4116978.jpg

İslam altın ve gümüş biriktirmeyi yasaklar

Âyet-i kerîmelere dayanarak kesin olarak diyebiliriz ki, en zararlı ve iğrenç davranış, servetin, özellikle de altın ve gümüşün biriktirilmesidir. Bütün İslam âlimleri de bu görüştedirler. İslam âlimlerinin bütün kitaplarında ve imamların sözlerinde, servet biriktirmenin tehlikeleri üzerinde durulduğu kadar başka hiçbir konu üzerinde durulmamıştır.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Kuran; faizi –servetin belli ellerde birikimine yol açan ve paranın verimli, yararlı ekonomik kanalların dışına çıkmasına sebep olan emeksiz bir gelir elde edilmesini- yasakladığı gibi, herhangi bir şekilde altın ve gümüş biriktirmeyi ve stoklamayı da yasaklar. Aşağıdaki ayetler hiçbir yoruma ihtiyaç göstermeyecek kadar açık ve kapsamlıdır:

“Ey inananlar, hahamların ve rahiplerin çoğu insanların mallarını haksızlıkla yer ve onları Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele! Bunlar cehennem ateşinde yakıldığı gün alınları, böğürleri ve suratları onlarla dağlanacak, “Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın” denecek.“ (9/34-35)  

Ali b. İbrahim Kumi, bu ayetin yorumunu yaparken, İmam Bakır'dan naklen, altın ve gümüş hazineleri yığmayı (biriktirme ve toplamayı) Allah'ın yasakladığını ve bu hazinelerin Allah yolunda harcanması gerektiğini söyler.

Müminlerin Emiri İmam Ali'den rivayete edildiğine göre, vergisi ödensin veya ödenmesin, dört bin dirhemden fazla biriktirmek, ‘hazine yığmak' yasağı kapsamına girer. Bu miktardan az biriktirme ise harcama olarak değerlendirilir.

“Ayyaşi” İmam Bakır'ın bu ayet ile ilgili bir soruya verdiği cevapta, hazine yığmanın iki bin dirhemden fazla biriktirme anlamına geldiğini nakleder.

Ölçüdeki farklılık, hayat şartlarındaki ve kamu ekonomisindeki değişimden doğmuştur. Gerçekten, geçim için gerekli olana her şey, harcama niteliğinde olup, salt biriktirme ve yığma amacıyla elde etmek ise, bu yasak kapsamına girer.

El-Humeze Süresi; kısa, korkutucu ve düşündürücü ayetleriyle servet biriktirmenin sosyal ve moral etkilerini ve sonuçlarını ortaya sermektedir:

“Arkadan çekiştiren ve yüzüne karşı alay edenlerin vay haline! Ki o, mal biriktirip tekrar tekrar sayar. Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır, andolsun ki o, kırıp geçiren cehenneme atılacaktır! Kırıp geçiren cehennemin ne olduğunu sen bilir misin?” (104/1-5)

Bu ayete dayanarak kesinlikle diyebiliriz ki, en zararlı ve iğrenç davranış, servetin, özellikle altın ve gümüşün biriktirilmesidir. Bütün İslam bilginleri de bu görüştedirler. Servet biriktirme, İslami öğretinin ilkelerinden sapmaya başlandıktan sonra Müslümanlar arasında revaç buldu. İslam âlimlerinin bütün kitaplarında ve İmamların sözlerini bir araya getiren koleksiyonlarda başka hiçbir konu üzerinde, servet biriktirmenin tehlikeleri üzerinde durulduğu kadar durulmamıştır.

El-Khasal'da rivayet edildiğine göre yüce Peygamber şöyle buyurmuştur: “Atalarınızın dinarları ve dirhemleri onları mahvetti, sizi de mahvedecektir.” Mecmu'atul –Beyan'da rivayet edilir ki; “onlar, altın ve gümüşü biriktirenler…” (9/34) ayeti nazil olduğunda Peygamber üç defa “Altın ve gümüş kahrolsun!”diye haykırdı. Bu ifade sahabeyi şaşırttı. Ömer hemen sordu: “Hangi tür serveti kendimiz için isteyebiliriz?” Peygamber şu cevabı erdi: “Hamd eden bir dil, şükreden bir kalp, imanlı ve size manevi yönden destek olacak bir eş isteyin!”

Kâfi'de rivayet edildiğine göre, İmam Sadık'tan soruldu: “Ne miktar servet üzerinden vergi (zekât) alınmalıdır?” İmam: “Siz gönüllü ödemeler ve resmi vergiyi (zekât) mi kastediyorsunuz?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca şöyle devam etti: “Resmi vergi (zekât) her bin (lira ve altın) üzerinden yüzde yirmibeş oranında alınır. Gönüllü ödeme ise, Müslüman kardeşinizin ihtiyaç duyduğu miktar kadardır. Allah serveti size emrettiğiniz şekilde harcamanız için ihsan etti. Onu kendinize saklamanız için değil.”

Ebu Zerr Gıffari, İslam kisvesi altında Müslümanların hayatlarına ve mallarına el uzatan Kureyş ve Arap yağmacıların tefeciliğine muhalefetini bu ayete, yani “Altın ve gümüş biriktirenler…” ayetine dayandırdı. Peygamber'in önde gelen arkadaşlarından biri olan ve İslam'ın öğretisine kalpten bağlı bulunan Ebu Zerr, yollarda, pazarlarda camilerde ve büyük şehirlerde herkese İslam'ın özünü ve hedefini hatırlatıyordu. Bazen de Ümeyye liderlerinin muhteşem saraylarının içinde ve çevresinde bu ayeti yüksek sesle ve hararetle okuyordu. Kufe'den Şam'a ve sonra Medine'ye sürgün edildikten sonra ve henüz Rebeze'ye sürgün edilmeden önce, bir gün Osman'a gitti. Sıkıntılar ve baskılar bu zayıf ve yaşlı adamı öyle etkilemişti ki, ayakları üzerinde duramıyordu. Osman oturmasına müsaade etmedi. Bastonuna dayanan Ebu Zerr, Osman'ın önünde duran bir para yığını gördü. Osman'ın arkadaşları paraya akbabalar gibi iştahla bakıyorlardı.

Ebu Zerr: “Nedir bu servet?”

Osman: “Bazı vilayetlerden bize gönderilmiş olan yüzbin dirhem para. Ne yapacağımıza karar verinceye kadar onun iki misline çıkacağını ümit ediyorum.”

Ebu Zerr: “Bir yüzbin dirhem daha mı, yoksa dört dinar mı?”

Osman: “Elbette yüzben dirhem.”

Ebu Zer: “ Birlikte Allah'ın Peygamberi'ne gittiğimiz geceyi hatırlar mısın? O kadar üzgün ve sıkıntılıydı ki, bizi fark etmedi. Ertesi gün huzuruna çıktığımızda ise kendisini sevinçli gördük. Önceki akşamki üzüntüsü ile o günkü sevincinin sebebini sorduğumuzda şöyle dedi: “Devletin parasından (fey) dört dinarı bölüştürememiştim. Onu dağıtmadan önce ölebileceğimden korktum. Şimdi ise onu dağıttım (ve muhtaçlara verdim). Artık huzurluyum.

Osman, yanında oturan Ka'b el-Ahbar'a dönerek şöyle dedi: “Ey Ebu İshak! Vergilerinin tümünü ödeyen kişi hakkında ne düşünüyorsun! Başka bir borcu var mıdır?”

Ka'b: “Hayır. Vergilerini ödedikten sonra kum gibi altın ve gümüş yığmış olsalar da başka hiçbir borçları kalmaz.”

Ebu Zerr birden elindeki bastonu Ka'b'ın kafasına indirdi ve bağırdı. “Ey müşrik Yahudi kadının dölü! Hangi hakla Müslümanların kanunları üzerinde fikir beyan edersin? Yüce Allah'ın “Altın ve gümüş biriktirenler…” sözü mü doğrudur, seninki mi?”

Öfkeyle ayağa kalkan Osman: “Ey Ebu Zerr! Sen yaşlanmış ve bunamışsın Peygamber'in arkadaşı olmasaydın seni öldürürdüm.”

Ebu Zer: “Yalan söylüyorsun Osman! Yazıklar olsun sana! Arkadaşın olan Allah'ın Resulü bana şöyle demişti: “Ey Ebu Zerr! Onlar seni aldatacaklar, ama öldüremeyecekler.” Allah'ın Resulü'nün, senin ve kabilen hakkındaki sözlerin sana hatırlatacak kadar aklım var daha.”

Osman: “Allah'ın Resulü'nden ben ve kabilem hakkında ne duydun?”

Ebu Zerr: “Evet, Peygamber şöyle buyurdu: “Ebu'l-As ailesi otuza ulaştığında Allah'ın mallarını kendi aralarında paylaştıracaklar. Allah'ın dinini ihanet ve suiistimal aracı yapacaklar ve Allah'ın kullarını kendi köleleri ve hizmetçileri haline getireceklerdir. Onlar iyi insanlara savaş açacaklar ve bir suçlular zümresi oluşturacaklardır.”

Osman (dinleyicilere dönerek): “Ey Muhammed'in arkadaşları! Allah'ın Resulü'nden bu hadisi duyanınız var mı?”

Osman'ın arkadaşları: “Hayır, Allah'ın Resulü'nden bu hadisi duymadık.”

Osman: “Ali'yi çağırın.”

Müminlerin Emiri çağrılarak getirildi.

Osman: “Ey Hasan'ın babası! Bu ihtiyar yalancının ne dediğini dinle!”

Ali: “Hayır Osman, Ona yalancı deme! Ben bizzat Allah'ın Resulü'nden şunu duydum: “Mavi gök ve yeşil toprak Ebu Zerr'den daha doğru sözlü bir kişi görmemiştir.”

Orada bulunan Peygamber'in arkadaşları: “Ali doğru söyledi. Biz de Allah'ın Resulü'nden bunu duyduk” dediler.

Ebu Zerr (bağırarak): “Servetin cazibesine kapılan sizlere yazıklar olsun! Farz edin ki, ben Peygamber'e yanlış şeyler atfediyorum. (Sonra gözlerini onlara çevirerek) Aranızda en faziletli olanınız hangisidir?”

Osman'ın arkadaşları: “Sen kendini öyle sanıyorsun.”

Ebu Zerr: “Evet. Allah'ın Resulü şimdi üzerimde olan elbiseler içinde öldü. Siz bid'atler uydurdunuz ve Allah bunun için sizi hesaba çekecektir.”

Osman: “Ey Ebu Zerr, sana soracağım soruya, Allah'ın resulü adına doğru söyleyeceğine yemin eder misin?”

Ebu Zerr: “Bana yemin verdirmesen de gerçeği söylerim.”

Osman: “En çok nerede oturmak istersin?”

Ebu Zerr: “Allah'ın evi, Resulü'nün doğduğu yer ve ölünceye kadar ibadet edebileceğim yer olan Mekke'yi tercih ederim.”

Osman: “Hayır! Bu arzunu yerine getirmeyeceğim. Oturmak için ikici tercihin neresidir?”

Ebu Zerr: “Müslüman olmadan önce yaşadığım yer olan Rebeze.”

Osman: “Öyleyse Hemen ayrıl ve oraya git!”

İlk Müslümanlardan ve Peygamber'in seçkin arkadaşlarından biri olan Ebu Zerr, “Altın ve gümüş biriktirenler…” ayetinden, Müslüman'ın ihtiyacının üzerinde servet edinme hakkı olmadığı anlamını çıkardı. Ona göre, genellikle altın ve gümüş ile ölçülen servet, ihtiyaçların üstünde artış gösterirse biriktirme sayılır (kenz kelimesi, Arapçada birinin ihtiyaçlarının üstünde tasarruf yapması anlamına gelir) Ebu Zerr, Peygamber'in ve yakın arkadaşlarının uygulamalarını da Kuran'ın ruhunun teyidi olarak gördü. Ammar b. Yasir, Mikdad ve Selman Farisi –ki onlar Ali'yi İslam'ın yaşayan en kâmil sembolü ve Müslümanların velisi olarak görüyorlardı- gibi insanlar da Ebu Zerr ile aynı fikirdeydiler. Onlar, Beytu'l-mal'den veya başka kaynaklardan sağladıkları gelirleri zaruri ihtiyaçlarını gidermek için kullanıyorlar, fazlasını ise muhtaç Müslümanlar arasında dağıtıyorlardı. Bazen de evlerinin yıllık masrafını karşılayacak miktarda tasarruf yaparlardı. Osman'dan önceki halifeler de aynı prensibi uyguladılar.

Osman döneminde İslam'ın ruhu ve öğretisi ile hiç ilgisi olmayan bedevi Araplar yönetim mevkilerine geldiler. Zenginliğe karşı geleneksel olarak duydukları hevesten dolayı önceki Müslümanların bu konudaki titizliklerine aldırmadılar. Kuran'ın bu konudaki ayetlerini öyle yanlış yorumladılar ki, yeni Müslüman olmuş bir Yahudi olan Ka'b el-Ahbar bile, zorunlu vergisini –zekâtını- ödemiş olan bir Müslüman'ın istediği kadar altın ve gümüş biriktirebileceği şeklinde resmen fetva verebiliyordu.

Ebu Zer ve arkadaşları bu durumu Kuran ve Sünnet doğrultusunda değiştirmek için çaba gösterdiler. Devlete ait mal ve paranın Müslümanlar arasında ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin eşit olarak bölüştürülmesi ve servet birikiminin önlenmesi için Osman'ı ikna etmeye çalıştılar. Ebu Zerr ve arkadaşları gerçeğin ve doğrunun sözcülüğünü yaptılar, çünkü Kuran mesajı kalplerine ve zihinlerine nüfuz etmiş ve İslam'ın özünü tam olarak kavramışlardı.  

Ka'b el-Ahbar ve benzerleri de kendi gerçeklerini yansıtıyorlardı. Onların İslam anlayışı zenginin ve güçlünün yanındaydı. Zavallı Halife (Osman) bu iki zıt görüş karşısında şaşkına dönmüştü ve kendine ait bir görüşü yoktu. Sonunda ikinci gruba yanaştı ve bu yolda İslam dünyasını bir kaosun ve krizin ortasına atarak hayatını kaybetti. Bu gün bile Müslümanlar Kuran'ın direktifleri ile Ka'b el-Ahbar'ın izinden gidenlerin fikirleri arasında şaşkın bir vaziyette bulunmaktadırlar. Kurtubi gibi bazı yorumcuların bu ayeti yanlış yorumlamaları sürpriz değildir. Kurtubi, bu ayeti şöyle yorumladı: “Bu ayet, İslam'ın ilk yıllarındaki fakir Müslümanları ilgilendirir.” Bu görüş ayetin doğru yorumu mudur? Kuran yalnız belli bir zaman ve belli bir grup için mi vahyedilmiştir ve herkes kendine yeterli bir duruma geldikten sonra hükümsüz mü kakacaktır? Onlar, sanki ne Kuran'ı bütün bir evren için, ne de Peygamber'i “her iki âleme rahmet” (22/107) görüyorlardı. O yoksul Müslümanlar, servetleri arttıktan sonra inançlarını yitirmediler mi? Arap Yarımadası'nda yaşayan Müslümanların büyük kısmı müthiş bir yoksulluk içinde yaşamıyorlar mıydı?

 

Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî

İslam ve Mülkiyet (Yöneliş)

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler