa tecelli suretinde ilim verir. İnsanın fonksiyonu bu ilmin mazharı, halifesi, tecellisi olmasıdır ki bu da şeref ve azamet olarak bize yeter. Rab Teâlâ Kelamının tecellisi olarak insan türünü seçmiş, dolayısıyla Kitab-ı Meknun’daki O Kur’an’da insan içindir. Zorunlu olarak masum şahıs vardır, kaimdir, Kur’an’ın bütün katmanlarındaki bilgisi Onda mevcuttur.

7 Aralık 2016 Çarşamba
Ayet'el-Kürsi - 15
 
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

 

İlim, insan ve masumiyet

Rab Teâlâ'yı tanımanın niteliği arttıkça, insanın nefsinden ve evrenden alacağı haz da artar, mutlu olur. Zira nefis/ruh ilahî hakikatler ve marifetlerden haz alır.[1] Defalarca vurguladığımız gibi Müminlerin Emiri “Dinin evveli/öncelikli konusu O'nun tanınmasıdır”[2]  buyurmaktadır.

Varlık âleminde etkiye sahip olan mevcudatın etki ve rollerinin Allah-u Teâlâ tarafından bilinip bilinmediğine yönelik bir vehmi gidermek amacıyla şöyle buyurmaktadır Rab Teâlâ: “O önlerindekini de bilir, artlarındakini de.” Önceki makalede bu bilginin sıradan bir bilgi olmadığını, bütün yönlerden ihata etmek anlamına geldiğini belirtmiştik.[3] ‘İlmin' bu ayette ‘ihata' anlamına geldiğini göz önüne alınca, vasıta ve varlıkların Allah-u Teâlâ'nın dilemediği ve istemediği bir şeyi gerçekleştiremedikleri de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aksi takdirde buradaki ilmi ihata anlamına almayacak olursak şöyle bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz: ‘Evrendeki mevcudat, her ne kadar Allah-u Teâlâ onların neler yaptığını bilse de, izni olmaksızın bir takım eylemler gerçekleştirebilir.' Bu bölüm bu vehmi gidermektedir.

Ayetin Kur'an bütünlüğü içinde de bu anlamı ifade ettiğine dair bir takım ayetler sunduk. Önceki makalede ana hatlarıyla Allah-u Teâlâ'nın ilminin niteliği ve ilminin bütün her şeyi kuşattığına değindik. Bu çerçevede bir takım ayetler sunmuştuk. Kur'an-ı Kerim genel çerçevede Allah-u Teâlâ'nın ilminin her şeyi ihata ettiğini ve nüfuz ettiğini söylemektedir ki biz de buna delalet eden bazı ayetlere değindik.

Bu genel kuşatış ve bilgiyi Kur'an-ı Kerim başka bir ayette etraflıca şöyle anlatmaktadır.

“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın. (10/Yunus/61)

Ayette ‘şahitler' ifadesinin geçmesi ve sonrasında Rab Teâlâ'nın kendi kendisini özel olarak nitelendirmesi ve ilminden hiçbir şeyin gizli kalmayacağına yönelik değiniler, Zat'ı itibariyle kendisinin ve Onun izniyle diğer şahitlik yapacakların şahitliğine ve gözetiminden hiçbir şeyin kaçmayacağına dikkat çekmektedir.[4]

Yunus Suresinin bu ayeti, Ayetü'l-Kürsî'nin ele aldığımız “O, önlerindekini de bilir, artlarındakini de bilir” bölümünü detaylandırıyor ve tafsilatını sunuyor gibidir.

Ayette ilmin bir diğer boyutuna ilişkin ‘şuhud' kelimesini kullanıyor. Zira biz bazen bir şeyi bilebiliriz, ancak bizim o bilgi kanalımız ihata ve görmeyle olmayabilir. Dahası birçok bilgimizin farkında da olamayabiliriz. Bu ayet-i kerime, öncelikle Onun bilgisinin şuhudsuz olmadığını hatta kendisiyle birlikte birçok şahidin olduğunu, ancak beri taraftan Onun bilgisini kuşattığını ve bütün malumatının farkında olduğuna dikkat çekmektedir.  Özetle her şeye şahit olan bir Allah. Allah-u Teâlâ kendi kendisini başka bir ayette şahit olarak da nitelendiriyor.

“Vallahü ela külli şeyin şehid/ Allah her şeyin üzerinde şahittir.”

Allah-u Teâlâ'nın ilmine yönelik bir diğer veri. Ancak şuhud/şehadet ancak huzurî[5] olabilir. Dolayısıyla ilm-i ilahî kuşatıcı olmasının yanı sıra huzurîdir de.

İlm-i ilahî kapsayıcıdır. Her şeyi kuşatır, bilir, bu ilimden gizli kalabilecek hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla son dönemlerde birileri tarafından dile getirilen ‘bilelim diye' şeklindeki Kur'anî ifadeler o olay gerçekleşinceye kadar Allah-u Teâlâ'nın o nesne hakkında cahil olduğu anlamına gelmez. Bu ifadenin anlamını ilerde ele alacağız. Zira Ehl-i Beyt Mektebi, Rab Teâlâ'nın sıfatlardan olan ilmi zatî ve fiilî olmak üzere ikiye ayırır. İşte bu ibareler ilmi ilahînin fiilî olan bölümüne bakmaktadır.

Özetle “Onun izini olmaksızın kim şefaat etmeye kalkışabilir ki?” den buraya kadar olan kısaca kanaatimizce şu hususlara vurgu yapılmaktadır: İlahî hikmet her ne kadar varlık âleminde şefaatçilerin/vasıtaların olmasını gerektiriyorsa da bu vasıtalar, Onun kudretinin ve ilminin dışında bir şeyi gerçekleştiremezler. Kendisine ihtiyar ve irade verilenler, iradeleriyle bunu gerçekleştirirler. İlahî irade onların irade sahibi olmalarını gerektirmiştir. Tabiî fiiller ve diğer varlıklar ise sebep-sonuç dairesi içerisinde eylemlerini gerçekleştirirler.

“Ve la yuhîtûne bi şey'in ilmihi illa bima şae/Onun bilgisinden, dilediği miktardan başka hiçbir şeyi kavrayamazlar.

Ana hatlarıyla ayetin bu bölümün ifade ettiği şeyler.

a-      Başta insanlar olmak üzere evrendeki bütün varlıklar ilimden bir şeyleri ihata etmektedirler.

b-      Varlıklar ihata etme kabiliyeti üzerine yaratılmışlardır.

c-      İhata ettiğimiz şeyler, Onun ilminin tecellisidir.

d-     Varlığın ilimden ihatası Onun dilediği kadardır.

e-      İhata etme eylemi varlıklara nispet edilmektedir. Dolayısıyla başta insanlar olmak üzere varlıklara eylemler nispet edilmektedir. ‘Cebr görüşü' reddedilmektedir.

f-       Bütünüyle tefvize de kapı aralanmaması için “dilediği miktarda” ifadesi kullanılmıştır.

g-      Varlıkların Onun ilminden ihata ettikleri miktar “bi şeyin min” sözcükleriyle ifade edilmiştir ki; varlıkların ilminin İlm-i İlahî karşısında deryada katre olduğunu göstermektedir.

h-      Varlıklar ilim yanında ihata etme kudretine de sahiptirler.

i-        Bu az ilim dahi İlahî iradeye bağlıdır.

j-        İnsanların bilgisi ve şefaatçiler Onun feyzinin bir parçasıdır. Onun meşieti feyzinin olduğunu göstermektedir.

k-      Bu ilim dahi alınabilecek niteliktedir. İlahî iradeye bağlı olduğuna göre hikmeti ve adaleti gereği O bu ilmi geri de alabilir.

l-        İhata kavramı bu ilmin ‘husulî' değil ‘huzurî' olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla varlığın ilminin bir bölümü ‘huzurî'dir.

 

Detaylar

Bütün bu maddeleri teker teker ele alacak değiliz. Ancak bütününü ele alamasak da sadece birkaç tanesine değinmek yeterli olacaktır. 

Çelişkiden kurtulmak

Ayetü'l-Kürsî'nin ilk ve son bölümü (Allahu la ilahe illa hu ile ve hüve'l-eliyyu'l-azîm) sadece Allah-u Teâlâ ile ilgilidir. Ama Onun dışındaki bütün bölümler imkân âlemi ile Vacibü'l-Vucud arasında ortaktır. Burada da imkân âlemi ile Vacibü'l-Vucud arasındaki bir başka boyuta ve marifete değini vardır.

Yukarıdaki maddeler için de sadece insanın değil bütün varlıkların çok çok cüzî de olsa –ki cüzîlik, küllîliği tartışacak değiliz, zira amacımız başka bir hususa değinmek - ihata ve ilime sahip olduklarına işaret etmiştik. Yani varlıklar hem bilgi sahibidirler hem de ihata kabiliyetine sahiptirler. İşin ilginç tarafı aynı ayet içinde iki tane istisna cümlesi bulunmaktadır. Yani birbirine oldukça yakın hemen hemen özdeş sayılabilecek iki aynı veya birbirine yakın cümle yapısı vardır. Dolayısıyla bu iki cümlenin bağlamı da aynıdır. Birincisinden çıkaracağınız sonuç ne ise ikincisinden aynı sonucu çıkarmanız gerekiyor. Belki bağlamlar farklı olsaydı farklı sonuçlar çıkardı. Özetle aynı ayet içinde aynı iki yapıdan birisinden olumlu birisinden de olumsuz sonuç çıkarmak tutarsızlıktır. Ama burada neredeyse artarda gelen (ki arada tek bir cümle var) hemen hemen özdeş ve oldukça yakın iki cümleden birisinden olumsuz, diğerinden olumlu sonuç çıkarmak çelişkidir. İlahî irade ilahî mesajla muhatap olan kitleyle oyun oynarcasına haydi bu bulmacayı çözün dercesine, ikincisine olumlu sonucu yükleyecek, ilkine olumsuz sonuç yükleyecek, sonra da benim kitabım açıktır, çelişki barındırmaz diyecek. Bu ilahî mesajın tabiatıyla uyuşmamaktadır.

Maksadımızı biraz daha açık bir şekilde dillendirelim.

“Men zellezî yeşfeu indehu illa bi iznihi/Onun izni olmadan kim şefaat edebilir?”

“ve la yuhitune bi şeyin min ilmihi illa bi ma şae/ Onun bilgisinden, dilediği miktardan başka hiçbir şeyi kavrayamazlar.

Bu iki cümle yapı itibariyle hemen hemen özdeştirler. İkisinde de istisna edatı kullanılmış. İkisine de olumsuz veya soru edatıyla başlanılmıştır. Bu durumda ya ikisi olumsuz yargıyı veya olumlu yargıyı vermelidir. İlkinden olumsuz bir yargı çıkarmak ki kastımız kimsenin şefaat edememesi, ikincisinden ise insanların veya meleklerin Onun dilediği kadarıyla bir takım bilgilere sahip olacağını söylemek tam bir çelişkidir. Ya da görüşlerini ayete söylettirmekten başka bir şey değildir. Kafamızda önceden belirlediğimiz bir yargı var ve ayete bu yargımızı söylettirmek istiyoruz.

Şimdi bu iki cümleden, cümlelerin sağlamasını yapmaya çalışıyoruz. İkinci cümleden başlayalım. Felsefeciler, bilgiyi bilen nezdinde vasıtanın olup olmamasına göre ikiye ayırırlar.

Malum, bilenin nezdinde hiçbir suret ve vasıta olmaksızın bulunuyorsa bu tür bilgiye ‘huzurî'; bir vasıta kanalıyla bilinen zihindeki sureti vasıtasıyla bilen nezdinde hâsıl olursa, bu ‘husulî' ilimdir.[6] Bizim ‘insanlarda ihataya dayalı bilgi' dediğimiz olgu var mıdır yok mudur? Kendi nefsimizi ve benliğimizi ve bazı bilgilerimizi net bir şekilde bilmekteyiz. Dolayısıyla ihataya dayalı yani felsefecilerin deyimi ile huzurî bilgi sahibiyiz. Bütün mevcudat bu noktada, en azından kendi benliklerine yönelik bir bilinç ve şuur sahibidirler. Ayet şu bölüme kadar genellik ve bütün mevcudat bağlamıyla gelmiştir ve burada da aynı genelliğini sürdürmektedir.

Şimdi ikinci cümle varlıkların bilgi sahibi olduğunu ifade ediyorsa rahatlıkla şunu söyleyebiliriz. İlk cümle de varlık şefaat edebileceğini ve şefaat ettiklerini gösteriyor.

 

Öğrenen ve ihata eden varlığın kâmili: İnsan

Bu çerçevede bölüme giriş yapacak olursak, öncelikle şunu söyleriz:

İstisnasız bütün varlıklarda az çok ihatalı bir bilgi vardır, en azından kendi nefisleri üzerinde bilgileri vardır. Yahut da kendi nefisleriyle birlikte şuhuda dayalı bir takım şeyleri ihata ederler. Eylemlerini de bir bilincin, idrakin ve şuurun ürünü olarak ortaya koyarlar. Varlık bilgiden ve bilinçten yoksun değildir. Bu noktada istisnayı kabul etmiyoruz. Husulî ve huzurî ilim olması arasında da fark bulunmamaktadır. Sonuçta varlığın bütün bireylerinde o sınırsız ilimden çok cüzî de olsa bulunmaktadır.

İkinci bir husus, bu ihata kaynak olarak ‘Onun ilmindendir.' Bir diğer ifadeyle varlığın sahip olduğu ilmin de yine Ona ait olduğunu, bizim bilgimizin Rahman olan Rab Teâlâ'nın da ilmi olduğuna ve Onun dilemesiyle bu ilmi elde ettiğimize delalet ediyor.

Önceki makalelerde şuna vurgu yapmıştık: Kuran-ı Kerim'de kemal sayılan bütün varlıklar birçok defa özgü suretiyle Rab Teâlâ'ya nispet edilmektedir. Zira çok çok sınırlı da olsa varlığın birisine Onun dışında bağımsız bir şekilde bu kemalden nispet etmek şirke kapı aralamaktır. Ama bu yaklaşımın cebre kapı aralamaması için yine aynı hidayet kaynağı aynı varlıkları insanlara da nispet etmektedir. O varlıklara insan da sahiptir. Bu sahiplik Onun (cc) sonsuz bağışının ve kemalinin bir gereğidir. Ancak insan bu kemallere bağımsız kudretiyle sahip değildir. Mutezile'nin zannettiği şekilde kulun bağımsız kudreti de yoktur. O'nun bağışı sonucu kulun sahip oluşu olayı vardır. Şu bir irfanın tezahürü olsa gerek: Bizim küçümseyerek baktığımız, cahili düşünce de tahkir ettiğimiz halkımızın ‘bu mal önce Allah'ın sonra benimdir' ifadesi tevhidî düşüncenin bu noktada tam karşılığıdır –Allah-u Âlem-    

Burada şu konunun anlaşılması gerekiyor. Kişinin birisi aracılığıyla öğrendiği bilgi artık kendi bilgisidir. Her ne kadar diğer kişi aracı olmuşsa da bilgiyi elde eden kişi artık kendisi o bilginin sahibidir, aracının aracı olmaktan başka pek de artık bir rolü yoktur. Ama Rab Teâlâ'nın ilmi böyle değildir. Mahlûkatın sahip olduğu bütün şeylerin Allah-u Teâlâ'ya nispeti Kuranî bir perspektiftir.

İlim de bir kemaldir ve Ona aittir. “Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz” (3/Al-i İmran/66) ilmi bu ayet Ona tahsis etmektedir. Peki, mutlak kemal olan Yüce Zat, bu kemali kendisine özgü kılmış da kula vermemiş midir?

Hayır, O kullarına hem ilim öğretmiş hem de ilmi elde etmek için gerekli olan vasıtalarla kendilerini donatmıştır.

 

İlimden çok az kuşatmak 

“bi şeyin” buradaki tenvin azlığı, basitliği, önemsizliği ve küçüklüğü ifade ediyor.

‘min' edatı da tebizî/bazılığı ifade ediyor. Yani o bazısından az bir bilgiyi dahi ancak O'nun dilemesiyle kuşatabilirsiniz. Dolayısıyla imkân âlemindeki bütün ilimler Onun ilmidir.

Zatî sıfatlarından birisi ilim olan Yüce Yaratıcının nezdinde ‘gayb' ve ‘şehadet' olmaz. O, gayb ve şehadeti bilmektedir. Gayb olsun şehadet olsun bütün ilimler Ona aittir.

Onun ilmi zatının aynısıdır. Zatı sınırsız ve sonsuz olduğuna göre ilmi de sınırsız ve sonsuzdur. Sınırlı varlığın sınırsız ilmi kuşatamaması bedihîdir.[7] İlk makalelerde de ele aldığımız gibi sınırsızlık ve sonsuzluk deyince ikinci bir varlık için alan kalmıyor, dolayısıyla ilim, kudret, hayat gibi zatî sıfatlar, gazap, merhamet ve rızık gibi sıfatlardan farklıdır. Zira ilki zatının aynısıdır, zat sınırsız olduğundan dolayı bu sıfatlar da sınırsızdır. Rab Teâlâ bu sıfatlardan kula bağışlarken azlığı ifade eden sözcükler kullanır. Bu ilmin karşısında ister yatay olsun ister dikey olsun bilgi bulunamayacağından dolayı ilimden bahsedilemez. Ama buradaki ilim Rab Teâlâ'nın ilmiyle aynı olan zatî ilim değil, evrene ve nesneye bakan yönü olan fiili ilimdir. Sebzevarî'nin de belirttiği gibi kayyumiyetin tamamlanabilmesi ve eksiksiz olarak gerçekleşebilmesi için varlığın dünyevî ve uhrevi saadetlerine erişebilmeleri gayesiyle Rab Teâlâ'nın onlara marifetler ve ilimler akıtması ve bağışlaması gerekmektedir. Bu sadece akıl sahibi varlıklara özgü değildir. Bütün varlıklara şamildir.[8]

Aslında Nahl Suresinde geçen arıya vahy etme olayı[9] bu ilim akıtmanın bizim şuursuz ve bilinçsiz varlıklar olarak gördüğümüz varlıklara ilişkin ilm-i ilahînin feyzinin bir örneğidir.

Ama bizim O'nun sonsuz ilminden öğrendiğimiz sadece huzurî ilim değildir. Biz aynı zamanda vasıtalar kanalıyla elde ettiğimiz bilgilerimiz de O'nun ilmindendir. İmam Bakır (as) şöyle buyurmaktadır: Dakik nüktelerin sonucu olarak vehimlerinizle ayırt etmiş olduklarınız da sizler gibi yaratılmıştır.[10] Zira vehmin ürünü olanlar bir zihin ürünüdür.  

 

Tecelli suretindeki ilim

İnsanın İlahî ilimden elde ettiklerinin bir bölümü vasıtasız/huzurî/ihataya dayalı bir bölümü ise kesbî/husulîdir. Yani vasıtalar suretiyle gerçekleşir. İlmimizin bir bölümü tecelli ve işrak suretiyle gerçekleşmektedir. Rab Teâlâ Biz Onun ilminden az da olsa bir şeyler elde etmekteyiz. Bu bilgi Onun Rab Teâlâ bize kendisinin ilim öğrettiğini belirtmektedir. “O, insana bilmediğini öğretti” (96/el-Alak/5) “Allah'tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.” (2/el-Bakara/282) Bu öğretme ister işrak ve tecelli suretiyle öğretme olsun ister vasıtalar aracılığıyla öğretiyor olsun, sonuçta Onun ilminden ilim elde ediyoruz. Öğrenilen bu ilim Onun hazinesinden hiçbir şeyi eksiltmemektedir. Zira Onun ilmi sınırsız ve sonsuzdur.

Burada şöyle bir soru vardır: Peki neden eksiltmiyor? Hâlbuki sonsuz sınırsız da olsa, o ilimden bir damla da alsak yine eksilme meydana gelmektedir? Bu sorunun cevabına ilişkin mekteb bilginleri iki Kur'anî kavramdan yararlanırlar: ‘Tecellî' ve ‘tecafî'. Kısa cevap olarak şunu deriz: Onun ilmi tecelli suretinde gerçekleştiğinden dolayı Onun ilminde bir eksiklik meydana gelmez.

Bu iki kavram bu tür olguların kavranmasında yardımcı iki unsur olarak görülebilir. Bu iki kavramı kısaca şöyle açıklayabiliriz. Tecafî, terk edilen veya yukarıdan aşağıya inerken ayrılan mekânda bir boşluk meydana gelmesi halinde buna tecafî denilir. Nitekim bizim şu madde âlemindeki hareketlerimizde genelde bu şekildedir.[11] Bir yataktan inerken, bir odadan başka bir odaya geçerken önce bulunduğumuz yerlerin bütününde bir boşluk meydana gelir. Bu tür hareketler maddî ve somut şeyler için genelde olur.

Tecafî sözcüğü Kur'an'da da geçmektedir.

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (33/es-Secde/16)

Ama bir hareket, önceki varlıksal konumunda bir mekân boşluğunu gerektirmiyor, dahası, önceki varlığını korumayı gerektiriyorsa bu da ‘tecellî'dir.[12] Bunlar genellikle soyut varlıklar için kullanılır.

Ancak basit bir varlık olan, Rab Teâlâ'dan varlığa geçme şeklindeki yaratma hem mekân değişikliğini gerektirmez, hem de ilmin kendisi hadd-i zatında soyut bir kavram olduğundan dolayı burada bir eksiklik meydana gelemez. Diğer bir ifadeyle ilmi ilahîden elde edeceğimiz ilim ‘tecafî' değil ‘tecelli' suretinde gerçekleşmektedir. Hatta Cevad-ı Amulî'nin deyimiyle insanın varlıkta üç mertebede bir varlığa sahiptir. Bunlar yukarıda aşağıya doğru gelecek olursak akıl, misal ve tabiat âlemleri.[13] İlminin tecellisi olan Kur'an-ı Kerim, tam aklî sahada varlığını koruyan Kur'an, Berzah âleminde temessül eder, şu tabiat âleminde artık tecessüd eder, harekelere, harflere bürünür, söz şeklini alır.[14]     

‘Tecellî' ise bir bilgin veya hocanın sahip olduğu bilgiyi öğrencisine öğretirken o bilginin hocasının zihin dünyasındaki haletidir. Yani o bilgi başka birisine öğretilse dahi henüz daha ilk şahsın zihin dünyasında bulunmaktadır hatta bulunmakla da kalmaz, daha da tekâmüle erişir.

İlmin tezahürü olan Kitab-ı Kerim için de bir inme, bir yer değiştirme olduğuna göre bu yer değiştirme nasıldır? Levh-i Mahfuz'da olduğu belirtilen Kitab'ın şu madde dünyasına gelişi ve indirilişi bir orada ki makam ve konumdan ayrılma ve artık bizim dünyamıza gelme midir? Yani ilmî terimle bir ‘tecafî' midir, yoksa olgu hem o makamda hem de bu madde aleminde bulunan ama her iki varlık aleminde de o aleme ilişkin özellikleriyle bulunmakta mıdır? Yani ‘tecelli' suretinde midir? Benzer sorular bizim ruh, nefis ve birçok soyut kavram için geçerlidir.

Bizim Onun ilminden Onun dilediği kadarıyla ihata edebileceğimiz kaynak Kur'an-ı Kerimdir. Kur'an-ı Kerim'i “tibyanen li külli şey/her şeyin açıklaması” olarak ifade eden Kitab'tan.   

Her neyse Levh-i Mahfuz'da bulunan Kur'an ile şu lafızlara dökülen Kur'an varlığın iki katmanında iki farklı şekilde tezahür eden ama aynı olan iki varlıktır.

 

Zorunlu bir dilsel değini

“La yemessuhu illa'l-muttahharun/Ona ancak Mutahhar olanlar dokunabilir”

Arapça cümleler ‘doğrudur veya değildir' şeklinde nitelenip nitelenememelerine göre ‘ihbarî' ve ‘inşaî' cümleler olmak üzere ikiye ayrılır. Hakkında bu cümle doğrudur veya yalandır dediğimiz cümleler ‘ihbarî', böyle olmayanlar ise ‘inşaî' cümlelerdir.[15] ‘Ahmed geldi' cümlesi veya ‘güneş doğudan doğar' cümleleri ihbarîdir. Yani bir durumu veya bir olguyu haber vermektedir. ‘Kitab oku' ‘Çok uyuma' şeklindeki ifadeler inşaîdir. Bu ayet-i kerime -belki temizlenmeyi emretse de- yapısı itibariyle ihbarîdir. Bu cümle Kitab-ı Meknun'da bulunan Kur'an'a dokunan veya idrak edenlerin olduğunu haber vermektedir. Ben veya benim gibiler böyle bir Kur'an'ı idrak edemediklerine göre şu Kitab da insanlara gönderildiğine göre, insanların önünü aydınlattığına ve onların idrakine sunulduğuna göre, şu anda Kitab-ı Meknun'daki Kur'an'ın o mertebesiyle bağlantılı birisinin olması lazım. Her şeyin açıklaması olan Kitab'ın o makamına dokunanın melek olduğunu söyleyip insanı ıskalamak insana aslî değerini vermemek, insana parçacı yaklaşmak, insanın mana boyutunu görmezlikten gelmek demektir. Zorunlu olarak masum şahıs vardır, kaimdir, Kur'an'ın bütün katmanlarındaki bilgisi Onda mevcuttur. Ben Cevher Caduk olarak bu şahsa iman ediyorum. O şahıs, Kur'an'ın tezatları barındırmadığını, her bir ayetinin mucize olduğunu sunacak yegâne zattır.  

O, Kur'an'a, Mutahhar (Mutahhir temizlenmeye çalışanlar değil), yani kendisi temizlenip de bu temizlikleri İlahî İrade tarafından da tasvip edilen kimseler messedebilmektedir, idrak edebilmektedir. Bu idrak, Kıyamet gününe kadar da devam edecektir. Yani tatahhur/arınma ve tatahhurun (arınma faaliyetinin) İlahî irade tarafından kabulü yahut da daha açık ifadeyle masumiyet devam edecektir. Lafız düzeyinde şu Kur'an ile bağlılığımız devam ediyor, ama Levh-i Mahfuz'daki Kur'an ile idrakimiz bizim ancak arınma ameliyesi ile gerçekleşecektir.

Özetle; O, birisine ilim verince O'nun ilminden bir şey çıktığı, eksildiği anlamında değildir. O, varlığa tecelli suretinde ilim verir. Yani kullara verilen ilim O'nun ilminin bir cüzü değil bir mazharı ve bir tecellisidir. Bu bağlamda Ariflerin ‘bütün mevcudat, Allah'ın ilminin ve kudretinin mazharı ve tecellîsidir' şeklindeki sözleri oldukça dakik ve zarîf bir nükte olup bu anlama işaret etmektedir. İnsanın fonksiyonu bu ilmin mazharı, halifesi, tecellisi olmasıdır ki bu da şeref ve azamet olarak bize yeter. Bu anlayış, insanın nasıl bir konumda olduğunu göstermektedir. Rab Teâlâ Kelamının tecellisi olarak insan türünü seçmiş, dolayısıyla Kitab-ı Meknun'daki O Kur'an'da insan içindir.

Selam, muhabbet ve dua ile 



[1] Nerakî, Muhammed Mehdî, Camiü's-Seadat, c.1, s. 20, 1429- Qum, İntişaratı İsmailiyan 

[2] Nehcü'l-Belağa, s.13, Hutbe No:1

[3] Bkz; http://intizar.web.tr/inanc-ve-dusunce/haber/2638/%E2%80%9Co-onlerindekini-de-bilir--artlarindakini-de%E2%80%9D#.WEQLQM-LTIU

[4] El-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.14, s.121

[5] Huzurî ve husulî ilmin tanımını ilerde vereceğiz.

[6] El-Muzaffer, Şeyh Muhammed Rıza, el-Mantık, s.13, 1427, Basım yeri yok, Darü't-Tearuf

[7] Mevahibü'r-Rahman, c.4, s.262

[8] Age, agy,

[9] 16/En-Nahl/68

[10] Biharü'l-Envar, c.66, s.293, Beyrut-1403

[11] El-Haydarî, Mantıkü Fehmi'l-Kur'anî, c.3, s.229

[12] Age, agy.

[13] Amulî, Abdullah Cevad, Esrarü's-Salat, s.3, Qum-2203, Darü'l-İsra

[14] Amulî, Abdullah Cevad, Mearifü'l-Kur'an, s.235,  Beyrut- 1429, Darü's-Safve

[15] Bistevî, Abdülfettah Beyyud, İlmü'l-Meanî, s.350-1, Kahire- 1435, Müessesetü'l-Muhtar. 

 

Öne Çıkan Haberler