4103.jpg

İmam Bakır (a.s.)

"İmam her uygun fırsatta acı gerçekleri, Şiîlerin yaşamındaki acıları, onlara yapılan baskıları, hâkim güçler tarafından uygulanan şiddetleri ortaya koyarak, gafletteki insanların duygularını ve onların damarlarında akmayan kanı harekete geçirmeye, katılaşmış gönüllerine heyecan vermeye çalışıyordu. Yani onları sert bir dönüşüme ve devrimci yönelişe hazırlıyordu."

30 Mart 2017 Perşembe

Fikirsel ve örgütsel yapılanma dönemi

Beşinci İmam olan İmam Bâkır (a.s.)'ın yaşadığı dönem, mantıksal olarak tamamıyla İmam Seccad (a.s.)'ın yaşamının devamıdır. Şimdi artık bir araya toplanılmış ve Şîa tekrar varlık ve kimliğini hissetmektedir. Kerbela olayı ve sonrasındaki kanlı olaylar -Harre olayı ve Tevvâbîn hareketi gibi- halifelerin baskıları neticesinde durma noktasına gelen ve çok gizli bir şekilde yayılan Şîa daveti artık, birçok İslam ülkesinde özellikle Irak, Hicaz ve Horasan'da kök salmış ve geniş kitlelerin dikkatini çekmişti. Hatta sınırlı bir çerçevede fikrî ve ilmî bir akım olarak "kurumsal örgütlenme" denilebilecek bir hal almıştı. İmam Seccad (a.s.)'ın "Bütün Hicaz'da bizi seven ve dost olanlar yirmi kişi bile değildir"[1] dediği günler geride kalmıştı, şimdiyse İmam Bâkır (a.s.) Medine'de Peygamber (s.a.a.)'in mescidine gittiğinde Horasan'dan ve diğer bölgelerden kalabalık bir cemaat onun etrafında toplanıyor ve fıkhî meselelerle ilgili sorular soruyorlardı. Tâvûs-i Yemânî, Katâde b. Diâme ve Ebû Hanife gibi kimseler ve dinî ilimlerde şöhret bulmuş diğerleri, elbette imamet ve Şîa'ya yönelen kimseler olarak kabul edilmiyorlardı, fakat İmamın sınırsız ilminin yankısını duymuş ve istifade etmek yahut savunmak ve mücadele için ona yönelmişlerdi. Bütün o fesahati ve sanatıyla Kumeyt-i Esedî gibi bir şairin, en önemli eseri ki, Hâşimiyât adlı kasidesidir, elden ele dilden dile dolaşarak insanlara Âl-i Muhammed'in hakkını, faziletini, ilmini ve yüce manevî makamını anlatmaktadır. Diğer yandan Mervânî halifeleri, Abdülmelik'in yirmi yıllık iktidarından sonra -ölümü hicri seksen altı- bütün iddia sahibi başları ezmiş, bütün muhalif ateşleri söndürmüş olmanın rahatlığıyla kendilerini emniyette hissediyorlardı. Hilafeti kolay elde ettikleri için eski halifeler kadar kıymetini bilmiyorlardı ve yine o makam ve gücün nimetlerine çok daldıkları için Şîa ile uğraşmıyorlardı, neticede İmam ve dostları bir yere kadar onların saldırılarından amandaydılar.

Bu kez ortam bir kaç yönden imamet ve Şîa'nın lehine değişmişti, buradan, İmam Bâkır (a.s.)'ın imameti döneminde, ileri adım attığı ve son adıma doğru çaba sarf ettiği ve dolayısıyla bir üst merhaleye çıktığı sonucunu çıkarabiliriz. İmam Bâkır (a.s.)'ın imamet döneminin niteliğini bunlar oluşturmaktaydı.[2]

İmam Bâkır (a.s.) hakkında söylenecek çok şey vardır; ancak ben hazretin yaşamından iki noktaya işaret edeceğim. Birisi, hazretin İslamî öğretilerdeki ve İslamî hükümlerdeki tahriflerle mücadelesidir. Bu, İmam Bâkır (a.s.) döneminde hazretten önceki zamanlardan daha detaylı, geniş ve yaygın bir şekilde yapılmıştır. Tahrifle mücadele ne demektir? Bundan kasıt, mukaddes İslam dininin esas olarak sahip olduğu öğretiler ve hükümler Kur'an ayetleriyle beraber İslam toplumu için belirli özellikler ve belli şartları getirmiştir. İnsanlık âlemi ve beşerî yaşamın, bu öğretileri bilmesi ve bunlara uyması durumunda insanların İslamî toplumda bazı şeylere tahammül etmesi mümkün olmaz. Mesela, zalim bir hükümete yahut fâsık ve fâcir bir hükümete veya dinden habersiz bir hükümete tahammül etmez. Toplumda ayrımcılığa ve servetin adaletsiz bölüşülmesine tahammül edemez ve İslam toplumunda var olan fesatlar İslam hükümleriyle ve İslam nizamıyla uyuşmaz.

Peygamber (s.a.a.)'in halifesi unvanıyla iş başına gelen bazı sultanlar ve yöneticiler -tıpkı Benî Ümeyye ve Mervânîler gibi- hiç bir şekilde buna ve İslam toplumunu yönetmeye layık değillerdi, hükümetleri zamanında fıskın, zulmün, fesadın, ayrımcılığın ve cehaletin bin bir çeşidi, hülasa farklı yönlerden sapmalar, tahrifler vardı. Eğer İslamî hükümler ve Kur'an ayetleri olduğu gibi anlatılacak ve halka açıklanacak olsaydı, bunların hükümetinin ve yönetimin devam etmesi, gücü ellerinde bulundurmaları imkânsız olacaktı, bu yüzden tahrif işine giriştiler. Artık bir kaç yolla tahrifleri de gerçekleştiriyorlardı. Bu yollardan biri, bazı tanınmış fakihleri, âlimleri, kurraları ve muhaddisleri aldatarak yanlarına çekiyorlardı, onlara paralar veriyor yahut korkutuyorlardı. Bazılarını tamahla, bazılarınıysa korkuyla insanların arasında yaymak istedikleri şeyleri yapmaya mecbur ediyorlardı. Bu yüzden sizler İslam tarihinin ilk iki asrına bakarsanız acayip bir manzarayla karşılaşacaksınız, zalim hâkimlerin ve yöneticilerin hizmetinde olan o kadar çok kutsal, takvalı âlim ve insan göreceksiniz ki, onlar İslam adına pek çok garip hükümleri insanlara yutturmuşlardır. Şimdi şu örneğe bakın, hangi âlim böylesi bir hükmü verebilir, Allah'ın ve Kur'an'ın bize itaat etmemizi emrettiği ulu'l-emr hakkında, her kim, hangi yöntemle olursa olsun halka hâkim olursa o “ulu'l-emr”dir diyebilir? Sahtekârlıkla, hileyle, kılıçla, zorla ve zorbalıkla dahi insanlara hâkim olursa, o ulu'l-emrdir!

Bu o kadar yanlış ve akıl dışıdır ki, İslam'a, insanların itikadî ve imanî temeline dayanmıyordu ve kimse tarafından kabul edilir bir şey değildi. Ama bunlar geldiler bunu İslam'a soktular ve bu türden sözler söylemeye başladılar, İslam tarihinin ilk bir iki asrı bu tarz söylemlerle doludur. Bu meşhur simaları kullanıyorlardı, halifeler onları beraberlerinde Mekke'ye, Medine'ye götürüyor, insanlara gösteriyor, genel toplantılarda gündeme getiriyor ve onları kendilerini tasdik ettirmek için araç olarak kullanıyorlardı… Tahrif yollarından biri buydu; bu tür âlim, fakîh, zâhid ve kutsal görünüşlü insanlar halifelerin hizmetindeydi ve onların halkta görmek istedikleri inancı bunlar din adına insanlara aşılıyorlardı. Bunlardan bazılarının yazmış oldukları kitaplar günümüze kadar geldi ve maalesef pek çok Müslüman hâlâ bu tür şeylere inanmaktadır.

Tahrif etmenin bir yolu da halifelerin saltanat gücüne dayanarak insanların her söylediklerini kabul etmek zorunda olduklarını düşünmeleriydi.  Herhangi bir sözü, bir fikri ve bir dayanağı İslam adına gündeme getiriyor ve bir kültür olarak yaygınlaştırıyordu ve insanların zihniyeti böyle şekillenene kadar İslam dünyasının her yerinde sürekli konuşuluyor, sürekli tekrar ediliyor, sürekli ağızdan ağza dolaşıyordu. Tıpkı Abdülmelik'in Haccac gibi bazı komutanlarının hilafetin nübüvvetten üstün olduğuna inanmaları yahut inanıyormuş taklidi yapmaları gibi. Şimdi bunlar Abdülmelik Mervan'ın ve onun evlatlarının bütün o fısk ve fücurlarıyla Peygamber (s.a.a.)'in halifeliğini -bu onlara kat be kat büyük gelen bir elbiseydi- gasp etmeleriyle de yetinmeyerek, hilafetin nübüvvetten daha büyük bir makam olduğunu iddia ediyorlardı. ... Dinde böylesi tahrifler yapılmıştı, Emevî ve Abbasî hilafetinin devamının ve gerçek İslamî hükümetin iş başına gelmemesinin asli etkeni, halkın zihninde yer etmiş bu yanlış inanışlar ve kültürdü.

İmamlar doğru İslam hükümetini kurmak istiyorlardı, Alevî nizamı tesis etmek istiyorlardı, ne yapmaları gerekiyordu? Yapacakları ilk şey insanların zihniyetini değiştirmekti, insanların zihninde kökleşmiş İslam karşıtı olan sözde İslamî kültürü onlardan alıp yerine iyi ve doğru kültürü, hakiki Kur'an'ı ve gerçek tevhidi koymaları gerekiyordu, bütün bunlar kültürel savaştır. Şu halde kültürel savaş insanları yönlendirmeden, onlara inkılâbî ve mücadeleci hedefler vermeden sadece oturmak ve İslam ahkâmından bir şeyler anlatmakla yapılan bir savaş değildir. Aksine kültürel savaş insanların zihniyetini ve onların zihinlerindeki hâkim kültürü değiştirmeye çalışmaktır, böylece ilahî hükümete giden yol açılacak, tâğutların ve şeytanların hükmetmesinin yolu kapatılacaktır, İmam Bâkır (a.s.) bu yönde çalışmalara başladı. “Bâkıru'l Ulumu'l Evvelîn”in anlamı, hazretin Kur'anî hakikatleri ve İslamî ilimleri yarıp ortaya çıkaran kişi olmasıydı. Gerçekten insanlara Kur'an'ı açıklıyordu. Bu yüzden İmam Bâkır (a.s.)'la görüşen bağımsız, boynunda tasması olmayan, herhangi bir ahırda yemlenmeyen herkesin, devrin hâkimlerine karşı bakış açısı değişiyordu. Dolayısıyla halkın orta sınıfı İmam Bâkır (a.s.) zamanında, Ehl-i Beyt Mektebi'ne ve imamet mektebine yakınlaştılar, günümüzde örfî olarak Şîa denilecek bir duruma geldiler. Şîa, yani gerçek İslamî hâkimiyetin kurulması yolunda, Kur'an gerçeklerinin yüceltilmesi ve anlaşılması, Kur'anî öğretilerin insanlar içinde uygulanması için Ehl-i Beyt mektebinin takipçisi olmaktır. İmam Bâkır (a.s.)'ın irtibatta olduğu ve bir şeyler anlattığı herkesin zihniyeti farklılaşıyor ve değişiyordu. Bu, İmam Bâkır (a.s.)'ın ilk işiydi, çok önemli ve temel bir işti, İmam Bâkır (a.s.)'ın en çok çaba sarf ettiği iş de buydu.

Hazretin hayatındaki diğer iş ise örgütlemekti. Bunun anlamı nedir? Yani bu öğretiler, kültürel değişim, kültürel mücadele tıpkı toplum içine serpilmiş bir tohum gibidir. İnsan o tohumu hesapsız bir şekilde bir yere serperse bu tohumlardan biri yeşerecek, biri yok olacak, biri yeşerdikten sonra kuruyacak, bir başkası yeşerdikten sonra ayaklar altında çiğnenerek yok olacak, bu tür bir tohum ekme çok verimli olmayacaktır. Bazen ise akıllı ve yetenekli bir çiftçi o tohumları ekip büyütmekle kalmıyor aynı zamanda onları koruyor da. Peki bu korumayı nasıl gerçekleştiriyor? Bütün İslam dünyasında bu tebliğcilerin ve yüce emirleri kabul edenlerin sorunlarını bertaraf etmek ve gündeme getirmek, onlara daha fazla marifet kazandırmak, düşmanın propagandalarının etkisinden korumak, hataya düşmelerini önlemek ve birbirleriyle olan bağlarını korumak için, hülasa o toprakları tohumların sağlıklı bir şekilde yeşermelerine elverişli bir hale getirmek için birilerini görevlendiriyor.

İmam Bâkır (a.s.)'ın işlerinden biri de buydu, öğrencilerinden, dostlarından bazılarını eğitiyor, onları konularında uzman hale getiriyor -hazretin özel talebeleri- sonra birbirleriyle bağlantılarını sağlıyordu. Onlar da bütün İslam dünyasına kutub, rükün ve vekil unvanıyla hazretin naibleri olarak onun işlerini yürütüyor, tebliğ ve eğitimini devam ettirme işini üstleniyorlardı. Bu, İmam Bâkır (a.s.)'ın gizli örgütlemesiydi, İmam Bâkır (a.s.) döneminden önce başlamıştı; ancak hazret döneminde daha fazla bir heyecan bulmuştu ve elbette İmam Sâdık (a.s.) ve İmam Musa b. Câfer döneminde zirveye çıkmıştı, bu da İmamın yaptığı bir diğer çok tehlikeli işti.

Rivayetlerde İmam Bâkır (a.s.)'ın bazı ashabının "Ashab-ı sır" adıyla tanındığını görürsünüz, tıpkı Câbir b. Yezid-i Cu'fî gibi. Câbir Cu'fî sır ashabı olarak anılıyordu. Kimlerdi bu Sır Ashabı olanlar? Bunlar İslam dünyasının sağında solunda, her yerinde varlardı, elverişli ve müsait insanların yönlendirilmesi, ellerinden tutulması, hidayet edilmesi, özetle onların zihinlerini doyuracak olan şeyleri üstlenmişlerdi. Sistem de bu tür insanları buluyor, onları en ağır baskılar altında tutuyordu.[3]

İmam Bâkır (a.s.)'ın on dokuz yıllık imamet dönemine -hicri doksan beş yılından yüz on dört yılına kadar- ait bir okumayı şu şekilde özetleyebiliriz: Babası -İmam Seccad (a.s.)-  ömrünün son anlarında onu Şîanın önderi ve kendisinden sonra gelecek İmam olarak açıklamış, onun makamını diğer kardeşlerinin ve takipçilerinin önünde tescil etmişti. Rivayete göre içinde ilim[4] yahut Peygamber (s.a.a.)'in silahı bulunan bir sandığı ona göstererek şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammed! Bu sandığını evine götür." Sonra diğerlerine hitap ederek şunları söylemiştir: "Bu sandıkta paraya ve dünyaya ait bir şey yoktur, aksine ilimle doludur."[5] Sanki bu şekilde ve bu sözlerle ilmî ve kültürel rehberlik mirasını -ilim-, inkılâb önderliğini –Peygamber (s.a.a.)'in silahı-  orada bulunanlara açıklamıştır.

İlk anından itibaren İmamın ve gerçek dostlarının hedeflenen davetinin boyutları, Şîa'nın değişimi ve tekrardan canlanması için çok yönlü ve geniş çalışmalar şeklinde yeni bir boyut kazanmıştı. Bu davet Şîa olan bölgelere ilaveten -Medine ve Kûfe- Emevî hükümet merkezine uzak İslam ülkelerine uzanması ve buraların da Şiî düşünce tarzına eklenmesi için yeni sınırları içine alınmıştı; bunların arasında en çok Horasan'ın adını anabiliriz ki, o bölge halkındaki Şîa tebliğinin nüfuzu çeşitli rivayetlerde müşahede edilmektedir.[6]

Bütün bu yorucu çabalar, İmam ve dostlarının durmak bilmez hareketi ve insanları an be an bu ilahî vazifeye davet edişleri sürüyordu, gerçek ise toplumsal ve zihnî açıdan çok üzüntü vericiydi. Onlar karşılarında, yıkıcı ve tahrip edici eğitimden dolayı gün be gün toplumdaki fesad ortamında daha çok boğulan, daha çok düşkün hale gelen ve yavaş yavaş tıpkı yöneticiler ve sorumlular gibi imametin kurtuluş bahşeden davetine kulak asmayan bir toplum görüyorlardı.

Davet etsek bile kabul etmeyen.”[7]

Öte yandan her şeyi, hatta dersi, bahsi, fıkhı, kelamı, hadisi ve tefsiri Emevî tâğutlarının arzu ve isteklerine göre şekillenen tahrif hareketi onlara hiç bir kapıyı açmamış ve eğer Şîa da onların davet ve hidayetine el atmasaydı, hidayet yolu tümden onlara kapanmış olacaktı.

"Eğer onları kendi hallerine bıraksak, hidayet olacak bir vesileleri olmayacaktı."[8]

Toplumda bir düzenin olmadığı gerçeğinin derinlemesine kavranması üzerine İmam, fikrî ve kültürel güçler, yani kendini satmış olan şair ve âlimler -ki toplumdaki bu sağlıksız atmosferi oluşturanlardı- karşısındaki hasmane tutumunu daha da aşikâr hale getiriyor, eleştiri oklarını onlara yöneltiyordu, eğer bu işe yaramazsa onların uyumuş vicdanlarında, habersiz zihinlerinde ve kalplerinde suçluluk dalgası oluşturarak kendilerine getiriyordu. Birçok şaire itiraz edici yumuşak sözlerle şöyle buyuruyordu: “Abdülmelik'i övdün mü?” Şairler İmama kurnazca ya da safça günahlarından pişman olduklarını gösterircesine şöyle cevap veriyorlardı: “Ona asla hidayet önderi olarak hitap etmedik, belki aslan, güneş, deniz, ejderha, dağ gibi şeyler söyledik, aslan köpek cinsindendir, güneş katı bir cisimdir, deniz cansız bir şeydir, ejderha bir haşere türüdür, dağ ise sert bir taştan ibarettir.” İmam bu özür ve yersiz izah karşısında manalı bir tebessüm ediyor, sonra Kumeyt -inkılâbçı şair-  ayağa kalkarak yazdığı Hâşimî kasidelerinden birini okuyordu. Bu, orada hazır bulunan, bu macerayı duyan ve duyacak olan insanların zihninde bu iki şair arasında mukayese yapılmasına yol açıyordu.[9]

Halk arasında büyük bir saygınlığı olan, İbn Abbas'ın tanınmış talebelerinden İkrime İmamı görmeye gidiyor ve öylesine onun vakar, maneviyat, ruhî ve ilmî kişiliğinin etkisi altında kalıyordu ki, gayri ihtiyari İmamın kollarına atılıyor ve şaşkınlığını ifade ederek şöyle diyordu: “Ben İbn Abbas gibi büyüklerle beraber oturdum ve asla onların karşısında böylesi bir duruma düşmedim.” İmam cevaben şöyle buyuruyordu:

Yazıklar olsun sana ey Şamlıların kölesi, sen Allah'ın izniyle yüceltilmiş ve Allah'ın zikredildiği bir evin karşısındasın."[10]

İmam her uygun fırsatta acı gerçekleri, Şiîlerin yaşamındaki acıları, onlara yapılan baskıları, hâkim güçler tarafından uygulanan şiddetleri ortaya koyarak, gafletteki insanların duygularını ve onların damarlarında akmayan kanı harekete geçirmeye, katılaşmış gönüllerine heyecan vermeye çalışıyordu. Yani onları sert bir dönüşüme ve devrimci yönelişe hazırlıyordu.

Hazret kendisine: “Nasıl sabahladın, ey Peygamber (s.a.a.)'in oğlu!” diye soruyu soran adama şu cevabı veriyordu:

"Acaba bizim nasıl insanlar olduğumuzu ve nasıl sabahladığımızı anlamanızın vakti gelmedi mi? Bizim misalimiz, firavun toplumundaki oğulları öldürülüp kadınları sağ bırakılan Benî İsrail gibidir. Bilin ki, bunlar -Benî Ümeyye-  bizim evlatlarımızı öldürdüler ve kadınlarımızı sağ bıraktılar."

Bundan sonra asıl etkileyici ve teşvik edici meseleyi -yani Şîa'nın davetinin ve Ehl-i Beyt hükümetinin önceliğini-  ortaya koyuyordu:

"Arap, Acem'den üstün olduğunu kabul ediyor; çünkü Muhammed Kureyşî'dir ve bu kabule başlarını koymuşlardır.  Eğer bu sözlerinde sadıklarsa, bu durumda biz de Kureyş'in diğer kollarından üstünüz. Çünkü biz Muhammed'in evlatları ve ailesiyiz ve hiç kimse bu konuda bize ortak değildir."

Çok heyecanlanan adam şöyle diyor: “Ey Ehl-i Beyt yemin olsun ki, size karşı sevgi duyuyoruz." Onu tam teslimiyetin, fikrî, kalbî ve amelî bağlılığın -velayet- sınırına getirip, bilinçlendirici ve aydınlatıcı son sözünü de söylüyor: "

O halde belalara hazırlıklı ol. Allah'a yemin olsun ki, bela bizim Şiîlerimize selin dağın eteğine yakın oluşundan daha yakındır ve bela ilk önce bize gelir sonra size, aynı şekilde emniyet rahatlığı önce bize ulaşır sonra size."

Daha sınırlı ve daha emin bir dairede İmamın Şiîlerle olan ilişkisi daha özeldi. Bu ilişkide İmamı tıpkı canlı bir bedenin, düşünen bir beynin diğer aza ve organlarla irtibatı ve çarpan bir kalbin bedenleri beslemesi gibi bir ilişki içinde olduğunu görürüz.

İmamın bu toplulukla ilişkilerinin şeması bilgimiz dahilindedir, bir taraftan fikrî eğitim alanındaki açık temsilcilik ve diğer taraftan da İmam ve onlar arasında hesap edilmiş örgütlenme ve katılımın göstergesi.

Fudayl b. Yesâr[11] İmamın en yakın sırdaş yareniydi, hac ibadeti için hazrete yol arkadaşlığı yaptı. İmam Kâbe'nin etrafında dönen hacılara bakıyor ve şöyle diyordu:

Cahiliyye'de de böyle dönüyorlardı! Emredilen bize doğru gelmeleri, sevgi ve bağlılıklarını bize bildirmeleridir ve yardımlarını bize sunmalarıdır. Kur'an  -İbrahim'in dilinden-  şöyle buyuruyor: ‘Allah'ım! İnsanların kalplerini ona müştak eyle.'"

İlk görüşmelerinde İmam, Câbir Cu'fî'ye kimseye Kâfe'den olduğunu söylememesini, kendini Medineli gibi göstermesini emrediyor. Böylece bu yeni öğrencisini, sanki onun imametin ve Şîa'nın sırlarına tahammül etme kabiliyetini en baştan görmüş gibi, sır tutma ve gizlemeye alıştırmaktadır. Bu öğrenci yetenekliydi ki, sonraları İmamın sırdaşı olarak tanınmış ve onun hilafet sistemiyle olan davası buralara kadar gelmişti.

Numan b. Beşir şöyle diyor: “Ben hac yolculuğunda Câbir ile beraberdim. Medine'de Ebû Câfer -İmam Bâkır (a.s.)-  ile karşılaştı ve son gün o hazrete veda ederek onun yanından mutlu bir şekilde ayrıldı. Kûfe'ye doğru yola koyulduk. Yoldaki konaklama yerlerinden birinde yanımıza birisi geldi -Numan o şahsın özelliklerini ve Câbir ile olan kısa konuşmasını naklediyor- ve Câbir'e bir mektup verdi. Câbir mektubu öpüp gözüne koyduktan sonra, açıp okudu. Gördüm ki, mektubu okudukça yüzü asıldı, daha çok asıldı. Mektubu okuduktan sonra katladı ve biz yola devam ederek Kûfe'ye ulaştık; ancak Câbir hiç de mutlu değildi. Kûfe'ye vardıktan sonraki gün, ziyaret etmek için Câbir'in yanına gittim. Ansızın şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştım. Câbir tıpkı çocuklar gibi bir kamışın üzerine binmiş, boynunda koyun kemiğinden bir kolye asmış, anlamsız ve boş şiirler okuyarak evden çıkmıştı. Bana bir bakış attı ve hiç bir şey söylemedi. Ben de bir şey söylemedim; fakat bu durum karşısında elimde olmaksızın ağlamaya başladım. Çocuklar benim ve onun etrafına toplanmışlardı, o öylece yola koyulmuş gidiyordu. Rahbe'ye[12] vardı, çocuklar her yerde onu takip ediyorlardı. İnsanlar birbirlerine Câbir b. Yezid delirmiş diyorlardı. Bir kaç gün geçmemişti ki, halifenin - Hişam b. Abdülmelik-  mektubu Kûfe valisine ulaştı. Mektupta şöyle yazıyordu: Câbir b. Yezid-i Cu'fî adındaki adamın kim olduğunu araştır, onu tutukla ve boynunu vur, sonra onun başını bana gönder. Vali etrafındakilerle beraber Câbir'in peşine düştü. Dediler ki: ‘Emir sağlıcakla kalasın! O faziletli ve hadis ilmine sahip birisiydi, bu sene hacca gitti ve delirdi, şimdi de Rahbe'de bir kamışın üstüne binmiş çocuklarla oyun oynamaktadır.'” Numan diyor ki: “Vali emin olmak için Câbir'in ve çocukların yanına gitti, onu kamışın üzerine binmiş bir halde oyun oynarken gördü ve şöyle dedi: ‘Allah'a şükür ki, onu öldürmekten beni kurtardı.'”[13]

Bu, İmamın yakın ashabıyla irtibatının nasıl olduğunun bir örneğidir, aynı zamanda da bağlılığın, hesaplanmış irtibatın ve örgütlülüğün bir göstergesidir. Yine hükümetin bu ashab karşısında takındığı tavrı da göstermektedir. Açıktır ki, hilafet sistemi -her şeyden çok durumlarını korumayı, güçlendirip sağlamlaştırmayı düşünüyorlardı- İmam ve yakın ashabı arasındaki ilişkilerden ve toplu faaliyetlerden hepten habersiz değildi ve az çok bu işlerden şüpheleniyorlardı ve bunları ortaya çıkarıp karşılık vermeye çalışıyorlardı.[14] Hazretin hayatında ve Şiîlerin genel ortamında aşamalı olarak itirazlar ortaya çıkıyor ve Ehl-i Beyt İmamları'nın yaşam tarihlerinde yeni bir faslın başladığını müjdeliyordu.

Her ne kadar İslam tarihinde, hadis kitaplarında ve diğer kaynaklarda İmam Bâkır (a.s.)'ın karşı faaliyetlerinden bahsedilmemişse de -elbette bunun kendine has sebep ve illetleri vardır, onların en önemlisi, hâkim sistemin baskıları sonucu İmamın yarenlerinin takiyye etme zorunluluğudur ki, İmamın siyasî yaşamındaki olayların gerçek şahitleri onlardır- bilinçli düşman, hesap edilmiş tepkilerden yola çıkarak herkesin yaptığı işleri her yönüyle ortaya çıkarabilir. Tarihçilerin Emevîlerin en güçlü halifesi olarak kaydettiği zorba ve güçlü muktedir Hişam b. Abdülmelik eğer İmam Bâkır (a.s.)'ın ya da her hangi birinin sert yüzüyle karşı karşıya gelseydi, hiç şüphesiz onun yöntem ve hareketlerini kendine tehdit olarak algılar ve onun varlığını katlanılmaz olarak görürdü. Şüphe yok ki, eğer İmam Bâkır (a.s.) sadece ilmî yaşamına -fikrî ve örgütsel yapılanması değil- devam etseydi, halife ve hilafet rejiminin liderleri ona karşı sert davranmayı kendileri için salâh ve faydalı bir şey olarak görmezlerdi. Öncelikle hazreti kendilerine karşı sert çıkışlarda bulunması için tahrik ederlerdi -yakın zamanda Hüseyin b. Ali'nin (Şehid-i Fah) kıyamında bunun bir örneğini müşahede ediyoruz-[15] ikinci olarak, İmamın dostlarından ve inananlarından oluşan grubu -ki sayıları da az sayılmazdı-  kendine karşı öfkelendirir ve sisteminden hoşnut olmamalarını sağlar. Sözün kısası, hilafet rejiminin İmamın ömrünün sonlarına doğru nispeten keskin tepkileri hazretin de tepkilerinin keskinleştiğine delil olabilir.

 

İmam Bâkır (a.s.)'ın Şam'a götürülmesi

İmam Bâkır (a.s.)'ın ömrünün sonlarına doğru gelişen önemli olaylar arasında, hepsinden meşhur olanı, hazretin Emevî hilafetinin başkenti Şam'a götürülmesidir. İmamın hilafet sistemi karşısındaki tutumunun nasıl olduğunun ortaya çıkarılması için Emevî halifesi, İmam Bâkır (a.s.)'ın -bazı rivayetlerde geçtiği üzere babasının yardımcısı olan genç oğlu İmam Sâdık (a.s.)'ın da- tutuklanarak Şam'a gönderilmesi emrini verdi. İmamı Şam'a ve halifenin sarayına götürdüler. Hişam önceden meclistekilere ve etrafındakilere İmam ile karşılaştıklarında ne yapmaları konusunda gerekli emirleri vermişti. İlk önce halifenin sonra da mecliste bulunanların  -ki hepsi eşraf ve liderdi-  İmamı iftira ve kınama yağmuruna tutmaları kararlaştırılmıştı. Bu işle iki şey elde etmeye çalışılmıştı:

Birincisi, bu sert tavır ve kötü sözlerle İmamın ruhî gücünü zayıflatmak ve yapmak istediği her şey için uygun zemini hazırlamaktı. İkinci olarak da hasmını, en yüksek makama sahip iki hasım cephenin liderleri arasında gerçekleştirdiği görüşmede mahkûm etmekti. Bu vesileyle kendi cephesindeki bütün adamların bu mahkûmiyet haberini -ki halifenin her zaman tetikte bekleyen hoparlörleri olan, hatipler, çalışanlar ve halifenin şahsi casusları bu işi yapacaklardı- yayarak hasmını teslim almanın peşindeydi.

İmam meclise geliyor ve meclise yeni gelen herkesin halifeye Emîrelmü'minîn (a.s.) diye selam vermesi gelenek ve sünnetinin aksine, mecliste bulananlara dönerek bir el işaretiyle onları muhatap aldığını belli edip şöyle buyuruyor: “Selamu aleyküm.” Sonra da izin beklemeden oturuyor.

Bu davranıştan dolayı, Hişam'ın kalbindeki kin ve kıskançlık ateşi alevleniyor ve program başlıyor. "Sizler -Ali'nin evlatları-  her zaman Müslümanların vahdetini bozuyor, onları kendinize davet etmekle onların arasında ayrılık ve nifak oluşturuyorsunuz, akılsızlığınız ve cehaletinizden dolayı kendinizi önder ve imam olarak kabul ediyorsunuz." Bu sözleri söyledikten sonra sessiz kalıyor. Ondan sonra hizmetkârları ve otlakçıları sırayla bu meyanda konuşmalar yapıyor ve her biri bir sözle İmama iftira atıp kınamada bulunuyor.

İmam bütün bu zaman zarfında sessiz ve sakince oturur. Herkes sustuğunda hazret ayağa kalkıp orada bulunanlara dönerek, Allah'a hamd ve senadan ve Peygamber (s.a.a.)'e selamdan sonra kısa, ama sarsıcı cümlelerle orada toplanmış hedefsiz güruhun gemini çeker. Onların kendi iradeleri dışında bu işe alet oldukları gerçeğini bir kırbaç gibi yüzlerine vurur. En iyi İslamî ölçülere uygun olan kendi konumunu ve ailesinin geçmişte yaptığı övünülecek işleri -hidayet-  ortaya koyarak neticede Allah'ın sünnetleriyle beraber olan kendi yolunun hayırlı akıbetini gündeme getirerek onların sarsılmış morallerini daha da sarsıyor:

"Ey insanlar![16] Nereye gidiyorsunuz? İstediğiniz nedir? Bizim vesilemizle Allah sizin geçmiştekilerinizi hidayet etti ve sizin işlerinizin mührü de bizim elimizdedir, eğer sizlere bugün devlet verilmişse, yarın o devlet bize verilecektir ve bizim devletimizden sonra kimsenin devleti olmayacaktır. Akıbet ehli olanlar bizleriz ki, Allah şöyle buyurmuştur: ‘Akıbet muttakilerindir.'[17]

Bu kısa ve özlü beyanda -ki zulüm, tahakküm, tehdit, delil ve reddedişin bir arada olduğu yerde- öylesine büyük bir etki ve karizma vardır ki, eğer bu yayılsa ve insanların kulağına gitse bunu duyanların söz sahibinin haklılığına inanması mümkündü. Bu sözlere cevap vermek için, öz güven ve yüreklice konuşabilmek lazımdır ve bunların hiç biri de İmamın muhataplarında yoktu. Şu durumda sertlik ve zorbalıktan başka çare kalmıyordu.

Hişam, İmamın zindana atılmasını emretti, yani pratikte ruhî zayıflığını, mantığının yetersizliğini itiraf etti. İmam zindanda hakikatleri aydınlatmaya devam etti ve zindan arkadaşlarını etkisi altına aldı, öyle ki, mahkûmlardan onun sözünü tepeden tırnağa kabul etmeyen ve ona gönül vermeyen bir tek kişi bile kalmadı. Memurlar durumu Hişam'a rapor ettiler. Bu konu, özellikle onlarca yıldır Alevî tebliğinden uzak tutulan Şam için, kesinlikle tahammül edilir bir şey değildi. Hişam hazretin ve yanındakilerin zindandan çıkarılması emrini verdi. Onlar için hiç bir yer yaşadıkları şehir olan Medine'den daha uygun değildi, elbette her zamankinden daha fazla kontrol ve zorluklarla beraber olması ve gerektiği anda, son darbeyi vurmak ve sessizce düşmanını evinde, yatağında yok etmek ve İmamı öldürmek vebaline girmiş olma ithamına muhatap olmamak kaydıyla. Hişam onları hızlı atlara bindirip -yolda konaklama yerlerinde durmadan- Medine'ye götürülmeleri emrini verdi. Daha önce yol üzerindeki şehirlerde kimsenin bu “sapkın!” kafileyle ilişkiye girmemesi, onlara ekmek ve su göndermemesi emri verilmişti.[18] Üç gün ve gece bu şekilde yol almışlar, ekmek ve suları bitmişti.

Artık Medine'ye ulaşmışlardı. Halifenin emri üzerine şehir halkı kapılarını kapatmış ve onlara yiyecek satmaktan kaçınmıştı. İmamın dostları açlık ve susuzluktan bitkin düşmüşlerdi. İmam şehre hâkim bir tepenin üstüne çıkarak, avazı çıktığı kadar feryat edip korkuya kapılan şehir halkına şöyle seslendi:

"Ey zalim şehir halkı! Allah'ın bıraktığı benim ki, Allah bunun hakkında şöyle buyurmuştur: 'Eğer mü'minseniz, Allah'ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır.'"[19]

Yerinde gösterilen bir cesaret ve bilinç, düzenlenen komployu boşa çıkarttı. Şehir halkından bir adam, aldatılmış ve habersiz şehir halkını uyandırdı ve onlara bunun Şuayb peygamberin kendi zamanındaki korkakların yüzüne vurduğu korku olduğunu, şimdi geçmiştekiler gibi böylesi bir mesajla karşı karşıya olduklarını anlamalarını sağladı. Bu gün bunlar geçmiştekilerin bu mesajı duymazdan gelmelerine lanet ve beddua etmektedirler. Evet, tarih tekerrür etmiştir, şimdi o mesajla, o mesajı getiren ve o muhatap burada tecelli etmiştir. Bu yerinde söylenen söz yüreklere tesir etti. Kapıları açtılar ve hilafet sisteminin bütün tehditlerine rağmen o sisteme karşı olanları kabul ettiler.[20]

Bu tarihi rivayetin -bir kaç yönden o dönemin baskıcı, ahmaklaştırıcı siyasetini ve İmam Bâkır (a.s.)'ın Emevî hilafet sistemi karşısındaki özel durumunu göstermektedir-  son bölümü şöyledir: Medine'de olanların haberini Hişam'a ulaştırdıklarında, her şeyden önce hilafet rejiminin planına muhalefet eden, insanları büyük bir gafletten uyandıran o adamın ihanetine uygun bir şekilde cezalandırılmasını emretti ve halifenin emriyle öldürüldü.

Bütün bunlarla beraber, İmam Bâkır (a.s.) hâkim güçle olabildiğince karşı karşıya gelmekten kaçınmış, kılıca el sürmemiş ve acelecilik edip kılıca sarılan elleri engelleyerek geri çekmiş, onları daha dikkatli ve durumu tahlil etmeye zorlayarak ve dil kılıcını temel meselelerde zorunluluk miktarınca kullandırtarak uykuda kalmalarını sağlamıştır. Artık daralan ve duygularına yenik düşen kardeşi Zeyd'e kıyam izni vermemiştir. Yaşamın olağan ilişkilerinde ve denenmemiş güçlerle ilişkilerinde daha çok kültürel ve fikrî faaliyetlere yönelmiştir. Aynı zamanda hem ideolojinin temellerini atma ve hem de siyasî takiyye yapma işini yürütmüştür. Lakin -önceki kısa işaretlerle ortaya konduğu gibi- bu hikmetli taktikler asla imametin genel hareketinin yakın ashab ve onlara tutkun doğru Şiîlere karşı gündeme gelmemesine ve o büyük Şiî değerini -kaçınılmaz mücadele yoluyla kurulacak olan İslamî nizam ve Alevî hükümeti- onların gönüllerinde diriltmesine engel olmamıştır. Hatta uygun zeminlerde, duyguları ve heyecanları da gerektiği kadarıyla ortaya koymuşlardır.

İmam Bâkır (a.s.)'ın ümit verici yöntemlerinden olan çok da uzak olmayan vaat edilmiş istenen yarınları müjdelemek, hazretin kendi zamanında Şîa'nın tedrici hareketiyle, nerede ve hangi aşamada olduğunu bildiğini ortaya koymuştur. Ravi diyor ki: "Hazret-i Ebû Câfer ile beraberdik ve ev doluydu. İhtiyar bir adam geldi, selam verip şöyle dedi: ‘Ey Peygamber'in evladı! Allah'a yemin olsun ki, ben sizi ve sizin dostlarınızı seviyorum ve Allah'a yemin olsun ki, bu sevgi dünyevî beklentilerden kaynaklanmıyor. Sizin düşmanlarınızı düşman olarak görüyorum ve onlardan beri ve uzağım. Bu, bizim aramızda dökülmüş bir kandan dolayı değildir. Allah'a yemin olsun ben sizin emir ve yasaklarınızı kabul ettim ve sizin galip geleceğiniz zamanların beklentisi içindeyim. Şimdi acaba benim için ümit var mıdır? Canım sana feda olsun.' İmam o adamı çağırdı ve yanında oturttu, sonra şöyle buyurdu: ‘Ey ihtiyar adam! Birisi babam Ali b. Hüseyin'e aynı soruyu sordu. Babam ona şöyle cevap verdi: Eğer bu bekleyiş esnasında ölürsen, Peygamber'e, Ali'ye, Hasan'a, Hüseyin'e ve Ali b. Hüseyin'e kavuşursun, yüreğin ferah, ruhun huzurlu ve gözlerin aydın olur ve Allah'ın yüce kullarıyla beraber emniyet ve ferahlık içinde yer alırsın. Eğer hayatta kalırsan da bu cihanda öyle günler göreceksin ki, gözlerin aydınlanacak ve o gün bizimle beraber ve bizim yanımızda en iyi yere sahip olacaksın.' İhtiyar adam gitti, İmam onun arkasından baktı ve şöyle buyurdu: ‘Her kim cennet ehli birini görmek isterse bu adama baksın.'"[21]

Hatta bazen daha da ileri giderek zafer için tarih veriyor ve Şîa'nın çok eski arzusunu somutlaştırıyordu. Ebû Hamza Sumalî şöyle diyor: “Ebû Câfer'in şöyle dediğini işittim: ‘Allah bu iş için –Alevî hükümetin kurulması- yetmişinci yılı tayin etmişti. Hüseyin öldürüldüğü için Allah yeryüzü halkına öfkelendi, sonra onu yüz kırkıncı yıla erteledi. Biz bu sözü size -yakın dostlarımıza-  söyledik ve siz onu ifşa ettiniz, bu sırrın perdesini açtınız, ondan sonra Allah artık bizim için zaman ve vaat belirlemedi. Allah istediğini yok eder, istediğini sağlamlaştırır.'” Ebu Hamza diyor ki: “Bu sözü Ebû Câfer'e söyledim, ‘Evet, öyleydi' diye buyurdu.”[22]

İslamî nizamın ve Alevî hükümetin kuruluşu türünden beyanatlar, o boğucu ve öldürücü baskı ortamında tıpkı kalplerdeki bir rüya gibi, zulme uğramışı Şiîlerin gönlüne ümit bahşediyor ve harekete geçirici bir etki yapıyordu. Geleceği kesin ve değişmez yarınlar olarak kabul ediliyor ve bu şekilde güce ve onlara teslim olmaya karşı koymuş oldukları mesafeli tavrı arttırıyordu.

İmamın on dokuz yıllık rehberliği bu dosdoğru ve açık çizgide geçti. O on dokuz yıllık süreçte hem ideolojik öğretiler, hem yapılanmalar, hem mücadele taktikleri, hep bir teşkilatın oluşturulması, hem siyasî çizginin korunması ve devamı, hem de takiyye ve ümidin daha derin, daha fazla alevlendirilmesi vardır. Özetle on dokuz yıllık bir kavga ve zorlu yollardan geçiş dönemi yaşanmıştır. Neticede bu kısa ve bereketli ömür son bulduğunda, Alevî hareketinin yeminli düşmanları bu hareketin temelinin sarsılacağını, rahat nefes alabileceklerini ve Şîa propagandasından kurtulacaklarını, içeride ve dışarıda birçok belaları ve sayısız zorlukları geride bırakacaklarını düşündükleri bir anda bu hareketin alevlenmiş sıcak ve yakıcı külleri son can alıcı hamle olarak Emevî rejiminin üzerine dökülmüştür.  Bütün bir ömür ifşa etmek ve açıklamakla geçmişti, ölümden sonra da işini yapmaya devam etmiştir. Yaşamıyla aydınlatmıştı ve ölümüyle de aydınlatmayı devam ettirmiştir. Dostları ve anlayıp düşünmeye susamış habersiz halk için yeni bir ders, taze bir haber göndermiştir. Bu mesaj da tıpkı onun tüm yaşamı gibi sakin ve derindir. Dostları ve ihtiyaç sahiplerine fayda sağlamakta, düşmanın uykusunu kaçırmaktadır. Bu, o özel zamanlarda İmam Bâkır (a.s.)'ın yaptığı takiyyenin bir örneği ve o dönemde içinde bulunulan aşamadaki genel hareket ve davranışlarının göstergesidir.

Daha sonra İmamın yaşam tarihini yazan kimseler de kısa bir hadiste genelleştirilen bu büyük hareketten gaflet etmiş yahut görmezden gelmişlerdir. Acaba görmemiş oldukları söylenebilir mi? Neyse uzatmayalım. İmam, oğlu Câfer b. Muhammed'e varlığının bir bölümünü -sekiz yüz dirhem-  on yıl boyunca kendisi için matem ve yas tutulmasına ayırmasını emretti. Yas tutulma mekânı Mina'dır ve bu matemin zamanı hac[23] mevsimidir, sadece bu kadar. Hac mevsimi birbirinden uzak ve tanışmayan kardeşlerin ahitleştiği zamandır. Binlerce insan o zaman ve mekânda, toplanma imkânı bulmaktadırlar. Bu aynı dili konuşmayıp aynı duyguları taşıyan insanlar, orada tek dil olup Allah'ı anmakta ve orada halkların bir bayrak altında toplanma mucizesine şahit olmaktadırlar. Eğer bütün İslam dünyasına ulaştırılması gereken bir mesaj verilecekse bundan daha uygun bir fırsat bulunamazdı. O zaman hac ameli bir kaç gün ve bir kaç noktada yapılmaktaydı, bu günlerden ve bu mekânlardan hangisi daha uygundu? Mekke insanların geldikleri ve konakladıkları bir şehirdi, buna ilaveten herkes orada hac amelleriyle meşgul oluyordu, tavaf, say, namaz... Vakfe akşamüzeridir ve fazla fırsat yoktur, Mina'ya giden duraklardan biridir. Arafat duraklama yeridir, her ne kadar gündüz olsa da kısa müddetlidir, sadece bir gün sabahla beraber yapılan hareketin yorgunluğuyla varılan bir yerdir. Hepsinden uygun olan Mina'dır: Hacılar Arafat'tan dönmekte ve üç gece orada konaklamakta ve birbirleriyle tanışıp yakınlaşmak için daha çok fırsat bulmaktadırlar. Kim Mekke'ye gidip gelmenin zahmetine katlanır? Kalmak ve her topluluğa, gruba uğramak için en uygun zaman ve mekân orasıdır. Herkes tabiî olarak bu çölde her yıl düzenlenen bu matem meclisinden haberdar olmaktadır. Yavaş yavaş uzaklardan gelen insanlar buna aşina olmaktadır. Yıllardır Medine halkından bir grup -İslamî odaklar, büyük fakihler ve muhaddisler- burada ve bu günlerde meclisler kurmaktadırlar. Kimin için? İslam dünyasının en seçkin çehrelerinden biri için, Muhammed b. Ali b. Hüseyin için. Peygamber (s.a.a.)'in ailesinden büyük bir zât, fakihlerin ve muhaddislerin en üstünü, bütün ünlü fakih ve muhaddislerin üstadı için. Neden her yerden buraya gelmekte ve burada konuşmaktadırlar? Ve gerçekte ne demektedirler? O tabiî bir şekilde ölmemiş miydi? Kim onu öldürmüş yahut zehirlemiştir? Neden? O ne yapmıştı, ne söylemişti? Acaba bir iddiası mı vardı? Acaba halife için tehlike mi teşkil etmişti? Acaba, acaba… Ardı sıra onlarca soru ve şüphe, onlarca soru ve merak karşısında matem sahiplerinin ve bu olaylardan haberi olanların cevapları bir sel gibi gelmekteydi. Medine'den, Kûfe'den buraya akın eden insanlar bu sorulara cevap vermek için gelmişlerdi. Bu eşsiz fırsattan yararlanarak İslam dünyasının her köşesinden buraya gelen insanlara meseleyi açıklamak için gelmişlerdi. Aynı şekilde kardeşlerini ve velilerini görmek ve haberleri getirip emirleri almak için de buradaydılar. O dönemin dünyasına binlerce kanaldan Şîa davetini ulaştırmak için oradaydılar. İmam Bâkır (a.s.)'ın başaralı planı buydu -ölümünden sonra da süren bir cihad planı-, varlığının bereketiyle yaşamı da ölümü de Allah için ve Allah yolundaydı:

"Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı, O'na selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de."[24]/[25]

 

Kaynak: Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, 250 YILLIK İNSAN / Hz. Peygamber (s.a.a.)'den İmam-ı Zaman (a.f.)'a kadar Ehl-i Beyt'in İki Yüz Elli Yıllık Mücadele Tarihi, çev. Muaz Pazarbaşı, s. 26-29, Feta Yayıncılık, 2015.

 

 


[1] Şerhu Nehcü'l-Belâğa, c. 2, s. 104; Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 143.

[2] Pişvâyi-i Sâdık, s. 32-33.

[3] 31.08.1987 tarihli konuşmalarından.

[4]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 229.

[5]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 229.

[6]  Bunlardan birisi, Ebû Hamza Sumalî'nin şu rivayetidir: “Ebû Câfer (a.s.) Horasan ehlini huzuruna kabul ediyor, onlarla konuşuyor, onlar da kendisine hac menâsikini soruyorlardı.” Horasan ulemasından birinin Ömer b. Abdülaziz'le yaptığı ibretli ve çarpıcı konuşmayı bildiren rivayet için de bkz. Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 336.

[7]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 288.

[8]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 353.

[9]  İbn Şehrâşûb, Menâkıb, c. 4, s. 207.

[10]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 258.

[11] İmam'ın Fudayl hakkındaki övgüleri için bkz. Kâmusu'r-Ricâl, c.  97, s. 343-345. (Yazarın notu)

[12]  Kûfe Mescidi'ne giriş kapısı.

[13]  Kâmusu'r-Ricâl, c. 2, s. 329-330, Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 282 -283.

[14] Bu gerçeği, Câbir olayının ve buna benzer diğer olayların dışında da Abdullah b. Muaviye Câferi'nin, Medine hâkiminin İmam Bâkır (a.s.)'a yönelik tehdit mesajını nakletmesi de bunu açıkça teyit etmektedir.

[15]  Hüseyin b. Ali, -Hüseyin Feh- Ali b. Hüseyin b. Hasan b. Hasan-ı Mücteba'ın oğludur annesi Abdullah b. Hasan'ın kızı Zeyneb'dir, Mansur'un torunu Musa el-Hadi zamanında Feh denilen Mekke'ye bir fersahlık mesafedeki yerde kıyam etmiştir.

[16]  “Ey insanlar!” hitabı devletin en üst düzeydeki yetkililerine karşı böylesine hassas bir toplantıda söylenmiştir, halifenin etrafında kümelenmiş ve onu savunmak için bekliyorlardı. Yani gerçekte, o tâğutlar topluluğunun bütün değerlerini reddetmiş ve bu müstekbirlere sıradan insanlar gibi hitap etmiştir. (Yazarın notu)

[17]  Bihârü'l-Envâr, c.46, s.264

[18]  Bazı rivayetlere göre insanlara Muhammed b. Ali'nin ve Cafer b. Muhammed'in dinden dönüp Nasranî oldukları söylenmişti. Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 306. Bu olayın benzeri, 19. yy.'ın ortalarında  Hindistan özgürlük herekinde görülebilir. Hindistan'ın meşhur dindar âlimlerinden ve ilk Müslüman direnişçilerinden olan “Mevlana” direniş karşıtı bir grup din adamı tarafından Vahhabî olarak damgalandı. Bu iftira, sadece gafil ve şuur yoksunu topluluklar nezdinde, sevilen direnişçi çehreleri itibarsız hale getirmek için yapılmıştı. Bunun için Vahhabî iftirası çok uygun bir araçtı. Sömürgecilik borazanının yeni nağmesi olan Vahhabiliğin Hicaz'da yapıtığı itikadî ve amelî tahriplerden dolayı Vahhabilik damgası tüm İslam âleminde sevilen çehrelerin karalanması için yeterli oluyordu. Halkın geneli Vahhabiliğin ne olduğunu, nerede olduğunu, ne dediğini ve ne istediğin bilmiyordu, bilemiyordu. Acaba ömrünü İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadeleyle geçiren bu âlimlerin Vahhabî -yani İngiliz kuklası- olmaları mümkün müydü? Tek bildikleri şey Vahhabiliğin yanlış ve sapmış olduğuydu ve şimdi de bu direnişçi âlimlerin Vahhabî olduklarını duyuyorlardı, bu da onlar için yeterliydi. Ben İmam Bâkır (a.s.) ve İmam Sâdık (a.s.)'ın Şam'a götürülmelerini ve kendilerine Hıristiyan iftirasının atılması olayını yüz küsur yıl önce Hindistan'da gerçekleşmiş olaya tatbik edip, kendi zaman ve mekânımızdaki durum ve vaziyeti düşündüğümde üzüntü verici bir hayretle şu Arapça mısrayı hatırlıyorum: İnsanlar her zaman aynıdır ve zaman da her zaman aynı. (Yazarın notu)

[19]  Hud Sûresi, 86.

[20]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 264, Kâfî'den nakil ile.

[21]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 361-362.

[22]  El-Kâfî, c. 1, s. 368.

[23]  Bihârü'l-Envâr, c. 46, s. 215-220.

[24]  Meryem Sûresi, 15 ve 31. ayetlerden alıntıdır.

[25] Pişvâyi-i Sâdık, s. 33-54.

 

Öne Çıkan Haberler