10671209_773523406044085_4331123366837089993_n.jpg

Kuran-ı Kerim’de İmamet ve Velayet

Kur'an'da bir çok ayet İmam Ali’nin velayeti hakkında nazil olmuştur. İmam Ali’nin velayeti ve hilafeti hakkında nazil olan ayetlerden biri Maide suresinin 67. ayetidir ve bir çok Ehli Sünnet ve Şii alim ve müfessir de bunu doğrulamış ve ayetin Kadir olayı ile ilgili olduğunu vurgulamıştır. Ahzab suresinin 33. ayeti de, imametin temel şartlarından biri olan ismet konusuna temas eden ayetlerdendir.

14 Eylül 2017 Perşembe

İslam ümmetinin Allah Resulü'nden (s.a.a) sonra liderlik meselesi olan imamet meselesi hakkında iki görüş söz konusudur.

Ehlisünnet'e ait olan ilk bakışa göre, İslam Peygamberi (s.a.a) kendisi için hiç kimseyi halefi olarak belirlemedi ve ümmet Resulullah (s.a.a) rihlet ettikten sonra o hazretin halefini seçmekle yükümlüydü. Ancak Şii Müslümanlara ait olan ikinci görüşe göre, imamet, nübüvvetin doğrultusundadır ve bu yüzden imamı belirlemek, Peygamberi belirlemek gibi Allah'a aittir. Bu mesele hem Kur'an'i Kerim'de ve hem Resulullah'ın (s.a.a.) sünnetinde beyan edilmiştir. Çünkü birinin başkalarının yönetimini üstlendiği zaman onları asla başsız bırakmayacağı kesin bir durumdur.

Ehlisünnet kaynaklarında belirtildiği üzere, ikinci halifenin oğlu Abdullah bin Ömer, babası ölüm eşiğindeyken babasına şöyle diyor: halk diyor ki sen kendi halefini belirleyen Ebu Bekir'in aksine kendi halefini belirmediğini söylüyor. Oysa eğer develerin veya koyunların için bir çobanın olursa ve o da çekip gider ve sürüyü kendi haline bırakırsan, onu suçlu sayıyorsun. Malum, halkın durumuna riayet etmek deve ve koyun otlatmaktan daha önemlidir. Peki, Allah Teâlâ huzuruna kullarına bir önder belirlemeden çıktığında, O'na nasıl cevap vereceksin?

İslam Peygamberi'nin (sa.a.) eşi Ayşe de bu maceraya istinat ederek Ömer bin Hattab'ın oğlu Abdullah'a şöyle diyor: Ömer'e benim selamımı ilet ve ona de ki Muhammed'in (s.a.a.) ümmetini başsız bırakma ve onları kendinden sonra kendi haline bırakma, çünkü ben onların fitne çıkarmasından korkuyorum.

İlginçtir ki Muaviye bin Ebu Sufyan oğlu Yezid'i kendi halefi olarak açıkladığında bu meseleyi hatırlatıyor ve şöyle diyor: Muhammed (s.a.a.) ümmetini kendimden sonra çobansız koyun sürüsü gibi bırakmaktan korkarım.

İslam Peygamberi (s.a.a.) sefere çıktığında sürekli kendi yerine birini belirlerdi ve asla ümmetini halefini açıklamadan çekip gitmezdi. Nitekim tüm tarih kitaplarında da bu konuya işaret edilmiş ve Allah Resulü (s.a.a.) halefi olarak belirlediği insanların adı açıklanmıştır. O hazret hatta kendisi bizzat katılmadığı bir görevde veya bir savaşta birini komutan olarak kendi yerine atardı ve ona itaat etmenin kendisine itaat etmekle aynı olduğunu buyururdu. Hatta bazen Allah Resulü (s.a.a.) bir kaç kişiyi belirlerdi, öyle ki birine herhangi bir zarar geldiği durumda sırasıyla ötekiler İslam ordusunun başına geçerdi. Örneğin Mute savaşında Zeyd bin Harise'yi komutan olarak atadı, ardından şöyle buyurdu: Eğer ona bir şey olursa Cafer bin Ebu Talib ve eğer ona da bir şey olursa Abdullah bin Revaha komutan olsun.

Hal böyleyken ve hatta kısa süreli seyahatlerinde halefini belirlemeyi ihmal etmeyen veya bir göreve gönderdiği Müslümanları başsız bırakmayan Allah Resulü (s.a.a.), nasıl olur da vefatından sonra İslam ümmetinin en önemli meselesi olan kendisi için bir halef belirleme konusunda bu kadar duyarsız olabilir ve hiç kimseyi belirlememiş olabilir?

Buna göre İmamiye Şiaları İslam Peygamberi (s.a.a.) kendisinden sonraki imamı ve halifeyi Allah Teâlâ tarafından belirlediğine inanıyor.

Bu yüzden biz de sizler için hazırladığımız dizi sohbetimiz boyunca imamet meselesini ve imamların özelliklerini Kur'an'ı Kerim ayetlerine istinat ederek gözden geçirmeye karar verdik.

 

Yüce Allah Bakara suresinin 124. Ayetinde şöyle buyuruyor:

Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.

Bu ayette yüce Allah Hz. İbrahim'i (a.s.) yaşlandığında ve ömrünün sonlarına doğru, nübüvveti ve risaletinin üzerinden yıllar geçtiği halde sınadığını ve o da bu ilahi sınavı başarı ile geride bıraktığını ve imamet makamına nail olduğunu buyuruyor.

Aslında imamet makamı, yüce Allah'ın Hz. İbrahim'e (a.s.) büyük sınavların ve muazzam sabrının ardından kendisine sunulan bir dereceydi. Hz. İbrahim (a.s.) yaşlandığında ve evlat sahibi olmaktan tamamen umudunu kestiği bir sırada yüce Allah ona İsmail (a.s.) ve İshak'ı (a.s.) sundu. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu İsmail a.s.) genç yaşa geldiğinden Allah Teâlâ Hz. İbrahim'i (a.s.) çok zor bir sınava tabi tuttu ki o da, Hz. İbrahim'in (a.s.) yaşlılık çağında en büyük sermayesi sayılan oğlu İsmail'i (a.s.) Allah rızası uğruna kurban kesmekti. Bu sınav Hz. İbrahim'in (a.s.) yüce Allah karşısında tam fedakârlığı ve mutlak teslimiyetinin işaretiydi. Nitekim Allah Teala da bu büyük sınavdan başı dik çıkan Hz. İbrahim'e (a.s.) imamet makamını sundu.

İmam, başkalarının önderi olan kimsedir ve yüce Allah onu tüm insani boyutlarda halk için örnek ve model olarak belirlemiştir ve halkın ona uyması gerekir. İmamet makamının Hz. İbrahim'e (a.s.) risaletinden yıllar sonra ve büyük bir ilahi sınavda başarılı olmasının ardından sunulması, imamet makamının nübüvvet ve risalet makamından çok daha yüksek ve büyük bir makam olduğunun işaretidir. İşte bu yüzden İmam olacak kimse, her türlü günahtan arınmış, masum olması gerekir. Bu yüzden Hz. İbrahim (a.s.) yüce Allah'tan evlatlarından herhangi biri bu makama nail olup olmayacağını sorduğunda, Allah Teâlâ da ahdim zalimlere ermez, şeklinde buyurur. Yani bu ayette Allah Teâlâ imamet makamı zalimlere verilmeyeceğini buyurmuştur. Yani eğer bir insan ömür boyunca hatta bir kez zulme bulaştıysa ve daha sonra pişman olduysa, ilahi kelam açısından zalimdir.

 

Yüce Allah Nisa suresinin 64. Ayetinde şöyle buyurur:

Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.

Bu ayette kendi kendine zulmetme günahı hakkında ne kadar zulüm edildiğine işaret edilmiyor, yani hatta bir kez zulmetmek, velev ki ardından pişmanlık gelirse, zulmeden kimseyi kendi nefsine ettiği zulümden arındırmaz. Bu yüzden İmam mutlak surette hatta bir kez bile zulmetmemiştir.

 

Kendisi Şii Müslümanların sekizinci imamı olan İmam Rıza (s) imamet makamını şöyle anlatıyor:

İmamet, Hz. İbrahim nübüvvet ve risalet makamını inşa ettikten sonra ulaştığı makamdır. Bu imamet, Allah Teâlâ'nın ona verdiği üçüncü derece ve faziletti ve bununla adını yüceltti ve şöyle buyurdu: Gerçekten ben seni insanlar için İmam yaptım. Halil büyük bir sevinçle arz etti: Soyumdan da mı? Allah: Ahdim zalimlere ermez buyurdu. Bu ayet her zalimin imametini kıyamet gününe kadar batıl etti ve onu pak ve seçkin kullara özel yaptı. Gerçekten de Allah bir kulunu başka kullarının işini ıslah etmek için seçecek olursa ona her şeyi sunar ve gönlünde hikmet ve takva pınarlarını fışkırtır ve kendi ilmini ilham yolu ile ona öğretir, öyle ki hiç bir soruyu cevapsız bırakmaz ve hak ve hakikatten sapmaz. Böyle bir insan ilahi yardım ve onaydan yararlanır ve her türlü hatadan ve sapmadan ve uygunsuz amelden korunur.

 

İmam Rıza (s) şöyle devam ediyor:

İmamet ilahi fazl sayılır ve istediği herkese verebilir, çünkü Allah Teâlâ büyük fazilet sahibidir. Oysa beşerin böyle bir özelliği yoktur ve seçeceği kişilerin de bu sıfatlardan yoksundur. Allah'ın evinin hakkına onlar doğrudan saptı ve Kur'an'ı Kerim'i göz ardı etti, sanki bunu bilmiyorlardı, hidayet ve şifa Allah'ın kitabındadır, fakat ona yüz çevirdiler ve heva ve heveslerinin tutsağı oldular ve Allah da onları tenkit etti ve düşman yaparak bedbaht etti ve şöyle buyurdu:

Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

 

***

 

Mübahele ayeti, İmam Ali'nin (s) üstünlüğünün ispatı ve imametinin delillerinden biridir

Bu ayette Hz. Hasan (s)  ve Hz. Hüseyin (s) İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) evlatları ve Hz. Fatıma (s) da risalet hanedanına mensup tek kadın olarak tanıtılmasının yanında Hz. Ali'den (s) de Peygamber'in (s.a.a.) nefsi ve canı olarak söz edilmiştir. Gerçekten de bir insan için maneviyat ve fazilet açısından İslam Peygamberi (s.a.a.) onu canı ve ruhu olarak adlandıracağı kadar yüksek derecelere nail olmasından daha büyük bir fazilet olabilir mi?

Yukarıda imamet hakkında yüce Allah'ın Hz. İbrahim'e (s) uzun yıllar nübüvvet ve risaleti ve çok sıkı sınavlara tabi tuttuktan sonra imamet makamını sunduğunu anlattık. Burada da mübarek Al-i İmran suresinin 61. Ayeti olan mübahele ayetini ele almak istiyoruz.

İslam Peygamberi (s.a.a.) nebevi hükümeti kurup İslam ümmetini oluşturduktan sonra Necranlı Hıristiyanlara İslam'a davet mektubu gönderdi. Necran Hicaz topraklarının güneyinde ve şimdiki Yemen sınırlarında Hıristiyanların önemli bir merkeziydi. Necranlı Hıristiyanlar Bizans ve Habeşistan kiliselerinin büyükleri ile sıkı irtibat halindeydi. Necranlı Hıristiyanlar Hz. İsa'nın ilah olduğuna inanıyordu.

İslam Peygamberi (s.a.a.) Necranlı Hıristiyanlara yazdığı mektupta şu ifadelere yer verdi: İbrahim ve İshak ve Yakub'un Allah'ı adına, Allah'ın Resulü Muhammed'den Necran kardinaline. İbrahim ve İshak ve Yakub'un Rabbine hamd ediyor ve sizi kullara tapmaktan Allah'a tapmaya davet ediyorum. Sizi kulların velayetinden çıkıp Allah'ın velayetine girmeye davet ediyorum. Ve eğer benim davetimi kabul etmeyecek olursanız, İslamî devlete vergi ve cizye ödemelisiniz, aksi takdirde sizinle savaşacağım.

Hıristiyanlar bu mektubu alınca bir konseyde toplandılar. Konsey Necran'dan Medine'ye temsilci bir heyet göndermeye ve Muhammed (s.a.a.) ile yakından görüşerek nübüvvet gerekçelerini incelemeye karar verdi. Böylece aralarında Hıristiyanların üç dini lideri de bulunan Hıristiyan kanaat önderleri ve seçkin şahsiyetlerinden bir heyet Medine'ye geldi. Heyetin amacı İslam Peygamberi (s.a.a.) ile yakından görüşmek ve uygun bir çözüm yolu bulmaktı.

Kur'an'ı Kerim de buyurduğu üzere Necran heyeti İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) huzuruna çıktığında bir insanın babasız doğuşunu Hz. İsa'nın (s) ilah oluşu ve Allah'ın oğlu ve hatta Allah'ın kendisi oluşunun delili olarak gündeme getirdiler. Al-i İmran suresinin 59. Ayeti ise heyetin iddiasının reddi ile nazil oldu, şöyle ki; Hz. İsa'nın bakire olan ve kocası olmayan Hz. Meryem'den doğması ilahi irade olduğu ve dünya için bir mucize olarak zahir olduğu, nitekim Hz. Adem'in de anasız babasız doğduğu beyan edildi. Nitekim Allah Teâlâ ne zaman bir şeyin var olmasını irade edecek olursa o şey hemen var olur.

Ancak Hz. İsa'nın ilah olduğuna ve o hazretin Allah'ın evladı olduğuna inanan Hıristiyanlar bu istidlal karşısında aciz kaldı ve bu yüzden şiddetle inkâr etmeye kalkıştı, öyle ki Allah Resulü (s.a.a.) Necranlı heyetin tavrından usanmaya başladı ve ardından Al-i İmran suresinin 61. Ayetinde belirtildiği üzere İslam Peygamberi (s.a.a.) yüce Allah'ın emri üzerine Hıristiyanları mübaheleye davet etti:

Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.

Ertesi gün iki taraf Medine çevresinde bir çölde karşı karşıya geldi. İslam Peygamberi (s.a.a.) Hz. Ali (s) ve Hz. Fatıma (s) ve çocukları Hasan (s) ve Hüseyin (s) ile birlikte geldi. Hasan (s) ve Hüseyin (s) önden gidiyor ve Hz. Fatıma (s) da onların artından yürüyordu. Hıristiyan heyet de önde baş kardinalleri yürürken arenaya çıktı. Baş kardinal İslam Peygamberi'ni (s.a.a.) ve beraberindekileri görünce onların kim olduklarını sordu. Baş kardinale onlardan biri İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) amcaoğlu ve damadı ve en sevilen insan olduğu ve iki erkek çocuk da İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) kızından torunları ve o genç kadın da kızı Hz. Fatıma (s.a.a.) olduğu ve o da halk arasında en sevilen kadın ve İslam Peygamberi'ne (s.a.a.) en yakın insanlardan bir olduğu anlatıldı. Hıristiyan heyetin lideri İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) en sevdiği insanlarla beraber mübaheleye geldiğini görünce şöyle dedi: ben öyle yüzler görüyorum ki eğer dağların yerinden kopmasını isteyecek olurlarsa, öyle olur. Sakın onlarla mübahele etmeyin. Allah'a and olsun o da diğer peygamberler gibi mübaheleye gelmiştir. Eğer mübahele ederseniz helak olmanız kesindir ve kıyamet gününe dek yeryüzünde bir tek Hıristiyan kalmaz.

Mübahele İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) Ehli Beyti'nin faziletinin en büyük belgesidir. Çünkü mübahele ayetinde yer alan sözcükler ve manaları, Resulullah'ın (s.a.a.) beraberindeki insanların fazilet bakımından hangi mevkide olduklarını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim yazının başında da belirtildiği üzere, bu ayette Hz. Hasan (s)  ve Hz. Hüseyin (s) İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) evlatları ve Hz. Fatıma (s) da risalet hanedanına mensup tek kadın olarak tanıtılmasının yanında Hz. Ali'den (s) de Peygamber'in nefsi ve canı olarak söz edilmiştir. Gerçekten de bir insan için maneviyat ve fazilet açısından İslam Peygamberi (s.a.a.) onu canı ve ruhu olarak adlandıracağı kadar yüksek derecelere nail olmasından daha büyük bir fazilet olabilir mi?

Mübahele ayeti, İmam Ali'nin (s) üstünlüğünün ispatı ve imametinin delillerinden biridir. Bu ayette Hz. Ali'den (s) Resulullah'ın (s) nefsi ve ruhu olarak söz ediliyor. Bazıları nefisten maksadın İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) ta kendisi olduğu şeklinde söz ediyor. Gerçi nefis derken akla kan ve hava ve insanın maddi yapısının kıvamını oluşturan şeyler akla geliyor. Çünkü Peygamber efendimizin (s.a.a.) kendisi davet edendir ve davet eden, davet edilenden farklıdır. Bu yüzden bu ayette nefis, Allah Teala katında Peygamber efendimiz (s.a.a.) kadar izzeti, kerameti, sevgisi, önderliği, fedakârlığı, büyüklüğü ve celali olan birini kastediyor.

Tarihte ve rivayetlerde belirtildiği üzere, bir gün Abbasi Halife Memun İmam Rıza'nın (s) huzurunda bazı ulemayı davet ederek bir oturum düzenledi. Oturumda Memun İslam ümmetinin seçkin şahsiyetleri hakkında bazı sorular sordu. İmam Rıza (s) şöyle buyurdu: Kur'an'ı Kerim'de bir kaç yerde bu üstünlük açıkça beyan edilmiştir. İlkin Tathir ayetidir ki ehli beytin her türlü kötülükten pak olduğunu beyan eder. Diğeri ise Mübahele ayetidir ki nazil olduğunda İmam Ali (s) ve Hz. Fatıma (s) ve Hasan (s) ve Hüseyin (s) Resulullah'ın (s.a.a.) canı olduğu anlaşıldı.

Memun İmam Rıza'dan (s) ayrıca neden insanlar o hazreti ibni Resulullah (s.a.a.) hitap ettiklerini, ama kendisini böyle hitap etmediklerini, oysa her ikisi İslam Peygamberi'nin soyundan olduklarını sordu.

Gerçekte Memun, İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) amcası Abbas soyundandır. İmam Rıza (s.a.a.) bu soruya verdiği cevapta, bunu halkın kendisinden sormaları gerektiğini ve neden kendisini ibni Resulullah (s.a.a.) hitap ettikleri halde Memun'u böyle hitap etmediklerini halktan öğrenmeleri gerektiğini kaydetti. Ancak Memun bu sorunun cevabını bizzat İmam Rıza'dan (s.a.a.) öğrenmek istediğini belirterek ısrar etti. İmam Rıza (s.a.a.) bir tek kelamda bunun sebebi mübahele ayetinde “bizim çocuklarımız” ibaresinde yattığını belirtti ve şöyle devam etti: bu ayette Allah teala İmam Hasan (s) ve İmam Hüseyin'den (s) Resulullah'ın (s.a.a.) çocukları olarak söz etmiştir ve bu yüzden halk bizi de Resulullah'ın (s.a.a.) evlatları olarak bilmektedir. Oysa 61. Ayet ve "bizim çocuklarımız" tabiri sizin hakkınızda nazil olmamıştır.

Memun İmam Rıza'ya (s) verdiği cevapta bir kuşkuyu gündeme getirdi, ancak İmam Rıza (s) şöyle karşılık verdi:

“Nisa Na” tabiri bizim kadınlarımız demek ve Allah Resulü (s.a.a.) o sırada eşlerinden hiç birini götürmemişti ve mübahelede hazır bulunan tek kadın o hazretin kızı Hz. Fatıma idi.

Aslında Memun ortaya attığı kuşkuda “Nisa na” yani "bizim kadınlarımız" tabiri mecazi anlamda kullanıldığını ve Hz. Fatıma (s) da Resulullah'ın (s.a.a.) tek kızı olarak mübahelede yer aldığını ve bu yüzden İmam Hasan (s) ve İmam Hüseyin (s) Resulullah'ın (s.a.a.) evlatları sayılmayacağını ve burada mecazi anlamda evlatları olarak belirtildiğini söylemek istiyordu.

İmam Rıza (s) Memun'un ortaya attığı bu kuşkuya şöyle karşılık verdi: Sizin bu istidlaliniz (delillendirmeniz) eğer ayetinden devamında Enfüsena, yani canımız gelmemiş olsaydı doğru olurdu, oysa enfüsena tabiri burada İmam Ali'nin (s) Resulullah'ın (s.a.a.) nefsi olduğunun delilidir. Hz. Fatıma (s) da İmam Ali'nin (s) eşidir ve bizim kadınlarımız tabiri de İmam Ali'nin (s) itibarına göre doğrudur, çünkü kendisi Resulullah'ın (s) nefsidir. Dolaysıyla kadınlarımız kelimesi mecazi değil, hakikidir. Çocuklarımız kelimesi de öyledir.

Memun bu cevabı duyunca İmam Rıza (s) karşısında boyun eğdi ve imamları Resulullah'ın (s.a.a.) evlatları şeklinde hitap etmenin uygun olduğunu itiraf etti.

 

***

Ulu'l-Emr kimlerdir ki Allah teala onlara itaat etmeyi kendisine ve Peygamberine itaat etmekle aynı saymıştır?

Ehlisünnetin ünlü fakih, mütekellim ve filozofu Fahr-i Razi, Tefsiri Kebir adlı eserinde ülülemr hakkında şöyle yazıyor:

Allah Teâlâ ayeti kerimede kati surette Ulu'l-Emr itaat etmeyi gerekli buyurmuştur ve itaat edilmesi bu şekilde vacip kılınan kimsenin masum ve her türlü hata ve yanlıştan arınmış olması kaçınılmazdır, zira eğer hatadan arınmamış ise veya bir hata işlemişse, bu ayete göre ona itaat edilmesi gerektiğinden, bunun anlamı o hata işi ve yanlışı da izlemek ve itaat etmek anlamına gelir, oysa hata ve yanlış iş men edilmiştir ve izlenmemesi gerekir.

Kur'an'ı Kerim ayetlerine göre imamet meselesini irdelediğimiz yazının önceki bölümlerinde dedik ki; Allah Resulü (s) Hz. İsa'nın (s) kul olduğunu kabul etmeyen Necranlı Hıristiyanlarla mübahaleye geldiğinde Hz. Ali'nin (s) iki evladını kendi evlatları olarak ve Hz. Ali'nin (s) eşi olan sevgili kızı Hz. Fatıma'yı (s) da ehli beyt kadını olarak ve Hz. Ali'nin (s) kendisini de nefsi ve canı olarak mübahale arenasına getirdi ve böylece Hıristiyan ruhanilere sözünün hakkaniyetini ispat etmek istedi.

Yüce Allah Nisa suresinin 59. Ayetinde mümin kullarına hitap ediyor ve onları kendisine ve peygamberine ve Ulu'l-Emr'e itaat etmeye davet ederek şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan Ulu'l-Emr'e de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.

Kuşkusuz ilk merhalede Allah'a itaat etmek namaz kılmak, zekât ödemek, Haccı yerine getirmek, emri maruf etmek ve münkirden men etmek gibi emirlerine itaat etmektir ve tüm bunlar İslam Peygamberi (s.a.a.) tarafından insanlara tebliğ edilmiştir. Bunların yanında savaşa veya barışa emretmek veya hükümetin diğer işleri ile ilgili durumlar da vardır.

İslam Peygamberi (sa.a.a.) Müslümanların başı ve veliyi olarak emretmiştir. Buna göre Allah Teâlâ'nın "Peygambere itaat edin" şeklinde buyurduğu, o hazretin tüm emirlerine itaat etmeyi kapsar. İslam Peygamberi'ne (s.a.a.) itaat etmekte dikkat çeken önemli nokta, Ulu'l-Emr ayetinde de belirtildiği üzere bu durumun mutlak olması ve hiç bir şartı veya kısıtlaması olmamasıdır. Oysa örneğin ebeveyne itaat etmek, onlara iyilikte bulunmaya emredilirken şarta bağlıdır. Allah Teâlâ Ankebut suresinin 8. Ayetinde şöyle buyurur: Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.

Yine ilginçtir ki Kur'an'ı Kerim'in birçok ayetinde İslam Peygamberi'ne (s.a.a.) itaat etmek Allah'a itaat etmekle beraber zikredilmiş ve itaat sözcüğü tekrarlanmamıştır. Örneğin Al-i İmran suresinin 132. ayetinde "Allah'a ve peygamberine itaat edin" diye buyurmuştur.

Peki ama Ulu'l-Emr kimlerdir ki Allah teala onlara itaat etmeyi kendisine ve peygamberine itaat etmekle aynı saymıştır?

Acaba hükümetin başında yer alan ve topluma hükmedenler Kur'an'ı Kerim açısından Ulu'l-Emr  midir? Yani kim iktidarı ele geçirebilirse, bütün herkesin ona itaat etmesi vacip mi olur? Eğer Kur'an'ı Kerim'deki ayet bu şeklinde algılanacak olursa, ayetin başı ve sonu çelişecektir. Zira eğer bir hükümdar ilahi emirlere aykırı bir emir verecek olursa, bu iki durumun birbiriyle çelişeceği aşikardır. Dolaysıyla Allah Teâlâ'nın itaat edilmesine emrettiği Ulu'l-Emr her türlü hatadan ve yanlıştan ve kötülükten arınmış biri olması gerekir. Yazının başında da belirtildiği üzere Ehlisünnet'in ünlü fakih, mütekellim ve filozofu Fahr-i Razi, Tefsiri kebir adlı eserinde Ulu'l-Emr hakkında şöyle yazıyor:

"Allah teala ayeti kerimede kati surette Ulu'l-Emr itaat etmeyi gerekli buyurmuştur ve itaat edilmesi bu şekilde vacip kılınan kimsenin masum ve her türlü hata ve yanlıştan arınmış olması kaçınılmazdır. Zira eğer hatadan arınmamış ise veya bir hata işlemişse, bu ayete göre ona itaat edilmesi gerektiğinden, bunun anlamı o hata işi ve yanlışı da izlemek ve itaat etmek anlamına gelir. Oysa hata ve yanlış iş men edilmiştir ve izlenmemesi gerekir."

Gerçi Fahr-i Razi Şii Müslümanların inancını da reddediyor ve şöyle devam ediyor: Eğer Ulu'l-Emr'den maksat masum İmam ise, bu çoğul olarak kullanılan Ulu'l-Emr sözcüğü ile bağdaşmaz, çünkü her devirde masum İmam bir tek kişidir.

Oysa bu kuşkunun cevabı açık ve nettir. Ulu'l-Emr ayeti ümmetin görevini sadece bir tek kuşak ve bir tek çağ için belirlemiyor. Bu ayet tüm çağların ve tüm kuşakların görevini belirliyor. Nitekim Cabir bin Abdullah adlı Allah Resulü'nün (sa.a.) sahabelerinden biri şöyle diyor:

Allah Teâlâ Ulu'l-Emr ayetini Peygamberi Muhammed'e (s.a.a.) nazil ettiğinde, ben o hazrete arz ettim:

- Ya Resulullah, biz Allah'ı ve rResulün'ü tanıdık, fakat Allah Teâlâ'nın onlara itaat etmeyi seninle bir tuttuğu Ulu'l-Emr kimlerdir?

Allah Resulü (s.a.a.) şöyle buyurdu:

-Ey Cabir, onlar benim haleflerim ve Müslümanların benden sonra imamlarıdır ki birincisi Ali bin Ebu Talib'dir ve ondan sonra sırasıyla Hasan ve Hüseyin ve Ali bin Hüseyin ve Muhammed bin Ali ki Tevrat'ta Bakır olarak ünlüdür ve sen ey Cabir, onu göreceksin ve o sırada benim selamımı ona söyle. Ondan sonra Cafer bin Muhammed Sadık ve Musa bin Cafer ve Ali bin Musa ve Muhammed bin Ali ve Ali bin Muhammed ve Hasan bin Ali ve ondan sonraki İmam benim adımı taşıyan ve benim künyemden olan Allah'ın yeryüzündeki hücceti ve kulları arasında son ayeti Hasan bin Ali'nin oğludur. O yüce Allah onun eliyle tüm yeryüzünü fetheden kişidir. O kendi dostlarından ve onu izleyenlerinden saklanan kişidir, öyel ki onun imametinde Allah teala kalbini imanla sınayanlardan başka hiç kimse kalmayacaktır.

Cabir Allah Resulü'nden (s.a.a.) soruyor:

- Ya Resulullah, acaba onu izleyenler onun gaybetinde ondan yararlanır mı?

Resulullah (s) şöyle karşılık veriyor:

- Evet, Peygamberi gönderen Allah'a and olsun onlar onun nuru ile aydınlanır ve velayetinden gaybeti döneminde de yararlanır, insanlar güneşten yararlandığı gibi, bulut önünü kapatmış olduğu gibi. Ey Cabir, bu sözler, ilahi gizli sırlardan ve ilahi ilim hazinesindendir o zaman onu kötülerden sakla.

 

***

 

İmam Ali'nin (s) velayeti ve faziletleri ve menakibleri hakkında Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet yer almaktadır

Bu ayetlerden biri velayet ayetidir. Bütün müfessirler ve muhaddisler İbni Abbas ve Ebu Zer ve başkalarından şöyle nakletmiştir:

Bir gün bir dilenci camide insanlardan dilendi ve o sırada namazda ve rüku halinde olan Ali'den (s) başka hiç kimse ona bir şey vermedi. O sırada Maide suresinin 55. Ayeti nazil oldu ve şöyle buyurdu:

"Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler." 

Kutsal Kur'an'ı Kerim ayetleri ve aklın hükmü gereği insan nihai erdeme ulaşabilmek için yegâne yaratan Allah'a mutlak surette itaat etmesi gerekir. Yüce Allah mutlak bağımsız ve tüm işlerde gani varlıktır ve mahlûklarına hiç bir şekilde muhtaç değildir ve bu yüzden insanların iyiliğinden başka bir şey istemediği aşikârdır. O zaman Allah'a itaat etmek, insanın ebedi saadete nail olması için gereklidir.

Ancak yukarıda Nisa suresinin 59. Ayetine işaret edilerek vurgulandığı üzere, bunun için itaat etmek sadece Allah'la sınırlı kalmaz ve bunun yanında Peygamberi'ne (s.a.a.) ve masum imamlar olan Ulu'l-Emr de itaat etmek gerekir. Dolaysıyla itaat etmek mutlak surette ve kayıtsız şartsız Allah'a özel bir durumdur, ancak yine yüce Allah'ın kendi buyruğu üzerine bizler, amellerinde ve davranışlarında heva ve hevese yer olmayan ve yüce Allah'ın inayeti ile her türlü hatadan ve yanlıştan arınmış olan insanları izlemekle yükümlüyüz.

Şimdi konunun daha da iyi aydınlanması için Maide suresinin velayet ayeti olarak ün yapan 55. Ayetini gözden geçirmek istiyoruz.

Yüce Allah Maide suresinin 55. Ayetinde ancak üç durumu müminlerin veliyi ve başı olarak tanımlıyor ve bu makamın başkalarına ait olamayacağını vurguluyor ve şöyle buyuruyor:

Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler. 

Bu ayette yüce Allah velayet makamına uygun olan mümin kulları için özel bir işarete değiniyor. Bu özel işaret o dönemde sadece bir tek özel kişiyi kapsıyordu ve o da namazda rüku sırasında zekât veren kişiydi.

Ehli sünnet âlim Hakim Hasakani, Şevahidul Tanzil adlı eserinde şöyle diyor:

Bir gün Abdullah bin Abbas Zemzem kuyusunun kenarında oturmuş Allah Resulü'nden (s.a.a.) hadis anlatıyordu. O sırada sarıklı ve yüzü örtülü bir adam yoldan geldi. Ardından ne zaman İbni Abbas “Allah Resulü (s.a.a.) şöyle buyurdu” derse, o adam da “Allah Resulü (s.a.a.) şöyle buyurdu” diyordu.

İbni Abbas adama döndü ve sordu: Allah aşkına sen kimsin? Adam yüzünü açtı ve şöyle dedi: beni kim tanıdıysa tanımıştır ve kim beni tanımadıysa bilsin ki ben Cendeb bin Cenade Bedri, Ebuzer Gaffari'yim ve kendi kulaklarımla ve aracısız Resulullah'tan şöyle buyurduğunu duydum:

-Ali iyilerin önderi ve kâfirleri öldürendir. Kim ona yardım ederse, Allah ona yardım eder ve kim ona yardım etmezse, Allah da ona yardım etmez. O zaman bilin ki günlerden bir gün öğle namazını kılmıştım ki o sırada dilencinin biri camideki insanlardan yardım talep etti, ama kimse ona bir şey vermedi. Dilenci ellerini göğe doğru kaldırdı ve şöyle dedi:

- Ey Rabbim, sen şahit ol ki ben Allah'ın peygamberinin camiinde insanlardan yardım istedim, ama kimse bana bir şey vermedi.

O sırada Ali namazda ruku halindeyken sağ elinin küçük parmağındaki yüzüğü o adama doğru uzattı. Adam öne geldi ve yüzüğü parmaktan çıkardı ve tüm bunlar Resulullah'ın gözü önünde yaşandı. Allah Resulü (s.a.a.) namazını kıldıktan sonra başını göğe kaldırdı ve şöyle arz etti:

- Ey yüce Rabbim, kardeşim Musa (s) senden bir talepte bulundu ve şöyle dedi:

- Ey yüce Rabbim, göğüsümü genişlet ve işimi kolaylaştır ve dilimden düğümü çöz ki sözümü anlasınlar ve yakınlarımdan birini benim vezirim yap. Kardeşim Harun'u, sırtımı ona sağlam et ve onu işimde yaverim ve yoldaşım yap. O zaman sen ona bir mesaj nazil ettin ve yakında onu kardeşi ile güçlendireceğini buyurdun. Ey yüce Rabbim, ben de Muhammed, senin peygamberin ve seçkin kulunum. Ey yüce Rabbim, benim de göğsümü genişlet ve işimi kolaylaştır ve yakınlarımdan birini benim vezirim yap. Ali kardeşimi, sırtımı ona sağlam et.

Ebuzer şöyle devam etti:

- Allah'a and olsun Resulullah (s.a.a.) sözünü henüz bitirmişti ki Hz. Cebrail (s) Hak nezdinden ona nazil oldu ve şöyle dedi:

- Ey Muhammed, Allah Teala'nın kardeşin hakkında sana inayet ettiği şey helalin olsun. Resulullah (s.a.a.) sordu:

- O nedir ey Cebrail?

Hz. Cebrail (s) şöyle karşılık verdi:

- Rabbim senin ümmetini kıyamet gününe dek onun Mevlalığına emretti ve sana şu ayeti nazil buyurdu:

Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler. 

Burada bazıları neden iman edenler dendiğini sorgulayabilir. Oysa burada müminlerden maksat sadece İmam Ali'dir (s). Gerçekte bu soruya cevap verirken Arap edebiyatına dikkat etmek gerekir. Arap dilinde tekil kelime bir tek kişiden fazlası için kullanılmamalıdır, fakat bunun tersi doğrudur. Şöyle ki bir kelime çoğul şekliyle kullanılarak bir tek kişi kastedilebilir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de bu durumun örnekleri çoktur. Örneğin Münafikun suresinin 5. Ayetinde şöyle buyurur:

Onlara: Gelin, Allah'ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.

Yine aynı surenin 7. Ayeti şöyle buyurur:

Onlar: Allah'ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.

Her iki ayette yüce Allah münafıklar hakkında genel bir hükümden söz ediyor ve “Onlar: Allah'ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir” şeklinde buyuruyor. Oysa ayetlerin nazil oluşunun şanına bakıldığında, burada yüce Allah ayetlerde münafıklara hitap ederek bir hüküm vermesine karşın Ehlisünnet'in en muteber müfessirleri olan Teberi ve Suyuti'nin de belirttiği üzere maksat Abdullah bin Ebi adında bir münafıktır.

Ehlisünnet'in en büyük müfessirlerinden biri olan Zemahşari tefsir kitabında valeyet ayetinin altında şu şerhi düşüyor: iman edenlerden maksat nasıl Ali bin Ebu Talib olduğunu sorgulayanlara cevap vermek üzere şunu belirtmeliyim ki eğer burada çoğul şeklinde beyan edilmişse, ayetin nazil oluşu bir tek kişi hakkında olmasına rağmen çoğul kullanılarak insanlar onun gibi yapmaya teşvik edilmiştir ki onun kazandığı sevabı onlar da kazansın ve yine müminlerin ahlakı hatta namaz sırasında yoksullara yardımda ve iyilikte ve ihsanda bulunacak şekilde olsun ve geciktirilemeyecek hayır bir işle karşılaştıklarında hatta namazın sona ermesini beklemesin.

Bu ayette dikkat çeken bir başka ilginç nokta veli kelimesinin tekil olarak kullanılmasıdır. Gerçi bu ayette yüce Allah müminlerin veliyi olarak kendisinden sonra Peygamberini (s.a.a.) ve Hz. Ali'yi (s) gündeme getiriyor, fakat veliler yerine veli sözcüğünü tekil olarak kullanıyor. Çünkü Allah Teala kendi velayetini Resulullah'a (s.a.a.) ve Hz. Ali'ye (s) sunmak istiyor, ama aynı zamanda bu makamı kendinden almıyor. Gerçekte Allah Teala'nın valeyeti ile Resulullah'ın (s.a.a.) velayeti ve Hz. Ali'nin (s) velayeti her üçü aynı velayettir ve aradaki tek fark, Allah'ın velayetinin zati ve bağımsız olması, ama Resulullah'ın (s) ve Hz. Ali'nin (s) velayetinin Allah Teala'nın velayetine bağlı olmasıdır. Ve bu, Şii Müslümanların inancıdır ki buna göre Resulullah (s.a.a.) ve masum imamlar (s) Allah'ın kuludur ve sahip oldukları her şeyi Allah Teala onlara sunmuştur ve onların kendilerinden hiç bir şeyi yoktur.

 

***

 

Ahzab suresinin 33. Ayeti, imametin temel şartlarından biri olan ismet meselesine temas eden ayetlerden biridir. Bu ayet, maddi ve fani etkenleri aşarak ismet ve taharetin yüce sınırlarına ulaşan yüce insanların hakikatini beyan ediyor.

Geçen bölümlerde Kur'an'ı Kerim ayetlerine göre İslam toplumun liderliği ve imameti, masum ve her türlü kötülükten ve hatadan arınmış insanların elinde olması gerektiğini anlattık. Geçen bölümlerde işaret edilen ayetlerden biri, Bakara suresinin 124. Ayetiydi ki Hz. İbrahim'in (s) imamet makamına işaret ediyordu. Hz. İbrahim (s) nübüvvet ve risalet makamına sahip olduğu halde ömrünün sonlarına doğru ve çok sıkı sınavları başarılı bir şekilde geride bıraktıktan sonra imamet makamına nail oldu. Hz. İbrahim (s) daha sonra bu ilahi mevkii evlatları için de talep etti, ancak yüce Allah o hazrete verdiği cevapta, bu makamın zalimlere verilemeyeceğini buyurdu. Dolaysıyla imamet makamı, ilahi bir makamdır ve insanların seçimine göre değil de, asıl her türlü zulüm ve kötülükten arınmış insanlara verilir.

Biraz önce de belirtildiği üzere Ahzab suresinin 33. Ayeti de, imametin temel şartlarından biri olan ismet meselesine temas eden ayetlerden biridir. Bu ayet, maddi ve fani etkenleri aşarak ismet ve taharetin yüce sınırlarına ulaşan yüce insanların hakikatini beyan ediyor. Bu yüzden şimdi Tathir ayetini konu edineceğiz.

"Ey Ehli Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."

Bu ayette en önemli konu, İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) Ehli Beyt'inden kötülükleri ve pislikleri gidermek ve onları tertemiz yapmaktır.

Peki ama, bu kötülükler ve pislikler nedir ki Allah Teala Ehli Beyt'in onlardan arınmasına vurgu yapıyor?

İslamî metinlere göre pislik maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Enam suresinin 145. Ayetinde pislikten maksat murdar ya da akan kan ya da domuz etidir ki necis ve kötüdür ve tüm bunlar pisliğin maddi boyutunu yansıtır. Günah, fısk, kıskançlık, tamah, nefsin heva ve hevesleri, şirk, küfür, bidat vesaire de bazı ayetlerde kötülük ve pislik olarak zikredilmiştir ve pisliğin manevi boyutunu temsil eder. Ancak Tathir ayetindeki pislik ve kötülük genel bir kavramdır ve her türlü ahlaki çirkinliği ve kötü sıfatı ve küfür ve nifak ve isyanın bir araya getirdiği çirkin davranışı kapsar.

Tathir ayeti, İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) eşlerine hitap eden ayetlerin arasında yer almaktadır. Ahzab suresinin önceki ayetlerinde, yani 30 ve 31 ve 32. Ayetlerinde yüce Allah şöyle buyuruyor:

Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah'a göre kolaydır. Sizden kim, Allah'a ve Resûlüne itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükâfatını iki kat veririz. Ve ona (cennette) bol rızık hazırlamışızdır. Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin.

Bu ayetlerde tümü emir ve tehdit şeklinde olan ve aynı zamanda rica da içeren ve eğer iyi amelde bulunursanız şöyle olur veya eğer kötü amelde bulunursanız böyle olur gibi ikazların ardından zamirler dişiden erkeğe dönüşürken ayetin ifadesi tamamen değişiyor ve takdir edercesine şöyle buyuruyor: ... "Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."

Bazı müfessirler bu ifade biçimdeki değişikliği Kur'an'ı Kerim'in kelamının fesahati şeklinde telakki ediyor ve Arap dilinde ve şiirlerinde bunun birçok örnekleri bulunduğunu öyle ki sözün ortasında birden önemli bir konuya değinildiğini ve ardından önceki konuya devam edildiğini belirtiyor. Bazı müfessirler de Ehlisünnet ve Şii kaynaklarında beyan edilen birçok rivayete istinat ederek Tathir ayeti tamamen bağımsız olduğunu ve önceki ve sonraki ayetlerle ilgisi olmadığını, çünkü Kur'an'ı Kerim'in Peygamber efendimizin (sa.a.) eşlerine hitap etmesi onların makul olmayan talepleri yüzünden olduğunu ifade ediyor. Oysa Tathir ayeti İslam Peygamberi'ne (s.a.a.), Hz. Ali (s) ve Hz. Fatıma (s) ve Hasan (s) ve Hüseyin'e (s) hitap etmektedir.

İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) sahabesi, tabiin ve İslam bilginlerinin tümü Tathir ayeti bu beş şahsiyet hakkında nazil olduğu konusunda hemfikirdir. Hatta ayetin nazil oluşuna şahit olan ve onları da kapsamasını uman ümmü Selme ve Ayşe de ayetin bu beş şahsiyeti kapsadığını ve Ehli Beyt'ten maksat Allah Resulü (s.a.a.), İmam Ali (s), Hz. Fatıma (s), İmam Hasan (s) ve İmam Hüseyin (s) olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Abdullah bin Ahmet bin Hanbel'in Gayetul Meram adlı eserinde Ümmü Selme'den naklen şöyle anlatılıyor:

Tathir ayeti benim evimde nazil oldu ve evde yedi kişi vardı: Cebrail, Mikail ve Ali ve Fatıma ve Hasan ve Hüseyin ve ben o sırada evin kapısına yakın bir yerde oturmuştum. O sırada Resulullah'a (s.a.a.) sordum: acaba ben de Ehli Beyt'ten miyim? Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Sen doğru yola hidayete erenlerdensin. Sen peygamberin eşlerinden birisin.

Ehlisünnet'in seçkin müfessiri ve muhaddisi Salabi de Kur'an'ı Kerim tefsirinde şöyle diyor:

İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) eşi Ayşe'den Cemel savaşı ve o yıkıcı savaşa müdahalesi hakkında sorulduğunda şöyle dedi:

Bu bir ilahi takdirdi. Ve Ali hakkında sorulduğunda şöyle dedi: benden Resulullah'ın nezdinde en sevilen insan olan ve Resulullah'ın (s.a.a.) en sevdiği insanın eşi olan birini soruyorsunuz. Ben kendi gözlerimle gördüm ki Resulullah (s.a.a.) Ali ve Fatıma ve Hasan ve Hüseyin'i bir araya topladı ve şöyle buyurdu: Ey yüce Rabbim, bunlar benim hanedanım ve Ehli Beyt'imdir. Onlardan pislikleri ve kötülükleri uzaklaştır ve kirlerden arındır. Ben sordum: ya Resulullah, ben de onlalardan mıyım? Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurdu: sen uzak dur. Sen hayır ve bereket üzerinesin, ama bunlardan biri değilsin.

 

Mustedrek alel Sahiheyn adlı kitapta da şöyle rivayet ediliyor:

Bir gün Resulullah (s.a.a.) buyurdu:

-Bana onları çağırın.

Sahabe sordu: Ya Resulullah, kimleri çağıralım.

Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurdu:

Ehli Beytimi, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i. Onlar gelince Resulullah –s– abasını onların üzerine attı ve ellerini kaldırarak şöyle buyurdu: ey yüce Rabbim bunlar benim hanedanımdır. O sırada Tathir ayeti nazil oldu.

Tathir ayeti Ehli Beyt'in eşsiz faziletinin işaretidir. Bu yüzden masum imamlar her daim sözlü tartışmalarında bu ayetten yararlanırdı.  Nitekim İmam Ali (s) şura gününde bu ayete işaret ederek şöyle buyurdu:

Sizleri Allah'a yemin ettiriyorum, acaba aranızda hakkında Tathir ayeti nazil olan biri var mıdır? Hani Allah Resulü (s.a.a.) beni ve Fatıma'ya ve Hasan ve Hüseyin'i kendi abasının altında topladığı ve şöyle buyurduğu biri var mıdır: Ey yüce Rabbim, bunlar benim hanedanım ve Ehli Beyt'imdir. Onlardan pislikleri ve kötülükleri uzaklaştır ve kirlerden arındır? Şura üyeleri hep birlikte hayır dedi.

 

İmam Hasan (a.s) de sevgili babası şehit düştükten sonra insanlara hutbe okurken şöyle buyurdu:

Bu gece öyle bir bu dünyadan ayrıldı ki geçmiştekilerden hiç kimse hayır amelde onu geçemedi ve gelecektekiler de hiç bir kimse saadette ona erişemez. O gerçekten cihat eden biriydi ve Rasulullah (s.a.a.) sürekli onu kendi bayrağı ile istediği her yere gönderirdi ve Cebrail sağdan ve Mikail soldan onu koruyordu ve kendi elleriyle İslam'a zafer kazandırmadan geri dönmezdi.

İmam Hasan (a.s) boğazı düğümlendi ve şöyle devam etti:

Ben müjdeleyen ve korkutanın evladıyım. Ben Allah'a ve Allah'ın emrine uymaya davet edenin evladıyım. Ben, Hak Teala her türlü kötülükten arındırdığı ve fertlerini masum ve mutahhar yaptığı bir evin üyesiyim.

 

***

 

İslam dini tüm insanlara ve tüm zamanlar için nazil olan ebedi ve son ilahi dindir. İslam Peygamberi (s.a.a.) bu şerefli dini tebliğ etmek ve yaygınlaştırmak için tüm imkânlarını kullandı ve hiç bir fırsatı kaybetmedi. Allah Resulü'nün (s.a.a.)  bu yolda sarf ettiği emek ve çaba, sahabeyi o hazretin bu uğurda canını bile feda etmesinden endişelendirecek kadar fazlaydı. Öyle ki Şuara suresinin 3. Ayetinde İslam Peygamberi'ne (s.a.a.) hitaben şöyle buyurmakta:

"(Resûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!"

Allah teala Tevbe suresinin 128. Ayetinde de peygamberinin yüce özelliklerini takdir ederek şöyle buyurmakta:

Ant olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.

Ancak o hazretin şerefli ömrünün sonuna doğru ağır bir şekilde hitap ederek peygamberini kendisine nazil olanı tam olarak insanlara iletmesini ve eğer bunu yapmazsa artık Onun Peygamberi olamayacağını, çünkü Allah'ın emrini itaat etmeyen peygamber, peygamberlikten düşmüş olacağını buyurmaktadır.

Maide suresinin Tebliğ ayeti olarak ün yapan 67. Ayeti, İslam dünyasının nübüvvet ve risaletten sonra en önemli meselesine temas ediyor. Allah Resulü'nün (s.a.a.) şerefli ömrünün sonlarına doğru nazil olan bu ayet İslam Peygamberi'ne (s.a.a.) kendisinden sonra hilafet meselesini tüm açıklığı ile insanlara anlatmasını ve halkın durumuna bu açıdan açıklık getirmesini emrediyor. Ayet Allah Resulü'ne (s.a.a.) hitap ederek başlıyor ve görevini açık ve net bir şekilde hatırlatırken şöyle buyuruyor:

"Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et."

Ayet daha fazla vurgu yapmak üzere Allah Resulü'nü (s.a.a.) şöyle uyarıyor:

"Eğer bunu yapmazsan Onun elçiliğini yapmamış olursun."

Ayet en son İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) İslam'ı ve risaletini koruma kaygısı ve korkusunu bertaraf etmek için o hazreti şöyle teselli ediyor:

Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.

Tebliğ ayeti özel ifadesi ve İslam Peygamberi'ni (s.a..a.) tehdit etmesi ile beraber Resulullah'ın (s.a.a.) risaletinde çok önemli bir meseleden söz ediyor. Bu mesele nübüvvet kadar önemlidir ve eğer yerine getirilmeyecek olursa, Resulullah'ın (s.a.a.) risaleti tamamlanmamış olacaktır. Kur'an'ı Kerim'in tümünde bir tek bu ayette Allah Resulü (s.a.a.) mesajı gizlememek noktasında tehdit ediliyor ve eğer bunu anlatmazsa 23 yıl boyunca risaleti heba olacağı vurgulanıyor. Kuşkusuz bu vurgu ve uyarı namaz, oruç, Hac, cihat, zekat ve İslam'ın bilinen diğer talimatı ile ilgili değildi. Çünkü maide suresi İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) mübarek ömrünün sonlarına doğru o hazrete nazil olmuştur. Ayette kullanılan tabirler, ayetin üzerinde durduğu konunun bazıları karşısında sert tutum sergiledikler bir konu olduğunu öyle ki hatta İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) canı bile tehlikeye düşebileceğini gösteriyor. Kuşkusuz Allah Resulü (s.a.a.) canını İslam uğruna feda etmekten asla korkmazdı, nitekim o hazret uzun yıllar tek başına putlarla mücadele etti ve daha sonra da müşriklerle savaşta asla geri adım atmadı ve hiç bir şeyden de korkmadı. Tüm bunlar ve ayetin nazil oluşunun şanı da bu önemli ve hassas meselenin İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) halefi ve hilafet meselesini tebliğ etmekten başka bir şey olmadığını ortaya koyuyor.

Kuşkusuz yersiz bağnazlıklar bu ayetle ilgili birçok hakikati gizledi ve tüm Müslümanların bundan yararlanmalarına mani oldu. Buna karşın Ehlisünnet âlimlerin ceşitli tefsir ve hadis ve tarih eserlerinde birçok rivayette açık ve net bir şekilde bu ayetin Hz. Ali (s.a.a.) hakkında nazil olduğu belirtiliyor. Bazı rivayetler çok detaylı ve uzunca ve bazı rivayetler de kısa ve özettir. Bazı rivayetler hadisenin bir köşesini ve diğer bazı rivayetler de diğer bazı köşelerini anlatıyor. Ancak bu rivayetlerin hepsi bir araya getirildiğinde ve ayrıca İslam tarihinde yer alan yazılara bakıldığında şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor:

İslam Peygamberi'nin (s.a.a.) mübarek ömrünün son yılında Hac farizesi tüm ihtişamı ile Allah Resulü'nün (s.a.a.) katılımı ile yerine getirildi. Medine dönüşü Cahfe diyarının yakınlarında Hz. Cebrail (s.a.a.) nazil oldu ve yüce Allah tarafından şu ayeti getirdi:

"Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et."

Bu gelişmenin üzerine Allah Resulü (s.a.a.) kafilenin durmasını emretti. Müslümanlar yüksek sesle kafilenin önünden gidenleri geri dönmeye davet etti ve ayrıca kafileden geriye kalanların da gelmelerini bekledi. Öğle namazı vakti gelmişti ve hava da çok sıcaktı. Cemaat namazı Allah Resulü'nün imametinde kılındı. O sırada halk dağılmak istedi, ancak Resulullah (s.a.a.) onlara dağılmamalarını ve hepsi kendilerini yeni bir ilahi mesajı duymak için hazırlamalarını istedi. Bu yüzden develerin semerinden yüksekçe bir minber kuruldu ve Allah Resulü (s.a.a.) minberin üzerine çıktı ve ilkin Allah'a hamd etti ve ardından insanlara hitaben şöyle buyurdu:

- En insanlar, ben pek yakında Allah'ın davetini icabet ediyor ve aranızdan ayrılıyorum. Ben sorumluyum, siz de sorumlusunuz. Acaba benim hakkımda nasıl şahadet getirirsiniz? Kalabalık hep birlikte ve yüksek sesle şöyle karşılık verdi:

- Biz şahadet getiriyoruz ki sen risalet görevini tebliğ ettin ve hayırseverlik şartını yerine getirdin ve bizi hidayete erdirmek için sonuna kadar çaba ve emek harcadın, Allah sana hayır mükafat versin.

Resulullah (s.a.a.) şöyle devam etti:

- Acaba siz Allah'ın yegâneliğine ve benim risaletime ve kıyamet gününün hakkaniyetine ve ölülerin o günde dirileceğine şahadet getiriyor musunuz? Kalabalık her birlikte, evet şahadet getiriyoruz, dedi.

Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurdu:

Ey yüce Rabbim sen şahit ol.

Ve bir kez daha sordu:

- Ey insanlar, acaba benim sesimi duyuyor musunuz? Kalabalık, evet diye karşılık verdi ve bunun üzerine çölü derin bir sessizlik sardı, öyle ki rüzgarın sesinden başka hiç bir ses duyulmuyordu. Allah Resulü (s.a.a.) şöyle devam etti:

- Şimdi bakın, sizin aranızda yadigâr olarak bıraktığım şu iki değerli ve kıymetli şeyle ne yaparsınız? İlki Allah'ın kitabıdır ki bir tarafı Allah'ın elinde ve diğer tarafı da sizin elinizdedir. Doğrudan sapmamak için onu bırakmayın. Ancak benim ikinci değerli yadigârım hanedanımdır ve yüce Rabbim bana haber verdi ki bu iki şey cennette bana gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmayacak. Bu iki şeyi geride bırakmayın, çünkü helak olursunuz ve bu iki şeyden geri de kalmayın, çünkü yine helak olursunuz.

Birden kalabalık Allah Resulü'nün (s.a.a.) eğilerek Ali'nin s.a.a.) elini tutup kaldırdığını gördü, öyle ki her ikisinin koltuğu göründü ve tüm insanlar da gördü. O sırada Resulullah'ın (s.a.a.) sesi daha da yüksek ve daha de netleşti ve şöyle buyurdu:

- Tüm insanlardan Müslümanlara karşı onlardan daha layık olan kimdir? Kalabalık Allah ve Peygamberi diye karşılık verdi.

Resulullah (s.a.a.) şöyle devam etti:

- Allah benim mevlam ve önderimdir ve ben de müminlerin mevlası ve önderiyim ve onlara karşı onlardan daha şayesteyim.

Allah Resulü (s.a.a.) bu sözlerin ardından şöyle devam etti:

- Ben kim mevlası ve önderi isem, Ali de onun mevlası ve önderidir.

Resulullah (s.a.a.) bu sözleri tam üç kez tekrarladı ve ardından başını göğe kaldırarak şöyle arz etti:

- Ey yüce Rabbim, onun dostlarını dost edin ve onun düşmanlarını düşman bil, onu sevenleri sev ve ona gazap edenlere gazap et. Ona yardım edenlere yardım et ve onu terk edenleri yardımından mahrum et. Hakkı ona yoldaş et ve onu haktan ayırma.

Allah Resulü (s.a.a.) şöyle devam etti:

-Bilin ki burada bulunan herkes bu haberi burada bulunmayanlara iletmelidir.

İslam Peygamberi'nin (s.a.a) hutbesi sona ermişti ki o sırada Hz. Cebrail (s) nazil oldu ve Allah Resulü'ne (s.a.a.) şu ayeti okudu:

"Bugün sizin dininizi tamamladım ve nimetimi de size tamamladım."

Resulullah (s) şöyle buyurdu:

- Allah büyüktür, Allah dinini tamamladı ve nimetini bize tamamladı ve benim nübüvvetimden ve risaletimden ve Ali'nin (s) benden sonra velayetinden razı ve hoşnut oldu.

Bunun üzerine kalabalık arasında büyük bir coşku ve şevk yaşandı ve insanlar Hz. Ali'yi (s) bu mevkii yüzünden kutladı. Hz. Ali'yi (s) kutlayanların arasındaki önemli şahsiyetlerden ikisi Ebu Bekir ve Ömer idi ki kalabalığın önünde şöyle dediler:

- Aferin sana, aferin sana ey Ebu Talib'in oğlu, sen tüm mümin kadınların ve erkeklerin mevlası ve önderi oldun.

O sırada ibni Abbas da şöyle dedi:

- Allah'a ant olsun bu misak herkesin boynu üzerinde olacaktır.

Merhum Allame Emini bu rivayeti Ehlisünnetin 16 kitabından nakletmiştir. Gerçi bazı müfessirler bu ayette saklı olan gerçekten kaçınmak için başka mazeretler uydurmaya çalışmıştır. Örneğin bu hadise Ali (s) ile dostluk çerçevesinde olduğunu ve Maide suresinin Ehli Kitap olanlarla ilgili olan 67. Ayetinden önceki ve sonraki ayetleri velayet ve hilafet ve imamet meseleleri ile uyumlu olmadığını ileri sürmüştür. Kuşkusuz bu mazeret Kur'an'ı Kerim ile aşina olan insanlarca asla kabul edilebilir bir mazeret değildir. Çünkü bu kesim, Kur'an'ı Kerim ayetleri tedrici bir şekilde ve çeşitli sebeplerden ötürü ve ihtiyaçlara ve zaruretlere göre nazil olduğunu bilmektedir. Kur'an'ı Kerim klasik bir kitap değildir ki tek bir konuyu baştan sona izlesin. Bu yüzden bazen bir surede çeşitli konular yer alır ve her biri ayrı bir hadise ve gelişme ile ilgilidir, ama aynı zamanda suredeki tüm ayetlerin arasında bir nevi uyum ve bağ da söz konusudur. Maide suresi de bazı bölümleri Ehli Kitap olanlar ve bir bölümü de Kadir hadisesi ile ilgilidir. Gerçi bu iki konu da bir açıdan birbirine bağlıdır, şöyle ki; Resulullah'ın (s.a.a) halefinin belirlenmesi Ehli Kitap olanların meseleleri üzerinde de açık etkisi söz konusudur. Ehli Kitap olanlar Allah Resulü'nün (s.a.a.) rihlet etmesi ile birlikte İslam'ın dağılmasını bekliyordu, fakat Hz. Ali'nin (s.a.a) Kadir gününde İmamete ve Velayete atanması ile beraber umutları hüsrana dönüştü.

 

Parstoday

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler