bc93457e48c8d9131ca9b06b0f3e77af.jpg

"Dinde zorlama yoktur" ayetinin mensuhluğu ve tahsis edilmişliği

Bu ayetin mensuhluğu ile ilgili olarak klasik ulema ile günümüz Türkiye'sinde Kur'an sahasında çalışmalar yapanların görüşleri farklılık göstermektedir. Klasik çalışmalar ve bilginler genelde mensuh olduğunu söylerken modern dönem çalışmaları ayetin muhkemliğini koruduğunu ve mensuh olmadığını söylemektedirler. Bu da doğal olarak insanı sevindirmekte ve umutlandırmaktadır.

10 Temmuz 2017 Pazartesi
Bakara 256. ayeti tefsiri
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

"Dinde zorlama yoktur ayetinin mensuhluğu ve tahsis edilmişliği 

Önceki makalede şu hususa değinmeye çalıştık.

a-      Ayetin giriş cümlesi bir gerçekliği ifade eden ihbarî bir cümle midir? Yoksa gerçekliği ifade etmekten öte asıl amacı bir emri mi ifade etmektedir?

b-      ‘Din' kelimesinden neyi anlayacağız? Bütün boyutlarıyla ‘din' mi kastedilmektedir? Yoksa dinin inanç boyutu mu kastedilmektedir?

Ayetin “dinde ikrah yoktur” bölümünün içinde bir kılavuzluğu da barındıran ihbarî bir cümle olduğunu ele almış ve bunun ayetin yorumuna ilişkin bir görüş olduğunu belirtmiştik. Şöyle ki bu görüşe göre bir emri değil de bir kılavuzluğu ifade etmektedir. Dinde zorlama yoktur. Din inanç ile ilgilidir inanç ile kalple ilgili bir durumdur. Kalbin kabul etmesi veya reddetmesi baskıya değil gönlün sevmesine ve rızasına bağlıdır. Dolayısıyla muhatap üzerinde baskı kurmamak gerekir. En fazla hikmete uygun bir şekilde davet edilebilir.

 

Bu görüşün eleştirisi 

Önceki makalede bu görüşün delillerini sunduktan sonra değerlendireceğimizi belirtmiştik. Kur'an'ı anlamada, Kur'an bütünlüğü ne kadar önemli olsa da bir diğer önemli olan husus ayet içi bağlamdır. Ayeti okurken ayeti bir bütün olarak okumak, ayeti oluşturan cümleler arasındaki bağlantıyı yakalamaya çalışmak gerekmektedir.

Buradan hareketle “Dinde zorlama yoktur” ifadesinden sonra gelen cümle “kuşkusuz doğruluk eğrilik ayrılmıştır” cümlesidir. Bu görüşün en büyük handikapı ayetin bu cümlesini görmemezlikten gelmesidir. Hâlbuki talil/gerekçelendirme bağlamında olan bu cümle ile bu görüşün gerekçe olarak sundukları şey birbirinden ayrıdır. Zira bu görüşe göre dinde zorlamanın olmamasının gerekçesi yararsız olmasıdır. Hâlbuki ayetin bu cümlesi ise dinde zorlamanın olmamasının gerekçesini doğruluk ve eğriliğin birbirinden net bir şekilde ayrılmış olması doğruluk ve eğriliğin belirgin olması olarak ortaya koymaktadır.

 

İkinci olasılık 

Ayetin giriş cümlesinin ihbarî olduğunda herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. İhbarî cümlenin ne anlama geldiğini bir önceki makalede açıklamıştık. Ancak kısaca ihbarî ve inşaî cümlelerin tanımını verelim: Sözü söyleyene; o, bu sözünde doğrudur veya yalancıdır diyebileceğimiz her kelâma haber denir.

Sözü söyleyene; o, bu sözünde doğrudur veya yalancıdır diyemeyeceğimiz kelâmlara inşâ denir.[1]

Emir, nehy, talep, dua, temenni vb türü cümlelerin bütünü inşaîdir.

Bu tanıma göre ‘Ali evdedir' cümlesi ihbarî iken ‘Ali gel' cümlesi inşaîdir. “Dinde zorlama yoktur” cümlesi yapı itibariyle ihbarîdir. Ancak ihbarî oluşu inşaîliği içinde yani emir ve nehyi barındırmadığı anlamına gelmez. Zira Arap dilinde de diğer dillerde de bu tür kullanımlar oldukça fazladır. Örneğin ‘öğrenci derste yemek yemez' cümlesi ne bir emir içermektedir ne de nehy. Yani ihbarî bir cümledir, ancak anlam göz önüne alındığında bu cümle bir nehyi içermektedir ki bünyesinde ki bu da ‘öğrenci derste yemek yeme' anlamıdır.

Bu cümle yapı itibariyle ihbarî olsa da anlam itibariyle inşaîdir. Yani ‘Sizin insanları dini kabul etmeye zorlama diye bir hakkınız bulunmadığından onları dini kabule insanları zorlamayın' Bir diğer ifadeyle ayet bir hakikati ortaya koymaktan öte şerî bir nehyi ifade etmektedir. Peki, neden zorlayamayız işte tam da bu noktada bir sonraki cümle gerekçe görevini görmektedir. Zira hak batıldan ayrıldığına göre zorlamanın anlamı yoktur.

İkrahın şerî açıdan nedeni, bir insanı hakka ve hakikate ulaştırabilmek için zorlama olanağının olmadığı durumlar için geçerlidir. Ama hak ve yanlış bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmışsa artık zorlamayın ve baskı kurmayın.

Bir örnek ile açıklamaya çalışalım.

Hasta bir çocuk olsun ve bunun iyileşmesi tadı acı olan ilacın kullanımına bağlı olsun. Çocuk da bu ilacı kullanmayı reddetsin ve bunun yararını idrak edemesin. Bizler zorunlu olarak bu çocuğa ilaç verme yoluna gideriz. Zira zorlamanın yararı vardır ve akıl da bu yararı elde edebilmeyi gerekli görmektedir. Ama yaşı ilerlemiş ve her şeyin farkında olan bir insana zorlamanın anlamı yoktur. Zira o artık o acı ilacın yararını da zararını da bilmektedir.

Ayete göre Allah-u Teâlâ bu dini kabule zorlamıyor çünkü dinde doğru ve yanlış bütün çıplaklığı ile ayrılmış ve ortaya çıkmıştır.

Bunun iki gerekçesi vardır.

a-      Hak ve batılın bütün çıplaklığı ile ortaya konulmuş olması

b-      İnsana ilahî bir nimet olan aklın verilmiş olması

İnsan akıl vasıtasıyla doğruyu yanlıştan ayırt edebilmektedir.

Bu olasılığa göre şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: İnsanları dine zorlamayın. Zira bu dinde doğru ile eğri birbirinden bütünüyle ayrıldığına ve hakikat gün yüzüne çıktığına göre zorlamaya ihtiyaç yoktur. ‘Zorlamaya ihtiyaç yoktur' ‘zorlamanın yararı yoktur' arasında fark vardır.

Biz de bu olasılığı kabul ediyoruz.

Her iki olasılığa göre de dinde zorlama yoktur. Ayetin hükmü bu derece açık iken ‘İslam dini kılıç zoruyla yayılmıştır' şeklinde dile getirilen Oryantalist şüpheyi ele alıp incelemek zorundayız.

 

Diğer olasılıklar 

Merhum Feyz Kaşanî es-Safî tefsirinde ayet ile iki olasılığa/görüşe daha değinir. Bu görüşleri ‘kîle/denildiğine göre' formatında verdiğinde Merhumun bu görüşler zayıf olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Allame Kurtubî ise ayetin bu bölümünün anlamı hakkında altı görüş/olasılık zikr eder.[2]

a-      İlzam hakikatte birisini yararı olmayan bir işe zorlamak ve bu işi ona yaptırmaktır.

b-      Cümle nehyi amaçlayan ihbarî bir cümledir ancak “kâfirlerle ve münafıklarla cihad et” (9/et-Tevbe/73) ayetiyle mensuhtur. Yahut da “cizye ödemeleri halinde Ehl-i Kitablara mahsustur”[3]

Merhum Feyz el-Esfa ve Kadî Beyzavî ise Envarü't-Tenzil adlı tefsirlerinde şu açıklamalarda bulunurlar: “Şu nettir ki iman ebedî saadete ulaştıran rüşddür, küfür ise sermedi şekavete/bedbahtlığa ulaştıran eğriliktir… Dolayısıyla ikraha ve ilcaa gerek yoktur”.[4]

Maalesef Merhum Feyz-i Kaşanî'nin kîle formatında verdiği bu görüşler o dönemin İslam toplumunda benimsenmiş ve kabul görmüştür. Her iki halde de ister ayetin mensuh olduğunu söyleyelim ister cizye veren Ehl-i Kitab'a özgü olduğunu başka hiçbir grubu kapsamadığını söyleyelim ayet pratiği olmayan bir ayet konumunu düşmüş olacaktır. Hâlbuki tebeyyün (açığa çıkma) kelimesi muhatabın zihnine yönelik bir ifade olduğundan dolayı ayeti pratiği olmama olasılığını ya sıfırlamaktadır yahut da minimize etmektedir.  

Bizi dinin özü bağlar. Yani İlahî metnin sunduğu bilgiler ve bu metnin hayata yansıması olan Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) uygulamaları bağlar. Ayette ‘tebeyyün' kelimesinin kullanımı aslında İslam'ın amacının ne olduğu hakkında da bize bir ipucu vermektedir ki bu da akıldır. Zira gerçeklik ve hakikati gün yüzüne çıkardıktan sonra geriye kabul için iki aracın kullanımı kalıyor: Akıl ve kalp. Artık doğru ve yanlış karşısında taraf seçmeyi gerektiren insan eğer insanlık ufkunun sınırlarına çıkmamışsa veya garazkâr bir yapıya bürünmemişse doğruyu seçmesi kadar doğal bir durum yoktur.

Ancak ortada elimizi kolumuzu bağlayan bu çıkarsamamızı boşa çıkartacak içten ve dıştan biri talihsiz diğeri de uğursuz iki görüş vardır. İçimizdeki çaba bu tekvini gerçekliği ortadan kaldırırcasına bu ayetin ‘mensuh' olduğunu veya ‘tahsis' edildiğini söyleyen klasik söylem. Diğeri de garazkâr, amacı anlamaya yanaşmayan Oryantalist şüphe. O da bu ayeti görmezden gelerek İslam'daki cihad ve kıtalı emreden ayetleri temel alarak İslam'ın şiddet içerikli ve amaçlı bir din olduğunu söylemektedir.

Biz bu iki yaklaşıma da cevap vermeye çalışacağız.

 

Nesh edildiğini söyleyen bazı isimler ve nasih (nesh edici hüküm)

Bir görüşe göre bu âyet-i kerîme neshedilmiştir. Çünkü Peygamber (s.a.a.), Arapları İslâm dinini kabul etmek üzere zorlamış, onlarla savaşmış, İslâm dinine girmekten başka onlardan herhangi bir şeyi kabul etmemiştir. Bu görüş Süleyman b. Musa'ya aittir. Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmeyi: "Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihat et" (9/et-Tevbe/73) âyeti neshetmiştir. Ayrıca bu görüş, İbn Mesud'dan ve müfessirlerin birçoğundan da rivayet edilmiştir.[5]   

Bu âyet-i kerîme neshedilmiş değildir. Özel olarak kitap ehli hakkında nazil olmuştur. Cizyeyi ödedikleri takdirde İslâm'a girmek üzere zorlanmayacaklarını ifade ediyor. Bu görüş, Şabî,  Katade, el-Hasen ve ed-Dahhâk'ın görüşüdür.[6]

Allame Kurtubî bu ayetin tefsiri hakkında dört görüş daha zikreder. Ancak o görüşleri bu iki görüşten sonra zikreder ki, o görüşler bu iki görüşe göre daha zayıftır.  

İbn Kesir'in anlatımından ise ayetin bu bölümü hakkında birisi nesh diğeri de Ehl-i Kitab'a tahsis edildiği anlamında iki görüşten başka görüş yoktur.[7] Her halükarda ayet pratiği olmayan bir hükme dönüşmektedir.

Ebu Hayyan ise ayet hakkında ‘muvadaa' sözcüğünü kullanır.[8] Yani belirli bir döneme özgü olup kılıç ayetleriyle hükmü kalkan ayet kategorisinde değerlendirilir.

Bu işin vardığı son nokta ise şudur: “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın.” (9/et-Tevbe/5)

“İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun.” (47/Muhammed/4)

Biz sadece onlarca ayetten iki tanesini seçtik. Tablo ilginç: Dinin muhatabım olan birey veya kitle ya dini kabul edecek yahut da öldürülecek. Bir istisna olarak değerlendirilebilirse Ehl-i Kitab'a ilişkin cizye söylenebilir. Sadece onlar haraç vermek karşılığında hayat hakkına sahiptirler.

Üçüncü bir yolu yok bu işin.

Bu mantığın IŞİD ve El-Kaide gibi insanlık düşmanı tekfirci yapılara alan açması oldukça doğal. Bir tarafta insanlığın batı kaynaklı düşmanı Rahmetli İmam Humeynî'nin deyimiyle büyük şeytan olan Amerika, diğer taraftan gözünü kırpmadan çoluk çocuk katleden tekfiri yapılar.

Bunun Kitab-ı Kerim'den çözümü elbet vardır. Bu ayetlerin doğru ve yerinde tahlili ile pratiğe yansıması noktasında Resul'ün siretine bakmak lazım. Gerçekten Resulullah'ın (s.a.a.) sireti Bakara Suresinin “dinde zorlama yoktur” ayetinin nesh edildiğini mi desteklemektedir yoksa akla ve kalbe alan açan bir pratiği mi ortaya koymaktadır?

Rahmet peygamberi olan Rasûlullah'ın (s.a.a.) birtakım savaşlarda görüntü itibariyle savunma savaşının dışında başka savaşlar yaptığı vaki ise bu durumda bu ayetin mensuh olup olmadığını ve Kur'an'ın pratik yansıması olan Hz. Rasûlullah'ın (s.a.a.) savaş ve cihad felsefesini ortaya koymak zorundayız.

Ortaya çıkan tablo şu:

1- Dinde zorlama yoktur.

2- Savunma cihad ve savaşı

3- Dinin kendisi tarafından hangi amaçla olursa olsun başlatılan savaş. Buna din dilinde ibtidaî cihad da denilir.

Kısaca bu cihad türüne ilişkin biri kadîm diğer ikisi de modern dönem bilginlerinden olmak üzere iki üç tanım sunalım.

İslam'a çağırmak gayesiyle müşriklere karşı yapılan cihaddır.[9]

Cihad ikiye ayrılır:

a-      İslam'a davet gayesiyle yapılan cihad

b-      İslam'ı ve Müslümanları savunmak gayesiyle gerçekleştirilen cihad[10]

Kendisiyle çatışılması vacip olanlar üç gruptur:

a-      Ehl-i Kitab dışında müşrik olan kafirler. Bunların Kelime-i Tevhid'e ve İslam'a davet edilmeleri vaciptir. Eğer kabul edecek olurlarsa ne ala, değilse onlarla teslim oluncaya veya öldürülünceye kadar çarpışılması vaciptir. Bu konuda Müslümanlar arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur…[11]

b-      Kafir olan Ehl-i Kitablar –Yahudî ve Hırıstıyanlar-

c-      Bağiler[12]

Dinde zorlamanın olduğunu belirten bu ayet acaba bu iki cihad türü ile veya en azından ibtidaî cihad türüyle çatışmakta mıdır yoksa çatışmamakta mıdır? Savunma cihadının meşruiyeti ve akıl tarafından mantıklı ve makul olması açıktır. Zira Aziz İslam Dinine ve İslam yurduna veya kişinin can, namus ve malına saldırı yapıldığı zaman hangi izzet ve haysiyet sahibi bir birey böyle bir cihada katılmaz. Burada ayetler arasında çatışan hiçbir şey bulunmamaktadır. Savunma cihadında ikrah söz konusu değildir. Aksine kişi saldırıya uğruyor ve kendisini savunmak zorunda kalıyor.

Ancak aynı şeyi İbtidaî cihad için söylemek biraz güçtür. Zira muhatabı İslam'a zorlama söz konusudur.

Böyle bir problem var ortada ve bu problemin çözümü gerekiyor.

Ya diyeceğiz ki bu ayet ikrah ayeti mensuhtur ve hükmü kaldırılmıştır.

Yahut da bu ayetin mensuh olmadığını söyleyecek ve Kitab-ı Kerim'in ve Hz. Rasûlullah'ın ayet ve uygulamalarının felsefe ve hikmetini muhataba adam akıllı anlatmak ve sineyi ve kalbi doyurmak, akla gelen bu kuşkuyu ve Oryantalistlerin ‘bu din kılıç zoruyla yayılmıştır' şeklindeki itirazını kendimiz de mutmain olacak bir şekilde cevaplandırmak ve gidermek zorundayız.

Konuyu oldukça daraltıyoruz. Nefisle cihad, mal ile cihad, kalem ile cihad gibi din bütünlüğü için yer alan bu gibi konuları göz ardı ediyor ve sadece kıtal anlamına gelen cihadı ele alıp inceleyeceğiz.

 

Ayet mensuh değildir

Bu ayetin mensuhluğu ile ilgili olarak klasik ulema ile günümüz Türkiye'sinde Kur'an sahasında çalışmalar yapanların görüşleri farklılık göstermektedir. Klasik çalışmalar ve bilginler genelde mensuh olduğunu söylerken modern dönem çalışmaları ayetin muhkemliğini koruduğunu ve mensuh olmadığını söylemektedirler. Bu da doğal olarak insanı sevindirmekte ve umutlandırmaktadır.

Nesihle ilgili klasik çalışmalardan iki örnek verecek olursak İbnü'l-Cevzî bu ayetin mensuh oluşunu aktarır. Bu görüşün ed-Dahhak ve es-Süddî'ye ait olduğunu söyler.[13] İbn Hazm ise bu ayetin Tevbe Suresinin beşinci ayeti ile mensuh olduğunu söyler.[14] Yukarıda da mensuh olduğuna ilişkin bir takım örnekler vermiştik.

Modern dönem çalışmalarından olan Bayraktar Hoca'nın ayete yaklaşımı şöyledir: “Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ayrıldığı alan hürriyet alanıdır. Orada zorlama olamaz; çünkü insanlar doğru ile yanlışı biliyorlar. Bu bilgiye sahip olan insanları zorlamak, bilginin doğasına aykırı olup ona bir hakarettir”.[15]

Diyanet İşleri Başkanlığınca bir heyet tarafından kaleme alınan çalışmada ise birazdan bizim de değineceğimiz gibi talil/gerekçelendirmeyi ileri sürerek ayetin muhkemliğini destekler tarzda güzel ve can alıcı bir yorum sunulmaktadır.

Dinin en önemli iki unsuru olan "iman ve amel" zorlamayla olmayacağına göre "Dinde zorlama yoktur, insan zorla mümin ve dindar olamaz" cümlesi, tabiatta câri ilâhî kanunlar gibi kevnî bir gerçeği ifade etmektedir. Arkadan gelen ve bu cümlenin gerekçesi mahiyetinde olan "Çünkü doğru eğriden apaçık ayrılmıştır" İfadesi, bu kaidenin aynı zamanda bir dinî kural ve hüküm olduğunun karinesini teşkil etmektedir. [16]

Şiî bilginlerden Ebü'l-Kasım el-Huî ayetin ne mensuh olduğunu ne de tahsis edildiğini söyler.

O şöyle der: Bu meselede doğru olan şudur ki; ayet muhkemdir, ne mensuh ne de mahsusdur (yani tahsis edilmiştir)[17]

Seyyid Huî bu konuda şu üç delili ileri sürer.

a-      Mensuhluğuna dair delil yoktur

b-      Ayette geçen dinden murat usul/inanç ve füruu ile dindir. Bunu inanca tahsis etmenin delili bulunmamaktadır.

c-      Bu cümle ardından gelen “doğruluk yanlışlıktan ayrılmıştır” cümlesi ile de uyuşmamaktadır. Zira bu cümle hüküm inşa etmemekte bir olguyu bir durumu haber vermektedir. Durum ve olguyu haber veren cümlelerde de nesih söz konusu olamaz.[18]

Seyyid'in ileri sürdüğü delillerden iki ve üçüncü delil çok su götürür. Biz de ayetin mensuh olmadığı noktasında onunla hem fikir olmakla birlikte, Seyyid'in ileri sürdüğü gerekçelerde onunla uyuşamamaktayız. Dayanak farklı olunca varılan sonuç da maalesef farklı oluyor. Zira Seyyid ayetin ihbarî bir cümle olduğu, bir hüküm inşa etmediği ve bir gerçekliği haber verdiğinden hareket etmektedir. Dolayısıyla ileri sürülen nedenler de farklı olacaktır.

Biz ise ayetin yapı itibariyle ihbarî olsa da bir hüküm inşa ettiğini kabul etmekteyiz. Gerekçeler noktasında Seyyid Ebü'l-Kasım el-Huî'den mensuhluk noktasında da klasik Ehl-i Sünnet ulemasından ayrılmaktayız.   .

Bize göre ayetin mensuh olmamasının iki gerekçesi vardır.

İlki; Usul-u fıkıh ile ilgili bir kuraldır. Bir hükmün gerekçesi bildirilmiş ise ve sonradan gelen nesh edici hüküm önceki hükmü nesh edecekse önceki hükmün illeti/gerekçesini de kaldırmış olması gerekmektedir. İllet gerekçe ortada durduğu müddetçe o hüküm de devamlılığını korur.

Örnek vererek açıklamaya çalışalım.

Hz. Rasûlullah (s.a.a.) ‘namaz vaciptir.' ‘namaz her müttakî kulun yaklaşma vesilesidir' ‘namazın kirlerden arındırıcı' özelliklerini belirtmektedir.

Namazın vacipliğinin gerekçesi Rab Teâlâ'ya yaklaştırıcı ve günahların bağışlanmasının vesilesi gibi bir özelliğe sahip olmasıdır. Namazın bu özelliği devam ettiği müddetçe hüküm hiçbir zaman mensuh olmaz.

Konumuzu oluşturan bu ayette de dinde ikrahın olmamasının gerekçesi belirtilmektedir. “Doğruluğun eğrilikten ayrılmış olması” bu illet Kıyamet gününe kadar devamlılığını koruduğuna ve koruyacağına göre bu ayetin mensuh olması gibi bir durum söz konusu olamaz.

İkincisi; İslam'da cihadın felsefesi. Yani yukarda fıkhî tanım olarak vermeye çalıştığı savunma cihadı ve ibtidaî cihad diye yapılan taksimatta ibtidaî cihad var mıdır yok mudur? Daha açık ifade ile acaba gerçekten Hz. Rasûlullah'ın ibtidaî cihad şeklindeki cihadları ibtidaî cihadlar mıdır yoksa başka bir gerekçeye mi dayanmaktadır?

Bir sonraki makalede İslam'da cihadın mantığını ortaya koymaya çalışacağız.

Selam ve dua ile



[1] Ali el-Cazım-Mustafa el-Emîn, el-Belağatü'l-Vadıha, s. 139, Eda Neşriyat, İstanbul- Tarihsiz

[2] El-Cami li Ahkami'l-Kur'an, c.4, s. 280-1

[3] El-Kaşanî, Mevla Muhsin el-Feyz, es-Safî fi Tefsiri'l-Kur'an, c.1, s. 284, 1416 –İran, Tahkik: Hüseyin el-Alemî, Müessesetü'l-Alemî

[4] El-Kaşanî, el-Feyz, el-Esfa, c.1, s. 121, 1418-Qum, 1. Basım; Envarü't-Tenzil, c.1, s. 155

[5] El-Cami li Ahkami'l-Kuran, c.4, s. 280; en-Nehhas, c.2,  s. 99; Tefsirü'l-Beğavî, c.1, s. 240

[6] El-Cami, c. 4, s. 281

[7] Tefsirü'l-Kurani'l-Azim, s. 321, Darü İbn Hazm

[8] Tefsirü Bahri'l-Muhît, c.2, s. 452

[9] El-Amılî, Şehid Zeynüddin el-Cebeî, Ravdatü'l-Behiyye fi Şerhi Lümeti'd-Dımaşkıyye, c. 1, s. 311, İntişaratü Dari't-Tefsir, Qum-h.ş 1382

[10] El-Muğniyye, Muhammed Cevad, Fıkhü'l-İmami's-Sadık, c. 2, s. 252, 1420-Qum

[11] El-Huî, Ebü'l-Kasım, Minhacü's-Salihîn, c. 2, s. 405, 1427-Qum

[12] Age, c. 2, s. 406

[13] İbnü'l-Cevzî, Cemalüddin Ebü'l-Ferec Abdurrahman, Nevasihü'l-Kur'an, s. 92, Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut

[14] İbn Hazm, en-Nasih ve'l-Mensuh fi'l-Kur'an, s. 30, Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1406- Beyrut

[15] Bayraklı, Bayraktar, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, c. 3, s. 295

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur'an Yolu, c. 1, s. 281

[17] El-Beyan fi Tefsiri'l-Kuran, s. 307

[18] Age, s. 307-8

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler