27541-unnamed 1.jpg

Arş, Kürsi ve Emr - 2

Kürsî, yedi kat göğü kuşatan imkanî bir varlıktır. Ancak Arş böyle değildir. Arş, yedi kat semavatın üstünde bulunan bir makamdır. .. ‘emr' olgusunun henüz renge boyanmadığı Arş ise Kürsî'yi kuşatmaktadır. .. Arş Kürsî'ye nazaran çok çok daha büyüktür. Hatta Arş kuşatılamayacak kadar büyüktür. .. Arş, Rab Teala dışında kimsenin bilemediği makamdır.

12 Mart 2017 Pazar
Ayet'el-Kürsi - 19
 
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)
 
 
 
 
Arş, Kürsi ve Emir - 2

Önceki Makalede Arşın genel tedbirlerin ve tekvini olay ve olguların kaynağı olan bir varlıksal mertebe olduğunu belirtmiştik. Daha açık bir ifadeyle bu varlıksal mertebe tekvinî emir gereği bütün genel tedbirlerin kaynağıdır. Verdiğimiz örneklere binaen çokluğun kaynağını burası teşkil ediyor. Arş itibarî değil tekvini emrin kaynağıdır.

İlginç olan nokta şurasıdır ki Kur'an-ı Kerim Arş'tan bahs ederken "Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır." (39/ez-Zümer/75) buyurmaktadır. Meleklerin Arşın çevresini kuşatmasının gerekçesi bellidir: Melekler birer vasıtadır. Çokluğun kaynağı olan bu emrin/tekessür çokluk alemine ulaşıp maslahat ve hikmete binaen çoğalması bu melekler vasıtasıyla olacaktır.

"Onlar Allah'ın sözünün önüne geçmezler, hep O'nun emriyle hareket ederler." (21/el-Enbiya/27) Onun emrinin merkezi Arştır.

Ama burada göz ardı edilmemesi gereken husus şudur ki, bu vasıtaların bütünü aynı mertebede ve derecede değildirler. Kur'an-ı Kerim'de buna delalet eden emareler bulunmaktadır.

"ve ma minna illa lehu makamun malum"

Bir diğer örnek ise ölüm ile ilgili ayetlerden de bunu elde edebiliyoruz.

Allah-u Teala bir yerde "kul yeteveffakum melekü'l-mevt" derken bir başka ayette ise "teveffethu rüsülüna" buyurmaktadır. Bu elçiler, ölüm meleğinin bağlıları ve yardımcılarıdır dersek pek de yanlış söylemiş olmayız.

Bir üçüncü örnek ise Tekvir Suresinde geçmektedir.

"Kuşkusuz o Kur'an, değerli bir elçinin sözüdür. O elçi güçlüdür, Arş'ın sahibinin yanında çok itibarlıdır. Orada ona itaat edilir, güvenilir." (81/et-Tekvir/19-21)

Bu ayette açıkça vahy meleğinin güçlü ve itaat edilir olduğunu söylüyor. İtaat edilir olmak belirli bir makamda bulunmuş olmayı ve o makamın altında bulunan kendi cinsinden kimselerin olmasını gerektirmektedir.

Değerli bir elçi, güçlü, Arş'ın sahibinin yanında makam sahibi olan Cebrail ile Hz. Hatem'in makamını rivayetlerden sunmak isterdim. Ancak hadislere karşı takınılan olumsuz tavır, Risalet Sahibi'nin sözlerine yönelik bir tekzib gelmesin diye rivayetlere geçmek istemiyoruz. Şu ana kadar Kitab-ı Kerim ve hadis uyumu üzerinden çalışmamızı sürdürdük ve bu şekilde de devam edeceğiz. Kitab-ı Kerim'den ayetleri sunduktan sonra hadislerin de sahih olanlarını ve bunların ayetlerle uyum içinde olanlarını sunmaya çalıştık. Çalışmamızı bundan sonra da böyle devam ettirmeye çalışacağız. Eksende Kur'an ve destekleyici olarak hadis/sünnet.

Arş ve Kürsinin hakikatini açıklamaya devam ediyoruz.

Arş, maddî olsun manevî olsun göklerin üstündedir. Dolayısıyla Arş ile gökler ve yerin ayrı ayrı özellikleri bulunmaktadır. Arşla ilgili olarak emrin tedbiri kavramı kullanılmaktadır. Yani göklere ve yere ait ilahî emirlerin kaynak olarak çıktığı makamın adıdır Arş.

Rivayetler de bu çıkarsamamızı desteklemektedir.

İmam Cafer Sadık'a (a.s) “Kâbe'ye niçin Kâbe adı verildi?” diye soruldu.

İmam: Dört köşeli olduğu için.

“Niye dört köşeli oldu?” diye sordular.

İmam: “Çünkü dört köşesi olan Beytü'l-Mamur'un hizasındadır”

“Beytü'l-Mamur niçin dört kaşeli oldu?” diye sordular.

İmam (as): “Çünkü dört köşeli olan arşın hizasındadır.”

“Arş niçin dört köşeli oldu?” diye sordular.

İmam (as): “Çünkü İslâm'ın temelini oluşturan cümleler dörttür ve şunlardır: Subhanallah, elhamdülillah, lâ ilâhe illallah, Allah-u ekber.”1

Allame Tabatabaî'nin bu hadis ile ilgili yorumu zarif nükteleri içerdiğinden dolayı buraya almayı uygun görüyoruz. O şöyle der: "Bu dört cümlenin birincisi tenzih ve takdisi, ikincisi benzetme ve övgüyü, üçüncüsü tenzih ile benzetmeyi birleştiren tevhidi, dördüncüsü ise İslâm'a mahsus en büyük tevhidi içerir. İslâm'a mahsus en büyük tevhit şudur: Yüce Allah, hiçbir sıfatla nitelendirilemeyecek kadar büyüktür. Çünkü her sıfat kayıtlandırma ve sınırlandırmadır."2

Nasıl ki Kabe, farklı boyutlarıyla tevhidi içermektedir. Biz ise Arş'ın makamının Kabe'nin makamından daha üstün olduğunu söylüyoruz. Zira Arş makam itibariyle Vahdaniyet makamıdır. Bir diğer ifade ile "La İlahe İlla Huve/Ondan başka ilah yoktur" makamıdır.

Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de kendi kendisini hep Arş'a istiva etmekle nitelendirmekte ve bu nitelendirmelerin ardından tekil bir kullanım ile "yüdebbirü'l-emr/o emri tedbir eder" buyurmaktadır. Halbuki O bütün bir varlığı tedbir etmektedir. Her şey Ondan başladığı ve Ona varacağı için O'nun makamı tevhid hatta vahdaniyet makamı olduğundan Arş'ın makamı daha üstün bir makamdır.

 

Birkaç değini 

Başa dönecek olursak Ayetü'l-Kürsî'nin fazileti hakkında bazı rivayetlerin olduğunu belirtmiş ve bu rivayetleri ta ilk makalemizde sunmuştuk. Biz bu rivayetlerin Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt'in dilinden gelişi güzel dökülmediklerini ve bir takım gerçeklikleri ifade ettiklerine inanıyoruz. Bu rivayetler bize Ayetü'l-Kürsî'yi oluşturan kelimeler, terkipler üzerinde düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Ayetin ifadelerinin en genel anlamda uluhiyet ve rububiyeti gösterdiği kanaatindeyiz.

a- İlk makalelerde hatırlanacak olursa sunduğumuz rivayetlere göre Ayetü'l-Kürsî, Allah Resulüne indirilen en büyük ayettir. Bunun gerekçesini şöyle anlayabiliyoruz. Bu ayet 'tevhid-i mutlak' ve 'kayyumiyet-i mutlak'a işaret etmektedir.

Ayet-i kerime hayy ve kayyum gibi Rab Teala'nın Zatî ve Fiilî isimlerinin en temel isimlerini içermektedir.

b- Bazı ayet ve surelerin içerdiği yüce anlamlardan dolayı hadis ve rivayetlerde bu meziyetine binaen Hz. Resulullah (s.a.a.) tarafından özel ifadeler kullanılmaktadır. Bunlardan bir tanesi de "Arş'ın altından inmiş olma' ifadesi bunlardan birisidir. İşte Ayetü'l-Kürsî bu ayetlerden birisidir.3

Bu rivayetlerden birisinde İmam Ali (a.s.) şöyle buyurmaktadır: Ayetü'l-Kürsî Peygamberinize Arş'ın altından verildi. Bundan öncesinde bu ayet hiçbir peygambere verilmemişti.4

İbn Abbas şöyle rivayet etmektedir: Allah Resulü Ayetü'l-Kürsî'yi okutturduktan sonra gülümseyerek şöyle buyurdu: Bu ayet Rahman'ın hazinesinden Arş'ın altındandır.5

Bu rivayete Peygamber mi yarıştırıyoruz türünden itiraz seslerinin yükseldiğini duyar gibiyim. Ancak kanaatimizce Şeriat farklılığı gibi düşünce seviyesinin de toplumdan topluma nebiden nebiye resulden resule farklılık taşımaktadır. Düşünce akıl ile ilgili bir boyuttur. Basit ve yüzeysel meselelerde insanların farklılıkları pek de ortaya çıkmayabilir. Ancak marifetullah dediğimiz sınırsız ve sonsuz Vacibü'l-Vucudu tanıyabilme noktasında insanlar düşünce ve sevgileri açısından farklılık gösterirler. Konusu bütünüyle tevhid, vahdaniyet, uluhiyet, rububiyetin aşkınlıkları ve derinlikleri olan bir ayetin Onu en iyi tanıyabilecek Zat'a verilmesi kadar normal bir durum olamaz. Bu ilahî ve lahutî marifetin Varisleri olmalıdır, bunu yüklenebilecek ve taşıyabilecek. Bizim Ayetü'l-Kürsî'den anladıklarımız –elbette ki bir şeyler anlıyoruz- deryada bir katre mesabesindedir. Ayetü'l-Kürsî'nin içerdiği marifetlerin ve bu marifetlerin hakikatlerinin bir bölümünü diğer nebiler ve resuller de marifetullahları ölçüsünce anlamışlardır. Ama bütün içerik ve boyutuyla anlayabilecek bir zat var ki bu ayet de Ona indirilmiştir. Bu ayet hala da günümüzde varlığını ve düşünsel boyutunu devam ettirdiğine göre bu ayetin mana ve mefhumunu kavrayacak birileri olmalıdır. Yoksa ortaya şöyle bir çıkmazla karşı karşıya kalırız: Bu ayeti bütün boyutlarıyla ümmetin bilginleri içinde anlayabilecek kapasitede bilginler vardır. Bu ayet daha öncesinde hiçbir peygambere verilmediğine göre düşünce ve Rab Teala'yı tanıma noktasında ümmetin bireylerinden bazıları -haşa- böyle bir düşünce kapasitesine sahip olmayan diğer bütün peygamberlerden üstündürler. Yani üç cümleden oluşan bir denklem kuruyoruz.

a- Bir ayet kime verilmişse O söz konusu ayeti bütün boyutlarıyla anlayabilecek donanımdadır.

b- Bu ayet Kıyamet gününe kadar varlığını devam ettiriyorsa ayetin bütün boyutlarını kapsayacak birileri olmalıdır.

c- Bir ayet öncesinde hiçbir peygambere verilmemişse bu gelişi güzel bir verilmeme durumu değil, o peygamberlerin söz konusu ayetin bütün boyutlarıyla kavranabilecek bir boyutta olmadıklarının kanıtıdır.

Hakeza aynı derinlikler İhlas, Fatiha, Hadid Suresinin ilk beş ayeti gibi marifetullahı içeren diğer ayetler için de söz konusudur.

Üçüncü husus, Kürsî, yedi kat göğü kuşatan imkanî bir varlıktır. Ancak Arş böyle değildir. Arş, yedi kat semavatın üstünde bulunan bir makamdır. Bunu biraz somutlaştırmaya çalışırsak top örneğini verebiliriz. Kürsî, kürenin dış yüzeyidir, aynı şekilde yedi kat gök ve yer ile Kürsî arasındaki ilişki buna benzeyebilir. Kürsî, her ne kadar manevî bir makam olsa da yekliğin kesrete dönüşmeye başladığı, gök ve yer ile diğer manevî makamlarla iç içe olan bir makamdır. Hatta biraz daha zorlayacak olursak Kürsî'nin dahi iç itibariyle diğer varlıklar tarafından kuşatıldığını söyleyebiliriz. Ancak Kürsî'nin manevî bir makam olduğunu düşünceden çıkarmadan bu örneği vermeye çalıştık. Yoksa somut bir maddenin somut diğer maddeleri kuşatması gibi bir durum söz konusu değildir. Ancak aynı şekilde ‘emr' olgusunun henüz renge boyanmadığı Arş ise Kürsî'yi kuşatmaktadır.

Bu bakış açımızı destekleyen rivayetler de bulunmaktadır.

 

Rivayetler

İmam Sadık (a.s) şöyle der: Ebuzer dedi ki: Ya Resulallah, sana indirilen ayetlerin en üstünü hangisidir?

Hz. Resulullah: Ayetü'l-Kürsî. Yedi kat gök ve yedi kat yer kürsünün yanında uçsuz bucaksız bir çöle atılmış bir halka gibi kalır.

Sonra şöyle dedi: Arşın kürsüden üstünlüğü, çölün halkadan üstün oluşu gibidir.6

Bir diğer rivayet şöyledir: İmam Cafer Sadık'a (a.s) "O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır." ifadesi ile ilgili olarak şu soruyu yönelttim: "Acaba, göklerle yer mi kürsüyü kaplamıştır? Yoksa, kürsü mü onları kaplamıştır?" Buyurdu ki: "Her şey kürsü'nün içindedir.”7

Bir diğer rivayette ise İmam, Arş ile Kürsî'nin karşılaştırmaya olanak sağlayacak şu ifadeleri kullanır.

Yüce Allah her şeyi Kürsü'nün içinde yarattı. Arşı hariç. Çünkü Arş, Kürsü'nün içine sığmayacak kadar büyüktür.8

Bu rivayetten aslında Arş'ın Kuran-ı Kerim'de niçin azim sıfatıyla nitelendirildiğini de anlayabiliyoruz. Zira Arş, kuşatılamayacak kadar büyüktür. Gökleri ve yeri ve her şeyi kuşatan Kürsî, Arş'ı kuşatamıyor.

İmam Sadık (as) bir başka rivayette şöyle buyuruyor: Yine Arş'ın ilmi Kürsü'nün ilminden daha gizli, daha gaybîdir. Bu yüzden yüce Allah "Büyük arşın Rabbi" demiştir. Yani, bunlar bu hususta birbirlerine yakın ve yanaşık olmalarıyla birlikte Arş'ın sıfatı, Kürsü'nün sıfatından daha büyüktür.9

 

Arş ile Kürsi arasındaki münasebet 

Bu rivayetlerden ikisi arasındaki büyüklüğü görebiliyoruz. Arş Kürsî'ye nazaran çok çok daha büyüktür. Hatta Arş kuşatılamayacak kadar büyüktür. Peki iki makam arasında bir münasebet bulunmamakta mıdır? Yani ikisi birbirinden bağımsız birer varlık mıdır?

Arş da Kürsî de Allah-u Teala'nin fiilî ilmi makamlarından iki makamdır. Önceki makalelerde zatî ilim ile fiilî ilim arasındaki farkı/farkları ve bu kavramların mana ve mefhumlarını açıklamıştık. Fiilî ilmi makam, İlm-i ilahînin olaylardaki tecellisidir. Bir diğer ifadeyle İlm-i ilahînin cüzî olaylardaki yansımasıdır. Ancak bu ilim de aynı şekilde bilfiile dönüştükten sonra hangi olayda ortaya çıkıyorsa o olayın cüzîlik kapasitesine göre tecelli etmektedir. Olay oldukça talî ve cüzî ise ilmi fiilinin oradaki tecellisi de o şekilde olmaktadır. Yani mertebelere göre derece farkı ortaya çıkmaktadır. Nesneler için de aynı durum söz konusudur.

Fiilî ilim de çatışma ve ayrılık olabilmektedir. Şu var ki bu çatışma düşüncelerin zıt şeylerin çatışması değil bir ahenk ve bir uyum içindeki çatışmadır. Örneğin birisi için ölüm söz konusu iken başka bir varlık için doğma dünyaya gelme söz konusu olabilmektedir. Örneğin masa ile tabak birbirinden ayrı oldukları gibi su ile ateş de birbiriyle çatışan olgulardır. Hayat ve ölüm de birbiriyle çatışan fiillerdir. Hidayet ve dalalet birbiriyle çatışan olaylardır. Hatta alemin bütünü bu türden bir çatışmanın alanıdır.

Varlık ve eylemlerin şekil ve sınır kazanabilmesi için manilerin kalkması ve şartların oluşması gerekmektedir. Görme eylemi için görmeye engel olacak manilerin ortadan kalkması gerektiği gibi bu eyleme yardımcı olacak unsur ve aletlerin de bulunması gerekmektedir. İşitme eylemi içinde aynı durum söz konusudur.

İşte Kur'an-ı Kerim bize bütün çatışmaların ortadan kalktığı manilerin bulunmadığı bir varlıksal mertebeden bahs ediyor. Bu makamda çatışma, uyuşmazlık bulunmadığı gibi şu alemde müteferrik halde bulunan olay ve olgular da orada birdir.

Konunun somutlaşması için bir örnek verelim. Şu satırların yazarının satırları yazdığı bu esnada akşam ve gece artık girmiş bulunmaktadır. Şu anda akşam vaktini yaşamaktadır. Fakat aynı anda şu çatışma aleminde insanların bir bölümü gündüzü bir bölümü ise gecenin ilerleyen saatlerini hatta farklı zaman dilimlerini yaşamaktadırlar. Ancak Rab Teala'nın yanında ne gece vardır ne de gündüz. O'nun yarattığı bir imkanî makamda da aynı şekilde gece ve gündüz ya bulunmamaktadır yahut da bulunsa dahi çatışma ve takdir şekliyle değil de bilkuvve olarak bulunmaktadır. Bu makam bunların bütününü Allah-u Teala'nın kemal sıfatının gerektirdiği şekilde içinde barındırırlar. Arş'a istiva ifadesinin ardından gelen "yüdebbirü'l-emr/emri tedbir eder" ifadesi bu makama yöneliktir.

İslam hekimlerinin "el-müteferrikatu fi viai'z-zaman müctemiatun fi viai'd-dehr"10 ifadeleri aslında Kur'anî bir hakikatin kendi dillerindeki karşılığıdır.

Bir başka örnek daha verelim. Kur'anî soru(n)ları veya güncel mesele ve problemlerimizi gidip agah, arif, derin bir bilgine sorduğumuzda cevabını alırız. Aldığımız bu cevap O'nun derin anlayış ve kavrayışının o olaya ilişkin bakışı ve yansımasıdır. Bu cevabı almadan önce o cevap bil kuvve olarak zihin dünyasında vardı. Sadece söz konusu tekil bir olay veya olaylarda o ilmin yansımasını gördük. Örneğin 1.000 soru sormuşsak o bin sorunun cevabını zaman ve takdirden bağımsız bir şekilde bilginin düşüncesinde vardı. Ancak o cevap dile getirilmeye başlandığı anda artık somutlaşmaya ve zaman kalıbına dökülmeye başlandılar. O bilkuvvet bilgi bilfiil bilgi olarak belki birkaç saati belki birkaç günü kapsar. İşte ‘emr' sahibinin Ümmet-i Rasul karşısındaki pozisyonu da bu şekildedir.

Yahut da aynı bilginin bir mesele ve sorunla karşılaşmadan önceki durumunu ele alalım. O problem şekil ve takdire dönüşmeden onun düşünce dünyasında var idi. Sadece olay esnasında o potansiyel halde bulunan bilgi özel bir olay da şekil kazandı.

 

Bir değini 

Yeri gelmişken Rahmet-i İlahî'nin kemal, cemal ve celal tecellisinin mazharı olan insan acaba bu küllî varlıksal makam ile bağlantısı ne şekildedir?

İnsan yelpazesini sadece maddî kalıplar içine sıkıştırıp insanı böyle tanımlayan Batı ve onların gözlüğüyle insana bakan mukallidleri Evren ve Alemdeki insanın yüce konumunu inkar eder bir tarzda olaya yaklaşmış, ariflerin insan tasavvurunu yarı ilah tanımıyla mahkum etmeye çalışmışlardır.

İşte tam da bu noktada Kur'an-ı Kerim Nisa Suresinin 59. Ayetinde Ulu'l-emr kavramını kullanır. Emr ifadesinin arapça karşılığı iş olabilir ve bunu yönetim şeklinde de tasvir edebilirsiniz. Ne var ki ortada koskoca şu problem duruyor.

Aynı bağlaçla birbirine bağlanan Allah, Resul ve Ulu'l-emr makamları itaat ve itaatın kapsamına giren bütün noktalarda birbiriyle uyumlu olmak zorundadırlar. Allah-u Teala'nın hükmünün nitelikleri ne ise Resul ve Ulu'l-emrin nitelikleri de odur. İlkine vereceğiniz her hükmün niteliğini ikinci ve üçüncüsüne de vermek zorundasınız. İlkinin hükmü hak, doğru, uyumlu, çatışmaz ise diğerlerinin de hükümleri bu özelliklere sahiptir. Buna göre Ulu'l-emr kimlere tevil ediyorsanız Rabbanî hükümlerin taşıdığı özellikleri taşımıyorsa bu teviliniz ayetin doğru tevili değildir. Eğer ortada çatışma, kan, zulüm, haksızlık varsa ve insanların soru ve sorunları cevap bulamıyorsa Ulu'l-emr tefsirini bir daha bir daha bir daha gözden geçirmeniz gerekiyor. Arş'ın sahibinin emr tecellisi bütün evrende düzen içinde ise ve insan toplumu içinde çıkmazların kaynağı oluyorsa bu problem Rab Teala öyle takdir ettiği için değil insan türünün kötü seçkisinin sonucudur. Haşa Rab Teala zulmü dilemez, O insan türünün seçtiği ilahî emanetçilerin gözetimi altında bütün alanlarda saadet ve kemalini diler. Ancak İlahî emanetçiler de Rab Teala'nın insanı seçki noktasında zorlamadığı gibi onlar da insanları zorlamazlar. Belirli bir makbuliyet oluşmasını insanların kabulünü beklerler.

Bu açıklamalar karşısında hemen şirk ve müşrik seslerinin ve itirazlarının yükseldiğini duyar gibiyim. Ne var ki bu itaat emri bilfiil Rab Teala tarafından gelmektedir. İkinci husus Allah-u Teala itaat etme noktasında ayette hiçbir kayıt koymadığına ve kötülüğü emretmediğine göre itaatın kapsamına giren her hüküm aynı özelliklere sahiptir. Şu farklı ki Allah-u Teala'nın hükümleri bağımsız bu hükümlere sahip iken ikinci ve üçüncü mertebedeki zevatın hükümleri Rab Teala'nın kendilerine verdiği özelliklere yani uyarak buna sahiptirler. Dolayısıyla Emr ifadesi ‘Yüdebbirü'l-emr' de geçen mertebeye işaret etmektedir. Bu zevat küllî olarak bu mertebeye ilahî vergi ile sahiptirler. Ümmetin karşılaşacağı her bir problem onlara götürülmesi halinde yeknesaklığa ve ahenge uygun bir şekilde onlar tarafından çözülür, dolayısıyla evrendeki ahengin insan toplumundaki uyumu görülebilir, ancak insanlar bunu talep edip onlara itaat etmeleri şartıyla.

 

Kun'ani dayanak

Çeşitli münasebetlerle Hicr Suresinin 21. Ayetine değinmiştik. Bu ayete bir defa daha dönmek zorundayız.

Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Fakat biz, onu ancak ihtiyaca göre, belli ölçülerde veririz.” (15/el-Hicr/21)

Her bir şeyin Allah-u Teala katında bir hazinesi değil birden fazla hazinesi var. O şey inince bu alemde bilfiil meydana gelince ölçü ve takdir kazanıyor, yani sınırlı mahdut bir hal alıyor. Demek ki o şey Allah nezdinde iken takdir ve şekil almamış idi. Ancak bu nüzul önceki makalelerde de değindiğimiz gibi tecafî şeklinde değil de tecellî şeklinde bir nüzul idi. Yani orada hala varlığını sürdürdüğü gibi o hazinede hiçbir nakısalık da meydana gelmedi.

Allame Tabatabaî bu ayetin tefsirinde şöyle der: "Sonra yüce Allah: "Hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. (...) biz indiririz." ifadesiyle, şeylerin şu dünya hayatına inişinden, oraya yerleşmesinden önce katında hazinelerinin bulunduğunu vurgulamaktadır. Kader ve ölçüyü de bu hazinelerden sonraki bir aşamaya yerleştirmekte, onu inişin ayrılmaz bir özelliği olarak dikkatlerimize sunmaktadır. O halde 'şey' Allah katındaki bu hazinedeyken her hangi bir ölçüyle ölçülmüş, takdir edilmiş, her hangi bir sınırla sınırlandırılmış olmamakla beraber, yine kendisidir."11

Yani aslında şu anda kevn aleminde maddî suret ve şekliyle bulunan şey ile Rab Teala'nın katında hazinelere sahip olan şey aynıdır. Şu farklı ki burada artık şekil ve sınır almıştır, orada ise şekil ve sınır yoktur. Aynı varlığın iki farklı boyuttaki durumudur. Bunlar bir yönüyle aynı başka bir yönüyle aynı değildirler.

Bir diğer ayet Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Gaybın hazineleri (anahtarları)12 O'nun katındadır, onları O'ndan başkası bilmez, karada ve denizde olanları O bilir ve bir yaprak düşmez ki, onu O bilmesin; ne toprağın karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, o herşeyi açıklayan Kitap'ta bulunmasın.”

Ayet Kitab-ı Mübin kavramını kullanıyor. Ancak bu ayetin Hicr Suresindeki ayetten bir farkı var. Zira bu kitabta artık detaylar, ayrıntılar var. Öyleyse bu Kitab varlığın bir başka boyutuna işaret etmektedir. Zira ayet yaş olsun kuru olsun, yaprak, toprağın karanlıkları gibi detay olan her şey bu Kitabtadır ifadesini kullanmaktadır. Dolayısıyla varlığın bu boyutu Hicr Suresindekine göre orta ölçekli bir boyuttur.

Özetle Allah-u Teala'nın varlıklar için tayin ettiği iki varlıksal mertebe var.

a- Cem mertebesi: Şu alemde dağınık ve çatışma halinde bulunan varlıkların bir arada bulundukları, şekil almadıkları, sınır ve ölçü kazanmadıkları bir mertebe.

b- Detaylar mertebesi: Artık detayların ortaya çıktığı bir mertebe. Buradan da artık şekil almanın başlandığı mertebeye geçilir.

İşte burada sorulacak soru şu: Arş hangi mertebededir?

Arş, Kürsî'nin üzerinde olduğuna göre hazineler makamıdır. Rab Teala dışında kimsenin bilemediği makamdır.

 

Arş ile ilgili bir konu daha kaldı ki bir sonraki makalede bunu ele alacağız.

Kur'an'da Arş ile ilgili olarak kullanılan Hamele-i Arş (Arş'ın taşıyıcıları) ifadesi ile Haffîne min Havli'l-arş (Arş'ın Çevresini kuşatanlar) ifadesini ele alarak Ayetü'l-Kürsî'nin tefsirini sonlandıracağız.

 

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------

1 Saduk, Şeyh Saduk (h. 381), Ebu Cafer Muhammed b. Ali, Men La Yahduruhu'l-Fakih, c.2, s.126, hadis no: 2110, Müessesetü'l-Alemî, Beyrıut-1406; Saduk, İlelü'ş-Şerayi, s.391, 138. Bab, Darü'l-Murtaza, Beyrut-1427

2 El-Mizan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.8, s. 173
 
3 Suyutî, Celalüddin, el-İtkan fi Ulumi'l-Kur'an, Darü'l-Fikir, s.54-5, Beyrut-2008
 
4 Age, s.55
 
5 Age, agy; Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensur, c.3, s. 172, Tahkik: Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî, 1424-Kahire
 
6 Tefsirü'l-Ayyaşî, c.1, s. 258, hadis no: 458/559
 
7 El-Usul Mine'l-Kafi, c.1, s.76-7, Arş ve Kürsî babı, hadis no:4
 
8 El-Burhan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.1, s.535
 
9 Şeyh Saduk (h. 381), Ebu Cafer Muhammed b. Ali, et-Tevhid, s.321, Kum- 1398
 
10 Anlamı: Zaman kabı içinde dağınık şekilde bulunan bu olaylar dehr kabı içinde toplu haldedirler'
 
11 El-Mizan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.12, s. 143
 
12 Ayet-i kasıtlı olarak bu şekilde çevirdik. Zira mefatih kelimesi miftah anahtar kelimesinin çoğulu olabileceği gibi mefteh/hazine kelimesinin de çoğulu olabilir. Biz ise Hicr Suresiyle birlikte değerlendirdiğimizde anahtar şeklindeki çeviri yerine hazine şeklindeki çevirinin daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Bu satırları kaleme alırken el-Mizan tefsirine baktığımızda Allame'nin de ayete böyle anlam verdiğini gördük. Allame kelimenin bu şeklinde anlaşılmasının Kur'anî dayanaklarını da sunmaktadır. Yararlı olabileceği gayesiyle açıklamalarını buraya alınıtılıyoruz. Ardından diyoruz ki: "el-Mefatih" hazine anlamına gelen "mefteh"in çoğuludur. Anahtar anlamına gelen "mifteh"in çoğulu olması da ihtimal dahilindedir. Bunu, "Ve indehu mefatîh'ul-gaybi" şeklindeki istisnaî okuyuş tarzı da destekleyici mahiyettedir. Aslında her iki anlam amaç açısından birdir. Çünkü hazinelerin anahtarları elinde olan kimse de, genellikle tıpkı hazineler yanında olan kimse gibi, onlarda bulunanları bilir, onlar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Ancak bu konuya ilişkin diğer ayetlerin ilk anlamı desteklediğini görüyoruz. Çünkü yüce Allah, Kur'ân'da birçok kere -yedi yerde- hazinelerinden ve rahmetinin hazinelerinden söz etmiştir. Buna karşın herhangi bir ayette bu hazinelerin anahtarlarından söz etmemiştir: "Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?" (Tûr, 37), "Ben size, 'Allah'ın hazineleri yanımdadır.' demiyorum." (En'âm, 50), "Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim yanımızda olmasın." (Hicr, 21), "Göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır." (Münafikûn, 7), "Yoksa Rabbinin rahmetinin hazineleri onların yanında mı?" (Sâd, 9) Şu hâlde, ayette geçen "mefatihü'l-gayb" ifadesiyle "gayb hazineleri"nin kastedilmiş olması daha güçlü bir ihtimaldir. (el-Mizan, c.7, s.126)
 
Öne Çıkan Haberler