014.jpg

Şia kelimesi üzerine etimolojik bir tahlil

Anlaşıldığı kadarıyla kelimenin ihtiva ettiği topluluk, birliktelik ve güruh sıradan bir birlikteliği ifa etmek için kullanılmamaktadır. Aynı amaç için bir araya gelen ve aynı hedefe kitlenen bir kitleyi karşılamak için kullanılmaktadır.

20 Ağustos 2017 Pazar
Şia kelimesi üzerine etimolojik bir tahlil
 
 
 
 
 
Hasan Hüseyin GÜNE޹
 
 
Özet
 
Bu makalenin amacı Şî‘a kelimesinin etimolojik tahlilini yapmaktır. Bunun nedeni İslam tarihinde önemli bir itikadî ve siyasî mezhep olan Şiîliğin, Şia kelimesi üzerinden anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Bu yapıldıktan sonra, kelimenin Kur'ân'da ve hadis literatüründeki kullanımları üzerinde durulmuştur. Son olarak kelimenin tarihsel olarak da Hz. Peygamber tarafından sadece Hz. Ali için bizzat kullanıldığı neticesine ulaşılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Şia, Şiî, Teşeyyü‘, Etimoloji.
 
 
Şî‘a ve Türevleri Olan Kelimelerin Sözlük Anlamları
 
Şi‘a kelimesi Arapça ŞEYE‘A kökünden türemiş bir kelimedir. Şin harfinden sonra elif getirilip (Eşâ'e) alâ edatıyla kullanıldığında bir şeyi izlemek, tutmak; bir şeye uymak;  bir şeyden yana olmak anlamlarına gelmektedir. Teşeyye‘a kalıbında kullanıldığında aldığı edatlara göre bir şeyden yana olmak;  bir cemaate katılmak; Şiî olmak, Şiîymiş gibi davranmak anlamlarını karşılamaktadır. Şî‘a kelimesi ise taraftarlar, izleyenler, hizip, grup, partizan ve Şia mezhebine tekabül etmektedir (Mutçalı, 1995: 465-466). Kelimeye  bir diğer sözlükte tâbi olanlar şeklinde anlam verildikten sonra bu tabirin, Ali b. Ebu Talib ve âlini destekleyenler ve onlara tabi olanları karşıladığı belirtilmektedir (Mesud, 1080: 339).
 
Bu bağlamda bir hedef ve amaç etrafında toplanan ve görüşleri birbiriyle uyuşan kişilere Şî‘a denilmektedir (İbni Manzur, basım tarihi yok: 188; el-Cevherî, 1430/2009: 627). Kelime müşâyi‘ kalıbında kullanıldığında ise bir şeye, bir kimseye, bir yere ilhak olan, teşeyyü‘/müteşeyyi‘ denildiğinde de Şiîleşen anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra müteşâyi‘ân fi'd-dâri örneğindeki kullanımında, bir evin iki ortağı olduğu vurgulanmaktadır (el-Firuzabadî, 1429/2008: 907). Görüldüğü üzere bu anlamda da ortak bir mal etrafında bir araya gelme söz konusudur ki kelimenin bir fikir etrafında bir araya gelme ilintisine benzer bir kullanım gerçekleşmiştir.
 
Benzer kullanım hadis literatüründe müşeyya‘ koyunun kesilmesi hususunda söz konusu olmaktadır. Müşeyya‘ koyun sıska koyun anlamına gelmektedir. Bu sıskalık nedeniyle kurban edilemeyen koyun sürünün gerisinde kaldığından ancak birinin yardımıyla sürüye yetiştirilebilmektedir (İbni Esir, 1421: 500). Bu kullanımda da koyunun diğer koyunlara (bir topluluğa) ilhak sürecinin yanı sıra onu bu topluluğa sevk eden bir kişiyle olan birlikteliği de altı çizilmesi gereken bir diğer husustur. Bunlara ilave olarak, koyunun zayıığı nedeniyle yol alabilmesi mümkün olmadığından yolunu tamamlayabilmesi için bir kişinin yardımına gereksinim duyması da önemlidir. Zira Şia taifesinin de iddiası Zât-ı Akdes'e giden hak yola normal insanların (zayıf koyunların) güç yetiremeyeceği, bu seyr û sülûkun ancak masum kişinin yardımıyla tamamlanabileceğidir.
 
Müşeyya‘ koyun haricinde bir de müşeyyi‘ koyun bulunmaktadır. Bu koyun yukarıdaki gibi nesne olan değil, özne olan koyundur; dolayısıyla da koyunların kendisini takip ettiği, ona tabi oldukları koyundur (İbrahim, 1423/2002: 165). Burada ise önder koyunun ve ona tabi diğer koyunların yoldaki birlikteliklerinden söz edilebilir.
 
Müşayya‘ tabiri cesur kişi için de kullanılmaktadır. Adeta kalbi kişiyi yalnız  bırakmayıp, destek olmaktadır (İbni Esir, 1421: 500). Dikkat edilirse burada da kişi ve kalbinin birlikte olma hali söz konusudur. Hz. Meryem'in oğlu Hz. İsa için yaptığı duadan da bu anlamı çıkarmak mümkün görünmektedir. Rivayete göre zikredilen bu duada “Allah'ım onu süt emmeden yaşat ve şiyâ‘a ihtiyaç duymadan ona tabiler kıl” ibaresi yer almaktadır. Burada kullanılan şiyâ‘ çobanın develeri sevk etmek ve bir araya toplamak için seslenişine denilmektedir (İbni Esir, 1421: 500).²  Burada yine bir topluluk (develer) ve bu topluluğun biri tarafından idare edilmesi gündeme gelmektedir ki Hz. Meryem'in duası da tam olarak da bu  bağlamda kullanılmıştır.Kelimenin başka kullanımı ise “ramazana şevval ayının ilk altı gününü ilhak ettim (şeyya‘tu ramazân)” cümlesinde olduğu gi bidir (İbrahim, 1423/2002: 165). Bu örnekte,  bir zaman diliminin bir başka zaman dilimiyle ara verilmeksizin birleştirilmesi dile getirilmektedir. Bu durum, topluluk önderinin cemaatine liderlik ederken onlarla arasına mesafe/fasıla vermeme durumunu andırmaktadır. Ramazan ve şevval aylarının arasına bir zaman boşluğu girmemesi, iki ayın birbirine mülasık olmasıyla yaşanan durumu tasvir etmektedir. Bu durumda karizmatik lider ve onun tabileri arasındaki mekânsal boşluk -daima onun yanında olamama durumu-, zamansal boşluğun ortadan kaldırılmasıyla telafi edilmektedir. Zira  bu tür yapılanmalarda liderin karizmatik özellikleri hemen hemen muhiplerinin ve taraftarlarının dillerinde ve gönüllerinde cari olmaktadır. Tam da bu bağlamda Hz. Peygamberin, salât ve selam getirilirken bu amelin (salavat getirme eyleminin) eksik ve kesik yapılmaması hakkında yaptığı uyarı hatırlanmalıdır. Hz. Peygamber, kendine salât ve selam getirilirken Ehl-i Beyt'in de  buna dâhil edilmesini emretmiştir.3 Bu şekilde Hz. Peygamberin sahip olduğu karizmaya Ehl-i Beyt'in de sahip olduğu; onların da aynı karizma ile anılması istenmiştir. Zira  bu karizmaya, Peygamber tarafından başka hiçbir kişi veya zümre dâhil edilmemiştir.4
 
Araplar şeyya‘tu'd-dayf dediklerinde misafiri bineğine kadar uğurladıklarını kastetmektedirler (İbrahim, 1423/2002:165). Yine burada bir yol ve yolcu birlikteliği yanında ev sahibinin misafirini yola devam edebileceği vasıtasına kadar uğurlaması konu edilmiştir. Vasıtanın maksuda ve murada (vatan, menzil vb.) çabuk varabilmek için elzem şartların başında geldiği unutulmamalıdır.
 
Kelimenin aslının birlikteliği gösteren kullanımlarından bir diğeri de şâ‘e şeklindeki kullanımıdır. Bu kalıpla kullanıldığında yayılma anlamına gelen kullanımın izahında süt örneği çok açıklayıcıdır (İbrahim, 1423/2002:165). Buna göre süt suya karıştırıldığında suda yayılmaya ve içinde adeta çözülmeye başlar. Bu çözülme öyle bir safhaya ulaşır ki süt suyla imtizaç eder; bu karışmadan sonra sütü sudan ayrıştırmak mümkün değildir. Süt suya karıştıktan sonra suyu da sütü de ayırt etmek imkânsızlaşır. Bu birliktelik/ittihat karizmatik önder ile gerçekleştirilen birliktelik neticesinde onunla aynileşmeye yapılan çeşitli ezoterik tevilleri çağrıştırmaktadır.
 
Yukarıda muhtelif kullanımlarından mütevellit anlamlarını zikretmeye çalıştığımız şî‘a kelimesi için aynı kaynaklar Hz. Ali'ye velayet ve imamet bağlamında intisap edenlerin, bu adlandırmayla anıldıklarını belirtmektedir.5
 
 
Şî‘a Kelimesinin Kur'ân'daki Kullanımı
 
Şî‘a kelime Kur'ân'ın muhtelif yerlerinde geçmektedir (el-İsfehanî, basım yeri ve tarihi yok: 356):
 
“De ki: “Üstünüzden ve altınızdan size azap göndermeye ve de size fırkalara (şiya‘a) bölünmeyi elbise gibi giydirerek kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya kadir olan O'dur.” Bak, anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” (En‘âm: 65).
 
“Şüphesiz senden önce geçmiş topluluklara (şiya‘) da elçiler gönderdik” (Hicr: 10).“Dinlerini parça parça edip fırka fırka (şiya‘a) olanlar ile senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir” (En‘âm: 159).
 
“Şüphesiz Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını  birtakım fırkalara (şiya‘a) ayırıp bölmüştü” (Kasas: 4).
 
“Dinlerini parçalayan ve bölük bölük (şiya‘a) olanlardan (olmayın). Her fırka, kendilerinde olan ile sevinip ferahlamaktadır” (Rûm: 32).
 
Bu ayetlerdeki kullanımlar incelendiğinde ortaya çıkan tablo şu şekildedir: Belirli bir amaç etrafında toplanan bu grupların oluşturduğu büyük cemâatin bölük bölük/fırka fırka haline gelmeleri, bu hale getirilmeleri söz konudur. Daha büyük birliktelikler küçük birlikteliklere (şiya‘a) dönüşmüştür. Şiya‘a, meydana gelen dağılmayla oluşan yeni gruplardır. Şî‘a kelimesinin aynı bu kalıpla da kullanıldığı ayetler mevcuttur:
 
“Sonra, her bir gruptan (şî‘a) Rahman'a karşı azgınlık göstermek bakımından en şiddetli olanını ayıracağız” (Meryem: 69).
 
“(Musa,) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi ve orda kavga etmekte olan iki adam buldu. Bu kendi taraftarlarından (şîasından), şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından (şîasından) olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi” (Kasas: 15).
 
“Muhakkak ki İbrahim de onun (yani Nuh'un) şîasındandır” (Sâffât: 83).
 
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Şî‘a kelimesi bir peygambere tabi olan kişiler için kullanılmıştır. İlk ayet peygamberlere tabi olanlar hakkında değildir; orada da Allah'a isyan etme müştereki etrafında grup/şî‘a olanlar murat edilmiştir (İbni Manzur, basım tarihi yok: 188).
 
Bu ayetlerde görüldüğü üzere Şî‘a kelimesi Kur'ân- Kerîm'de hem olumlu hem de olumsuz anlamlarda kullanılmıştır. Kelimenin her iki cihete matuf kullanımları  bulunmasına rağmen Hüseyin Atay tarafından Kur'ân-ı Kerîm'de menfi anlamda kullanıldığı ve tenkit edildiği aktarılarak büyük  bir yanlışa düşülmüştür (Atay, basım tarihi yok: 27). Bu yanlış ibarenin hemen ardından Hz. Musa'nın yandaşı; Hz. İbrahim'in, Hz.Nuh'un yolunda olduğunu ifade eden ayetlerin bulunduğuna işaret ederek, aslında kelimenin Kur'ân'daki tüm kullanımlarının menfi olmadığını zımnen kabul etmiştir.
 
 
Şî‘a Kelimesinin Hadislerdeki Kullanımı
 
Şî‘a kelimesi Hz. Peygamberin hadislerinde de kullanılmıştır. Aşağıda bu hadislerin birkaçı örnek olarak aktarılmıştır.
 
Hâkim HasekanîŞevâhidü'l-Tenzîl adlı eserinde Hz. Ali'den Hz. Peygamberin şunu söylediğini rivayet etmiştir:
 
Ey Ali Allah'ın şu sözünü duymadın mı ‘İman edip salih amellerde bulunanlar (var ya), işte onlar da yaratılmışların en hayırlılarıdır.' (Beyyine: 7). Bu en hayırlılar sen ve senin şîandır Benin ve sizlerin buluşacağı yer (Kevser) havuzudur.” (Deravis, 1427/2006: 9).7
 
Hatib Bağdadî Târihu Bağdâd adlı eserinde kendi senediyle Hz. Ali'den, Hz. Peygamberin ona “Ey Ali! Sen ve şîaların cennettesiniz” dediğini rivayet etmiştir (Deravis, 1427/2006: 13-14).
 
İbni Asakir'in Târîhu Dimaşk adlı eserinde kendi senediyle tahriç ettiği ve Said el-Hudrî'den rivayet edilen bir başka hadiste Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi işaret ederek şöyle buyurdu:
 
“Bu ve şî‘aları kıyamet günü kurtuluşa erecek olanlardır.” (Deravis, 1427/2006: 14).
 
Bu benzeri hadisleri çoğaltmak mümkünse debu çalışmanın hacminin aşılmaması için bizler bundan imtina ediyoruz. Hadisler göz önünde bulundurulduğunda, Hz. Ali etrafında ona bağlanmış bir grubun var olduğu anlaşılmaktadır. Burada üzerinde durulması gereken mesele hadislerin böyle bir taraftar grubunun henüz Hz. Peygamber hayatta iken oluştuğuna işaretler taşımasıdır. Zira bu hadislere, Hz. Peygamberin muhatap olan sahabelerden hiçbiri, Hz. Peygamberin tasvir ettiği “Ali Şi‘ası kimlerdir?” sorusuna dair cehaleti ifade eden bir emare göstermiştir.
 
 
Ali Şî‘asının Tarihsel Başlangıcı Konusunda Öne Sürülen Tezler
 
Bu başlık altında Şî‘a tabirinin ilk tarihsel evresi olan Hz. Peygamber zamanında, Hz. Ali etrafında böyle bir taraftar zümresinin bulunup bulunmadığını tahkik etmeye çalışacağız. Şî‘a kelimesinin tarihselliğinin ne zaman ve ne şekilde başladığı, ortaya çıktığı hususu önemlidir ve tam olarak teşhis edilmesi gerekmektedir. Zira bu minvalde  birçok fikir ortaya sürülmüştür.
 
Öne sürülen fikirlerin en önemlileri arasında Şiiliğin ilk olarak bir Yahudi olan Abdullah b. Sabe'nin Hz. Ali'ye ulûhiyet atfetmesiyle ortaya çıktığı şeklindedir.Şî‘a fırkasının Hz. Ali'nin döneminde oluştuğu/oluşmaya başladığı iddiası yanında Hz. Peygamber'in vefat gününde Sakife toplantısında teşekkül ettiği de dile getirilmiştir.10 Nitekim Şiîliğin, Sakife toplantısının gerçekleştiği günde Hz. Peygamberin sahabelerinden bazıları tarafından ihdas edildiği de iddia edilmiştir. Buna göre Hz. Ali, onun eşi ve aynı zamanda Peygam berin kızı Hz. Fatıma'nın evinde toplanan kişilerce Şiîliğin oluştuğu öne sürülmüştür. Olayın akabinde gelişen en önemli olaylardan biri hiç şüphesiz Fedek hurmalığı nedeniyle Hz. Fatıma'nın Hz. Ebu Bekir ile zıt düşmesidir. Nitekim Hz. Fatıma'nın ilk halifeye muhalefeti öylesine şiddetliydi ki vefat ettiğinde ona biat etmiş değildi.11
 
Hiç şüphesiz Şiîliğin bu tarihsel oluşumu hakkında öne sürülen bu tezlerin her  birinin ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir. Bu makale bu tartışmaların her birine uzun uzadıya yer ayırma gayesini taşımadığından konuyu sonraki çalışmalarımızda ele almayı uygun buluyoruz.
 
 
Sonuç
 
Şî‘a kelimesinin yukarıda yapmaya çalıştığımız etimolojik tahlilinden yola çıkarak Şiîlikle ne gibi bir bağlantısı olduğunu irdelemek gerekmektedir.
 
Anlaşıldığı kadarıyla kelimenin ihtiva ettiği topluluk, birliktelik ve güruh sıradan  bir birlikteliği ifa etmek için kullanılmamaktadır. Aynı amaç için bir araya gelen ve aynı hedefe kitlenen bir kitleyi karşılamak için kullanılmaktadır. Bu menfi veya müspet bir amaç için olabilir. Ancak bu amaç haricinde bir önder şahsiyetin kimliği de ön plana çıkmaktadır. Bu şahsiyet sürüden geri kalan kişileri toparlayacak ve onlara yardım edecek/edebilecek biri olmalıdır.
 
Bu şahıs ayetlerde geçtiği üzere bir peygamber olabileceği gibi, hadislerde geçtiği üzere bir sahabe de olabilmektedir. Ancak  burada dikkat edilmesi gereken husus hadislerde bizzat Hz. Peygamberin bu isimlendirmeyi yapmış olması durumudur. Şunu da belirtmemiz gereklidir ki yukarıda arz ettiğimiz hadisler sadece bir derleme eserden sunulmuştur. Başka Ehl-i Sünnet kaynaklarından muadilleri bulunmaktadır. Ayrıca bu çalışmada Şî‘a hadis literatürüne hiç değinilmediği de unutulmamalıdır. Bu yapılsaydı örneklerin çok daha fazla olması kaçınılmazdı.
 
Her ne olursa olsun tarih içerisinde Hz. Ali taraftarları için kullanılan en kapsayıcı adlandırma olan Şî‘a kelimesi, adeta kelimenin ihtiva ettiği bir diğer anlam olan yayılmayı gerçekleştirdi; daha sonra da kalıcı olarak İslam literatürüne girdi.
 
 
Alevilik Araştırmaları Dergisi
 
---------------------------------------------------------------
 
1 Arş. Gör. Dr., Afyon Kocatepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.
 
2 Bu birlikteliği gösteren bir başka kullanım da kişinin eşi anlamına gelen şâ‘e' kelimesidir.
 
3 Bu nedenle Şafiî mezhebine göre namazda Hz. Peygambere salât ve selam getirildiğinde “ve âlihî/ve âli Muhammed” vb. ifadelerle Ehl-i Beyt de salât ve selama dâhil edilmezse namaz bâtıl olmaktadır. Bkz., Mehmet Suat Mertoğlu, “Salâtü Selâm”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. 36., s. 23.
 
4 Karizma (Χάρισμα) kelimesinin Yunancada “Tanrı  bağışı/Tanrı vergisi”, anlamına geldiği göz önünde bulundurulduğunda yazıda bu kavramın hangi bağlamda kullanıldığı daha iyi anlaşılacaktır.
 
5 Şimdiye kadar atıf yaptığımız sözlüklerin hepsinde bu husus belirtilmiştir. Ancak bazılarında Ali ve âl-i Ali ibaresi geçmektedir. Burada şu hususun üzerinde durmak gerekir. Ehl-i Beyt denilen kavramsallaştırma Hz. Ali ile değil bizzat Resulullah'ın Ehl-i beyti/İtreti ile ilgilidir. Hz. Ali'nin soyu ile ilgili bir mesele değildir. Nitekim Hz. Ali'nin, Hz. Fatıma'nın vefatından sonra başka kadınlarla evlenmesine rağmen, Hz. Peygamber'in soyunun bu izdivaçlardan doğan çocuklardan da devam ettiğine dair bir görüş bulunmamaktadır.
 
6 Bu şahıs Ehl-i Sünnet'in Hicri V. yüzyılda yaşamış  büyük hadis âlimlerindendir.
 
7 Deravis'in çalışmasında, zikredilen hadisi Hâkim Hasekani haricinde Suyuti'nin kendi eserinde rivayet ettiği belirtilmiştir. Ayrıca aynı ayete dair farklı lafızlarla ve ‘sen ve şîan' tabiriyle birçok hadis rivayet edilmiştir.
 
8 Benzer hadislerin örnekleri için Zekeriyya b. Berakat Deravis'in adı geçen eserine müracaat edilebilir. Bizler  burada sadece Ehl-i Sünnet kanalıyla zikredilen rivayetlere yer verdik. Hiç şüphesiz Şî‘a hadis literatüründe bu hadislerin çok daha fazlası bulunmaktadır.
 
9 “İbn Sebe ile ilgili bilgilerin tek kaynağı olan ve Hârûnürreşîd'in hilâfeti sırasında öldüğü bildirilen Seyf b. Ömer, hemen bütün biyografi âlimlerine göre, zayıf ve metruktür. ‘Rivayetlerinin büyük çoğunluğu itibar edilmeyecek ve uyulmayacak derecede münker hadislerdir'; ‘uydurduğu hadisleri güvenilir kimselere (sika) atfederek rivayet eder'; ‘hadis uydurur'; ‘rivayetleri boştur' gibi ifadelerle eleştirilmiş bir kimsedir. Diğer yandan Seyf b. Ömer'in bu rivayeti, İbn Sa‘d ve o devrin hadiselerini ciddi bir şekilde ele alan Belâzürî gibi iki önemli Sünnî, Nasr b. Müzâhim el-Minkarî ve Ya‘kubî gibi Şiî kaynaklarda bulunmamaktadır. Bu durum, Seyf b. Ömer'in rivayetinin doğruluğu ve dolayısıyla İbn Sebe'nin tarihî şahsiyeti hakkında  birtakım şüphe ve tereddütlerin doğmasına sebep olmuştur. Nitekim Tâhâ Hüseyin, Ali Hüseyin el-Verdî, Kâmil Mustafa eş-Şeybî, Ali Sâmî en-Neşşâr gibi Müslüman yazarlar, Israel Friedlaender, M. Hodgson ve W. M. Watt gibi Batılı müellifler, İbn Sebe hakkındaki bilgilerin tutarsızlığını göstermeye çalışmışlar ve kendilerine göre bu probleme bazı yeni yorumlar getirmişlerdir.” Abdullah b. Sebe hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ethem Ruhi Fığlalı “Abdullah b. Sebe”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. I, s. 133-134. Abdullah b. Sebe ile ilgili litaretürdeki en kapsamlı çalışma şudur; Allame Seyyid Murtaza Askerî, Abdullah İbni Sebâ: Esâtîrun Uhrâ, I-II, Darul Huda, Beyrut 1413/1991. Çalışmada öne sürülen tez, Abdullah b. Sebe diye birinin kesinlikle var olmadığı, bu kişinin uydurulmuş rivayetlerle tarihi bir kişiliğe kavuşturulduğu şeklinde özetlenebilir.
 
10 Resûl-i Ekrem'in vefat ettiği gün ensarın ileri gelenlerinden bazıları, Sakīfetü Benî Sâide'de toplanarak Medine'nin yerlileri oldukları ve muhacirlere kucak açıp İslâm'a ev sahipliği yaptıkları için başkanlığı kendilerinin hak ettiği düşüncesiyle içlerinden birini devlet başkanlığına getirmek istediler. Seçilen ve üzerinde tartışılan aday, Hazrec kabilesinin reisi Sa‘d b. Ubâde idi. Olayı haber alan Hz. Ömer ile Ebû Bekir ve yolda rastladıkları Ebû Ubeyde b. Cerrâh birlikte oraya gidip toplantıya katıldılar. Ensarla muhacirler arasındaki ilk ihtilâf olarak nitelendirilen ve etkileri tarih  boyunca devam eden tartışmalarda ensar İslâmiyet'e verdiği hizmetleri, Hz. Ömer ve arkadaşları ise Kureyş'in Araplar arasındaki nüfuz ve otoritesini, muhacirlerin İslâm'a girişteki önceliklerini ve İslâm'a hizmetlerini gerekçe göstererek hilâfete daha lâyık olduklarını ileri sürdüler. Yapılan tartışmalardan sonra Sa‘d b. Ubâde hariç toplantıda bulunanların tamamı Hz. Ebû Bekir'e biat edilmesi konusunda anlaşmaya vardı. İslâm tarihi ve medeniyetinin şekillenmesini etkileyen olayların başında yer alan, hilâfet kurumunun ortaya çıkışını sağlayan Sakīfetü Benî Sâide toplantısına ensar ve muhacirlerin büyük bir kısmı katılamadığı ve Hz. Ebû Bekir'e sadece belli sayıda kişi biat ettiği için “el-bey‘atü'l-hâssa” denilmiştir.” Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mustafa Sabri Küçükaşcı, “Sakīfetü Benî Sâide”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXXVI, s. 11-12.
 
11 “Hz. Peygamber'in vefatının ardından Fâtıma ile Abbas b. Abdülmuttalib Halife Ebû Bekir'e gelerek Resûlullah'ın mirasından hisselerini istediler. Bu miras Fedek ve Hayber'deki hurmalıklarla Medine'deki  bir bahçeden ibaret olup Hz. Peygamber bu arazilerin gelirini amme işlerine, yolcularla misafirlere ve kendi ailesine harcamaktaydı. Halife onlara, Resûlullah'ın peygamberlerin miras bırakmayacağına dair hadisini hatırlatarak onun mirasının söz konusu olamayacağını, fakat ailesinin geçiminin eskiden olduğu gibi yine buraların gelirinden sağlanacağını, kendisinin  bu araziyi Hz. Peygamber'in yaptığı şekilde bir mütevelli gibi kullanacağını söyledi. Hz. Âişe ile diğer bazı sahâbîlerin bu hadisi tasdik etmeleri üzerine miras iddiasından vazgeçildi.” Bkz., M. Yaşar Kandemir, “Fâtıma”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXII, s. 219-220.
 
 
--------------------------------------------------
 
Kaynakça
 
ASKERÎ, Allame Seyyid Murtaza, Abdullah İbni Sebâ: Esâtîrun Uhrâ, I-II, Darul Huda, Beyrut. 1413/1991.
 
ATAY, Hüseyin. Ehl-i Sünnet ve Şîa. Ankara, Basım tarihi yok.
 
el-CEVHERÎ, Ebi Nasr İsmail İbni Hammad, es-Sihâh: Tâcu'l-Luğa ve Sihâhu'l-Arabiyye, Darul Hadis, Kahire. 1430/2009.
 
DERAVİS, Zekeriyya b. Berakat, Şî‘atu Ali fî Ehâdîsi Ehşi's-Sünne. Basım yeri yok. 1427/2006.
 
el-FİRUZABADÎ, Mecduddin Muhammed  b. Yakub, el-Kâmusu'l-Muhît, Darul Hadis, Kahire. 1429/2008.
 
FIĞLALI, Ethem Ruhi “Abdullah b. Sebe”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. I, s. 133-134.
 
İBNİ ESİR, İmam Mecduddin Ebi's-Seâdâti'l-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî, en-Nihâye fî Ğâribi'l-Hadîs ve'l-Eser, Daru İbni Cevzi, Cidde. 1421.
 
İBNİ MANZUR, Ebi'l-Fazl Cemaleddin Muhammed b. Mükrim, Lisânu'l-Arab, C. 8. Daru Sadir Bayrut. Basım tarihi yok.
 
İBRAHİM, Receb Abdulcevad, Mu‘cemu'l-Mustalahâti'l-İslâmiyye fi'l-Misbâhi'l-Munîr, Darul Âfâkil Arabiyye, Kahire. 1423/2002.
 
el-İSFEHANÎ, Ebi'l-Kasım Hüseyin b. Muhammed Rağıb, el-Mufredât fî Ğarîbi'l-Kur'ân, Mektebetu Nezar Mustafa Elbaz. Basım yeri ve tarihi yok.
 
KANDEMİR M. Yaşar. “Fâtıma”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXII, s. 219-220.
 
KÜÇÜKAŞCI, Mustafa Sabri. “Sakīfetü Benî Sâide”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXXVI, s. 11-12.
 
MERTOĞLU, Mehmet Suat. “Salâtü Selâm”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. 36, s. 23-24.
 
MESUD, Cubran, er-Râidi's-Sağîr, Darul İlm lil Melayin, Beyrut. 1080.
 
MUTÇALI, Serdar. Arapça-Türkçe Sözlük. İstanbul 1995.
 
 
------------------------------------------------------------------
 
Ekler
 
1. Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şîa adlı kitabındaki birbiriyle çelişen ifadeleri; s. 17.
 
2. Zekeriyya b. Berakat Deravis, Şî‘atu Ali fî Ehâdîsi Ehşi's-Sünne adlı kitabında Hz. Ali Şî‘ası ibaresi ihtiva eden hadislerden aldığı rivayetlerden ilki; s. 9.
 
 
3. Ebi'l-Fazl Cemaleddin Muhammed b. Mükrim İbni Manzur, Lisânu'l-Arab adlı ansiklopedik sözlük çalışmasının şeya‘a maddesinin baş tarafı; s. 188.
 
 
4. İmam Mecduddin Ebi's-Seâdâti'l-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî İbni Esir, en-Nihâye fî Ğâribi'l-Hadîs ve'l-Eser adlı çalışmasının iç kapağı.
 
 
 
5. Receb Abdulcevad İbrahim, Mu‘cemu'l-Mustalahâti'l-İslâmiyye 'l-Misbâhi'l-Munîr adlı çalışmasının dış kapağı.

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler