esir.jpg

İslam'da cihadın felsefesi: Fitnenin ortadan kaldırılması

Özetle her ne kadar İslam’da cihad ibtidaî (taarruz) ve savunma cihadı olarak iki ayrı cihadmış gibi görünse de yorum ve detay safhasında ibtidaî cihad denilen cihad türü de savunma cihadına gelip dayanmaktadır. Fark şudur ki bazen bu savunma İslam yurdunun korunması şeklinde tecelli ederken bazen de genel olarak insanlığın hak ve hukukunu korumak olarak tecelli etmektedir ki ikisi de insanidir.

12 Temmuz 2017 Çarşamba
Bakara 256. ayeti tefsiri
 
 
 

 

                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

İslam'da kıtalin felsefesi: Fitnenin ortadan kaldırılması  

Ayetin yapı itibariyle ihbarî olsa da anlamının hüküm inşa ettiğini belirtmiştik. “la ikrahe fi'd-din/dinde ikrah yoktur” ifadesinin anlamı bir nehy/yasaklama olarak ‘bir kimseyi dini kabule[1] zorlamayın'dır. Nehy veya emrin varlığı o şeyin mümkünlüğünü ifade etmektedir. Yani insanın zorlanabileceğini dolayısıyla da bu ayet gereğince zorlamanın ilahî bir nehye konu olduğunu anlıyoruz.

Seyyid el-Huî ise ta baştan itibaren ayetin hem yapı itibariyle hem de anlam itibariyle ihbarî olduğunu dolayısıyla zorlamanın bir anlamının olmadığı görüşünü benimsemektedir. Bu durumda onun baktığı çerçeveden bakacak olursak dindeki bu ‘zorlama' yasağı ilahî bir nehy değil mevlevî (doğruyu gösterme amaçlı) bir nehydir ve zorlamanın hiçbir yararı yoktur. Kişi dolayısıyla birisini dine zorladığında ilahî nehye direkt olarak karşı çıkmış olmaz, sadece boş ve yararsız bir işle uğraşmış olur.

Biz ise bu nehye karşı çıkanın ilahî emre karşı çıkmış olduğu görüşünü benimsiyoruz.

Asıl vurgulamak istediğimiz husus bu ayetin mensuh olmayışı ve tahsis edilmediğidir. Zira önceki makalede de ele aldığımız gibi klasik ulemanın bir bölümü bu ayetin cihad ayetleri ile mensuh olduğu görüşünü benimsemektedir. Biz ise bu ayetin mensuh olmadığını iki gerekçeye bağladık ve bu gerekçelerden ilkini önceki makalede sunduk. İkrahın talili/cümlede doğruluk ve eğriliğin birbirinden ayrılması olarak geçmektedir. Bu gerekçe bulunduğu müddetçe ayetin hükmü varlığını devam ettirir. Bu gerekçe (doğrunun yanlıştan bütünüyle ayrılmış olması gerekçesi) de evrensel ve Kıyamet gününe kadar geçerliliğini koruyacak bir gerekçe olduğuna göre bu ayet mensuh olamaz dedik.

Şimdi ise mensuh olanların ileri sürdüğü gerekçeyi cevaplandırmaya daha doğrusu cihadın felsefesinin ikrah olup olmadığına geçmek istiyoruz. Bu da bizim ayetin mensuh olmadığına ilişkin ikinci kanıtımız olacak.

Bu ayet bir tür zorlama olan cihad ve kıtal ile çatışma olduğunu tasavvur eden klasik ulema buradan hareket etmektedir. Kur'an'da öldürme, kıtal, cizye gibi yığınlarca ayet vardır. Öyle ise bu ayet ile cihad ayetleri arasında bir çelişki ve çatışma olduğuna ve cihad ayetleri zamansal olarak bu ayetten sonra geldiğine göre nesh kaçınılmazdır.

Biz ise önceki makalede cihadın iki türü olduğuna dair bilgi vermiştik. Savunma cihadı ve ibtidaî (dine ve İslam'a davet) cihadı. Savunma cihadı ile bu ayet arasında herhangi bir çatışma olmadığını açıklamıştık. Zira savunma cihadında kişinin kendisini, memleketini, dinini, onurunu ve ailesini savunması söz konusudur ve dolayısıyla bir baskı ve ikrahdan söz edilemez.

Ancak ibtidaî cihad dediğimiz cihadda görüntü itibarı ile çatışma söz konusudur. Bu durumda ayetin mensuh olmadığı görüşünü benimsiyor isek –ki benimsiyoruz- cihad/kıtal hükmünün ve Rasûl'ün (s.a.a.) siretinin arka planını araştırmamız ve bu iki hüküm arasında bir çatışma olmadığını ortaya koymamız gerekmektedir.

 

Kur'ani perspektif

Burada çatışma bulunup bulunmadığının tespiti için şu soruyu sormamız gerekiyor: Kur'an-ı Kerim kıtalin amacını ne olarak takdim etmektedir? İslam'a göre cihad (özel ve dar anlamıyla kıtal veya savaş) ne için yapılmaktadır? Eğer gerçekten karşıdakine dini kabul ettirmek ve onu dine girmeye zorlamak ise bu bir ikrahtır ve Kur'an'ın iki ayeti birbiriyle çatışmaktadır ve bu iki grup ayet arasında nesh söz konusudur. Eğer Kur'an-ı Kerim bu hedefi zikretmemiş ve başka bir hedefi merkeze almışsa ve bu da ikrah/baskı ile çatışmıyorsa herhangi bir çelişki yok demektir ve bu ayetler arasında nesh de söz konusu değildir.

Kur'an-ı Kerim iki ayette bize kıtalin felsefesini sunmaktadır. İki ayetin sözcükleri arasında ufak tefek bir iki farklılık olsa da içerik bütünüyle aynıdır.

“Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir. Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2/el-Bakara/191-3)

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” (8/el-Enfal/39)

Bu iki ayet kıtalin hedefi olarak insanların dini zorla kabulü yani ikrahı değil de fitnenin ortadan kaldırılması olarak belirlemektedir.

Öyle ise fitne nedir, sorusu gündeme gelmektedir. Kur'an-ı Kerim Mekke müşriklerinin hangi hareketlerinden dolayı ‘fitne kıtalden daha büyüktür' demektedir? Fitne sözcüğünün etimolojik tartışmasını yaparak konuyu dallandırıp budaklandırmak ve amacımızdan sapmak istemiyoruz.

Bu ayet Mekke müşriklerinin eylemlerini fitne olarak nitelendiriyor. Zira Rab Teâlâ nezdinde bunların yaptığı her ne ise bu insanı öldürme eyleminden daha şiddetli olarak görülmektedir.

Sirete aşina olanlar bilirler ki Mekke müşrikleri iman etmek isteyen, din ile bağlantıya geçmek isteyen, hakka kulak vermek isteyenlere ve bunların Medine'ye hicretine engel olmaktaydılar. Mekke'nin kodamanları ve azgınları insanların önüne set çekmeselerdi belki de birçok insan ontolojik ihtiyacı gereği dine ve dinin yeryüzündeki temsilcisi olan Hz. Muhammed'e (s.a.a.) gidip Ondan akıl, kalbe ve ruha hitap eden bu fıtrî dini dinleyecek ve iman edecek ve Hz. Rasûlullah'tan günümüze ve bizlere daha çok marifet kalacaktı. Dolayısıyla da belki de Hz. Rasûlullah'ın Mekkelilerle sireti gaza ve kıtal üzerine değil de daha çok düşünsel ve kalbi sahada şekillenecekti. İnsanın hakikî boyutuyla bağlantıya geçmesine engel olarak fitneye neden oldular diyebiliriz. Vicdanının, aklının ve kalbinin sesini dinlemek isteyen, Hakkın yeryüzündeki temsilcisine doğru seyri murad edenlerin önünde büyük bir engel oldular Mekkeli müşrikler ve kodamanlar.

Burada Allame Tabatabaî'nin fitne tespitine değinmek yerinde olsa gerek.

O şöyle der: On­la­rın yap­tık­la­rı da­ha şid­det­liy­di. Çün­kü on­la­rın­ki fit­ne idi. Ya­ni din­den döndürme ama­cı­na yö­ne­lik­ti. Bu ni­te­lik­li bir şid­det­se, adam öl­dür­mek­ten da­ha be­ter­dir. Adam öldürme, ne­ti­ce­de dün­ya ha­ya­tı­nın so­na er­me­si­dir. Din­den dön­dür­me amaç­lı şid­det ise, iki haya­tın ke­sil­me­si­ne, iki yur­dun (dün­ya-ahi­ret) da yı­kı­ma uğ­ra­ma­sı­na yol açar.[2]

Mesele dönüp dolaşıp insan tasavvuruna insanın biyolojik, fizyolojik ve hakikî tasavvuruna dayanıyor. Zira insan için her şeyin bu dünya hayatından ibaret olduğunu gören ve hakikati da sadece duyu organları ile algılama ve nefes alıp vermeye indirgeyen bir bakış açısı ile aklî ve kalbî hakikatlere erişebilmek, bunlarla saadet ve süruru elde edebilmek ve dolayısıyla ebedî bir hayata erişebilmek olarak gören bir bakış açısı.

Evet, Kur'an-ı Kerim fizyolojik ve biyolojik hayattan başka bir hayata değinmektedir. O hayatta da ölü ve diri insan tertemiz ve kirli bir hayat var.

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız” (8/el-Enfal/24)

“Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat (hayat-ı tayyibe) ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz”(Nahl/97)

Hadisler de akıl ve kalp ölçütüne sıklıkla vurgu yaparlar

İmam Ali (a.s.): Akıl öyle bir ölçüttür ki bütün her şeyin kıstasıdır. Ta ki sizden birisi akıl gibi bir ölçüte başvurmadan bir şey hakkında hayırdır ve şerdir, demesin.[3]

Ruh ile ilgili olarak da İmam Sadık (a.s.) beş ayrı ruhtan bahseder ve bu ruhların Rasuller ve Vasilerde olduğunu belirtir. Diğer insanlar ise derecelerine göre bu ruhlardan yararlanırlar. Bunlar: Ruhu'l-beden, ruhu'l-kuds, ruhu'l-kuvvet, ruhu'ş-şehvet ve ruhu'l-iman.

Müminlerde ruhu'l-kuds bulunmazken, kâfirlerde ise her ikisi bulunmamaktadır.[4] Yani imanın ve ulvî ruhun insanda fazladan meydana getirdiği bir bilinç, bir farkındalık vardır. Yukarıdaki hadisin devamında İmam (a.s.) şu kaydı da düşer: Kişi büyük günah işlemediği müddetçe bu ruh kendisinden ayrılmaz.  

Bu İlahî ve Nebevî çağrıya icabet edenler Kur'anî ifade ile ‘Hayat-ı Tayyibe'ye sahip olacaklardır. Dolayısıyla böyle bir çağrıya kulak vermeyen ve karşı çıkanlar fizyolojik ve biyolojik bir hayat sürseler de ‘Hayat-ı Tayyibe'ye' sahip olamayacaklardır. İşte Mekke müşriklerinin ileri gelen kodamanları böyle bir hayata daha doğrusu insanın bu hakkının önüne geçmeye çalışıyorlardı. Kendi bakış açılarından dolayı insanları fitneye tabi tutuyorlardı ve İslam da insanlara özgür seçme alanının olması için mücadele ediyordu.

Dolayısıyla İslam'ın savaşı ve kıtal ikrah için olmadığından Bakara Suresinin bu ayeti ile çatışmamaktadır.

Ama İslam'ın amacı ‘fitnenin kaldırılması'dır. Zira cihadın muhatabı kâfirler değil insanlar üzerinde baskı kuran ve diğer insanlar üzerinde despotik bir yönetimi benimseyen onları temel haklarından mahrum bırakan bir kitledir. Bunun da son derece insanî olduğu açıktır.    

 

Fıtri ihtiyaç: Din

Bedenin fizikî organları, akıl ve kalpten oluşan insan bütünlüğünün bu alanlarla ilgili bütün ihtiyacı fıtrî ihtiyaç kategorisine girmektedir. Onu fıtrat üzere yaratan ‘Fatır' olan Allah-u Teâlâ insanın bütün ihtiyaçlarını da karşılamıştır. Bu karşılamayı da vasıtalar aracılığı ile yapmaktadır. Fiziki ihtiyacının karşılanması için ekmek ve suyu evrende yaratan Allah-u Teâlâ akıl ve kalp için ise rasul, nebi ve masum zatı yaratmıştır.

Yeme ve içme nasıl ki insanın biyolojik ve maddî ihtiyaçları ise doğruyu bulma, saadete erişme, tekâmül gibi ruhî ihtiyaçları da vardır. İşte Kur'an buna ‘fıtrat' der ve dini de bu fıtrî ihtiyaçlar kategorisinde olarak görür. Bu ihtiyaçların birini veya bir bölümünü yahut da hiçbirisini karşılamayan insan sıkıntı içinde yaşar.  

“(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/er-Rum/30)

Nasıl ki bir insanın bedenî ihtiyacını karşılamaya kimsenin engel olma hakkı yok ise ruhî ve fıtrî ihtiyacını karşılamaya engel olmaya da kimsenin hakkı bulunmamaktadır. Örneğin bütün dünya insanları bir araya gelseler ve karar verseler ‘falanca coğrafyadaki insanların su içme hakkı yoktur' deseler bu kararın geçerliliği yoktur. Zira bu karar insanın fıtrî ihtiyacının önüne geçmektir ve buna da kimsenin hakkı bulunmamaktadır. Dahası hiçbir insanın geçelim bir insanı, bir hayvanın dahi fıtrî ihtiyaçlarını karşılamalarına engel olma hakkı bulunmamaktadır.

Bakara ve Enfal Suresinde geçen fitne sözcüğünün uyarlanacağı noktalardan birisi despot zalimler tarafından insanların inanç tercihlerinin önüne geçmek ve böyle bir olanağın doğmasına engel olmaktır. Ayet Müslüman cemaate hitap etmekte ise de İlahî risaletin kılavuzluğu altındaki İslamî bünye insanın temel ihtiyacı olan hakka kulak verilmesine engel olan kuvvetlerin bu engelliğini devre dışı bırakmalıdır.  [5]

Örneği biraz daha basitleştirecek olursak bir kişinin bedeninin yeme ve susuzluk ihtiyacını karşılamak için ekmek ve su aramasına engel olunduğu zaman kendisini insan olarak nitelendiren her bir birey bu tabloya tahammül edemez ve devreye girer. Aynı şekilde 

İşte Kureyş veya Yarımadadaki diğer yönetimler insanların bu fitrî ihtiyaçlarına engel olmaktaydı.

Bu durumda İslam'ın cihad (dar anlamıyla kıtalı söz konusu ediyoruz) anlayışı ile ikrah birbiriyle uyuşmamaktadır. İslam'ın cihad anlayışı ya savunma üzerine kuruludur yahut da bir nokta da baskı kurulan ve fıtrî ihtiyaçlarına engel olunan insanlar üzerindeki baskıyı kaldırma amacını gütmektedir ki bu da son derece insanîdir. Hz. Rasûlullah'ın (s.a.a.) davet mektupları da bu amaca mübtenîdir.

İslam insanlara fıtrî ihtiyaçlarının karşılanma ortamını ve engeller varsa bu engellerin kaldırılmasını amaçlar.

Aziz İslam Dini ‘din'in ikamesini de fıtrî ihtiyaçlar kategorisinde görerek şöyle buyurur: “Dini ikame edin ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (42/eş-Şura/13)

Bu ayet dinin de toplumda ikame edilmesini öngörmekte ve bunu da fıtrî kategori içine yerleştirmektedir. Ama ilginç olan nokta şudur ki; bu ikameyi Ulu'l-Azm peygamberleri dediğimiz [6] yüce peygamberlere tevdi etmektedir. Bu durumda dinin insanların su, ekmek gibi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için en azından İlahî seçkiyle ikamet edilmesi gerekmektedir. İnsanların bunların ikame ve yasamalarıyla işte bizim sıkıntılarımızın cevabı bunlarmış diyeceklerdir, ama bilgiden yoksun, arınma ameliyesinden geçmeyen insanların zihinlerine takılan sorulara cevap bulamayan bir şeriate insanların itirazları dine yapılan itiraz olmaz. Dinin fıtrî ihtiyaç kategorisinde olabilmesi için ekmek su gibi bir belirginlikte olması gerekmektedir, ondan dolayıdır ki ayet-i kerime “rüşdün ğayydan bütünüyle ayrılması” ifadesini kullanmaktadır. Bu bütünüyle ayrılma, insan aklına gelecek soruların cevabı şu da olabilir bu da olabilir şeklinde görüşler ile çatışmasıyla uyuşmamaktadır.  

Yoz, düşünceye kapalı, insanlıktan nasibini almamış grupların, insanların temel ihtiyaçlarını anlamadan ‘zafere giden yolda herşey mübahtır' diyenlerin insanların su, ekmek ve hayat gibi fıtrî ihtiyaçlarını dahi ortadan kaldıranların insanların zihin ve kalp dünyalarını doyurabileceklerine olasılık var mıdır?

İnsanı insan eden hak ve hürriyetler, zihin ve kalp ameliyesinin önündeki engelleri kaldırmaya çalışan insanı düşünmeye ve temel insanî değerlerle bezenerek kendini bulmasına yardımcı olan, insanların üzerindeki baskı ortamını kaldırmaya çalışan İslam'ın bu cihadı deyim yerinde ise saldırı ve taarruz cihadı değil bütünüyle savunma cihadı gibi insanî cihaddır.

Kur'an'da buna işaret eden ayetler vardır. “Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir” (2/el-Bakara/251)

“Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir” (22/el-Hacc/40)

Vurgulamak istediğimiz gibi İslam'ın saldırı gibi görünen cihadlarında da aslında saldırı ve taarruz söz konusu değildir. Bir coğrafyanın halkı temel hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakılmış, zulüm ve baskı altında olan bu grupların zulümden kurtarılması ve coğrafya insanının rahatlaması güdüldüğünden bu cihad baskı oluşturmak değil aksine baskının kaldırılması amaçlanmaktadır.

Bu açıklamalardan sonra şu sonuca ulaşıyoruz: Dinin kabulü insanın fıtrî ihtiyacıdır. İnsan potansiyel olarak din kabulüne uygun bir şekilde yaratılmıştır hatta bunu aramaktadır. Dolayısıyla bu dinin kabulü için ikraha/baskıya gerek yoktur. Susayan bir insana su içmesi için baskı kurmak ne derece boş ve gereksiz ise, en az onun kadar aziz İslam Dininin kabulü için baskı kurmak da o derece gereksizdir. Fark şudur ki insan su içebilmesi için susaması gerekmektedir dinin hakkaniyeti için de kalp ve aklını çalıştırılması gerekmektedir. Bir insanın su içmesine engel olunuyorsa o engelin kaldırılmasının gerekliliği gibi kişi ile din arasına giren engellerin kaldırılması gerekmektedir.

Zaten bu engel kalkınca ikraha da gerek kalmayacaktır. İnsan, insanlık ufkunun dışına çıkmamışsa zatı gereği rüşdü, hakk ve hakikatı, cemal ve kemalı sever, ona âşık olur. Gayy, batıl, yalan, çirkin ve iğrenç şeylerden nefret eder. İnsanlık ufkunun dışına çıkmışsa da ızdıraplar içinde yaşar, temiz insanî fıtrat onu rahatsız ve huzursuz eder.

Hz. Musa'nın Firavun ile mücadelesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. O, Firavun'a İsrail oğullarının ve halkının üzerinde baskı kurmamasını onları serbest bırakmasını istiyordu.

“Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür” (57/el-Hadîd/25)

Bu ayet peygamberlerin iki elinde birbirini tamamlayan iki unsura dikkat çekmektedir. Peygamberler davetleri gereği mucize ve beyyineyi ellerinde bulundurur ve insanları bunlara davet ederler. Ancak her halükarda buna engel olacak olanlar için ellerinde demirin/kılıcın bulunması gerekmektedir. Bu beyyine ve kılıcın bulunmasının gereği kılıçla insanların bu ilkeleri kabule zorlanması değil aksine, bu beyyineye engel olmaya çalışan mani olanlara karşı çıkmak için, insanlar akıl ve kalpleriyle hareket edecek olurlarsa belki de o peygamberler hiçbir zaman kılıca başvurmayacaklardır.

 

İnsanın en önemli iki hakkı: Hayat hakkı ve Tevhid  

Bu iki hak birbirini tamamlayan iki haktır. Bizim açımızdan insanın hayat hakkı da çok çok önemlidir ve insanın yaşam hakkının dokunulmazlığı bulunmaktadır. Ne olursa olsun herkesin yaşam hakkı vardır, ‘bizimle uyuşmayan bir insan ölsün' ‘oh olsun' türünde bir inancı benimsemiyoruz.  O insanın da fıtrat üzere dünyaya geldiğini, en azıından hayat hakkına sahip olduğunu, onun da hakikatten izler ve düşünceler taşıdığını, onun da hakikat taliplisi olduğunu kabul etmekteyiz.

Sadece şuna değinmek istiyoruz. Allah-u Teâlâ'nın yarattığı bu eşsiz evrenin mayasında tevhid (sadece siyasî anlamıyla değil, var oluşsal boyut başta olmak üzere bütün boyutlarıyla bir tevhidden bahs etmekteyiz) vardır ve Yüce Yaratıcı insanın mutluluğunu ve sorunlarının çözümünü kâmil anlamıyla tevhide yerleştirmiştir. İnsanın bu hakkının önüne geçen güç/ler bir insanın su ihtiyacına engel olan bir kimse kategorisindedir.

Burada iki problemimiz vardır. Kimileri insanın bu mana boyutunu yok sayarken kimileri ise hakikî ariflerin dile getirdiği aşkın ve müteal boyutu göz ardı etmektedir.

Özetle biz insanın en önemli hakkının tevhid olduğunu ancak toplumsal zihin yapısı olarak da en önemli hakkının hayat hakkı olduğu görüşünü benimsemekteyiz. Bize göre insanın hayat hakkı insanın tevhid hakkından sonra ikinci sırada yer almaktadır.

Burada bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek istiyoruz. Sıradan, kendi yaşamını sürdüren insan değildir İslam'ın fitne ve fitnenin lideri diye adlandırdığı kimseler. Despotik, azgın, zalim, tuğyanî güçlerden bahsediyoruz. İnsanların üzerinde baskı kuran, dünyayı cehenneme çeviren, algı operasyonları ile hakkı batıl batılı hak diye gösteren ve hakkın kendisini takdim etmesine izin vermeyen, hak ile insanlar arasına engel koyan yapı ve bünyelerden bahsediyoruz. Doğu ve batının mazlum, olaylardan ve olgulardan habersiz insanları varlık âleminin Yüce İnsanının (a.s.) deyimi ile “bizim yaratılışta eşimizdirler”. İşte İslam'ın cihadı küresel emperyal güçlerledir. Aziz İslam Coğrafyasını kana bulayan, insanın hayat hakkını ellerinden alarak yaşlı, kadın, çocuk demeden katleden Amerika, İsrail ve küresel güçler ile onlarla birlikte çalışan güçlerledir.

“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. (fe katılu eimmete'l-küfür)” küfrün önderleri ile savaş halindeyiz. Yoksa Doğu ve batının kendi halinde yaşayan, insaniliğini yaşamaya çalışan sıradan, Hırıstıyanlar, Yahudîler, Budist, Hindu, Ezidî ve bilumum değişik din müntesipleri ile bizim bir sorunumuz yok olamaz da. Rahim Rabb bunlarla güzel ve iyi ilişkiler içinde olmamızı ister.

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever” (60/el-Müümtehine/8)

 Hatta yaşadığımız coğrafyada onlar da varsa bizim komşularımızdırlar. Onlar ve biz ortak havayı soluduğumuz aynı coğrafyanın insanlarıyız.

Ancak bu coğrafyayı kana bulayan ve bu amaç için çalışan Amerika ve İsrail ile bu amaç ve emellerinden vazgeçmedikleri müddetçe onları fitne unsuru olarak görürüz. Bu bağlamda bu coğrafyada insanlığın özgün sesi ve sadası Filistin mazlumlarının hamisi olan Hizbullah ile birlikteyiz. Gözümüz, kulağımız ve kalbimiz Onlarla birlikte atacaktır.

İşte fitnenin kaldırılmasının günümüzdeki izdüşümü budur ve biz bunu anlarız.

Özetle her ne kadar İslam'da cihad ibtidaî (taarruz) ve savunma cihadı olarak iki ayrı cihadmış gibi görünse de yorum ve detaya geçildiğinde ibtidaî cihad denilen cihad türü dahi savunma cihadına gelip dayanmaktadır. Fark şudur ki bazen bu savunma İslam yurdunun korunması şeklinde tecelli ederken bazen de genel olarak insanlığın hak ve hukukunu korumak olarak tecelli etmektedir ki ikisi de insanîdir.

Son olarak bu ayet ile İslam'ın cihad anlayışı arasında bir tezad yoktur ki mensuh veya tahsis edilmiş olduğuna hüküm edelim. Esasında İslam ikrahı (baskıyı) kabul etmemekte sadece insanların özgür bir şekilde seçimlerini yapabilecekleri ortamın oluşmasını arzulamakta ve insanın baskı altında kalmadan tercihini yapmasını istemektedir.

 

Bir nükte

İnsanın fıtratında İslam Dininin kabulü potansiyel olarak vardır. Bu potansiyelin dışa vurumu için Kur'an-ı Kerim bir şart ileri sürmektedir. Resullerin tebliği

“Resullerin üzerine açık seçik tebliğden başka bir şey düşer mi!” (16/en-Nahl/35)

Evet, resuller, o fıtratı diriltecek duyguları harekete geçirmekte ayetin deyimi ile ‘rüşd/doğruluk' ile ‘ğayy/eğrilik'in birbirinden tam ayrılması ortamı oluşmaktadır. Muhatap artık burada flu bir alan yaşamamaktadır. Dolayısıyla Resullerin temsilcisiyim deyip de karşıdakini aklî ve kalbî yönden doyurmayan ve zihnini kurcalayan sorulara cevap veremeyen insanların tebliği fıtrata dokunan, onu harekete geçiren bir tebliğ değildir. Karşıdakine haklı itiraz alanları bırakan, onu doyurmayan bir insan risaletin tebliğ ve belağ görevini yerine getirmemiştir.

Söz dönüp dolaşıp risaletin imamet ile devamı müessesesine gelip dayanmaktadır. Din, ‘rüşd' ‘ğayy'dan bütünüyle ayrılmıştır ve bütün çıplaklığı ile günyüzüne çıkmıştır diyorsa; insanın her bilim, ilim ve dahası akıl sahasında bugün teori düzleminde olan yığınlarca sorusu var ve bunlar hala teori boyutunda. Din ise meselelerde doğrunun/rüşdün olduğunu söylüyor. Bu, insanların kafalarındaki teorilerin cevapları yoksa, Kur'an'ın bu ayeti güme gitmiş oluyor demektir. Öyleyse varlık âleminde bu sorulara yanıt veren, teorilerin doğruluk ve yanlışlığını bilen bir zat olmalıdır ki bu da ‘Masumdur'.     

Resuller fıtratı ya hikmet ve ya güzel öğüt ile diriltirler.

Burada dinde tebliğ davası önem kazanmaktadır. Hikmet ve mevıza-ı haseneye uygun tebliğ nasıl olmalıdır sorusuna cevap aranmalı, bu işi üstlenecek insanlar insanın fıtratını akıl ve kalbini çok iyi tanımalı, kendisini İlahî marifet ve hikmet ile donatmalıdır.

Karşıdakine doğruyu gösterebilmelidir.

Selam, muhabbet ve dua ile

 


[1] Ayetin bu anlama geldiğini ilk makalede ele almış ve din sözcüğünde din ilkelerinin bütünü değil de dinin inanç bölümünün maksad olduğunu sunmuş ve ayette bir mecaz olduğunu ele almıştık.

[2] El-Mizan fi Tefsiri'l-Kur'an, c. 2, s 62.

[3] Et-Turayhî, Şeyh Fahrüddin, Mecmeü'l-Bahreyn, c. 4, s. 348

[4] Bihar'l-Envar, c. 25, s. 53

[5] Es-Sadıkî, el-Furkan fi Tefsiri'l-Kur'an, c. 3, s. 103

[6] Konum itibariyle diğer nebilerden üstün olan şeriat sahibi olan beş peygamber: Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Hatem 

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler