allahu-ekber-kapak-fotoğrafları.jpg

Tevhidi ve Kurani kavramları anlamada iki ölçüt

"..Kitab’ın zihnin düşünce ameliyesinde bulunan yığınlarca konusu için bir cevap anahtarının olması lazım. Resul hayatta iken O idi, Ondan sonra da birisinin bulunması gerekiyor. Bu cevap anahtarı da net olmalı, doğru olmalı ki bu da Masumiyetin bir diğer ifadesidir."

22 Ocak 2017 Pazar
Ayet'el-Kürsi - 17
 
 
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

 

Tevhidi ve Kurani kavramları anlamada iki ölçüt

'Arş' ve 'Kürsî' kavram Kuranî kavramlardandır. Önceki makalelerde de belirttiğimiz gibi 'Kürsî' kavramı Kuran-ı Kerim'de biri Bakara diğeri de Sad suresinde olmak üzere iki yerde geçmektedir. Ne var ki bu iki yerden sadece bir tek yerde o da sadedinde olduğumuz bu ayette manevî makam olarak geçmektedir. Kürsî ifadesinin aksine ‘Arş' kavramı Kuran-ı Kerim'de çokça geçmektedir. Bu sözcük ve türevleri Kuranî Kerim'de 31 yerde geçmektedir.

Buradan hareketle şöyle mi dememiz gerekiyor: ‘Arş kavramından Kur'anî bir perspektif elde etmek mümkündür. Kürsî'den ise böyle bir perspektif elde etmek mümkün değildir. Kürsî hakkında bunu iddia etmek oldukça zor, belki imkansızdır mı diyeceğiz.' Yoksa bu meselenin bir çözümü olmalıdır. Kur'an-ı Kerim'i düşüncelerimizin, eylemlerimizin, niyetlerimizin ve inançlarımızın ölçütü olarak kabul ediyorsak bir konu bir defa da geçse onun önemli olduğunu kabul etmeliyiz. Buradan hareketle onu idrak etmeye çalışmalıyız. Beri taraftan şu da kendiliğinden ortaya çıkıyor: İnsan idrakine sunulan bu kavramları doğru anlayabilmenin bir kıstas ve kriteri olmalı.

Her neyse Arşa dönecek olursak Kur'an'dan Arşın özelliği ile ilgili bir takım ayet: "Fe in tevellev fe kul hasbiyallâh(hasbiyallâhu), lâ ilâhe illâ hûve, aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm/ Fakat döner, yüz çevirirlerse hemen de ki: Allah yeter bana, yoktur ondan başka tapacak, ona dayandım ve odur büyük arşın sâhibi." (9/et-Tevbe/129)

"Fe teâlallâhul melikul hakku, lâ ilâhe illâ huve, rabbul arşil kerîm/Yücedir her şeye sâhip ve mutasarrıf olan gerçek Allah, yoktur ondan başka tapacak, güzelim arşın da sâhibidir." (23/el-Müminun/116)

"ve hüve'l-ğafuru'l-vedud, zü'l-arşi'l-mecid/ Ve O, Gafur'dur (mağfiret edendir), Vedûd'dur (çok sevendir) , Arşın Sahibi'dir, Mecid'dir (çok yüce ve şereflidir)." (85/el-Buruc/14-5)

Bu üç ayetten Arş'a yönelik üç tane sıfat elde ettik: Azim, Kerim ve Mecid. Ama bu veriler Arş'ın ne olduğu hususunda yine cevap vermiyor.

Kur'an-ı Kerim'de Arş ile ilgili bir çok ayet vardır. Bu ayetlerden hareketle Arş'tan muradın ne olduğunu elde etmeniz gerekiyor. Dolayısıyla Muvahhidlerin Emiri, Ariflerin Şahı İmam Ali'nin (a.s.) "Kur'an'ın ayetlerinden bazıları diğerlerini destekler ve bir birbirlerine şahitlik eder."1 buyruğunu ve Hz. Zehra'nın (as) Kur'an hakkında dile getirdiği "Onun aracılığıyla Allah'ın aydınlık kanıtlarına, ayrıntılı olarak açıklanmış azimet gerektiren hükümlerine…"2 sözlerini Arş ve Kürsî hakkında nasıl tatbik edip uygulayabiliriz.

Burada şu soru gelebilir akla: Peki Kürsî'yi neden Arş ile birlikte ele alıyoruz veya bu makalede inceleyeceğiz?

Bu sorunun cevabı şudur: Hidayet çerağları olan Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ve Ehl-i Beyt-i Mutahhara'nın (a.s) aydınlatıcı ve nur kelamları bu iki kavramı birlikte ele almakta ve bir arada zikretmektedirler. "ve enzelna ileyke'z-zikra li tübeyyine/sana zikri indirdik ki sen açıklayasın" (16/en-Nahl/44) buyuran Rabb-i Rahim'in Mübeyyin Resulü bize bu iki kavramı birlikte ele almamızı ve incelememizi -deyim yerindeyse- söylemektedirler. Arş ve Kürsî'den her birisi diğerini açıklayıcı ve aydınlatıcı niteliktedirler. Yani birisine ilişkin elde edeceğimiz bulgu diğeri için de kullanılmalıdır.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Bu, eşyaya nitelik verme bilgisidir. Arş ve Kürsî'nin birlikte yer aldıkları ifadelerde her biriyle ayrı anlamlar kasd edilmiştir. Çünkü bunlar gaybın en büyük kapılarındandır. İkisi birlikte gayptır. Gaybın kapsamında yanaşıktırlar/birliktedirler. Çünkü kürsü, gaybın dış kapısıdır. Görülmemiş varlıklar oradan doğar ve tüm varlıklar buradan başlar. Arş ise, gaybın iç kapısıdır. Nitelik bilgisi, oluş, miktar, sınır, istek, iradenin niteliği, lafızları, hareketleri, yapıp etmeleri ve etmemeleri bilme, ilk kez var etme ve yeniden yaratma bunda bulunur. Dolayısıyla kürsü ve arş ilim içinde yanaşıktır. Çünkü arşın mülkü, kürsü'nün mülkünden ayrıdır. Yine arş'ın ilmi kürsü'nün ilminden daha gizli, daha gaybîdir."3

İmam'ın bu buyruklarından şu hususları elde edebiliriz:

a- İkisi gaybî varlıklardır

b- Ancak bizim için can alıcı nokta şurası: ‘Gaybın kapsamında yanaşıktırlar/birliktedirler.' İkisi birliktedirler. Biri diğerine açılan iki kapı gibi.

c- İlginç olan bir diğer husus İmam her ikisini de gaybî varlıklar olarak niteledikten sonra gaybın da bir gayba daha sahip olabileceğini ifade edecek tarzda Kürsî'nin Arş'a nispetle zahir olduğunu belirtmektedir. Buradan zahir, batın, batının batını gibi ifadelerin olduğunu söyleyerek İmam'ın (a.s) fikrî ve tathirî ameliyeye davet ettiğini, insanın say ve gayret için çaba göstermesi gerektiğini anlayabiliyoruz. Yani bir şey derece itibariyle kendisinden altındakine nispetle batın olabilirken kendisinden üstündekine nispetle zahir olabilmektedir. Aynı şekilde Kürsî, şehadet alemine nispetle batın iken, Arş'a nispetle zahir olmaktadır.

d- Buradan hareketle şu sonucu çıkartabiliyoruz: zahir ve batın göreceli bir durumdur. İlerde rivayetleri ele alıp incelerken de sunacağımız gibi nisbî ve mutlak gayb kavramlarına değineceğiz. Nisbî gayb ile maksadımız şudur: Aynı şey bir kişiye oranla zahir ve şehadet iken başka birisine nispetle gayb ve batın olabilmektedir. Bu kural oldukça önemlidir. Yeryüzündeki insanlar için hüccet ve kanıtlar olan Resuller, Nebiler ve İmamların ilimlerini anlamakta bir anahtar vazifesi görmektedir. Bu kavram ve konu anlaşılacak olursa ‘gaybı Allah'tan başkası bilemez' türündeki ifadelerin mutlak gayba yönelik olduğu kolaylıkla anlaşılır.

 

Tevhiddeki savrulma ve çıkmaz: Müşebbihe ve muattila 

Arş ve Kürsî'nin anlaşılabilmesi için Kur'an-ı Kerim'de tevhid konusunun doğru bilinmesi gerekmektedir. Kur'an ayetleri tevhid noktasında teşbih ve tenzih olmak üzere ikiye ayrılır. Her birisine tutunmanın sonucu olarak İlk dönem Müslümanları müşebbihe ve muattıla olarak ikiye ayrılmıştır. Bir grup haklı olarak Allah-u Teala'ya sıfat, fiil, eylemleri nispet eden ayetlere bakarak bu olguları Allah-u Teala'ya nispet etmişlerdir. Ancak tenzihi ifade eden ayetleri göz önüne almayınca ortaya mücessime ve müşebbihe dediğimiz grup çıkmıştır.

Bir makalenin sınırlarını aşmayacak tarzda Müüşebbihe ve Mücessime'ye birkaç örnek vererek geçmek istiyoruz.

İbn Huzeyme Hanbelîlerin ve Ehl-i Hadisin kabul ettiği zatlardandır. Bu şahsın 'et-Tevhid' adlı eseri vardır. Şahıs bu eserinde Rab Teala'ya teşbih ve tecsimi gerektiren bir çok sıfatı ve fiili nispet eder. Hemen gelecek itirazları şimdiden göğüsleyelim. Bu hadis ve rivayetleri öyle mecaz diye de geçiştirmez direkt olarak lafzı üzere alacak yorumlarda bulunur.

Şimdi bu eserden bir iki örnek verelim.

"Rabbimiz Kıyamet gününde bize gülerek tecelli eder."4

Bu meyanda şu ifadeleri kullanır: "Evet O'nun gülüşünün mahlukatın gülüşüne benzediği söylemeyiz. Ancak şu var ki Onun güldüğünü de olduğu gibi kabul ederiz."5

"Allah-u Teala üç şey hariç hiçbir şeye kendi eliyle dokunmamıştır: Adem'i kendi elleriyle yarattı, cenneti kendi elleriyle dikti. Tevrat'ı da kendi elleriyle yazdı."6

İbn Huzeyme ilginç bir şekilde ‘Basir/Görür' sıfat ve niteliğini de gözlerinin olduğuna yorumlar ve aynen şu ifadeleri kullanır: "Rabbimiz toprağın altındakini, yerin yedi kat altındakini göklerdekini … gördüğü iki tane gözü vardır."7

Eserden birkaç başlık sunarak bu bölümü tamamlayalım: "Allah'ın eli olması hakkında, Allah'ın sesi olması hakkında, Allah-u Teala'nın parmağının olması hakkında, Allah-u Teala'nın sadrının ve iki bileğinin olması hakkında, Allah-u Teala'nın ayaklarının olması…" Kitab sonuna kadar bu vb başlıkları taşımaktadır.

Biz Kitabı Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye baskısına göre verdik. Bir de Kitab'ın Suudî Arabistan Rıyad basımı var. Böyle bir inancın ve düşüncenin yayılması ve makes bulması insan düşüncesini dumura uğratmaktan başka da bir işlevi görmez.

Bu düşünce ile Hz. Emir'in Rab Teala'ya ilişkin şu niteliklerini karşılaştırmalarını okuyucudan istirham ediyoruz:

"Putlarına benzeterek sana eş koşanlar, vehimleriyle sa­na yaratılmışların elbisesini giydirenler, zanlarıyla seni ci­simler gibi parçalara ayıranlar ve kusurlu akıllarıyla seni de yarattıkların gibi farklı kuvvelerin bileşiği bilenler yalan söylemiştir."

"Şahadet ederim ki seni yarattıklarından birine denk tu­tan, onu sana eş tutmuş olur; sana eş koşan indirdiğin muhkem ayetleri ve ona şahadet eden apaçık delilleri inkâr etmiş olur. Şüphesiz akıllara sığmayan, dolayısıyla da dü­şünce esintileriyle nitelendirilemeyen Allah sensin. Hatırlara gelen düşüncelere sığmazsın, bu yüzden varlığına sınır konamaz, akıllar tasarrufta bulunamaz....O, yarattıklarını takdir etti, takdirini sağlamlaştırdı, dü­zenledi, çok iyi düzenledi, onu takdir ettiği yöne yöneltti, o da belirlenen hududunu aşmadı, kusur edip hedefi şaşırmadı, onun iradesiyle bir işle emrolunduğunda zorluk çıkarmadı. Nasıl zorluk çıkartsın! Oysa her şey onun meşiyetiyle vücuda gelmektedir. Eşyanın bütün türlerini; düşünceye dalmadan, vücu­dunda gizli tabiattan yardım almadan, zamanların hadisele­rinden doğan tecrübeden faydalanmadan ve şaşılacak işle­rini yoktan var ederken ona yardım eden bir ortağı da ol­madan yarattı. Yaratışını emriyle tamamladı, yarattıkları da boyun eğip itaat etti, çağrısına uydu. Boyun eğmek ve çağ­rısına uymakta ağır davranan da, geride kalan da olmadı"8

Sadece şu kadarını söyleyelim Allah-u Teala'nın insana benzetilmesi ve organlarının olduğunun kabul edilmesi Vacib Teala'nın basit olmasıyla yani tevhid-i ehadî ile çelişmektedir.

Bir de bunun karşısında Muattıla diyeceğimiz bir yapı ortaya çıktı. Bu yapıda tam karşıt noktada ifrata varan düşünceler serd ettiler. Bunlar teşbihten ve tecsimden özgürleşelim derken Vacib Teala'yı ve sıfatlarını tanıma noktasında akıllara prangalar vurdular, sorgulayanları ve öğrenmeye çalışanları bidatçilikle, kötü niyet sahibi olmakla suçladılar, soru sormayı haram saydılar. Güç ve kuvvet sahibi olanları onları tehdit etmeye kadar ileri gitti.

Buna birkaç örnek verelim.

Bu tavır ile "İstivâ (Arab dilinde anlamı)meçhul değildir. Keyfiyeti akıl ile bilinmez. Buna iman etmek vacibdir ve bu konuda soru sormak bid'attir"9 ve "Keyfiyet makul değildir. İstiva da meçhul değildir. Ona iman etmek vacip ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehli birisin." Emri üzere adam kovuldu.10

Süfyan b. Uyeyne ise şöyle der: "Allah-u Teala'nın Kitab-ı Kerim'de kendisini nitelediği bütün sıfatların tefsiri okunmasından ibarettir."11

'Muattııla'nın bu tutumuna ilişkin bir iki cümle ile değerlendirmemizi söyleyelim. Her ne kadar 'Allah-u Teala'nın künhünü bilmek mümkün değil' şeklindeki tasavvurları doğru olsa da bu mutlak olarak Marifetullah'ın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Aksine İmam Ali'nin dediği gibi "Dinin evveli O'nu tanımaktır" buyruğundan hareketle biz üçüncü bir metodun olduğuna inanıyoruz.

İkinci olarak bu nazariyeyi benimseyecek olursak Kur'an marifetlerinin bir bölümü güme gidecek ve Kur'an içinde abesi barındıran bir kitaba dönüşecektir.

Biz sadece kısaca nazariyemizi söyleyerek bu bölümü bitirelim: Teşbihsiz isbat. Yani sıfatları kabul edip, teşbihe varmamak ve mahal aralamamak.

 

Değerlendirme

Kur'an'da teşbih ile ilgili ayetler çok olduğu gibi tenzihi ifade eden ayet de vardır.

Maalesef bir grup hidayet kitabı olan Kur'an'dan bu ayetleri de düşüncelerine dayanak etmeye kalkışmışlardır.

Bu ayetlerden bazı örnekler verelim.

"Rabbin geldiği ve melekler dizi dizi durduğu zaman" (89/El-Fecr/22)

"Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır" (5/el-Maide/64)

"Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar. Rabbine bakar." (75/el-Kıyame/22-23)

Bu şekilde yığınlarca ayet vardır. Birileri bu ayetlere tutunarak Müşebbihe ve Mücessime'ye yol aralamışlarsa, bu Kitab-ı Kerim'in elbette ki suçu değildir. Ancak bu yanlışlığı ortaya koymaya kalkıştığınızda merci sorunu kendiliğinden ortaya çıkıyor. İlki Kur'an'ın açık olduğunu söyleyenler, bu muhataplarına yanlışlarını ancak yorumlayarak anlatabileceklerdir ki bu durumda kendi kendileriyle çelişecek ve çatışacaklardır.

Kitab ve sünnet olduğunu söyleyenler ise her iki tarafta Kitab'a ve sünnete dayanıyor

İlahî metnin yoruma mahal bırakmayacak derecede açık olduğunu iddia ediyordunuz, işte muhatabınız yanlış da olsa Kur'an'ın bir takım ayetlerine tutunarak bir sonuca varıyor. Dolayısıyla bu Kitab'ın zihnin düşünce ameliyesinde bulunan yığınlarca konusu için bir cevap anahtarının olması lazım. Resul hayatta iken O idi, Ondan sonra da birisinin bulunması gerekiyor. Bu cevap anahtarı da net olmalı, doğru olmalı ki bu da Masumiyetin bir diğer ifadesidir.

Bu grubun karşı tarafında tenzih akidesi dediğimiz Rab Teala'ya hiçbir sıfatı vermeyen bir grup vardır. Bunlar da bir takım ayetlere tutunmaktadırlar.

"Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir." (37/es-Saffat/180)

"ona hiçbir benzer yoktur. O işitendir görendir" (42/eş-Şura/11)

En çok da bu ikinci ayete dayanarak Kitab-ı Kerim'de geçen neredeyse bütün sıfatları Rab Teala'dan olumsuzlamaktadırlar.

 

Çözümleme

Bu sonuncu ayet oldukça önemli bir ayettir. Hatta Kitab-ı Kerim'in Kitabın anasıdır dediği ayetler kategorisinde değerlendirilebilir. Zira Allah-u Teala, ne zat, ne sıfat ne de fiil itibariyle hiçbir varlığa benzemez. Buraya kadar hiçbir sorun bulunmamaktadır. Zira ayet "Onun bir benzeri yoktur" diyor. Bu bulunmayış zatı da sıfatı da fiili de kapsar. Dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, zat, sıfat veya fiil noktasındaki bir benzerlik oluşturacak olursak bu ayete muhalefet etmiş oluruz. Yukarıda yüz, el, gelme, arş gibi şeyleri Allah-u Teala'ya nispet eden Müşebbihe ve Mücessime direkt olarak bu ayetin muhatabıdırlar. Bu Kuranî ve felsefî bahse o derece de girmek istemiyoruz. Ancak ta ilk dönemlerden itibaren Arş ve Kürsî meselesi ümmetin gündemine girmiş ve cevap bekleyen ve anlaşılmak için kafa yorulan ayetler/kavramlar kategorisinde değerlendirilmiştir. Ancak bu noktada farklı tavırlar geliştirilmiştir. Bu tür meselelere dalmayı abes ve bidat olarak gören anlayış bulunduğu gibi Mutahhar Ehl-i Beyt İmamları bu sorulara aklı ve zihni doyuran yanıtlar vermişlerdir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Rahman Arş'a istiva etti" (20/Taha/1) buyruğu hakkında İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Allah, kendini bu şekilde vasfetmiştir. Allah, arşı istila etmiş ve yarattığı varlıklardan tamamen ayrıdır. Fakat, bu demek değildir ki, Arş O'nu taşımaktadır. Ayrıca Arş O'nu kapsamıyor da. Arşın ondan belirgin olmasını da kast etmiyoruz. Bilakis diyoruz ki: O, arşın taşıyıcısıdır. Arşı tutan O'dur. Bu hususta, Allah'ın şu sözünü söylüyoruz: "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır."12

İlerde Arş'a istivanın ne anlama geldiğini ele alacağız inşallah. Zira rivayetlerde Arş'a istiva etmenin anlamına ilişkin en az dört veya beş tane anlam sunulmaktadır. Zira Ehl-i Beyt İmamlarının sahabelerinin aklına ‘acaba Allah-u Teala Arş tarafından taşınmakta mıdır, yoksa Arş'ı taşımakta mıdır gibi sorular takılmış, bu soruları İmamlara sormuşlar ve İmamlar da bu soruların cevaplarını vermişlerdir.

Bu soru ve cevaplar bize şunu gösteriyor: Şiî muhitte akla takılan sorular İmamlara serbestçe sorulmaktaydı. Yani İmamlar düşünceye pranga vurmadıkları gibi günümüz insanının ‘yığınlarca önemli mesele dururken buna mı takıldın' tutumunu da benimsemedikleri anlaşılıyor. Zira aziz İslam Dini önemli ve hayatî meselelere olduğu gibi ikincil ve üçüncül meselelere de cevap verebilecek bir yapıdadır hatta vermelidir. Bu tavır ile ‘İstivâ (Arab dilinde anlamı) meçhul değildir. Keyfiyeti akıl ile bilinmez. Buna iman etmek vacibdir ve bu konuda soru sormak bid'attir' ve ‘Keyfiyet makul değildir. İstiva da meçhul değildir. Ona iman etmek vacip ve ondan soru sormak da bidattir. Korkarım ki sen dalalet ehli birisin.' Emri üzere adam kovuldu.' bu ikinci tavır arasındaki farka bir bakınız. Birisinde Kuranî bir ayet ile ilgili soruya İmamlar cevap vermiş ve ikinci mantıkta ise bu konuya dalınmaması istenmiştir. Tabi ki günümüzde bu ikinci tavır bir çok kimse tarafından oldukça mantıkî gibi görülmektedir. Kanaatimizce problemli bir bakış açısıdır.

İmam yukarıda verdiği cevapta hem Kur'an'ın Arş için kabul ettiği şeyi ispat etmekte hem de kemale aykırı gelen mekan nispetini de olumsuzlamaktadır. Yani Allah'ın bir mekana bir yere, başka bir şeye muhtaç olmasını verdiği bilgiyle çürütmekte ve akla gelen vehmi gidermektedir.

Yukarıda geçen Şura Suresinin ilk ayeti teşbih ve tecsimi olumsuzlarken aynı ayet içinde Allah-u Teala'nın iki niteliğini belirtmektedir. Ama görmesi ve işitmesi bizim işitmemiz ve görmemiz gibi değildir. Dolayısıyla Allah-u Teala'ya nispet edilecek herhangi bir sıfat ve bir eylemde şu iki hususu göz ardı etmememiz gerekiyor: Kemalle nitelendirebilmek ve eksikliklerden ve nakısalıklardan nefy etmek. Yani Kur'an Allah'ı bir sıfat ve bir eylemle nitelendiriyorsa Onu nitelendirebilmeliyiz. Buradan sıfatları dahi Allah-u Teala'dan soyup alan tenzih akidesi de yanlış, görme, mekan, yer gibi bütünüyle teşbih ve tecsimi Allah'a nispet eden akide de yanlış.

Ehl-i Beyt İmamlarının Allah-u Teala'nın isimleri, sıfatları, fiilleri, duyu organlarının dışında olan ayetlerini konu edinen müteşabih ayetleri tefsirde metodunu şöyle ifade edebiliriz: İmamlar bu ayetleri muhkem ayetler ışığında anlamlandırır ve açıklar, Rab Teala'nın muhkem kemallerini olumsuzlayan düşünceleri de olumsuzlar, ayette geçenleri ispat edip kabul eder. Zira ayette ifade edilen hususlar kesinlikle noksanlık şaibesinden uzaktır.

Bu açıklamalarımız önemsenmelidir.

Zira Kur'an'dan yola çıkarak Allah-u Teala'yı tanımak noktasında ortada iki tavır var ve kanaatimizce bu iki tavır da sıkıntılıdır.

İlki; Ayetin ispat ettiği ve ortaya koyduğu şeyi kabul etme. Halbuki bu katışıksız kabul beraberinde eksiklik ve noksanlığı getirmektedir. Yani "Allah Arş'a istiva etti" ifadesini olduğu gibi kabul etme. Olduğu gibi kabul edildiği zaman Allah-u Teala bir mekana muhtaç olmuş olur.

İkincisi; Ayetin ispat ettiğini kabul etmeyip sadece nefy metoduna uymak. ‘Allah alimdir' dediğimizde bu cümle iki anlamı içinde barındırmaktadır. İlki ‘Allah bilir' ikincisi ‘Allah cahil değildir'. Bu yaklaşımın sahipleri şunu derler: Biz Allah biliyor diyemeyiz, ancak ‘Allah cahil değildir' deriz. ‘Allah kadirdir' Bu yaklaşımın sahipleri bu sözden yola çıkarak ancak şunu söyleyebilirler: 'Biz Allah'ın aciz olmadığını söyleyebiliriz'.

Mektebimizin yolu sıfat ve fiillerde tevhid noktasında şu metodu uygular: Nakısalığı ortadan kaldırmak ile birlikte ispat etmek.

"O'nun Kürsisi kapsamıştır" ifadesi iki yönlüdür:

İspat boyutuyla ele almak. Yani Allah-u Teala'nın kürsîsinin olduğunu kabul etmek.

Nakısalık yönü; O'nun Kürsisinin olması, Ona bir yer ve mekan belirlemeye neden olur. O'nun bir Kürsisi var. Artık tahtadan mı, demirden mi, yakut veya altından mı vd. Ne kadar albenili cezb edici olursa olsun Ona bir Kürsî nispeti, mekan ve yer nispeti anlamı taşır. Bu da beraberinde tevhidle çatışan eksikliği getirir. Bu Kürsi'nin bütün gökleri ve yeri kuşatıyor olması veya içeriyor olması fark etmiyor. Sonuçta muazzam bir büyüklükte de olsa O'na bir Kürsi nispet ediyoruz.

İşte bu noktada hem Kur'an'ın Rab Teala'ya nispet ettiği bir şeyi nispet etmemiz gerekiyor. Yani Allah-u Teala'ya ait Arş ve Kürsi'nin olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak bu kabulle birlikte bu nispetlerde akla gelecek eksiklik ve nakısalığı vehm ettirecek yorumları da nefy etmeliyiz.

Bu tür ayetleri anlamada gözetmemiz gereken ölçütlerden birisidir bu. İlerleyen makalelerde Arş ve Kürsî'ye bu ölçütü uygulayacağız

Ancak bu ölçütün yanında bu tür ayetler için ikinci bir ölçütümüz var. O'nu da açıklamaya çalışacak sonrasında ayetin bu bölümünün yorumunu sunacağız.

 

Kavram ve uyarlama metodu

Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de tevhid sahasında bir çok mefhum/kavramı kullanmaktadır. Kur'an-ı Kerim hayat, ilim, semi, kudret, basar, rıza, gazap, lanet, irade, kelam, halk/yaratma, emr, sevmek vd. Allah-u Teala bütün bunları Zat-ı Mukaddesi için kullanır. Razı ve hoşnut olduğunu, işittiğini, gazaba geldiğini, irade ettiğini, her şeye kadir olduğunu, vahy ettiğini vd. belirtir. Kur'an-ı Kerim bunun yanında bir takım lafızlar da kullanır. Levh, Kitab (Ümmü'l-Kitab), Arş, Kürsi, kalem, mizan, melek, meleklerin kanatları, şeytan, şeytanın fısıldaması, önden gelmesi. Bütün bunlar nasıl anlaşılacak, hangi ölçütlere göre anlamalıyız. Tamamen bir problem, doğru ölçüt ve kriter uygulanmazsa tevhidden uzaklaşmak veya zihni yanlışlara sapmamak elde değil. Kim ne derse desin bunlar dahi Kur'an'ın bir kılavuz hususunda anlaşılması için yeterli bir ölçüttür. Siz doğru anlamış olabilirsiniz ve bu ayetlerle ilgili doğru sonuca da ulaşmış olabilirsiniz, ama ortada yanlış anlayan yığınlarca insan varsa, bu O Kitab'ın açıklanmaya ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kur'an-ı Kerim açıktır diyenler dahi Kur'an meclislerini düzenlemekte, ilmine, bilgisine, ufkunun genişliğine güvendikleri birilerinin açıklamalarını beklemektedirler. Değilse sadece birisi anlamını okusun ve diğerleri de dinlesin, kendinden hiçbir yorum katmasın ve açıklama getirmesin. Dolayısıyla pratik ile teori arasında tam 180 derece fark var. Teoride Kur'an açık ama pratikte dinlemek istedikleri birisinin yorumlarını dinlerler.

Her neyse bu ayetlerin anlamı çözüm beklemektedir. Örneğin "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye "Ol" demektir, hemen olur." (36/Yasin/82) ayetinde geçen kavl/söz kelimesini neye yorumlayacağız. Telaffuz edilen söze mi yorumlayacağız. ‘Ol, demek' ifadesi nasıl yorumlanmalı. Allah-u Teala ‘Ol' kelimelerini mi kullandı. Eğer bu kelimeyi kullandıysa direkt olarak diğer varlıklarla ortaklık söz konusu olacak ve tevhidden şirke düşeceğiz. Bu ayeti nasıl uyarlayacağız ki tevhide aykırı düşmesin.

Levh-i Mahfuz ifadesi nasıl uyarlayacağız, ne kadar yaldızlı ve akla hayale gelmeyecek bir yapıda da olsa maddî bir yapı olarak mı algılayacağız.

‘Kaleme ve yazdıklarına'

Arş ve Kürsi, bunları gündelik hayatta kullanılan arş ve kürsinin çok çok ileri düzeyi ve gelişmiş hallerini yani maddi yönlerini mi ele alıp anlayacağız.

"E lem ye'lem bi ennallahe yera/O Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?" (96/Alak/14) Örneğin bu ayeti göz dediğimiz görme aletiyle ya anlayacağız ki ayetin zahiri bunu gerektiriyor yahut da Allah-u Teala'nın alet olmadan gördüğünü söyleyeceğiz ki bu durumda da karineye ihtiyacımız var.

Bu ayetleri anlama noktasında iki olasılık var.

a- Ayetleri zahirî üzere anlamak.

b- Ayetleri mecaza yorumlamak. Ayetleri mecaza yorumlamak için elimizde mecaz anlamın kasd edildiğine dair çok kuvvetli bir karine olması gerekiyor.

Dahası bu karineyi Kur'an'dan elde etmeliyiz. Her halükarda oldukça dikkatli olmalıyız.

İşte tam da bu noktada bir üçüncü metod ortaya çıkmaktadır. Bu üçüncü metoda göre bu ayetlerde ne zahirine uygun anlaşılmalı ne de mecaza gidilmeli. Daha doğrusu bu ayetler zahir ve mecaz anlamın başka bir metodla anlaşılmalı.

Bu metoda mefhum/kavram ve misdak/uyarlama metodu diyebiliriz. Bu metoda göre kavram aynı olsa uyarlama hem yatay hem de dikeysel olarak farklılık gösterir.

Bu metodu Feyz-i Kaşanî ortaya koyar ve şöyle der: "Manalardan (mefhumlar) her birisinin bir hakikati ile bir ruhu ve bunun yanı sıra bir sureti ile bir kalıbı vardır. Bazen bir hakikatin çeşitli kalıpları ve suretleri olabilir. Lafızlar/sözcükler bu hakikatler ve ruhlar için konulmuştur….Örneğin kalem levhalara suret nakş edebilme aletidir. Demirden veya tahtadan veya başka bir madeden yapılıyor olması önemli değildir. Hatta cisim olması ve duyu organlarıyla ve akılla kavranıyor olması da önemli değildir…. Örneğin ağırlıkların ve maddelerin kendileriyle ölçüldüğü iki kubbesi ve dili olan mizan kelimesi. Vakitlerin ölçülmesinin mizanı saat, yıldızların vb şeylerin yükseklik aletlerinin ölçülmesinin mizanı usturlap, daireler için mizan pergel, yapıların ölçümü için şakul, çizgilerin dik çizilmesinin mizanı cetvel, şiir için aruz, felsefe/düşünceler için mantık, Kıyamet gününde amel ve bilgilerin ölçülmesi için Akl-ı Kamil."13

Görüldüğü gibi Merhum Feyz-i Kaşanî, mizan kelimesinden hareketle çeşitli kullanım sahalarındaki uyarlamalarını sunuyor. En sonunda işi Kıyamet günündeki mizana getiriyor ve bu mizanda düşünce, bilgi ve eylemlerin ölçüldüğünü yani doğrusunun olduğunu belirtiyor.

"Velveznü yevmeizin el hakku/ o gün vezin el-haktır" (8/el-Araf/8)

Hangi düşünce hangi amel hangi bilgi varsa dünyada muhakkak ondan bir tane doğru vardır. Düşünceler, eylemler, bilgiler, niyetler bu doğruya göre değer kazanır. Örneğin şu makaleyi kaleme aldığım 2017 yılının 21inde kılınan sabah namaz için her yönüyle ve bütün boyutlarıyla eksiksiz kamil bir namaz eda edilmiştir. Bütün namazlar bu namaza yakın ve uzaklığına göre değer kazanır, yani bununla ölçülür. Ya da şu satırları kaleme alırken Arş ve Kürsi ve tevhid ile ilgili bu konular hakkında doğru bilgi şu anda birisinde vardır bu bilgiler ve düşünceler bu mizana göre değer kazanacaktır. Her zaman ve dilimde doğrunun akla gelen, eyleme dökülen ve takdim edilen bütün şeyler için doğrusu vardır. İşte günlük hayattaki mizanın uyarlandığı alanlardan birisi de budur.

El-Hak olan Allah-u Teala'nın yeryüzünü 'Hak'sız bırakması düşünülebilir mi? Tarih boyunca nebi ve resulleri ve onlarla birlikte Kitabı gönderen ve onları hakkın somut adresi olarak ba's eden Rab Teala'nın 632'den sonrası için nasıl somut 'hakkı' göndermesi düşünülemez. Ben ve bütün insanlığın en temel ihtiyaçlarından birisi olan 'hakkı' Rab Teala'nın belirtmemesi O'nun kerem, lütuf, cevad, rahmeti, re'fet, sevgi sıfatlarıyla nasıl bağdaşır.

Bu sevginin ve hakkın tezahür ve tecellisidir Ali (a.s), lütuf ve rahmetin mazharıdır Hüseyin (a.s), adalet ve hak arayışının adresidir Mehdi (a.s).

Kalem, levh, arş ve kürsi vd bütün bunlar gündelik hayatta gördüğümüz maddî ölçütlere göre mi anlaşılmalı? Bu durumda elbette başka bir şekilde yorumlayacak olursak doğal sonuç olarak mecaz dediğimiz olgu ortaya çıkacaktır. Karşıdaki de bize ayetin bu anlama geldiğine dair karineniz nedir diye soracaktır.

İster hakikî anlama ister mecaz anlama yorumlayalım aslında önümüzde şu tehlike var: biz bu dünya hayatını hakikatin ölçütü olarak almış oluruz ve bütün alemleri bu aleme göre değerlendirmiş oluruz ki bu büyük bir yanılgı ve yanılsamadır.

Ancak ta en baştan ölçütü şöyle kuracak olursak bir sıkıntıyla karşılaşmayız: Kur'an-ı Kerim hangi kavramı kullanıyorsa hepsinden kendi bulunduğu ortama göre bir anlam kasd etmektedir. Eğer mizanı Şuayb (a.s) kavminin örneğinde olduğu alışverişteki tartı aleti olarak kullanıyorsa biz bunu bu alemde böyle anlarız. Ancak Ahiret günü için kullandığından Ahiret ortamına göre mizan farklılık kazanacaktır. Orasını bu dünyanın ölçütleriyle anlamak büyük bir yanılgıdır. Alemin bütünü de bu dünyadan ibaret olmadığına göre Levh, Arş, Kalem, cennet, ırmak, bal, bütün bunlar kendi bulundukları aleme göre şekil kazanır.

 

Başa dönelim 

Önceki makalede Kürsinin Kur'an-ı Kerim'de iki yerde kullanıldığını belirtmiştik. Bu açıklamalar ışığında tekrar konuya dönelim. Sa'd Suresinde Hz. Süleyman'a (a.s) ait bir şey için kullanılıyorsa ben bunu maddî olgular içinde anlarım ve üzerine oturulan şey anlamı veririm. Ama Ayetü'l-Kürsî'de tevhid için kullanılıyorsa artık tevhide halel gelmeyecek ve nakısalığa mahal vermeyecek ve kemali gerektirecek bir şekilde anlamamız gerekiyor.

Sebe Melikesi için "kane leha Arşun Azim/ O'nun büyük bir arşı vardı" ifadesi bu alemdeki maddî bir varlık için kullanıldığından Sebe Melikesinin krallık simgesi olarak anlarız. Ama Kur'an Rab Teala için Arş sahibi diyorsa artık burada tevhid sahasına ilişkin bir şekilde anlarız.

Yukarıda Yasin Suresinin 82. Ayetinde geçen kavl/söz ve görme kelimelerini de maddî olgular ışığında değil tevhid alemine uygun bir şekilde anlamamız gerekiyor. Oradaki söz kelimesinin bizim dünya hayatımızdaki lafız uyarlaması olarak anlamak yanılgıdır.

Emirü'l-Müminin Ali (a.s) Yasin Suresinin bu ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "Olmasını is­tediği şeye "ol" der, o da oluverir; kulağa gelen sesle değil, işitilen bir nidayla da değil. Münezzeh olan Allah'ın kelamı yarattığı ve tecessüm ettirdiği fiilidir. O'ndan önce bir şev yoktu; eğer önce olmuş olsaydı şüphesiz o da ikinci ilah olurdu."14

Buraya kadar yapılan açıklamalarla iki tane prensip belirledik.

İlki; tevhid ile ilgili ayetlerdeki ölçüt. Ayet-i kerime bir fiili ve bir sıfatı Allah-u Teala'ya nispet ediyorsa bunu korkmadan ve çekinmeden biz de Allah-u Teala'ya nispet etmeliyiz. Ancak nakısalığa halel getirmemeli ve kemale uygun bir şekilde yorumlamalıyız.

İkincisi; metnin anlaşılması ile ilgili kaide. Metin veya sözcük hangi alan için kullanılıyorsa o alana uygun anlamalıyız. Bu alemi ölçüt alarak diğer bütün alemleri bu dünya hayatındaki varlıklara ve maddî olgulara göre anlamamalıyız.

 

Bütün bu açıklamalardan sonra asıl konumuza dönelim. Kürsî ve Arştan murad nedir?

Allah-u Teala'nın ilmi zatî ilim ve fiilî ilim olmak üzere ikiye ayrılır.

Zatî ilim: O'nun mukaddes zatının aynısı olan ilimdir. Zat'a zaid olan ve Zatının aynısı olan ilimdir.

Fiilî ilim: Fiil makamıyla bağlantılı olan ilimdir. Kur'an-ı Kerim bu tür ilme sıkça yer verir. Bilelim diye ifadeleri hep Allah-u Teala'nın fiil makamındaki fiile yönelik ilmidir.

"Onları bir uykuya daldırdık, yıllarca hiçbir şey duymadılar. Sonra da iki taraftan hangisi, onların ne kadar yatıp kaldıklarını hesâb edip ayırt edecek, bilelim diye tekrar onları uyandırdık." (18/el-Kehf/11-12)

"Fakat şimdi Allah size savaştaki hükmü hafifletti ve bildi ki sizde muhakkak bir zaaf var." (8/el-Enfal/66)

"Ve andolsun ki sizden savaşanları ve sabredenleri bildirmek ve gizlediklerinizi haber vermek için sizi sınamaktadır." (47/Muhammed/31)

İşte Allah-u Teala'nın Kürsîsinin ilminin bir mertebesi anlamına geldiğini belirtmiştik. Kürsî, İlmi zatî ile mi bağlantılıdır yoksa İlmi fiilî ile mi alakalıdır?

Bir sonraki makalede Kürsî ve Arşı incelemeye devam edeceğiz.

 

-------------------------------------------------------------------------------------------

1 Nehcü'l-Belağa, s.251, 133. Hutbe

2 https://library.tebyan.net/a/Viewer/Read/102579/24

3 Şeyh Saduk (h. 381), Ebu Cafer Muhammed b. Ali, et-Tevhid, s.321, Kum- 1398

4 İbn Huzeyme (h.311), Muhammed İbn İshak, et-Tevhid ve İsbatü Sıfati'r-Rab, s.236, Darü'l-Kütübi'l-ilmiyye, Beyrut-1403

5 Age, s.231

6 Age, s.209

7 Age, s. 50-1

8 Nehcü'l-Belağa, s. 152, 91. Hutbe

9 Beyhakî, el-Esma ve's-Sıfat, s. 408, Mısır- 1358

10 Malik b. Enes el-Asbahî,, el-Müdevvenetü'l-Kübra, c.6, s.456, Matbaatü's-Seadet, Mısır, 1. Baskı

11 El-İlahiyat, c.1, s. 87

12 Şeyh Saduk, Tevhid, s.248

13 Kaşanî, Mevla Muhsin Feyz (1091), Tefsirü's-Safî, c.1, s.31-2, Talik: Şeyh Hüseyin Alemî, Kum- 1416

14 Nehcü'l-Belağa, s. 368, 186. hutbe

 

Öne Çıkan Haberler